Yoksa Brüksel’e giden yollar artık Washington’dan mı geçiyor?

Bugünlerde Türkiye’nin dış ilişkilerinde hangi konuların, hangi kavramların öncelik kazandığını anlamak için yapacağımız bir araştırma, bizi Türk dış politikası bağlamında en çok kullanılan terimin “yaptırım” sözcüğü olduğu sonucuna götürecektir muhtemelen.

Nasıl götürmesin ki... Geçen hafta AB Zirvesi’nde Türkiye’ye uygulanacak yaptırımların derecesi konusunda Avrupalılar arasındaki çekişmeyi ve ardından mevcut yaptırımların mart ayına kadar sürdürülmesi şeklinde aldıkları kararı izlemekle meşguldük.

Geride bırakmakta olduğumuz haftayı ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye uygulanmasına karar verdiği yaptırımlara tepki göstererek geçirdik.

Sonuçta yüzümüzü Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine çevirdiğimizde, ister Avrupa cephesine bakalım ister ABD cephesine, farklı gerekçelerle getirilmiş ve farklı alanlarda düzenlenmiş bir yaptırım silsilesi ile karşılaşıyoruz.

Yaptırımların etkisinin şiddetli ya da hafif olmasından daha çok önem taşıyan, Türkiye ile ilişki biçiminde bu gibi zorlayıcı önlemler üzerinden baskı kurma, cezalandırma saiki ile hareket etmenin gerek ABD gerek AB cephesinde yerleşik bir davranış biçimine dönüşmekte oluşudur.

İnsanlar gibi ülkelerin de birbirlerine yaptırım uygulamaları her zaman ilişkilerin dokusunu bozan, olumsuz duyguları tetikleyen, bunları biriktiren bir iklim yaratır. Bu iklim zamanla kamuoylarındaki algıları da bozarak, sıkça yaptırıma neden olan sorunların çözümünü de engelleyen bir işlev kazanabilir.

*

Meselenin üzerinde durmamız gereken bir yönü, Türkiye’nin yaptırım uygulayan ülkelerin büyük bir bölümüyle birden çok uluslararası örgütte ortaklık, müttefiklik ilişkisi içinde olmasıdır. AB bünyesinde yaptırım kartını oynayan ülkeler örneğin Almanya ve Fransa, aynı zamanda ABD’nin başat aktör olduğu NATO içinde de Türkiye’nin askeri müttefiki konumundadırlar.

Bu arada, Batı’daki aktörler ve kurumlar arasındaki iç içelik çerçevesinde en kayda değer yönelişlerden biri geçen hafta Brüksel’de yapılan AB zirvesinde uç vermiştir. AB liderleri, “Türkiye ile ilgili konuları ve Doğu Akdeniz’deki durumu” yeni ABD yönetimi ile koordine etmeyi kararlaştırmıştır. Bu mutabakat AB’nin tutumu açısından önemli bir ilktir.

Ayrıca, okyanusun iki karşı yakasındaki ABD ile AB arasında “ortak çıkarlar ve paylaşılan değerler” üzerine kurulu “güçlü stratejik transatlantik ortaklık” vurgusu, bu zirvenin en  dikkat çekici sonuçlarından biridir. Trump yönetimi döneminde ciddi bir şekilde gerileyen transatlantik ilişkiler Demokrat Joe Biden’ın başkanlık seçimini kazanmasıyla birlikte yeniden rayına oturma sürecine girecektir. Önümüzdeki ay işbaşı yapacak olan Biden ve ekibi, dış politikadaki ana önceliklerinden birini Avrupa ile ilişkiler ve NATO’yu güçlendirme hedefine vereceklerini belirtiyor.

Şurası kesin, önümüzdeki dönemde sahnede “paylaşılan öncelikler” çerçevesinde çok daha yakın bir şekilde çalışacak, işbirliği yapacak bir ABD ve AB göreceğiz. Aslında AB zirvesinden çıkan -Türkiye ve Doğu Akdeniz hakkında ABD ile koordinasyon kararı- bu yeni anlayışa uygundur. Bu yönüyle transatlantik ortaklık yeniden tanımlanırken, Türkiye ile ilişkilerin nasıl yürütüleceği ABD ile AB arasında başlayacak diyaloğun önemli bir gündem maddesini oluşturacaktır.

Kuşkusuz, bu noktada Biden yönetiminin öncelikli olarak Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve ardından Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yürüteceği diyalog kritik önemdedir. Başkan Biden’ın en azından başlangıç döneminde Berlin cephesinde farklı, Paris cephesinde farklı bakış açılarıyla karşılaşması şaşırtıcı olmaz.

*

AB Zirvesi’nin özellikle Merkel’in ağırlığını koymasıyla Türkiye’ye yaptırımlar konusunda nihai kararını mart ayına bırakmasının bir nedeni muhtemelen Biden yönetiminin nasıl hareket edeceğini görerek zaman kazanma çabasıydı.

AB’nin bu kararı aslında Türkiye ile ilişkisini yürütmekte zorlanmakta oluşunun yansıması olarak da görülebilir. AB’deki karar vericiler, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin karşısına ABD’yi de yanlarına alarak çıkmayı planlıyorlar. Geçmişte ABD ile AB’nin Türkiye ile ilgili ortak pozisyonlarda buluştukları pek çok konu olsa da, bundan böyle bu amaçla kurumsal bir danışma mekanizmasının işletilecek olması ciddi bir paradigma değişikliğidir.

Muhtemeldir ki, öncelikle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs sorunu gibi başlıklarda Türkiye’nin karşısına ortak bir tutumla çıkma arayışlarına tanıklık edeceğiz. Tabii, bu arayışlar AB cephesini ABD yönetiminin telkinlerine de açık hale getirecektir. Birçok başlıkta telkinlerin yönü diğer istikamette de işleyebilir.

*

Bu noktada gözlediğimiz bir değişime de dikkat çekmeliyiz. Geçmişte Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları meseleleri genellikle Avrupalıların ilgi alanı olur, ABD ise Türkiye’ye daha çok stratejik çıkarlarının penceresinden bakardı. Ancak, geride bıraktığımız yıllarda AB ile Türkiye arasındaki ilişki Suriyeli mülteciler gibi sıcak konuların ön plana çıktığı bir “ver-al ilişkisi”ne dönüşmeye başladı. Kopenhag Kriterleri başlığı altındaki demokrasi konularının diyalogdaki yeri oldukça alt sıralara düştü.

Buna karşılık Washington’dan, Demokrat Biden yönetimi cephesinden yansıyan bütün işaretler, Türkiye politikalarında Trump yönetiminin aksine demokrasi, ifade özgürlüğü, yargı gibi başlıkların geçmişe kıyasla belli bir vurgu kazanacağına işaret ediyor. ABD ile AB arasındaki bu başlıkta bir rol değişiminin gerçekleşmesi kuşkusuz ilginç bir ironiyi yansıtacaktır.

*

Ne olursa olsun şurası aşikâr. Birbiri ardına yaptırımların geldiği bir dönemde Ankara’dan AB’nin merkezinin bulunduğu Brüksel’e ve aynı zamanda Avrupa’daki kritik başkentlere giden yollar, artık belli ölçülerde Washington üzerinden de geçecektir.

Bu tablo Ankara açısından yeni bir gerçekliktir. Bu gerçekliğe nasıl karşılık verileceği konusunda Ankara’da açık fikirli bir düşünce egzersizine ihtiyaç var. Bu yeni durumu dikkate alan, bütüncül bir Batı politikasının oluşturulması gerekecektir.

Türkiye’nin de elinde Batı’ya karşı güçlü pazarlık kartları bulunuyor. ABD-AB koordinasyonu, ilk başta Türkiye üzerindeki baskıların, sıkışıklıkların artmasına yol açabilir. Ancak Türkiye, diplomasinin imkânlarından yararlanarak atacağı adımlarla bu yeni denklemi kendi lehine çevirmenin yollarını denemek durumundadır.

