Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı?

Bundan 70 yıl önceydi. 12 Aralık 1950 günü Ulus gazetesinin Ankara’da Rüzgârlı Sokak’ın hemen girişindeki iki katlı binasında masasında oturan yazıişleri müdürü Münir Berk, karşısındaki gencin gazeteci olma ısrarı karşısında bu kez kendisine bir şans tanımaya karar verdi. Önündeki telefondan istihbarat şefi İlhan Paniç’i aradı ve “Size Altan Öymen Bey’i gönderiyorum. Genç bir arkadaşımız. Stajyer olarak başlayacak” dedi.

"Altan Öymen Bey”, henüz 18 yaşında bir gençti. Mekteb-i Mülkiye’ye yeni kaydolmuştu. Ancak aklına gazeteci olmayı koymuştu. Defalarca Münir Beyin odasından içeri girip bu talebini açtığında her seferinde kendisinden Şu an müsait değil” şeklinde yanıtlar alıyor, bu yanıtları “Daha sonra olabilir” diye yorumlayıp, bir süre sonra yeniden kapısında beliriyordu.

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı

Münir Bey, 12 Aralık günü genç gazeteci adayının inadı karşısında bu kez pes etti. Sonradan çevresindekilere kararının gerekçesini “Onda fikr-i takip vardı” diye izah edecekti Münir Berk.

“Fikr-i takip” o yıllarda gazeteciliğe başlayanlara öğretilen en temel ilkelerden biriydi. Bıkmamak, bir konuyu ısrarla izlemek... Altan Öymen, geçenlerde Cumhuriyet’ten İpek Özbeye verdiği mülakatta bu olayı aktardıktan sonra fikri takibin önemini şöyle anlatacaktı:

Bir işe başladıktan sonra onun arkasını getirmek için istikrarlı bir uğraş vermek... Muhabirseniz izlediğiniz olayla ilgili yeterli bilgiyi edinmek için tüm imkânları sonuna kadar kullanacaksınız. Bırakmayacaksınız. Kapıları tamamen kapatılıncaya kadar açık veya aralık tutmaya çalışacaksınız...”

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı

HEM ÇALIŞTI, HEM OKUDU

Altan Öymen’in yaşamını bir sinema filmi üzerinden anlatmak istesek, bu filmin başlangıcı Ulus gazetesinin yazıişleri müdürü Münir Berk’in odasında geçen bu sahne olmalıdır. Münir Bey, kendisini istihbarat şefinin yanına yollarken Altan Öymen’in hayat çizgisinde nasıl bir büyük değişikliğe yol açacağını, bu değişikliğin ileride Türk basını için ne gibi sonuçları olacağını tahmin edemezdi.

Filmin sonraki akışında gazetecilik ile siyaset arasında bir ‘döner kapı’ gibi gidip gelen, ancak her seferinde gazetecilikte karar kılan zengin, renkli bir yaşam öyküsü çıkacaktır. Ve bu filmin sahnelerini birbiri ardına izlemek, bir bakıma onun şahsi öyküsü üzerinden Türkiye’nin siyasi tarihi ve basın tarihinde bir yolculuğa çıkmakla eşanlamlı gidecektir.

Tek parti rejiminden çok partili demokrasiye geçişin sancıları, Demokrat Parti dönemi, DP’nin sivil otoriterliğe kayışı, 1960 darbesi, idamlar, demokrasiye dönüş, 12 Mart muhtırasıyla girilen ara rejim, demokrasiye dönüş, 12 Eylül darbesi, yeniden demokrasiye geçiş gibi birbirini tekrarlayan döngüler içinde geçen ve belli aralıklarla birlikte toplamda 70 yıla yayılan bir gazetecilik öyküsü bu...

Bu öykü muhalefetteki bir gazetecinin serüveni olarak başlar. Ulus, CHP’nin resmi yayın organıdır. Altan Öymen, CHP’nin ileri gelenleri arasında yer alan, eğitimci, iki dönem milletvekilliği yapmış Trabzonlu Hıfzırrahman Raşit Öymen’in üç çocuğundan en büyüğüdür.

Tek parti rejimi o yıl 14 Mayıs tarihinde yapılan genel seçimde Demokrat Parti’nin ezici seçim zaferiyle iktidara gelmesiyle birlikte sona ermiştir. Altan Öymen’in baba evinde o günlerde bir yenilgi duygusunun hâkim olduğunu tahmin etmek güç değildir.

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı

Altan Öymen bir yandan gazetecilik yaparken, bir yandan da öğrenciliğini sürdürür. Çalışıp okuması sonucu üniversiteyi biraz gecikmeli bir şekilde, altı yılda bitirir. Mülkiye’nin mali şubesinden mezun olduğunda 1956 yılıdır. Aynı yıl sınıf arkadaşı olan, daha sonra da Hazine Genel Müdürlüğü’ne kadar yükselecek Aysel Öymen ile evlenir. Aysel Öymen, Türkiye’de bu makama gelen ilk kadın bürokrattır.

27 MAYIS VE KURUCU MECLİS ÜYELİĞİ

Gazeteciliğe başladığı ilk dönemde parlamento muhabiri olarak zamanının önemli bir bölümünü Ulus’taki eski Meclis binasında geçirir. Her gün siyasetin içindedir. 1955 yılında Ulus’tan Tercüman gazetesine transfer olup Ankara temsilciliğini üstlenir. 1957-58 yıllarında Yeni Gün’ün genel yayın yönetmenliğini yapar. Sonra yeniden Ulus’a döner.

Demokrat Parti’nin basına önce bir özgürlük ortamı açması, ancak özellikle ikinci dönemiyle birlikte baskıcı bir çizgiye kaymasına sahada yakından tanıklık eden, hatta bu baskılardan payına düşeni de alan gazetecilerden biridir Altan Öymen. Bir haber için ifade vermek üzere polis nezaretinde karakola götürülmek bunlar arasındadır. Ayrıca, Yeni Gün’deyken yayımladıkları bir haberden dolayı 10 ay mahkûmiyet alır, temyiz aşamasındayken gelen 27 Mayıs ihtilali ile dosya düşer.

27 Mayıs’ı Ankara’daki Ordu Donatım Okulu’nda yedek subay olarak karşılar. Askerliği bittiğinde gazeteciliğe dönüp Öncü gazetesinin kuruluşunda görev alır. Bu arada cemiyetçilik damarı da güçlüdür. Ankara’daki Gazeteciler Cemiyeti’nin başkanlığına seçilir. Yeni Anayasa’yı hazırlamak üzere Kurucu Meclis oluşturulurken, basına ayrılan üç kişilik kontenjan için Türkiye Gazeteciler Federasyonu tarafından yapılan seçimi de kazanır ve Kurucu Meclis’in en genç üyelerinden biri olur. Henüz 28 yaşındadır. Ardından eşi Aysel Hanım Bonn’a hazine müşaviri atanınca, Altan Öymen de Bonn Büyükelçiliği’nde basın ataşesi olarak görevlendirilir ve 1966 yılına kadar burada kalır.