Her zaman altını çizdiğimiz gibi, demokrasi, insan hakları ve hukuk alanlarında sahici bir reform çabasının başlatılması, bu yeni dönemin önünü açmak, Batı ile başlayacağı anlaşılan çetin ve zorlu bir müzakere süreci öncesinde Türkiye’nin sahadaki manevra alanını genişletmek bakımından hayati önemdedir.

X

İnsan Hakları Eylem Planı’nın sınırları nereden geçer?

Adalet Bakanlığı’nın web sitesinde tam metni yayımlanan “İnsan Hakları Eylem Planı”nın sayfaları arasında dolaşırken “Gençlerin Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi” hedefiyle karşılaştım ve bu çerçevede önümüzdeki dönemde yürütülecek olan faaliyetleri de öğrenme imkânım oldu.

Bu faaliyetlerden biri, “Gençlik merkezleri, gençlik kampları ... yoluyla gençlerin desteklenmesine devam edilecek” olmasıydı. (Sayfa 97)

Aynı ana hedefe ulaşmak üzere gençlere dönük bir başka faaliyet alanı bu sayfada “Toplu konut projelerinin geliştirilmesi sürdürülecek, gençler de dahil ihtiyaç sahiplerinin konut edinme hakkına yönelik tedbirler etkili bir şekilde alınmaya devam edilecek” şeklinde tanımlanmıştı.

Bunun gibi dikkatime takılan bir başka faaliyet alanı trafik kazalarıyla ilgiliydi. “Trafik kazalarında ölüm ve yaralanma riskinin en aza indirilmesi için gerekli tedbirler alınacaktır” deniliyor eylem planında. Bu faaliyete İnsan Hayatının Korunması Amacıyla Gerekli Tedbirlerin Alınması” hedefinin altında yer verilmiş. (Sayfa 79)

Keza, “Sağlıklı ve Yaşanabilir Çevrenin Korunması”nın da yine bir başka hedef olarak belirlenmiş olduğunu fark ettim. Bu hedef başlığının altında “Zararlı kimyasallar ile atıkları oluşumu en aza indirilecek, atıkların geri dönüşüm oranı ile yenilebilir enerji kaynaklarının kullanım oranı arttırılacaktır” deniliyor. (Sayfa 101)

Ayrıca, “Gıda ve Su Güvencesinin Sağlanması” hedefi de unutulmamış. Bu hedef altında iki faaliyet tanımlanmış. Birinci faaliyet için “Herkes için gıda ve su arz güvencesi ile gıda güvenilirliği sağlanacaktır” deniliyor. (Sayfa 102)

MENZİL GENİŞLEYİNCE ODAKLANMA SORUNU ÇIKABİLİR

Kuşkusuz, belgeden aktardığımız hedeflerin hiçbirine kimsenin bir itirazı olamaz. Trafik kazaları, kimyasal atıklar, gıda ve su arzı güvencesi gibi konuların hepsi yaşamımızı birincil derecede ilgilendiriyor. Bu alanlardaki tehlikeler, sorunlar yaşam hakkımızı doğrudan tehdit ediyor.

Bu arada, gençlerin sorunlarının bir insan hakları konusu olarak görülmesinin de yeni bir bakışı yansıttığını söyleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

İnsan Hakları Eylem Planı okumanın kaçınılmaz duygusal karmaşası

Geçen salı günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “İnsan Hakları Eylem Planı”nın Adalet Bakanlığı’nın web sitesine konan tam metnini okurken, iç dünyamda çok farklı duyguların çekim merkezleri arasında gidip geldiğimi hissettim sıkça.

Girişte “Belgenin arka planında insan hakları hukukunun evrensel standartlarının öne çıktığının” vurgulandığı bölümden özellikle etkilendiğimi belirtmeliyim. Bu bölümde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ve Avrupa Birliği müktesebatı, İnsan hakları hukukuna ilişkin standartları sürekli yükselten bölgesel düzeyde uluslararası enstrümanlarolarak kayda geçiriliyor.

AİHS ile bu sözleşmenin yorumlarını içeren AİHM içtihatlarına eylem planında merkezi bir rol verilmesinden, ana doğrultu olarak gösterilmesinden memnuniyet duydum tabii ki.

Özellikle planın giriş bölümünde insan olmak nedeniyle sahip olunan hakların “hukuk devletinin varlık sebebi olduğu” vurgusu çok önemli. Bu vurgudan hemen sonra “Hukuk devletinin ahlaki özü ve meşruiyetinin, evrensel nitelikteki değerler ile hak ve özgürlükler perspektifinde yattığı” belirtiliyor. Burası da yine altını çizerek okuduğum bir bölümdü.

İnsan hakları ile hukuk devletinin varlık nedeni ve meşruiyeti arasında doğrudan bir ilişki kurulması ileri bir bakışı yansıtıyor. Bu kabulden yola çıktığımızda, insan haklarının, hak ve özgürlükler perspektifinin zemin kaybettiği her durum, kaçınılmaz olarak hukuk devletin meşruiyetinin de hasar almasına yol açmayacak mıdır?

BU HEDEFLER ÇOKTAN GERİDE KALMIŞ OLMALIYDI

 Ardından, insan hakları alanında yapılması gerekenlerin 11 temel ilke etrafında 9 amaç, 50 hedef ve 393 faaliyet olarak sıralandığı başlıkların üzerinden tek tek giderken, önümüzde kat edilecek bir hayli uzun bir yolun bulunduğunu gördüm. Duygu iklimim tamamen farklı bir yöne doğru savruldu. Birden tepkili bir ruh hali içinde buldum kendimi.

İşin gerçeği şu ki, 2021 yılı Türkiye’sinde insan haklarını korumak ve güçlendirmek için hâlâ kapsamlı eylem planlarının hazırlanması gerekiyor. Hâlâ yargı bağımsızlığı, tutukluluklar ve ifade özgürlüğü alanlarındaki sorunlar ülkenin gündemini kaplamaya devam ediyor.

Bugün hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu gelişkin demokrasilerde olağan görülen, özümsenmiş olan birtakım ilkeler, hayatın parçası haline gelmiş rutin uygulamalar, bizde hayata geçirilmesi gereken hedefler olarak iddialı projeler halinde karşımıza çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

İnsan Hakları Eylem Planı’na nasıl bakalım?

Kuşkusuz, içinde insan hakları ve hukuk kavramları geçen, bu alanlarda iyileştirme yapılmasını hedefleyen her adımı önemsemek durumundayız.

Atılan adımın kapsamı yetersiz bulunabilir, beklentileri karşılamayabilir. Bazı yönleriyle ilgili çekinceleriniz de olabilir. Ama son tahlilde insanların hayatlarına olumlu yönde dokunacak değişiklikler içerecekse, bundan memnun olmalıyız.

İşin bu kısmı meseleye bakışla ilgili ana ilkedir. Tabii, bu başlık altında kaleme alınan her yazı için yola çıkarken, Türkiye’de insan hakları ve hukuk alanlarında sürekli reform paketleri hazırlanması ihtiyacının duyuluyor olmasının getirdiği bir yorgunluk duygusunun içinden geçmeniz gerekiyor. Her reform planı, bu alanlardaki kusurların, eksiklerin, yetersizliklerinin de açık bir kabulüdür. Ne yazık ki ülkemizde bu parantez bir türlü kapatılamıyor.

PLANIN OLUMLU YÖNLERİ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından önceki gün açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı”nı bir köşe yazısının sınırları içinde madde madde detaylı bir şekilde değerlendirebilecek durumda değiliz. Ancak ana boyutları itibarıyla bazı genel tespitler yapmak istediğimizde şu görüşleri öne sürebiliriz:

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün başını çektiği, uzun zamana yayılan kapsamlı bir çalışmanın sonucu olan bu planda ilk kez telaffuz edilen ve getirilmesi yararlı pek çok başlık sıralayabiliriz. Yargı mensuplarıyla ilgili tasarlanan bir dizi idari düzenleme bu çerçevede belirtilebilir. Özellikle hâkim ve savcılara “coğrafi teminat” sağlanması, yargı bağımsızlığını güçlendirecek bir adımdır. Üstelik çok gecikmiş bir adımdır.

Bu arada, sadece ifade almak için mesai saatleri dışında vatandaşları yakalayıp gözaltına almak, otelden gece yarısı uyandırıp karakola götürmek gibi uygulamalara artık son verileceğinin taahhüt edilmiş olması, olumlu düzenlemeler arasında göze çarpan noktalardan biridir.

Bir başka düzlemde, duyurulan bazı hedeflerin içinin nasıl doldurulacağını beklemeliyiz. “Görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle bir hak ihlaline neden olan kamu görevlileri hakkında rücu ve disiplin işlemlerinin etkinliğinin arttırılması” hedefini bunlar arasında sayabiliriz.

Hatalı bir kararıyla hak ihlaline ve sonuçta Anayasa Mahkemesi’nde yüksek bir manevi tazminat cezasına neden olan bir hâkime ya da orantısız güç kullanarak vatandaşın mağduriyetine yol açan bir kolluk görevlisine ne gibi bir işlem yapılacağı sorusunun mevzuatta nasıl düzenleneceğini görmek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Yeni normalleşmeye girilirken salgında dikkat çeken yönelişler

Türkiye, önceki akşam açıklanan yeni esnetilmiş önlemler paketiyle birlikte COVID-19 ile mücadelesinde ikinci normalleşme denemesine başlıyor. Bu kez, kısıtlamaların değişik risk kategorilerine alınan illerde farklılaşacağı, arada geçişlerin yapılabileceği kademeli bir modelin uygulamasına tanıklık edeceğiz.

İlk normalleşme süreci geçen ilkbaharda yaşanan birinci COVID-19 dalgasının hemen ardından 1 Haziran tarihinde başlamıştı. İlk denemede vakalar kısa zamanda yeniden yükseliş eğilimine girmişti. Ancak açıklama kriterlerinde yapılan değişikliklerle vakaların toplam sayısının kamuoyundan gizlenmesi, salgının yaygınlığının kamuoyu tarafından tam olarak anlaşılmasını önlemişti.

Bunu izleyen dönemde Türkiye, geçen sonbaharda tırmanışa geçen ikinci büyük dalgayla sert bir şekilde sarsılmıştı. Kasım sonunda günlük vakalar 30 bin eşiğinin üstüne çıkmıştı. İkinci dalgada bir gün içinde en yüksek vefat sayısı 23 Aralık tarihinde 259 kayıpla kaydedilmişti.

NORMALLEŞME VAKALARDA HAREKETLENMEYE RASTLADI

Şimdi yeni bir normalleşme denemesi daha başlarken, koronavirüsle mücadelede mart ayı başı itibarıyla nerede durduğumuzun bir dökümünü çıkartmamızda yarar var.

Bu çerçevede yapmamız gereken birinci saptama, geçen kasım-aralık döneminde patlama gösteren vaka ve vefat sayılarının, kasım sonundan itibaren uygulamaya konan önlemlerle ciddi derecede baskılandığıdır. Her akşam 21.00’de başlayan, ayrıca hafta sonu iki güne yayılan sokağa çıkma yasakları gibi sosyalleşmeyi sınırlayan ve 65 yaş üstünü büyük ölçüde evde tutan bu kısıtlamalar salgının kontrol altına alınmasında gerçekten de etkili olmuştur.

Bu düşüş çizgisi ocak ayının üçüncü haftasına kadar sürmüştür. Bu hafta zarfında günlük vakalarda ikinci dalga sonrasındaki en düşük eşiğe inilerek 5 binli rakamlar görülmüştür. Ancak ocak ayının son haftasından itibaren yeniden bir yükseliş gözlenmiştir. Salgın daha sonra şubat ayı boyunca genellikle günlük 7-8 bin aralığında seyreden bir platoya yerleşmiştir. Şubat ayının son haftasında yeniden bir sıçrama yaşanmış ve bu kez günlük 10 bin vaka sınırına yaklaşılmıştır.

Yeni kontrollü normalleşmenin duyurulduğu önceki gün (1 Mart) 12 Ocak’tan bu yana kaydedilen en yüksek vaka sayısı açıklandı: 9 bin 891... Bu yönüyle, hemen dizginlenemediği takdirde salgının yeniden ocak ayı başındaki rakamlara dönme riskinin bulunduğu belirtilmelidir. Bir başka anlatımla, ne kadar kontrollü olsa da ikinci normalleşmenin zamanlama olarak vakalarda yukarı doğru bir kıpırdamaya rastlaması, kabul edelim ki insanı kaygıya sevk eden bir durumdur.

Yazının Devamını Oku

AYM, teknesinden alınıp tutuklanan gazeteci için nasıl bir karar verdi?

Geçen nisan ayının başında Bodrum’da yaşanan ve kamuoyunda da yankılanan bir hadise, gazeteci Hakan Aygün’ün dini değerleri aşağıladığı suçlamasıyla Gümbet’te belediyenin marinasına demirlediği teknesine düzenlenen bir polis baskınıyla gözaltına alınması, ardından tutuklanarak hapse atılmasıydı.

Aygün’ün tutuklanma nedeni sosyal medyadan yaptığı bazı paylaşımlardı. Bu paylaşımlar nedeniyle Muğla E Tipi Cezaevi’nde bir ayı aşkın süre hapis yattı Hakan Aygün. Bu sürenin yaklaşık üç haftasını tek kişilik bir hücrede geçirdi.

Hazırlanan iki ayrı iddianamenin birleştirildiği bu dava Bodrum’daki 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) geçenlerde Aygün’ün tutuklanmasıyla ilgili “hak ihlali” kararı vermesi, bu konuyu yeniden gündeme taşıdı.

PAYLAŞIMLARI BAŞINA DERT AÇTI

Aygün’ün 3 Nisan 2020 tarihinde tutuklanmasına neden olan bir dizi paylaşımı söz konusu. Bu paylaşımlar, COVID-19 salgınının geçen yıl mart ayında baş göstermesinden sonra bazı CHP’li belediyelerin İBAN numaraları vererek başlattıkları yardım kampanyalarının iktidarla yol açtığı sorunların ertesine rastlıyor.

Aygün, bu paylaşımlardan birinde, “IŞİD kafalı İslamcı yobazlar, siyasi İslamcılar, iman numarasıyla İBANA çalışan din sömürücüleri, ırkçılar, faşistler, ulusalcı geçinip ne olduklarını kendileri de bilmeyenler, Gardırop Atatürkçüleri ve Gardırop Müslümanları lütfen kanalıma abone olmayındiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belediyelerin yardım kampanyası yürütmesine olumsuz bakan bir fetvasını eleştirirken de Aygün, “Ondan sonra iman mı İBAN mı diye garİBAN imanlıları tahrik eden manyaklar çıkıyor. Görüyorsunuz bütün olay İBAN kavgası” ifadesini kullanıyor.

Aygün, savunmasında COVID-19 salgını nedeniyle merkezi yönetimle yerel yönetimlerin para toplama tartışmasına girmeleri ve Diyanet’in de bu tartışmaya katılmasını “trajikomik” bulduğunu, ikinci paylaşımı bunu eleştirmek üzere yaptığını belirtiyor.

Başını derde sokan bir diğer paylaşımı, 29 Mart 2020 tarihinde “

Yazının Devamını Oku

Birinci yıldönümünde İdlib’de 34 askerimizin şehit olduğu saldırıyı hatırlamak...

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 34 Türk askerinin Suriye’nin İdlib bölgesinde bir hava saldırısında şehit edilmesinin ertesi günü 28 Şubat 2020 tarihinde olağanüstü gündemle toplandığında, bütün dikkatler Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nun yapacağı konuşmaya çevrilmişti.

Büyükelçi Sinirlioğlu, yaşanan hadisede ilk saldırıdan hemen sonra (Rusya’ya) yapılan uyarılara rağmen hava saldırılarının sürdüğünü anlatırken bir ara şöyle dedi:

Yaralı askerleri almak için gönderilen ambulanslar bile hedef alındı. Bu, Türkiye’ye karşı kasıtlı bir saldırganlık eylemiydi.”