Türkiye’ye döndüğünde önce tam 16 yıl önce iş aramak üzere kapısını çaldığı Ulus’ta bu kez genel yayın yönetmeni koltuğuna oturur, ardından o yıllarda sol çevrelerde bir hayli etkili olan, Çetin Altanın da ‘Taş’ köşesini yazdığı Akşam gazetesinde yazarlığa başlar. Ancak 1972 yılında sıkıyönetimin baskısı sonucu Akşam’dan ayrılmak zorunda kalınca, bu kez girişimci yanı ortaya çıkar ve Anka Ajansı’nı kurar. Artık çalıştığı kurumun patronu konumundadır.

12 MART’TA UÇAK KAÇIRMA İDDİASIYLA HAPSEDİLDİ

12 Mart 1971 muhtırası sonrasında girilen ara rejimde solcu aydınlara, kanaat önderlerine karşı başlayan tutuklama dalgası Altan Öymen’i de içine alır. İki kez tutuklanır. İlkinde 1971 Haziran ayında aralarında Yaşar Kemal, Prof. Mümtaz Soysal gibi pek çok aydının, yazarın hapse atıldığı büyük dalgada tutuklanıp Mamak Muhabere Okulu Komutanlığı’ndaki cezaevinde 15 gün geçirir.

Bir yıl sonraki ikinci tutuklanmasında yine Mamak’ta bu kez 28’inci Zırhlı Tümen Komutanlığı içindeki askeri cezaevinde tek kişilik bir hücrede bulur kendisini 22 Haziran 1972 tarihinde. Bir ay kadar sonra Erdal Öz’ün de bulunduğu Dış-B koğuşuna aktarılır. Uçak kaçırmakla suçlanmaktadır. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnanın idam edilmelerini engellemek amacıyla 3 Mayıs 1972 tarihinde Ankara-İstanbul seferini yapan bir THY uçağının Sofya’ya kaçırılması eyleminin arkasında olduğu ileri sürülür. Öymenin, idam cezalarının infazına karşı Erdal Öz, Emil Galip Sandalcı gibi yazarlarla birlikte bir imza kampanyasına öncülük eden isimlerden biri olması, uçak korsanlığıyla suçlanması için yeterli olmuştur rejimin gözünde.

Toplam iki buçuk ay geçirir Mamak’taki askeri cezaevinde. Cezaevinde karşı hücrede Uğur Mumcu ile birlikte kalan Nuri Çolakoğlu’nun aktarımına göre, Mumcu “Evet Altan Öymen uçak kaçırabilir, ancak geç kaldığı takdirde” diye kendisine takılacaktır. Mumcu, kâğıttan yaptığı uçakları da üstüne ‘Sofya’ yazarak Altan Öymen’in hücresine yollayacaktır aradaki koridorda nöbetçi erin ortada görünmediği anlarda.

Hapishaneden çıkmasından sonraki yıllar Anka Ajansı’nın bir ekol olarak Türk basınında sesini etkili bir şekilde duyurduğu bir dönemdir. Türk basınında çoğu daha sonra önemli görevlere gelecek kuvvetli bir kadro ses getiren bir gazetecilik mesaisi ortaya koyar. O dönemde yolu ANKA’dan geçenler arasında Uğur Mumcu, Örsan Öymen, Teoman Erel, Nuri Çolakoğlu, İsmet Solak, Füsun Özbilgen, Raşit Gürdilek, Zafer Mutlu, Hasan Cemal, Ahmet Tan ve Derya Sazak akla ilk gelen isimlerdir. Öymen, bu arada Cumhuriyet gazetesine de yazılar yazar, özel haber projeleri yapar.

YAHYA DEMİREL’İN SUNTA SKANDALINI ORTAYA ÇIKARDI

Öymen’in bu dönemde Türkiye’nin gündemini sarsan en önemli habercilik başarılarından biri 1975 yılında Uğur Mumcu ile birlikte ortaya çıkardıkları ‘Mobilya Dosyası’ yolsuzluğudur. Dosyanın konusu, dönemin MC hükümetinin başbakanı Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in düzenlediği sahte belgelerle İsviçre’deki bir şirket üzerinden üç ülkeye mobilya ihracatı yapar gibi gösterip, aslında sunta ihraç edip, devletten 25 milyon liraya yakın vergi iadesi almış olmasıdır.

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı

Gerçekleştiği beyan edilen bu ihracata aracılık yapan İsviçre’deki şirket bir muammadır. Öymen, Lozan’a gider ve gösterilen adreste bir şirket değil resmi kayıtlarda öğrenci olarak görünen Arden Şellefyan isimli bir şahsın evinin bulunduğunu ortaya çıkarır. Şellefyan, adı bazı yolsuzluk olaylarına karıştığı için Türkiye’yi terk eden eski DP milletvekili Mıgırdıç Şellefyanın da kardeşidir. Yahya Demirel’in sunta skandalı, o zamanların en önemli araştırmacı gazetecilik olaylarından biridir. Bu skandal, o günlerde Başbakan Süleyman Demirel’in bir hayli başını ağrıtacaktır.

SİYASETE GİRİŞ, DARBE VE MUHABİRLİĞE DÖNÜŞ

Ve siyaset... 5 Haziran 1977 seçiminde Öymeni CHP’den Ankara milletvekili adayı olarak görüyoruz. CHP lideri Bülent Ecevit’in davetini kabul ederek siyasete girer. Ecevit’in 1977 Haziran ayı sonunda kurulan ancak güvenoyu alamadığı için ömrü yalnızca iki hafta süren kabinesinde turizm bakanlığını üstlenir. Daha sonra CHP’nin genel sekreter yardımcılığına gelir. Ardından 12 Eylül darbesiyle TBMM feshedilip, siyaset yasağı getirilince, Öymenin tek seçeneği vardır: Asli işi olan gazeteciliğe dönmek...

Bu kez Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına başlar. Ancak Milli Güvenlik Konseyi 2 Haziran 1981 tarihinde çıkardığı 52 sayılı tebliği ile eski siyasi parti yöneticilerinin “sözlü ve yazılı beyanda bulunmaları ve makale yazmalarını” yasaklar. Öymenin köşe yazarlığı bu tebliğ ile son bulur. Dönemin Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal’in bulduğu formül, Öymeni yurtdışında prestijli olaylara muhabir olarak görevlendirmek, ayrıca ülke içinde röportajlar yaptırmak olur. 52 numaralı MGK tebliği muhabirliği ve röportaj yazılarını yasaklamamıştır. Öymen, bu çerçevede Strasbourg’da Türkiye’deki durumu da gündemine alan Avrupa Konseyi Parlamenterler Assamblesi gibi toplantıları izlemeye başlar. Bir dönem milletvekili olarak Türkiye’yi temsil ettiği Assamble’yi artık elinde not defteriyle gazeteci kimliğiyle izlemektedir.