Peki, savaş uçaklarıyla 34 askeri öldürmekle kalmayıp yaralıları almaya gelen ambulansları bile havadan hedef alan bu saldırganlığı yapan kimdi?

KRİZ SERAKİB NEDENİYLE ÇIKTI

Bu sorunun yanıtına geçmeden önce bir yıl kadar geriye, 2020 Şubat ayı başlarına gidelim. İdlib için 17 Eylül 2018 tarihinde Türkiye ile Rusya arasında imzalanan Soçi Mutabakatı ile ilan edilen ateşkese dayalı statüko 2020 Şubat ayına gelindiğinde ciddi bir şekilde sarsılmıştı.

Rus savaş uçaklarının desteğindeki rejim ordusu, 2019 yaz sonundan itibaren İdlib vilayetinin doğusunda kuzey-güney istikametindeki M-5 otoyolunu silahlı muhalefetten geri almak için kademeli bir harekâta girişti. Esad güçleri, Rusların yardımıyla birbiri ardına elde ettiği kazanımlarla M-5 üzerinde kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Bu durumda TSK’nın İdlib’deki askeri gözlem noktalarının bir bölümü de rejim kontrolündeki bölgenin içinde kalıyordu.

Rejim ordusu, 28 Ocak 2020 tarihinde M-5 üzerindeki Maraat el Numan kasabasını muhalefetten geri alarak bir sonraki durak Serakib’e bir hayli yaklaştı. Serakib’in önemi, kuzey-güney istikametindeki M-5 ile Halep’i Lazkiye’ye bağlayan doğu-batı istikametindeki M-4 otoyolunun kesişme noktasında olmasıydı.

Kuzeyde Halep’ten çıkan yol Serakib’e gelip güneye, Şam’a doğru gittiğinde M-5, buradan batıya kıvrıldığında ise M-4 olarak devam ediyordu. Dolayısıyla stratejik açıdan Serakib’i tutmak, İdlib’in bütününün kontrolü bakımdan hayati değer taşıyordu.

Yazının Devamını Oku

BM’ye göre, HTŞ İdlib’de akaryakıt ticaretinden para kazanıyor

Hatay’a komşu olan ve TSK’nın da kayda değer bir askeri güç bulundurduğu İdlib konu olduğunda, aklımıza hemen bu bölgeye büyük ölçüde hâkim durumdaki Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) isimli örgüt geliyor. Peki, bu örgütün kurduğu bir şirket üzerinden akaryakıt ticaretinden ayda bir milyon dolar gibi bir gelir elde ettiğini biliyor muyuz? Ben de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yayımladığı bir rapordan öğrendim.

Rapor, terör örgütleri DEAŞ ve El Kaide ile mücadele konusunda BM Güvenlik Konseyi’nden çıkan kararlarının öngördüğü yaptırım mekanizması doğrultusunda hazırlanmış. Söz konusu kararlarda, BMGK’ya bağlı “Yaptırım Komitesi” çerçevesinde oluşturulacak teknik bir grubun, DEAŞ ve El Kaide’nin küresel düzeyde yarattığı tehdidinin ve uygulanan yaptırımların etki derecesini yakından izlemesi ve raporlaması öngörülüyor.

Raporlamayı yapmak üzere de “Analitik Destek ve Yaptırım İzleme Ekibi” diye adlandırılan bir çalışma grubu görev yapıyor. Bu BM ekibi, yılda iki kez hazırladığı raporları BM Güvenlik Konseyi’ne sunuyor. Bu raporlar BMGK belgesi olarak yayımlandığı için önem taşıyor.

TÜRKİYE’YE YAKINLIĞI İDLİB’İ HEDEF NOKTA YAPIYOR

Bu raporların sonuncusu 3 Şubat tarihinde yayımlandı ve 2020 yılının ikinci yarısını kapsıyor. Rapordaki temel saptama, Irak ve Suriye’nin DEAŞ açısından ana alan olma özelliğini koruduğunun belirtilmesi. Bu saptamanın hemen ardından El Kaide’ye bağlı örgütlerin bulunduğu İdlib’in de bir “kaygı kaynağı” oluşturduğu vurgulanıyor.

Önce DEAŞ’la başlayalım. Raporda, bu örgütün Irak ve Suriye’deki aktif savaşçılarının sayısı 10 bin dolayında gösteriliyor. Çoğunluğun Irak’ta bulunduğu kaydediliyor. Suriye’deki DEAŞ unsurları büyük ölçüde Deyrizor çölünde üsleniyor. Bununla birlikte, İdlib de DEAŞ açısından sınırlı bir “güvenli bölge” olarak önem taşıyor, rapora göre.

Raporda, İdlib’de El Kaide uzantısı Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) ile DEAŞ arasındaki çatışma durumuna da dikkat çekiliyor. Nitekim, İdlib’de HTŞ’nin DEAŞ savaşçılarını sürekli bir şekilde tutukladığı belirtiliyor. Buna rağmen, rapora göre, bazı DEAŞ liderleri İdlib’de kalmayı sürdürüyorlar. İdlib’in DEAŞ’lılar için çekim alanı olmasının bir nedeni de şöyle açıklanıyor metinde: “İdlib, pek çok eski DEAŞ savaşçısı ve aileleri için Türkiye’ye en emniyetli giriş kapısı olarak görülen bir hedef noktadır.”

HTŞ’NİN SÖZDE ‘KURTULUŞ HÜKÜMETİ’

HTŞ, BM Güvenlik Konseyi’nin terör örgütleri listesinde yer alan, El Kaide’nin Suriye kolu olarak kurulan El Nusra’nın uzantısı görüldüğü için 2018 yılından bu yana BM listesinde yer alıyor. BM tarafından El Kaide bağlantılı terör örgütü kabul edildiğinden, HTŞ, raporda bir hayli yakından büyüteç altına yatırılıyor.

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cü general kazasından çıkartılacak sonuçlar

Geçen Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısında tuğgeneralliğe terfi ettirilen Serdar Atasoy isimli bir askerin sonradan gözaltına alınması ve ardından FETÖ mensubu olduğunu itiraf etmesinin kamuoyunda tetiklediği tartışmalar genellikle iki eksende yürüdü.

Tartışmanın birinci ekseni, önceki yazılarımızda değerlendirdiğimiz üzere, FETÖ bağlantılarından şüphe edilen bir asker hakkında adli makamlar tarafından yürütülen soruşturma sürecinin “kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar”la kapanabilmesidir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2019 yılında bu bağlantıyı tespit edemezken, geçen kasım ayı başında MİT’in uyarı yazısıyla başlayan bir süreçte yeniden soruşturma açıldığında, FETÖ bağlantıları bu kez delilleriyle ortaya konabilmiştir. İşin bu kısmı meselenin yargıyı ve istihbarat birimlerini ilgilendiren boyutudur.

Bu konudaki tartışmanın ikinci ekseni ise YAŞ’ı ilgilendiriyor. FETÖ soruşturmasının öznesi olmuş bir askerin nasıl olup da YAŞ’ta terfi aldığı sorusu vatandaşların zihinlerini karıştırıyor. Bu soruya verilen yanıt, savcılıktan hakkında çıkan -kovuşturmaya yer yok- kararıdır. Hukuk ölçüleri içinde hareket edilecekse bu kararın esas alınması gerektiği vurgulanıyor.

Ancak böyle de olsa, terfi ettirilen kişinin sonradan FETÖ’cü olduğunun ortaya çıkması YAŞ’ta kullanılmış olan tercihin isabet derecesinin kamuoyunun gözünde kaçınılmaz olarak sorgulanmasına yol açmıştır.

YAŞ’TA ÇOĞUNLUK ARTIK SİVİL KANATTA

 Bütün bu tartışma bizi 23 Temmuz 2020 tarihinde yapılan son YAŞ toplantısına götürüyor. Anadolu Ajansı’nın aynı gün geçtiği habere göre YAŞ şöyle cereyan etmiş: YAŞ üyeleri önce Anıtkabir’i ziyaret etmişler. Ardından YAŞ toplantısı Erdoğan’ın başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde saat 12.15’te başlamış ve 45 dakika sürmüş. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan YAŞ üyelerine bir öğle yemeği vermiş. Haberde yemeğin bir saat sürdüğü belirtiliyor.

Aynı gün AA’nın geçtiği bir diğer haberin fotoğrafında Cumhurbaşkanı Erdoğan YAŞ kararlarını imzalarken görülüyor. O sırada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler masada Cumhurbaşkanı’nın iki tarafında oturmuşlar.

Yeni sistemde YAŞ’ın 12 üyesi var. Bunlardan sekizi sivil kanattan geliyor. Başkanlığı da yapan Cumhurbaşkanı’nın yanı sıra Cumhurbaşkanı Yardımcısı ile Milli Savunma, Dışişleri, Adalet, İçişleri, Hazine ve Milli Eğitim bakanları sivil kanattaki diğer üyeler. Asker kanatta ise Genelkurmay Başkanı’nın yanı sıra Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları yer alıyor.

45 DAKİKADA 68 TERFİ GÖRÜŞÜLEBİLİR Mİ?

Yazının Devamını Oku

Kars’ta ‘474212...’ diye başlayan bir ankesörlü telefonun sırrı

Bundan iki hafta kadar önce 11, 12 ve 13 Şubat tarihlerinde, geçen yaz yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısında tuğgeneralliğe terfi ettirilen Serdar Atasoy adındaki bir FETÖ’cü askerin durumunun sonradan fark edilerek gözaltına alınması ve ardından itirafçı olması hadisesiyle ilgili üç ayrı yazı kaleme aldım.

Bu yazılar sırasıyla “Kod adı ‘Servet’in örgüt abilerinin gözetiminde generalliğe uzanan öyküsü”, “FETÖ’cü general bilmecesinde bakın hangi bağlantılarla karşılaştım”, “Resmi Gazete’de FETÖ’cü generalle ilgili dikkat çekici ayrıntı” başlıklarını taşıyordu.

Tam bu sırada Kuzey Irak’a düzenlenen “Gara harekâtı” gibi başka önemli konuların gündemde ön plana çıkması bu konuyu bir süre için geriye atmama neden oldu. Bugün dosyanın daha önce de değindiğim bir boyutuna biraz daha detaylı bir şekilde bakmak istiyorum.

ASLINDA DEVLETİN RADARLARINA GİRMİŞTİ

Bunu yaparken önce ana saptamayı bir kez daha tekrarlamamız gerekiyor. Karşımızdaki mesele, organik bir FETÖ’cünün lise yıllarından itibaren örgüt abileri”nin kontrolü altında seyreden ve generallik rütbesine kadar çıkan yükselişinin öyküsüdür. Bu meselenin en düşündürücü kısmı, öykünün 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra da bir YAŞ terfisiyle devam edebilmiş olmasıdır.

İşin kafa karıştırıcı tarafı şurada: Aslında Atasoy devletin radarlarından kaçabilmiş biri de değil. Bangladeş’te askeri ataşeyken 15 Temmuz kalkışmasından sonra Kasım 2016’da merkeze alınan Atasoy, hakkındaki iddialar nedeniyle ciddi bir soruşturmanın da öznesi olmuş, hatta 2017 yılında gözaltına alınıp, pasaportuna da el konulmuştur.

Gelgelelim, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2017’den itibaren yürütülen “Askeri Ataşeler Soruşturması” sonunda kendisi hakkında 1 Nisan 2019 tarihinde “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” verilmiştir.

Zaten 23 Temmuz 2020 tarihinde düzenlenen YAŞ’ta terfi alıp general olmasının önünü açan da Savcılığın bu kararıyla aklanması olmuştur.

2019’daki bu kararın isabet derecesi üzerinde biraz durmamız gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

20 yıl sonra 19 Şubat ‘anayasa kitapçığı krizi’ni hatırlamak

19 Şubat 2001 Pazartesi günü herhangi bir gün gibi başlamıştı. Hürriyet’in Ankara Temsilcisi olarak görev yapıyordum.

Günün rutini içindeki en önemli olay sabah başlayacak olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in başkanlık edeceği Milli Güvenlik Kurulu toplantısıydı.

Saat 10.00 suları gibi olmalı. Birden Başbakan Bülent Ecevit’in Milli Güvenlik Kurulu’nu terk ederek Başbakanlığa döndüğü haberi geldi. Başbakan’ın MGK toplantısından ayrılması olağanüstü bir duruma işaret ediyordu. Bir krizin patlak verdiği belliydi.

Çok fazla beklemek gerekmedi ne olduğunu anlamamız için. Ecevit, saat 11.05’te Başbakanlık’ta bir basın toplantısı düzenleyerek “Bugün son derece üzücü bir olay oldu” diye söze girdi. “MGK toplantısının açılışında kamu görevlilerinin önünde sayın Cumhurbaşkanı son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimizde yeri olmayan, eşi görülmedik bir davranışta bulundu” dedikten sonra ekledi:

Ya kendisine aynı üslup içinde yanıtta bulunacaktım veya terk etmek zorunda kalacaktım. Onun için toplantıdan çıkmayı tercih ettim. Tabii ciddi bir krizdi bu...

*

Krizin perde arkasını anlamak için o günkü Hürriyet’in dokuz sütun manşetten verdiği Çankaya Baskınıhaberini de hatırlamamız gerekiyor. Buna göre, Cumhurbaşkanı Sezer, kamu bankalarını denetlemek üzere kendisine bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nu devreye sokmuş, kurulun müfettişlerini bu bankalara göndermişti.

Hükümetin, Zekeriya Temizel’in başında bulunduğu Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) bu konuda zaten yetkili olduğu görüşünden hareketle, Sezer’in hamlesinden rahatsızlık duyduğu Ankara’da bir sır değildi.

Ayrıca, ocak ayında savcı

Yazının Devamını Oku

Türk-ABD ilişkilerinde ‘Eğer...’ diye başlayan açıklamanın gölgesi

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile birlikte Kuzey Irak’ta Gara dağındaki bir mağarada 13 Türk vatandaşının PKK tarafından şehit edildiğini duyurduğu açıklamasını geçen cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısından hemen sonra yaptı.

Anadolu Ajansı’nın Akar ve Orgeneral Güler’in Şırnak’taki harekât merkezinden yaptıkları açıklamalara ilişkin verdiği görüntülü haber 14 Şubat Pazar günü sabaha karşı 02.13’te servis edilmiş.

Türkiye, pazar gününe rehinelerin ölüm haberinin üzüntüsüyle girdi. Açıklama sırasında paylaşılan, PKK’nın Gara’da rehineleri alıkoyduğu mağaradaki tünel ve odaları gösteren çizim televizyon başında haber bültenlerini izleyen herkesin zihninde yer etti.

Keza, yine pazar günü Malatya Valisi Aydın Baruş’un beraberinde İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak ve diğer yetkililerle birlikte basın toplantısı düzenleyerek, PKK’nın katlettiği 13 kişiden o aşamada tespit edilebilmiş olan 10 vatandaşımızın kimliklerini açıkladığında, öğle saatleriydi.

14 ŞUBAT VAKASI

Şimdi yapacağımız değerlendirmede ABD’nin başkenti Washington D.C.’nin Türkiye’den sekiz saat geride olduğunu hesaba katalım. Akar’ın PKK’nın katlettiği 13 kişinin ölümünü duyurduğu açıklaması ajanslara düştüğünde Washington D.C.’de 13 Şubat Cumartesi akşam saatleridir.

Ardından Washington D.C.’de 14 Şubat Pazar günü akşam saatlerinde ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın “Eğer Türk sivillerin ölümünün bir terör örgütü olan PKK tarafından gerçekleştirildiği yönündeki haberler doğruysa, bunu olabilecek en kuvvetli şekilde kınıyoruz” şeklindeki açıklaması geldi.

Bu açıklama yapıldığında Türkiye’de gece yarısı geçilmiş, pazardan pazartesiye geçilmişti. Geriye dönüp bakıldığında, ölümlerin Türkiye’de duyurulmasıyla ABD Dışişleri’nin konuya ilişkin açıklaması arasında yaklaşık 24 saat gibi bir zaman farkı var.