Bu arada ses getiren yazı dizileri hazırlar. Örneğin, Adana’da kebabın soğan konarak mı, yoksa konmadan mı yenmesi gerektiğine ilişkin tartışmayı da renkli bir üslupla işlediği “Kebap Üzerine Doktrin Tartışması” başlıklı dizisi büyük yankı yaratır. Ancak 1981 yılı ekim ayında Yunanistan’daki seçimleri izlemek üzere Atina’ya gidip “Yunanistan’da Seçim Var” başlıklı yazı dizisine başladığında “Kebap Doktrini” dizisinden farklı bir muameleyle karşılaşır. İçinde “seçim” sözcüğünün geçtiği dizi başlığından rahatsız olan Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Haydar Saltık diziyi yasaklar.

‘BANKER KASTELLİ’ HABERİYLE HERKESİ ATLATTI

Ardından 1982 yılında Milliyet’in patronu Aydın Doğan’dan aldığı teklifi değerlendirip Cumhuriyet’i bırakır ve Milliyet’e geçer. Aynı yıl imza attığı dönemin en çok ses getiren gazetecilik işlerinden biri yurtdışına kaçan “Banker Kastelli” lakaplı Cevher Özden’in Tunus’ta yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi hadisesidir. Altan Öymen de Özdenin eli kelepçelenerek getirildiği uçaktadır. Uçakta Cevher Özden’le konuşur. Milliyet, bu atlatma haberi 1 Ekim 1982 tarihinde “Kastelli ile aynı uçakta geldim” başlığıyla dokuz sütundan verir. Haberin spotunda “Dönüş yolculuğunda Kastelli ile konuşan tek gazeteci Altan Öymen yazıyor” ifadesi yer alır. Öymenin yazdığına göre, uçakta kendisini karşısında gören Banker Kastelli’nin ilk tepkisi “Yine mi siz?” olur.

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı

Bir kez daha gazetecilik tabiriyle herkesi atlatmıştır. Geldiği bütün mevkilere karşılık yeniden sahaya çıkıp muhabirlik yapmaktan hiçbir zaman gocunmaz. Aslında kalbinin en çok heyecanla attığı anlar sahaya muhabir olarak çıktığı zamanlardır. Sahaya çıkmak ve haber atlatmak onun için mesleğin olmazsa olmazıdır.

Daha sonra 1983 seçiminden sonra demokrasiye kademeli geçiş süreci içinde yeniden köşe yazmaya da başlar. Milliyet’te yayın koordinatörlüğü, başyazarlık gibi görevler üstlenir. 1982’den 1995’e kadar sürecek olan bu dönem, Öymenin kariyerinin süreklilik anlamında en istikrarlı yılları arasındadır. Milliyet markası ile Altan Öymen markası uyumlu bir şekilde örtüşmüştür.

DENİZ BAYKAL’LA HESAPLAŞMA

Gelgelelim, içindeki siyaset kurdu yeniden baskın çıkar. 1995 yılına gelindiğinde yine siyasetin çağrısını duyar Öymen; daha doğrusu CHP Lideri Deniz Baykal’ın ısrarlı davetinin. Bu kez İstanbul milletvekili olarak TBMM sıralarındadır.

Ancak 1999 seçiminde milletvekilliğine adaylığını koymaz. 18 Nisan 1999 seçiminde esen Bülent Ecevit ve DSP rüzgârı CHP’yi yüzde 8.71 gibi bir oy oranıyla barajın altına düşürüp Meclis dışında bırakınca Baykal genel başkanlıktan istifa eder ve CHP 22 Mayıs 1999 tarihinde yeni genel başkanını seçmek üzere olağanüstü kurultaya gider. Öymen adaylığını koyar. Murat Karayalçın, Prof. Hurşit Güneş, Hasan Fehmi Güneş ve Ertuğrul Günay’ın da aday olduğu yarışta sandıktan çıkan CHP’nin yeni genel başkanı Altan Öymen’dir. Hürriyet, bu haberi “CHP, Ağabey Öymen’e Emanet” başlığıyla verir.

Gelgelelim CHP’deki genel başkanlığı ancak 15 ay sürer. Baykal, parti örgütü ve yönetiminde hâlâ etkilidir. Parti içindeki iktidar mücadelesi bir türlü dinmeyince hesaplaşma kaçınılmaz hale gelir ve Öymen, Baykala karşı kurultay çağrısında bulunur. 1 Ekim 2000 tarihinde yapılan kurultayda Baykal 543, Öymen 355 oy alır.

VE YAZARLIĞA DÖNÜŞ

Sonuçta Öymenin ikinci siyaset denemesi de uzun süreli olmamıştır. Ve yine gazeteciliğe döner, Önce Finansal Forum’da yazmaya başlar. Ardından 2005 yılında yazar olarak Radikal’e geçer. Radikal’in 2014 yılında dijitale geçtikten sonra 2016 yılında yayın hayatının son bulmasıyla Öymenin gazetede yazma dönemi de son bulur.

2000 sonrasındaki yıllar Altan Öymen’in yazarlık hayatında belki de en verimli dönemidir. Bu dönemde gazeteci olarak tanıklığını, yaşadığı yılları anlatan toplam beş kitap kaleme alır. Kitaplar “Bir Dönem Bir Çocuk”, “Değişim Yılları”, “Öfkeli Yıllar”, “Ve İhtilalve “Umutlar ve İdamlar” isimleriyle yayımlanır.

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı

Kendi yaşam öyküsüyle, gazetecilik anıları ve siyasi hadiselerin akıcı bir üslupla, zengin görsel malzemeler ve gazete kupürleri ile birlikte aktarıldığı bu kitaplar, konu aldıkları dönemlere ilişkin önemli referans yapıtlar olma özelliği taşıyor. Beş kitaplık serinin son kitabı 1961’de Adnan Menderes’in asılması hadisesiyle kapanıyor. Öymen, halen serinin 1961 ile 12 Mart 1971 muhtırası arasındaki dönemi anlattığı bir sonraki kitabını yazmayı sürdürüyor.

CEVDET BEY’İN OYNADIĞI HAYATİ ROL

Bu kitapların her birinin hacminin genellikle 700-750 sayfa arasında değişmesi Öymen’in belgeciliğinin ve aynı zamanda titizliğinin bir yansımasıdır. Hiçbir şey açıkta kalmamalıdır. Zaten titizlik denince, bu yönü Türk basınında başlı başına bir olaydır. Kendisiyle yakından çalışmış herkesin Öymen’in titizliği ve detaylara olan merakı üzerinden anlatacağı muhakkak pek çok renkli hikâyesi vardır. Bu hikâyeler, çoğunluk yazılarının yazıişlerine genellikle gecikmeli bir şekilde gelmesi ve sonrasında da defalarca düzeltilmesini konu alır.

Ancak bu titizliği mükemmeliyetçiliği ve hata yapmama çabasının bir sonucudur. Galiba teknolojiye geçişi bir türlü yapmamış olmasının da rolü vardır bunda. Altan Öymen bilgisayar bir tarafa, daktilo kullanmaktan bile genellikle uzak durmuş, daha çok elle yazmayı tercih etmiştir. O nedenle elyazısıyla kaleme aldığı metinleri Radikal’de bilgisayarda yazan Cevdet Bey, bugün de kitap yazma sürecinde kendisinin yanında mesaiye devam etmektedir. Altan Öymen, tabii ki Cevdet Bey’in printer’dan çıktısını aldığı metni de ikinci, üçüncü, dördüncü kez düzeltecektir.