Buna karşılık, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın aradan geçen bu süreye rağmen

Yazının Devamını Oku

O mağarada saat saat ne oldu?

Geçen hafta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ın Gara dağında gerçekleştirdiği harekât sırasında PKK’nın bir mağarada rehin tuttuğu 13 vatandaşımızı şehit etmesi hadisesinin uzun bir dönem Türk kamuoyunun gündeminde yer edeceği anlaşılıyor.

Tartışmayı bir çerçeveye oturtmak bakımından, harekâtın nasıl gerekçelendirildiği, nasıl planlandığı, ne şekilde icra edildiği, icrası sırasında hangi aşamalardan geçildiği gibi başlıca soruların yanıtlarını resmi açıklamaları esas alarak değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.

ANA HAREKÂT  ÇARŞAMBA SABAHA KARŞI BAŞLADI

Türk kamuoyu, harekâtın başladığını 10 Şubat Çarşamba günü Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan paylaşımlarla öğrendi. Açıklamada, PKK’nın Irak’ın kuzeyinde bazı bölgelerde varlığını sürdürmeye, yeniden barınma alanları ve mevziler oluşturmaya devam ettiği ve geniş çaplı bir saldırı hazırlığı içinde olduğunun tespit edildiği belirtilerek, Gara bölgesindeki hedeflere 10 Şubat 02.55’ten itibaren “Pençe Kartal-2 Harekâtı”nın düzenlendiği bildirildi.

Sonradan yapılan açıklamalar, hava bombardımanının yaklaşık üç saate yakın sürdüğünü, 50’den fazla  hedeften 48’inin imha edildiğini gösteriyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in 14 Şubat tarihli açıklamasına göre, Çarşamba sabahı saat 04.55’te ikinci aşamaya geçilerek “kara harekâtı” başlatılmıştır. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise önceki gün TBMM’deki konuşmasında, harekâtın çarşamba sabahı 05.45’te başladığını bildirdiği bu aşamasını “Hava hücum harekâtı” diye adlandırıyor, “Belirlediğimiz çeşitli bölgelere  özel kuvvet unsurlarımız helikopterlerle inmeye başladılar” diyor.

Akar, bu aşamadaki hedefi “Bölgeye giriş çıkışları önleme, uygun arazi kesimlerini kontrol altına alma” şeklinde açıklıyor. Harekâtın ilk gününde üç şehit bu sırada çıkan çatışmalarda verilmiştir. Çatışmalarda şehit olan ikisi subay biri astsubay üç askerin cenaze töreni 12 Şubat Cuma günü Ankara’da yapıldı. Akar, beraberinde TSK komuta kademesi olduğu halde 13 Şubat Cumartesi sabahı Şırnak’a intikal etti. Bakan Akar ve komutanlar, daha sonra Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirilen “Pençe Kartal-2 Harekâtı”nın sevk ve idare edildiği sınır hattındaki Harekât Merkezi’ne geçtiler.

HAREKÂT İSTİHBARATIN TEYİDİ VE MÜDAHALE AMAÇLI

Akar, operasyonun sona ermesinin ardından 14 Şubat Pazar sabaha karşı 01.00 sularında Harekât Merkezi’nde yaptığı açıklamada, harekâtın amacını “terörist unsurları etkisiz hale getirmek”, “sınır güvenliğini sağlamak” hedeflerinin yanı sıra “daha önce güvenlik nedeniyle açıklanmayan, teröristler tarafından kaçırılan vatandaşlarımızla ilgili istihbaratı teyit etmek ve gerekli müdahalede bulunmak maksadı” şeklinde açıklamıştır. Harekâtın başından itibaren rehineleri kurtarma hedefine de dönük olduğu ilk kez bu açıklamayla telaffuz edilmiştir.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral

Yazının Devamını Oku

Rehine erler ailelerine hangi mesajları göndermişti?

"Anne, baba, bayramınız mübarek olsun...” diye başlıyor video mesajında ailesine seslenirken Müslüm Altıntaş ve ekliyor: “Hepinizi çok özledim...”

Örgütün izniyle yapılan kayıtta mesajın en çarpıcı kısmı bundan sonra geliyor: “Elinizden geleni yaptığınızı biliyorum... Bu iş nereye kadar gidecek, nasıl son bulacak bilmiyorum. Şu anda buradayız işte. Benden daha çok siz zorlanıyorsunuz, biliyorum. Size söz veriyorum, bir gün yanınıza sağ salim geleceğim.”

‘BU İŞ NASIL SON BULACAK, BİLMİYORUM...’

Şanlıurfa nüfusuna kayıtlı Müslüm Altıntaş, askerliğini Erzincan’da topçu er olarak yapmaktaydı. 2 Ekim 2015 tarihinde izin dönüşü Erzincan’daki birliğine giderken, seyahat ettiği otobüs Tunceli-Pülümür karayolunda PKK tarafından durduruldu. Altıntaş PKK militanları tarafından kaçırıldı.

Bu olaydan yaklaşık dokuz ay sonra 8 Temmuz 2016 tarihinde PKK’ya yakınlığıyla bilinen Hollanda merkezli Fırat Haber Ajansı tarafından bir videosu yayımlandı. Şeker Bayramı’nın hemen sonrasıydı.

Ancak bu mesajda ailesine verdiği “Sağ salim yanınıza geleceğim” sözünü tutamadı Müslüm Altıntaş. Aynı mesajda “Bu iş nasıl son bulacak bilmiyorum” diyordu.

Altıntaş, bu mesajdan dört buçuk yıl kadar sonra Kuzey Irak’ın Gara dağında alıkonduğu bir mağarada PKK tarafından katledildi. Mağaradaki bölmede bir arada tutulan 13 rehineden 12’sinin kafasına, birinin ise göğüs bölgesine kurşun sıkılmıştı.

‘SİZ BİRBİRİNİZE DAHA ÇOK TUTUNUN...

Aynı gün aynı güzergâhta kaçırılan bir başka asker Ağrı’daki birliğine katılmak üzere yolda olan Osmaniye nüfusuna kayıtlı tankçı er

Yazının Devamını Oku

PKK vahşeti ve ABD’ye düşen görev

Rehin alınmış savunmasız insanları başlarına kurşun sıkarak öldürmek fiilini nitelemek istediğimizde karşılaştığımız temel bir güçlük var. Buradaki fiili tanımlamakta sözlerin yetersiz kaldığı bir noktadayız.

İlle nitelemek istiyorsak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ın Gara bölgesinde gerçekleştirdiği son askeri harekât sırasında PKK’nın bir mağarada rehin tuttuğu 13 vatandaşımızı katletmesi vahşetin ta kendisidir.

REHİN ALMA STRATEJİSİ

Malatya Valisi Aydın Baruş’un açıklamasından, PKK’nın şehit ettiği vatandaşlarımızın 2015 yazından itibaren örgüt tarafından güneydoğuda farklı noktalarda kaçırılmış olduklarını anlıyoruz.

PKK, ‘barış süreci’nin 2015 yazında sona ermesinden sonra sahada yeni bir stratejiye yönelmiştir. Bu, asker, polis gibi devlet görevlilerini kaçırıp rehin tutarak, Türkiye’ye karşı bir pazarlık kartı, baskı unsuru olarak kullanma stratejisidir.

PKK’nın bu tür insan kaçırma eylemlerinin varlığı bilinmekle birlikte, bu durumdaki vatandaşlarımızın Kuzey Irak’a götürülerek burada topluca alıkonduğu, Türk kamuoyunun geniş bir kesimi açısından önceki günkü hadiseyle ortaya çıkmıştır.

TEHDİDİ SINIRIN ÖTESİNDE ÇEVRELEME STRATEJİSİ

 Olay, her şeyden önce Kuzey Irak’ın PKK açısından önemli bir üslenme bölgesi olma niteliğini koruduğunu gösteriyor.