Gazeteci olarak ayrıntılara olan merakı en önemli hasletlerinden biridir. Haberin bütün unsurlarının yerli yerinde olması ve objektiflik gibi başlıklarda klasik gazetecilik ekolünün kuvvetli bir temsilcisidir. Ayrıca, çok mahir olduğu bir yönü, anlattığı olaylarda insanlar ve yaşanan durumlara ait çok küçük detaylar üzerinden her zaman bir renk unsurunu yakalaması ve yazıya bu renk üzerinden bir derinlik kazandırmasıdır.

‘ALTAN AĞABEY FAKTÖRÜ’

İlginçtir ki, bu kadar siyasetin içinde olmasına karşılık, siyasi kimliği gazeteci ve yazar kimliğine baskın gelmemiştir. Galiba bu durum yarattığı güven duygusundan ve siyaset ile gazeteciliğin kuralları arasındaki ayrımı yapabilmiş olmasından geliyor. Olguları siyasete feda etmemiştir. Bu dengeyi yakalayabilmesini mümkün kılan, sağduyusu ve hep makulün sınırları içinde kalmış olmasıdır. Onun çizgisinde oradan oraya büyük savrulmalar, fevri çıkışlar yoktur. İlkelerinden, duruşundan sapmadan, hep kendi doğrultu tutarlılığı içinde yol almıştır.

Ayrıca, gerçek bir centilmen olması ve zarafeti ile bulunduğu ortamlarda huzur ve güven hissi yaratır. Tabii, hiçbir zaman çıkartmadığı kravatı da onu anlatan bir yazıda muhakkak özel bir vurgu almalıdır.

Ankara’da gazetecilik yaptığım yıllarda ‘Milletvekili Öymen’i izlerken dikkatime takılan bir nokta, TBMM’de diğer partilerden siyasetçilerle kurduğu ilişkilerinde de aynı güven duygusunu yaratabilmiş olmasıydı. Galiba onların çoğu için de “Altan Ağabey”di.

Bu yazıyı hazırlamak üzere Altan Öymen’in gazetecilikteki aralıklı 70 yıllık serüveninin izini sürerken onunla ilgili çok önemli bir şeyi anladım. Onun öyküsünde galiba bütün yollar haber atlatma tutkusuna çıkıyor. Altan Öymen’in içindeki gazeteci, kimliğinin diğer parçası olan siyasetçi Altan Öymen’i de atlatmış. Genç meslektaşlarımı da buradan uyarıyorum, ağabey diye görüp gevşemeyin, sizi de hâlâ her an atlatabilir...    

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Dünya 3 Kasım’da hangi eşikten döndü?

Başkanlık koltuğunda oturduğu dört yıl boyunca yalnızca Amerikalılar değil, bütün dünya kendisini çok yakından tanıdı. İzlediği politikaları bir tarafa koyalım, hacim ölçülerini zorlayan bir ego, ABD’deki uzmanların “narsisistik kişilik bozukluğu” olarak adlandırdıkları bir karakter bütün çıplaklığıyla ortalığa döküldü bu dört yıl zarfında.

Bir kere dürtüleriyle hareket eden biriydi. Dürtüleri onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu. Dengeli biri değildi. Böyle olmak, görünmek gibi bir derdi de yoktu zaten. Ayrıca, kendisini olgulara, gerçeklere bağlı hissetmek gibi bir taahhütten de yoksundu. Örneğin, kolaylıkla yalan söyleyebiliyordu. Kendisine muhalif gazeteler sıkça konuşmalarından sonra söylediği yalanların sayısına ilişkin istatistikler yayımlıyordu.

İnsanlarla ilişkilerinde rahatsız edici bir ölçüsüzlük sergileyebiliyordu; nezaketten pek nasibini almamıştı. En yakın çalışma arkadaşlarına herkesin ortasında hakaret edebiliyor, mutabık olmadığı, görüşlerini beğenmediği insanlarla ilgili sıkça alaycı, aşağılayıcı bir dil kullanabiliyordu.

Aslında karakterinde vücut bulan ahlaki ölçüler itibarıyla bulunduğu makamı ve o makamın temsil ettiği ülkeyi de sürekli aşağı çekiyordu.

Bir diğer yönü, kurallara sürekli meydan okumasıydı. Kuralları esnetmeye, etrafından dolanmaya açıktı; gerektiğinde işi kuralları tanımamaya kadar götürebiliyordu. Dört yıl boyunca Amerikan sisteminin yerleşmiş bütün geleneklerine meydan okudu, ülkenin köklü kurumlarıyla açıktan kavgaya girişti.

Kural tanımazlığı başkanlığındaki başlıca hasletlerinden biri haline gelmişti. Ama yine de bu kuralsızlığın bir yerde duracağı, bir sınırı geçmeyeceği zannediliyordu ki, o sınırı da geçti...

İhlal ettiği sınır, ABD’nin anayasasıydı.

İMKÂNSIZI İSTEMEK

Bir imkânsızı istiyordu

Yazının Devamını Oku

Trump Kongre baskınını televizyonda ilgiyle izlemiş

Bundan tam bir hafta önce Washington D.C.’de gerçekleşen Kongre baskınından sonra Başkan Donald Trump’a yöneltilen ilk etaptaki suçlamalar, kendisinin o gün mitingde yaptığı konuşmayla göstericileri açıkça tahrik etmiş olması fiiline odaklanıyordu.

Bir de Trump’ın olayların patlak vermesinden sonraki sorumluluğu meselesi var. Protesto gösterisi şiddet içeren bir saldırganlık çizgisine kayınca Trump Beyaz Saray’da ne yaptı? Bu kırılma yaşandıktan hemen sonra olayları yatıştırmak için herhangi bir çaba sarf etti mi? Yakın çevresinin onu bu yönde harekete geçirmeye dönük ricalarına ne karşılık verdi? Hangi aşamaya gelindiğinde bir şey yapma ihtiyacını duydu?

Sorular bu şekilde uzayıp gidiyor.

Krizin perde arkasında kalan bu bölümüyle ilgili olarak gün ışığına çıkmakta olan bilgiler, 6 Ocak’ta Beyaz Saray’da çok vahim bir tablonun yaşandığını gösteriyor. Bu tabloda, televizyonun karşısına geçip olayları bir film gibi izleyen bir ABD Başkanı görüyoruz.

KONGRE’DEN GELEN TELEFONLARA ÇIKMIYOR

The Washington Post” gazetesinin hadiselerin başlamasından sonraki evrede Başkan Trump’ın tutumuna tanıklık eden pek çok kaynakla konuşarak hazırladığı geniş bir haber son derece çarpıcı ayrıntılar içeriyor.

Yaşanan krizin en düşündürücü yönlerinden biri, saldırı sırasında mahsur kalan Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin maruz kaldıkları büyük tehlike karşısında yardım istemek ve durumun aciliyetini anlatabilmek için uzun bir süre Trump’a ulaşamamış olmalarıdır. Bu nedenle Başkan’a mesajlarını ailesi ve danışmanları üzerinden aktarabilmişlerdir.

Örneğin, Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçi üyelerin lideri konumundaki Kevin McCarthy, saldırganlardan saklanmak üzere sığındığı yerden Trump’ın damadı Jared Kushner’la, Senato’nun ağır toplarından Lindsey Graham da Başkan’ın kızı Ivanka Trump’la temas kurmuştur.

Yazının Devamını Oku

Trump, ABD Anayasa Mahkemesi’ne neden çok kızgın?

ABD Başkanı Donald Trump’ın geçen çarşamba günü Kongre baskınını tetikleyen miting konuşmasında hedef alarak esip gürlediği yalnızca “Çakma haber medyası” diye söz ettiği basın değildi.

Keza, “Big tech” diye hitap ettiği Twitter, Google, Microsoft gibi bilgi teknolojileri alanındaki dev şirketler, “Radikal solcular” diye kızdığı Demokratlar ya da en başta yardımcısı Mike Pence olmak üzere “Güçsüz Cumhuriyetçiler” diye aşağıladığı, cesur bulmadığı partisinin bazı kesimleri de değildi...

Trump’ın kızgınlığını hiç sakınmadan ifade ettiği bir kurum daha vardı: ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court)... Yani bizdeki karşılığı ile Anayasa Mahkemesi...

Bakın, Yüksek Mahkeme’den de memnun değilim. Benim aleyhime karar vermek hoşlarına gidiyor” diye konuştu Trump.

Ardından ekledi: Üçünü ben seçtim. Onlar için, özellikle de biri için çok sıkı kavga ettim...

Trump’ın ülkenin en yüksek yargı kurumundan duyduğu mutsuzluğunun nedeni çok açık. Mahkeme’ye aday gösterip seçtirdiği yargıçların cübbelerini giydikten sonra kendisiyle ilgili bir dosya önlerine geldiğinde aleyhine karar vermelerini bir türlü anlayamıyor. İhanete uğramış birinin ruh hali içinde.

MAHKEMEDEKİ MUHAFAZAKÂR AĞIRLIK

ABD Yüksek Mahkemesi’nin 9 yargıcı var. Mahkemedeki denge, 6 muhafazakâr üyeye karşılık 3 Demokrat üye üzerinden muhafazakâr bir çizgide şekillenmiş bulunuyor. Yargıçlardan ikisi Cumhuriyetçi baba George Bush, biri oğlu yine Cumhuriyetçi George W. Bush, biri Demokrat Bill Clinton, ikisi Demokrat Barack Obama ve son üçü de Cumhuriyetçi Trump tarafından aday gösterilmiş.

Trump

Yazının Devamını Oku

Washington’da en uzun 11 gün

20 Ocak günü, yani tam 11 gün sonra -eğer yeni bir yol kazası olmazsa- ABD’nin yeni başkanı Demokrat Joe Biden, geçen çarşamba günü fanatik Trump taraftarlarının saldırısına hedef olan Kongre binasının önünde düzenlenecek bir törenle ant içip görevine başlayacak.

Ancak bugünkü meselemiz 20 Ocak günü ve sonrasında ne olacağı değil. Mesele, takvimin yapraklarında 20 Ocak’a kadar uzanan kısa zaman kesitinin, yani Washington’da son sahnenin nasıl tamamlanacağı sorusunda düğümleniyor.

Tartışılan konu, geçen çarşamba günü düzenlediği mitingde taraftarlarını Joe Biden’ın başkan ilan edilmesini engellemek için Kongre’ye gitmeleri çağrısında bulanarak 6 Ocak felaketine yol açan Başkan Trump’ın, 11 gün daha Beyaz Saray’da oturup oturmaması gerektiği...

*

Washington’daki alevli bir şekilde sürmekte olan bu tartışmaya baktığımızda, birçok seçeneğin konuşulduğunu görüyoruz.

Bunlardan birincisi “azledilme”, yani kendisinin Kongre tarafından görevden alınması seçeneği. Demokrat Parti’nin bazı önde gelen isimleri azil sürecinin hemen başlatılması için harekete geçmiş bulunuyorlar. Cumhuriyetçi Parti içinde son olaylar nedeniyle Trump’a tepki duyan üyelerin de desteğini alarak, azil sürecinin pekâlâ işletilebileceğini savunuyorlar.

Hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’yu içeren bu karmaşık sürecin tamamlanabilmesi için yeterli zamanın olduğunu söyleyebilmek doğrusu güç.

Buradan ikinci senaryoya geliyoruz. O da, ABD Anayasası’nın 25’inci ek maddesi çerçevesinde Trump’ın kendi kabinesi tarafından azledilmesi mekanizmasının işletilmesi. Bu anayasa hükmü, Başkan’ın görevi sırasında devre dışı kaldığı hallerde nasıl bir yol izleneceğini düzenliyor.

Bu maddenin dördüncü fıkrası, “

Yazının Devamını Oku

Demokrasi sığınağa kaçmak zorunda kalınca

Çok değil bundan 5-10 yıl önce ancak yaratıcı bir Holywood senaristinin kaleminden kurgusal bir gerçeklik olarak tahayyül edilecek bir kâbus senaryosu, önceki akşam Amerika Birleşik Devletleri’nin 2021 yılındaki sahici gerçekliği olarak bütün çıplaklığıyla ekranlarda karşımıza çıktı.

Bu gerçekliğin birçok boyutu var. Öncelikle, bir demokraside halkın seçilmiş temsilcilerinin bir araya geldiği, demokrasinin kalbinin attığı parlamentosunun bir toplantısı kaba güç kullanılarak engelleniyor. Bu yönüyle demokrasinin en temel kurumuna, doğrudan demokrasinin kendisine bir saldırı niteliği taşıyor. Sığınağa kaçmak zorunda kalan Kongre üyelerinin şahsında ABD demokrasisi de bir süre için ancak sığınakta koruma altına alınabilmiştir.

İkinci boyutu, birincisinin türevi aslında. Kesinleşmiş olan bir başkanlık seçimiyle ilgili Kongre’de anayasal gereklilik olarak yerine getirilmesi gereken bir prosedürün tamamlanması engellenerek, seçim sonucuna da müdahale edilmiş olunuyor. Seçmenin iradesinin yansıdığı sandık bir bakıma başaşağı çevrilmiş oluyor.

Meselenin üçüncü boyutu daha az vahim değil. Kongre binasının saldırıya uğraması seçimi kaybetmiş olan ABD Başkanı’nın çağrısı üzerine gerçekleştiriliyor. Kongre’nin hedef olduğu baskının azmettiricisi olan kişi, ABD Anayasası’nı korumak üzere yemin etmiş Başkan’ın bizzat kendisi. Demokrasiye dönük tehdidin, saldırganlığın Washington’daki ayak izlerini sürdüğümüzde, izlediğimiz yol bizi Beyaz Saray’ın kapısına kadar getiriyor.