TSK da bir süredir bu bölgede PKK’yı etkisiz kılmak üzere tehdidi sınırın ötesinde çevreleme stratejisine yönelmiştir. Bu yönde sayısız operasyon icra edilmiştir. Sayısı açıklanmamakla birlikte, sınırın ötesinde pek çok mevkide -ihtiyaca göre- değişen büyüklüklerde askeri birliklerin konuşlandığı biliniyor. Sınır ötesinde geniş bir coğrafyaya yayılan bu askeri mevziler TSK’ya geniş bir alan kontrolü imkânı tanımıştır.

Yazının Devamını Oku

Resmi Gazete’de FETÖ’cü generalle ilgili dikkat çekici ayrıntı

FETÖ’cü olduğunu itiraf eden eski tuğgeneral Serdar Atasoy’un dosyasını karıştırırken her seferinde karşıma yeni ayrıntılar çıkıyor. Dikkatime takılan ayrıntılardan biriyle Resmi Gazete’de karşılaştım.

Resmi Gazete’nin 24 Temmuz 2020 tarihli sayısında yayımlanan 2020/370 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararında bir gün önce (23 Temmuz) yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısının kararları yer alıyor.

Altında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasının bulunduğu bu kararın girişinde, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları’nda 13 general, 4 amiral ve 51 albayın 30 Ağustos 2020 tarihinden geçerli olarak bir üst rütbeye terfi ettirilmelerinin uygun görüldüğü belirtiliyor.

Şimdi bu karara biraz daha yakından bakalım.

32 KARACI ALBAY ARASINDA 5’İNCİ SIRADA TERFİ ETMİŞ

Kararda general/amiral rütbelerini kapsayan terfiler hiyerarşi içinde isim isim sıralanıyor.

Terfilerin dağılımına baktığımızda, tuğgeneralliğe/tuğamiralliğe terfi eden 51 albaydan 32’sinin karacı, 9’unun denizci ve 10’unun havacı olduğunu öğreniyoruz.

Günlerdir Türk kamuoyunda tartışılan FETÖ mensubu Serdar Atasoy’un ismiyle işte bu listede karşılaşıyoruz. Şûra’nın terfi listelerinde üst sıralarda yer almak her zaman önemli bir ölçü olagelmiştir. Kendisinin listede generalliğe kaçıncı sırada terfi ettiğini merak edebilirsiniz. Bu 32 karacı albay arasında beşinci sırada terfi etmiş Atasoy.

GENERALLİĞE TERFİDE 

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cü general bilmecesinde bakın hangi bağlantılarla karşılaştım

Katıksız bir FETÖ mensubu olduğu sonradan kendi itiraflarıyla ortaya çıkan bir subayın geçen temmuz ayındaki Yüksek Askeri Şûra’da (YAŞ) nasıl olup da tuğgeneralliğe terfi edip, ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi son derece hassas bir göreve getirildiği sorusunun peşine düştüğümde, kendimi her aşamasında kafamı daha çok karıştıran bir puzzle’ın karşısında buldum.

Ve bu puzzle’ı tamamlamak üzere önüme gelen parçalar halindeki resmi bilgileri yan yana getirip anlamlandırmaya çalıştığımda bakın karşıma nasıl ilginç bir tablo çıktı.

Ancak parçalara geçmeden önce ana öyküyü kısaca hatırlayalım ki, birazdan yapacağımız egzersizde her şey yerli yerine otursun.

DELİLLER YENİ Mİ, YOKSA HAVUZDA VAR MIYDI?

Serdar Atasoy, geçen 23 Temmuz'da yapılan YAŞ’ta generalliğe terfi ettirilip Kara Kuvvetleri’ndeki kritik makama atanmış olmakla birlikte göreve başlatılmamıştır. Demek ki, bu görevi üstlenmesi problemli görülmüştür. Üstelik Atasoy, 2 Kasım 2020 tarihinde de emekliye ayrılmıştır.

Zaten iki hafta kadar önce 27 Ocak’ta gözaltına alınmış ve 1 Şubat tarihinde de itirafçı olup örgüt bağlantıları hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

Burada duralım. İlk bakışta 27 Ocak’ta kendisinin gözaltına alınmasını mümkün kılan yeni deliller, yeni bulgular ortaya çıkmıştır ki, Serdar Atasoy hakkında bu tasarruf yapılabilmiştir.

Ya da can alıcı ikinci bir soru yöneltelim. Yoksa bu deliller zaten devletin bilgi havuzunda bulunan, ancak daha önce değerlendirilmemiş olan veriler midir?

Eğer ikinci şık geçerliyse, o zaman daha da zor bir soru bizi bekliyor: Bu bilginin daha önce değerlendirmeye alınıp

Yazının Devamını Oku

Kod adı ‘Servet’in örgüt abilerinin gözetiminde generalliğe uzanan öyküsü

Kamuoyu günlerdir Serdar Atasoy’u tartışıyor. Atasoy kim? Geçen Temmuz ayının sonuna doğru yapılan Yüksek Askeri Şûra’da kurmay albaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettirilen, hemen ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi kritik bir göreve atanan, ancak bu göreve başlatılmayan, kasım ayında TSK ile ilişiği kesilen ve kısa bir süre önce gözaltına alınınca itirafçı olup FETÖ mensubu olduğunu kabul eden şahıs.

Kendisinin bu rütbeye terfi edişi ve geçirdiği soruşturmalarla ilgili konulara girmeden önce Serdar Atasoy’un kim olduğu, FETÖ’ye nasıl katıldığı, TSK’ya nasıl girdiği, onu tuğgeneralliğe kadar götüren kariyerinin nasıl bir çizgi izlediği ve bütün bu süreçte örgüt ile ilişkisini gizlilik içinde nasıl sürdürdüğü sorularına yanıt arayalım.

Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanan Atasoy’un 1 Şubat tarihinde, yani bundan 10 gün önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde alınan ifadesi bu soruların önemli bir bölümüne ışık tutuyor.

Atasoy’un öyküsü aslında FETÖ tarafından TSK’ya sokulan pek çok örgüt üyesinin öyküsüyle paralellik gösteriyor. Denizli’nin en küçük ilçelerinden biri olan Babadağ’da 1974 yılında dünyaya geliyor. Kasabada lise olmadığı için ortaokulu bitirince 1988 yılında İzmir Atatürk Lisesi’nde yatılı öğrenci olarak yerleştiriliyor. Atasoy, ifadesinde liseye yerleştirilmesinde cemaatin rolü olup olmadığı konusunda bir işaret vermiyor. FETÖ ile tanışmasının İzmir Atatürk Lisesi’nde gerçekleştiğini söylüyor.

FETÖ sisteminin nasıl işlediğini göstermesi bakımından Atasoy’un askeri kariyerinin seyrini şöyle özetleyebiliriz:

DAHA LİSEDE KOD İSMİ VERİLİYOR: Lisede Denizli’den tanıdığı Cansun Sarıyıldız isimli ilahiyat öğrencisi vasıtasıyla Atatürk Lisesi’nin cemaat sorumlusu olan, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Yavuz kod isimli örgüt abisi ile tanıştırılıyor. Yavuz, hafta sonlarında Atasoy’u Alsancak’taki yatılı öğrenci yurduna götürüyor. Burada eğitim çalışmalarına katılıyor, Fetullah Gülenin kitaplarını okumaya başlıyor. Yavuz, Atasoy’a “Servet” kod ismini veriyor.

KARA HARP OKULUNU’NA HAZIRLIK: Atasoy, üç yıl boyunca İzmir’de Yavuz’un sorumluluğunda kalıyor. Yavuz’un görevlerinden biri askeri okulları kazanabilecek öğrencilerin seçilmesi ve sınavları kazanabilecek şekilde hazırlanmalarıdır. Bu aşamada İskender Girgin, Erdal Baylar ve Serdar isminde üç öğrencinin daha katıldığı bir gruba dahil ediliyor. Yurtta Yavuz’a tahsisli bir odada ders çalışılıyor. Sınavda çıkabilecek soruların bulunduğu testler getiriyor. Ayrıca, cemaat bağlantısı olmayan bir dershaneye de kaydı yaptırılıyor. 1991 yılında bu gruptan Serdar Atasoy, İskender ve Erdal, Ankara’daki Kara Harp Okulu sınavını kazanıyorlar.