Hadisenin dördüncü boyutu doğrudan ABD’nin görüntüsünü, dışarıdaki algısını ilgilendiriyor. İşgale uğrayan Kongre binası Amerikan demokrasinin en yüksek sembolüdür. Başkent Washington D.C.’deki konumunda şehrin birçok açısından fark edilebilen yüksek kubbesi ile bu statüsünü hissettirir. Bu görüntüde –ABD’de en son söz bu binadaki seçilmişler tarafından söylenir- mesajı yatar. Bu sembolünün saldırıya uğraması, ABD’nin demokrasi alanındaki üstünlük iddiasının da ciddi bir hasar görmesine yol açıyor. ABD demokrasisinin itibarının bütün dünyanın gözünde çok ağır bir yara aldığı aşikâr.

*

Listeyi uzatabiliriz. Örneğin, Kongre binasından içeri giren bazı Trump fanatiklerinin 1860’lı yıllarda kısa bir süreliğine ABD birliğinden ayrılıp kendi birliklerini kuran güney eyaletlerinin -bugün ırkçı çağrışımlarla hatırlanan- ‘konfedere devletler’ bayrağını taşımaları bile, saldırıyı düzenleyenlerin kafa yapılarını, temsil ettikleri değerleri göstermesi bakımından düşündürücüdür.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Trump’ın dört yıl süren başkanlığının sonunda ülkeyi içine soktuğu kaotik durumu bundan daha çarpıcı bir şekilde anlatan bir final olamazdı.Ortak paydalarını kaybeden, kendi içinde bölünmüş, ciddi bir kutuplaşmaya sahne olan, demokrasinin temel kurumlarının saldırıya uğradığı, kural tanımazlığın yaygınlaştığı bir ülke var karşımızda. Siyasi amaçlarla bilinçli bir şekilde izlenen kutuplaştırıcı siyasetlerin, ABD gibi bir ülkeyi bile nasıl kendi içinden çatlatabileceğini göstermesi bakımından göz açıcıdır önceki gün yaşanan hadiseler.

Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’nde “

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’nden önemli bir hak ihlali kararı

GEÇEN pazartesi günü Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) internet sitesinde son yıllarda kamuoyunda geniş bir tartışma konusu olan Gezi davası ile ilgili önemli bir ‘hak ihlali’ kararı yayımlandı. Karar, bu davanın (5) numaralı sanığı Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanmasının hukuki olmadığına, Anayasa’nın 19’uncu maddesinde güvence altına alınan “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”nın ihlal edildiğine hükmediyor.

AYM kararının değerlendirmesine girmeden önce kısaca Gezi davasının seyrini hatırlayalım. (1) numaralı sanığın Osman Kavala olduğu, toplam 16 sanığın “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” etmekle suçlandığı iddianame, geçen ay İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğine atanan, o dönemdeki düz savcı Yakup Ali Kahveci tarafından 19 Şubat 2019 tarihinde mahkemeye sunulmuştu. İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sonucunda 18 Şubat 2020 tarihinde Kavala ve Aksakoğlu dahil 9 sanığın beraatına, yurtdışında olan 7 sanığın dosyasının da tefrik edilmesine karar vermişti.

Aksakoğlu, bu davada 1 Kasım 2017 tarihinde tutuklanan Kavala ile birlikte tutuklu yargılanan iki sanıktan biriydi. Sivil toplum alanında çalışan Aksakoğlu, 16 Kasım 2018 tarihinde Gezi olayları soruşturması çerçevesinde gözaltına alınmış, ertesi gün tutuklanmış ve tahliye edildiği 25 Haziran 2019 tarihindeki ilk duruşmaya kadar Silivri Cezaevi’nde tek kişilik bir hücrede tutuklu kalmıştı.

Tutuklanmasından sonra serbest bırakılması için yapılan itirazlar sonuçsuz kalınca, Aksakoğlu 28 Şubat 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştu. Avukatları Aslı Kazan ve Serkan Cengiz, hem tutuklamanın hem de delillere erişimin engellenmesinin hukuki olmadığı gerekçesiyle iki hak ihlali ileri sürmüşlerdi.

BARIŞÇIL TOPLANTI DÜZENLEMEK SUÇ DEĞİL

AYM Birinci Dairesi, iki yıla yaklaşan bir incelemenin ardından bu dosya üzerindeki kararını geçen 3 Aralık tarihinde verdi.

Toplam 47 sayfa tutan kararda Aksakoğlu’nun tutuklanmasına neden olan delil dosyası ayrıntılı bir şekilde incelenmiş. Bu çerçevede kararda da vurgulandığı üzere kendisine isnat edilen delillerin hepsi 2013 yılına aittir. Delillerin büyük bir bölümü 2013 Mayıs sonu ve haziran ayı başındaki Gezi olaylarından sonra yapılan telefon dinleme kayıtlarıdır. Bu kayıtların neredeyse tümü Aksakoğlu’nun yürüttüğü sivil toplum faaliyetlerini konu alıyor. Bu arada, Gezi olaylarıyla ilgili bir değerlendirme toplantısına da “kolaylaştırıcı”, yani moderatör olarak katıldığı anlaşılıyor.

Kararda dikkatimi çeken tespitleri şöyle özetleyebilirim:

Gezi olayları sırasında çok sayıda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlenmiş, bunların bir kısmının barışçıl bir nitelik taşıdığı Anayasa Mahkemesi kararlarına da yansımıştır. AYM’nin Gezi olaylarıyla ilgili olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararları vardır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’da yeni yıla düşüş eğrisiyle girdik

Geride bıraktığımız aylarda bu köşede COVID-19 salgınının seyrindeki ana yönelişleri belli aralıklarla güncellediğimiz grafikler üzerinden göstermeye çalıştık.

Yeni yıla adım attığımız bugünlerde salgının 2021 başı itibarıyla seyrindeki son durumu kısaca değerlendirelim.

Ekim ve kasım aylarında yayımladığımız grafikler COVID-19’a yakalanan hastaların sayısında tehlikeli bir şekilde yukarı doğru tırmanmakta olan bir eğriye işaret ediyordu. Buna karşılık, alınan önlemlerin etkisiyle -tehdit bütün ciddiyetini korumakla birlikte- yeni vaka ve hasta sayılarında son haftalarda belirgin bir düşüşün yaşandığı tespitini yapmalıyız.



EN KÖTÜSÜ 23 KASIM HAFTASI

Günlük ‘hasta’ sayısının özellikle ekim ayının ikinci yarısında birden artış göstermeye başlaması, ardından kasım ayının ilk yarısında artışın sürmesi, 17 Kasım tarihinde açıklanan ilk önlemler dizisini beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

2020'den 2021'e dış politika (5)-Mısır ile ilişkilerde kıpırdama var, ya İsrail?

Tam bir yıl önce bu köşede “Dış politikanın ayarlarını gözden geçirmek zamanı” başlığını attığım 4 Ocak 2020 tarihli yazımda, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki mesafe açılırken, bulunduğu bölgede yaşadığı sıkışıklığın da arttığına dikkat çekmiştim.

Bugün de belli ölçülerde sürmekte olan bu sorunun temelinde, Ortadoğu’da bütün bölgeye yayılan bir çatışma hattı üzerinden Türkiye’nin açıkça çatışan taraflardan biri konumunda olması yatıyor. Türkiye’nin karşısında Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturduğu bir blok yer alıyor. Tabii İsrail de bu cephedeki fotoğrafı tamamlıyor.

Bu çatışma ekseniyle iç içe geçen ikinci sorunlu alan, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervlerinden yararlanma meselesinde Mısır ve İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ikilisi ile el ele vererek Türkiye’yi dışlayan bir anlayışla birlikte hareket etmeleridir. Burada şekillenen yapılanmaya ABD ve AB de kuvvetli bir destek veriyor, keza Fransa da denklemin içine giriyor. Sonuçta bölgedeki doğalgaz rezervlerinin paylaşımına ilişkin çekişmede Türkiye karşısında geniş bir cephe bulmuş oluyor.

Bu alanlardaki saflaşmalar Libya’da yaşanan iç savaşta da büyük ölçüde tekrarlanıyor. Libya’da sahada Türkiye’nin karşısında Mısır, BAE ve Fransa var, Rusya gibi başka aktörlerin yanı sıra...

Geçen yılki değerlendirmeyi “Bugünden 2020’li yıllara bakarken Türkiye’nin artık bazı ilişkilerini onarmaya, dostlarının sayısını arttırmaya, Batı’ya dönük ana yönelimini göz ardı etmeden dış dünyayla ilişkilerini çeşitlilik ve denge içinde yürütmeye ihtiyacı var” diyerek noktalamışız.

Şimdi bir yıl sonraki duruma bakalım.

ANKARA: BİZİM GÜZERGÂH DAHA VERİMLİ

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen çarşamba günü gazetecilerle düzenlediği yıllık değerlendirme toplantısının metnini okurken karşıma Doğu Akdeniz meselesinin çıkması şaşırtıcı olmadı. Çavuşoğlu, İsrail açıklarında çıkan hidrokarbonun en verimli ihracat güzergâhının Türkiye olduğunu, buna karşılık Türkiye’nin “EastMed Forumu”ndan dışlandığını belirtiyor ve şunları ekliyor:

Yazının Devamını Oku

2020'den 2021'e dış politika (4) Erdoğan, Biden’la beyaz sayfa açmak istiyor, ancak...

2018, rahip Andrew Brunson yılıydı Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde. İzmir’de delilleri bir hayli sorunlu bir iddianameyle hapse atılan ABD’li evanjelik rahibin tutukluluğu üzerinden yaşanan büyük bir gerilime sahne oldu iki ülke arasındaki ilişkiler. ABD Başkanı Donald Trump, Brunson tahliye edilmeyince Türkiye’yi cezalandırmak üzere ekonomik önlemlere başvurdu, bir dizi yaptırımı devreye soktu. Dolar patladı, Türk ekonomisi gerçekten sarsıldı.

2019 yılında bu kez Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin Ankara’ya gelişiyle yerinden oynadı Türk-ABD ilişkileri. Trump yönetimi, tepki olarak Türkiye’yi F-35’lerin ortak üretim sürecinden çıkartma kararı aldı, ayrıca Türk Hava Kuvvetleri’ne teslim edilecek ilk parti 6 F-35 savaş uçağına da el kondu.

2020 yılı ise ABD’nin S-400’lerin alımı nedeniyle Türkiye’yi resmen yaptırım rejimine koyduğu yıl olarak hatırlanacak. Başkan Trump, giderayak verdiği bu onayla, daha önce yaptırımları engelleme yönündeki kararlı tutumundan 180 derece dönerek herkesi şaşırttı.

Aslında buraya kadar olan üç paragraf Türk-ABD ilişkilerinin Başkan Trump dönemindeki genel seyrinde yaşanan başlıca krizlerin olabilecek en kısa özetidir. Tabii, bu dönem içinde Suriye’de ana omurgasını PKK’nın bu ülkedeki uzantısı olan YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) isimli örgüte ABD’nin verdiği destekte bir gerilemenin olmadığını da belirtmemiz gerekir.

TRUMP-ERDOĞAN HATTININ İŞLEVİ

Ve sonunda ilişkilerin tarihindeki Trump parantezi de kapanıyor. Bu dönemde karar alma süreci önemli ölçüde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başkan Trump arasında şahsi düzeydeki yakın ilişkiye dayanan kanal üzerinden yürümekteydi. Bu kanal, rahip Brunson dosyası ya da F-35 yasağı gibi krizlerde sonuç getirmese de, birçok pürüzlü konuda yine de Türkiye’yi koruyan bir supap işlevi gördü. Ancak Son S-400 kararında Trump’ın koruma kalkanı birden çekilmiştir.

Trump döneminde liderler düzeyinde beliren bu yakınlık Türkiye-ABD ilişkisini baskısı altına almaya başlayan olumsuz bir gelişmenin yeterince fark edilmesini önledi. Bu da Türkiye’nin ABD Kongresi’nde adım adım bir yalnızlaşma sürecine girmesiydi. Özellikle İsrail ile ilişkilerin dibe vurmasının da bir sonucu olarak Türkiye’nin bir zamanlar Washington’daki en yakın müttefiki olan Yahudi lobisi de artık Türkiye’nin karşısına geçmiştir. S-400’lerin alımı, Kongre’de son kalan Türkiye destekçilerinin de geri çekilmeleriyle sonuçlandı.

2019 sonuna doğru ABD Kongresi’nde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da “Ermeni soykırımı” iddialarını destekleyen karar tasarılarının hiçbir ciddi itirazla karşılaşmadan kabul edilmesi, ayrıca Temsilciler Meclisi’nden Barış Pınarı harekâtı nedeniyle ağır bir yaptırım kararının geçmesi, Kongre’de Türkiye ile ilgili rüzgârların artık hangi yönde estiğini gösteren çarpıcı örneklerdir.

YENİ BİR İLİŞKİ FORMATI ŞEKİLLENECEK

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e dış politika (3) - AB ile ilişkilerde yeni bir başlangıç mümkün mü?

“Avrupa entegrasyonunun arkasındaki itici güç, devletler arasındaki çatışma dinamiklerinin ortadan kaldırılması hedefi olmuştur. Evrilen sosyal ve siyasi süreçler üzerinden yüzyıllar boyunca Avrupa tarihini şekillendiren de bu çatışma dinamikleridir.”

Makalenin yazarı devam ediyor:

Kuruluşlarıyla birlikte Osmanlı ve Rus imparatorlukları bu denklemin parçası olmuşlardır. Ve bugün de yine, Türkiye ve Rusya Federasyonu ile ilişkilerinde doğru dengeyi bulamadığı takdirde, Avrupa Birliği’nin kıtada istikrara ulaşabilmesinin mümkün olmadığı aşikârdır.”