‘YAVUZ ABİ’ ANKARA’YA DÜZENLİ GELİYOR:

Yazının Devamını Oku

Bir hukuk düzeninde kabul edilemeyecek şeyler

Şimdi sıralayacaklarımın hepsi demokrasilerde karşılaşılan, belli ölçülerde kabul edilebilir durumlardır.

Örneğin, ülkenin gidişatından hoşnut olmayabilirsiniz. İktidarın birçok alandaki icraatı sizi ciddi ölçülerde mutsuz ediyor olabilir. Siz de yürütme gücünü elinde bulunduranların tasarruflarına karşı Anayasa’nın tanıdığı haklar çerçevesinde açıklama yapabilir, toplanma hakkından yararlanarak protestonuzu ortaya koyabilirsiniz. Riskleri, yüksek bir maliyeti de olabilir bu itirazın...

Keza, iktidar da sizin sergilediğiniz muhalefetten, farklı, karşıt görüşler ifade ediyor olmanızdan rahatsızlık duyabilir. İtirazınızı ifade ederken ölçüyü kaçırdığınızı da düşünüyor olabilir karar vericiler. Hatta muhtelif yöntemlerle sesinizi kısmaya da çalışabilirler.

*

Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte üç aşağı beş yukarı bütün demokratik rejimler son tahlilde iktidar ile ona muhalefet edenler arasındaki bir çekişmeye dayanır. İpin iki ucundaki taraflar sıkıca ipi kendi yönlerine çekmeye çalışırlar.

Gelişkin, köklü demokratik rejimlerde bu çekişme daha hoşgörülü bir zeminde, belli bir olgunluk içinde cereyan eder.

Demokrasi geleneklerinin henüz tam olarak içselleşmediği göreceli genç demokrasilerde bu çekişme genellikle daha sert bir zeminde cereyan eder. Çatışma hatları daha keskindir. Güçler ayrılığının tam olarak işlemediği, denetleme mekanizmalarının yetersiz kaldığı ya da işlemediği modellerde, bu çekişme, oyunun adil oynanmadığı zeminlere de kayabilir.

Ancak böyle de olsa seçeneksiz değilsiniz. Bir sonraki seçimde oyunuzu kullanarak yapacağınız tercihle ülkenin gidişatını değiştirmeyi deneyebilirsiniz.

Onun dışında şahsi düzeyde haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde itirazınızı dile getirmek üzere çalabileceğiniz kapılar var. Mahkemeye gidersiniz; şikâyetiniz sonuçsuz kalırsa Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru hakkınızı kullanırsınız. AYM de haklılığınızı teslim etmezse, bu kez Strasbourg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dilekçe verebilirsiniz. Gecikmeli de olsa muhtemelen bir aşamada adalet tecelli edecektir.

Yazının Devamını Oku

Akar, ‘FETÖ’cü albay YAŞ’ta nasıl general oldu’ sorusuna ne yanıt verdi

Geçen cumartesi günü öğleden sonra iki meslektaşımla birlikte Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile uzun bir sohbet yapma imkânı buldum. Kendisine FETÖ ile mücadeleden ABD ile S-400 anlaşmazlığına, son Almanya gezisinden Libya’daki Türk askerlerinin geleceğine kadar birçok konuda soru yöneltme fırsatım oldu. Sohbetin önemli bir bölümü TSK’nın FETÖ’ye karşı yürütmekte olduğu mücadeleyi konu aldı.

Milli Savunma Bakanı Akar, öncelikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerçekleşen büyük tasfiyenin yol açtığı personel açığına rağmen TSK’nın giriştiği askeri harekâtlarda ortaya koyduğu performansın çok başarılı olduğunu özellikle vurguladı.

Örnek olarak, Hava Kuvvetleri’nde ihraçlardan sonra ciddi bir pilot açığının ortaya çıktığını belirtirken, “Ortalamaya vurulursa, 100 pilottan 80’i gitti. O zaman 5 pilotun yaptığı işi bugün 1 pilot yapıyor ve adeta tarih yazıyorlar” diye konuştu Hulusi Akar. Keza, Deniz Kuvvetleri’nin geçen yıl Doğu Akdeniz’deki seyir süresinin “son yirmi yılın en yüksek düzeyinde” gerçekleştiğine dikkat çekti.



FETÖ BİR ORDUNUN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK MUSİBET

Bakan, FETÖ ile mücadelede örgütle bağlantılı olduğu ortaya çıkan personelle ilgili bilgiler geldikçe gereken neyse tereddütsüz bir şekilde yapıldığını belirtirken, şu dökümü paylaştı: “15 Temmuz sonrasında bugüne dek toplam 21.147 personel ihraç edilmiştir. Bunun 150’si general-amiral düzeyindedir. 9.373’ü subay, 9.923’ü astsubay, 1.255’i uzman erbaş-er, 446’sı da memur-işçidir. Bu toplam içinde 5.850’si hakkındaki işlem doğrudan bakan tasarrufuyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca daha önce emekli olmuş 1.639 askerin rütbesi alınmıştır. Bu arada, haklarındaki idari işlemler devam eden 3.275 kişi geçici olarak uzaklaştırılmıştır.”

Yazının Devamını Oku

AYM kararlarının uygulanması anayasal düzen için güven sınavı

Eski İstanbul CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun durumu muhtemelen bundan yıllar sonra bu dönemin yargı alanındaki uygulamalarına bakılırken hukuk fakültelerinde özel bir vaka olarak ele alınacaktır.

Bu dosyayı inceleyenler, Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisinin kime ait olduğu konusunda Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında bir görüş ayrılığı yaşanabilmiş olmasından, AYM kararlarının bazı mahkemeler tarafından tanınmaması, bunun sonucu AYM’nin aynı dosyada tekrarlayan ihlal kararları alması gibi biri dizi problemli, tartışmalı uygulama ve durumla karşılaşacaktır.

PROF. ŞENTOP GÜVENCE VERMİŞTİ

Meselenin temelinde Anayasa’nın milletvekili dokunulmazlığına ilişkin 83’üncü maddesinin “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclis’in yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır” şeklindeki dördüncü fıkrası yer alıyor.

2016 yılında Anayasa’ya eklenen bir geçici maddeyle haklarında fezleke hazırlanmış tüm milletvekillerinin dokunulmazlıkları bir kereliğine kaldırılmıştır. Bu anaya değişikliği yapılırken, dokunulmazlığını kaybeden bir milletvekilinin bu tasarruftan sonra yeniden seçilmesi halinde durumunun ne olacağı sorusuna da yanıt aranmıştır.

Dönemin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Mustafa Şentop, yasa değişikliği hazırlanırken bu konudaki tereddütleri gidermek üzere “Anayasa’nın 83’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının varlığını sürdürdüğünü” hatırlatarak, “Tekrar bir seçim halinde seçilenlerin -dokunulmazlığı kaldırılan dosyalar bakımından- dokunulmazlığın yeniden kazanılacağının açık olduğu” yolunda beyanda bulunmuştur.

Bu güvencenin verilmesine konu olan ihtimal sonradan birebir yaşanmıştır. Dokunulmazlığının kaldırılmasının ardından 2017 yılında tutuklanıp, yargılandığı mahkeme tarafından mahkûm edilen Enis Berberoğlu, 24 Haziran 2018 genel seçiminde aday gösterilip yeniden İstanbul milletvekili seçilmiştir. Ancak Anayasa’nın 83’üncü maddedeki açık hükmüne rağmen yeniden dokunulmazlığını kazanamamış, tutukluluğu devam etmiştir.

Üstelik bu yeni süreçte daha önce 83’üncü maddeyle ilgili güvenceyi vermiş olan Prof. Şentop bir süre sonra TBMM Başkanı makamına da oturacaktır. Dahası, Berberoğlu hakkındaki mahkûmiyetin Yargıtay tarafından onanmasına ilişkin fezlekeyi 4 Haziran 2020 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda okutup milletvekilliği sıfatının düşmesine de yol açacaktır.

AYM’DEN 

Yazının Devamını Oku