AVRUPA’NIN İSTİKRARI TÜRKİYE’DEN GEÇER

 En azından giriş kısmı bir tarih profesörünün kaleminden çıktığı izlenimi veren 18 Aralık tarihli bu makalenin yazarı Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi unvanlarını taşıyan Josep Borrell’den başkası değildir. Avrupa Birliği’nin Dışişleri Bakanı olarak da nitelendirebiliriz Borrell’i.

Kendisi bu göreve ülkesinin dışişleri bakanlığı görevini bırakıp gelmiş bir İspanyol sosyalistidir. Türkiye’ye önyargı besleyen bir siyasi şahsiyet değildir. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine de en azından olumsuz bakmadığını söyleyebiliriz.

Verdiği mesaj yeteri kadar açık Borrell’in: AB ile Türkiye arasında istikrarlı bir ilişki tesis edilmediği sürece Avrupa’da istikrarın güvencesi yoktur. Avrupa’nın istikrarına giden yollar aynı zamanda Türkiye’den de geçer...

Kuvvetli siyasi tecrübesine ek olarak, kendisinin üniversitede uçak mühendisliği okuduğunu, daha sonra matematik ve ekonomi alanlarında akademik kariyer yapıp profesörlüğe kadar yükseldiğini hatırlarsak, kurduğu denklemlerde bir hesap hatasının olmadığını düşünmemiz gerekir.

Türkiye üzerinden geçip Avrupa’ya ayak basan mültecilerin yol açmakta oldukları ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi sorunlar bile tek başına Avrupa’nın istikrarı ile Türkiye arasındaki ilişkinin önemini göstermeye yeterli bir örnek dosyadır.

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e dış politika(2) - Türkiye’nin ‘sert güç’ kimliği ön plana çıkıyor

Yakın zamana kadar ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD’le Mücadele Koordinatörü olarak görev yapan, eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, geçenlerde Al Monitor’a verdiği kapsamlı mülakatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı değerlendirirken onun “güç” faktörüne bakışına ilişkin bir dizi tespitte bulunuyor.

Jeffrey, Erdoğan’ı gücün dilini çok iyi okuyan bir aktör olarak görüyor, “Nerede boşluk görürse hemen hamle yapıyor” diye konuşuyor.

Ardından “Son sekiz ayda İdlib’de, Libya ve Yukarı Karabağ’da yaptıklarına bir bakın. Rusya ya da Rusya’nın müttefikleri her üçünde de kaybeden taraf oldular” diye ekliyor.

Buna karşılık, ABD’nin eski Bakü büyükelçilerinden Matthew Bryza ise Kafkasya bağlamında Rusya faktörünü Jeffrey’den biraz farklı değerlendiriyor, en azından Rusya’nın da bu bölgede kazanan taraf olduğunu söylüyor.

Bryza, geçen salı günü Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın akademik merkezi olan ADA Üniversitesi’nin düzenlediği toplantıya hitabında “Güney Kafkasya’daki jeopolitiğin değiştiğinibelirttikten sonra, buradaki boşluğu “Türkiye ve Rusya’nın doldurduklarını” söylüyor.

‘TÜRKİYE’YE BOŞLUK BIRAKMAYALIM’ TEMASI

Türkiye’nin jeopolitik boşluklardan yararlandığı teması bir süredir Batılı çevrelerde sıkça karşımıza çıkıyor. Örneğin, Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas, bu ayın başında ülkesinde yayımlanan “Der Spiegel” dergisine verdiği demeçte, Avrupa ve ABD’nin stratejik olarak yeniden daha yakın çalışması gerektiğini kaydederek şöyle diyor:

Libya ya da Suriye’de olduğu gibi, Rusya ya da Türkiye tarafından doldurulan bir boşluk bırakmamalıyız...”

İlginçtir ki, Rusya cephesindeki bazı kesimlerde de benzer çıkışlara rastlamak mümkün. Rusya’da yayımlanan ve daha çok iş çevrelerine seslenen “

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e Dış Politika (1) Rusya ile rekabet, çatışma ve işbirliği el ele yürüyor

Geçen 17 Aralık’ta düzenlediği basın toplantısında bir gazeteci Rusya lideri Vladimir Putin’e soruyor: “Son dört yıl içinde müzakere ettiğiniz dünya liderleri arasında sizin için en zorlu çıkan, ayrıca en kolay anlaşabildiğiniz muhataplarınız hangileri oldu?”

Gazeteci, ardından Merkel, Macron, Trump, Erdoğan ve Lukaşenko isimlerini sıralıyor.

Putin, ismi geçenlerin hepsinin ülkelerinin karşılaştıkları sınamaların üstesinden gelmeye çalıştıklarını belirterek, şöyle diyor:

“İyi bilinen bir deyiş vardır, iyi ya da kötü çıkarlar yoktur, yalnızca ulusal çıkarlar vardır diye... Bu benim için de geçerli. İnsanları da iyi ya da kötü diye ayırmam. Rusya’nın çıkarları açısından en iyi sonuçları elde edebilmek için herkesle çalışırım. Bazen uzlaşma ihtiyacı ortaya çıkar, bazen de aldığınız pozisyondan gerilememeniz gerekir...”

Derken sözü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a getiriyor Putin ve şöyle konuşuyor:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la belli konularda farklı, zaman zaman da birbirine zıt düşen görüşlerimiz oluyor. Ama verdiği sözü tutan bir adam o. Bir şeyin ülkesinin yararına olduğunu düşünüyorsa da, sonuna kadar gidiyor. Bu, öngörülebilirlikle ilgili bir konu. Kiminle iş yaptığınızı bilmek önemlidir.”

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen cuma günü gazetecilerin kendisine Putin’in “sözünde durmak”la ilgili bu ifadesini hatırlatmaları üzerine şöyle bir karşılık veriyor:

“Putin’le tanıştığımdan bu yana ben de kendisini aynen bu şekilde tanıdım. Gerçekten özü, sözü bir, verdiği sözde duran... İkili ilişkilerimizde gerçekten hiçbir devletle neredeyse bu tür münasebetlerimizi güçlü götürebildiğimiz ülke nadidedir...”

Yazının Devamını Oku

Avrupa Konseyi’nde bir AİHM ihlalinin öyküsü

Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması meselesi önümüzdeki dönemde siyaset ve hukuk çevrelerinin sıcak tartışma konularından biri olarak gündemimize yerleşmek üzeredir.

Bu tartışmaya bakarken, AİHM kararlarının uygulanmasında sorun çıkması halinde Avrupa Konseyi içindeki denetim mekanizmasının nasıl işlediği, ne gibi yöntemlerin kullanıldığını gösteren örneklere göz atmak fikir verici olacaktır. Değindiğimiz tartışma çerçevesinde yakın zamandan verilecek en önemli örnek, Azerbaycan ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi arasında Ilgar Mammadov davasında yaşanan çekişme ve uzun bir zamana yayılan bu çekişmenin sonuçlandırılış şeklidir.

AİHM’DE YENİ BİR YÖNELİŞ

Mammadov, Azerbaycan’da muhalif bir partinin kurucuları arasında yer alıp, daha sonra kendi internet sitesinden yayınlar yapan bir aktivist. Kamu düzenini bozduğu, güvenlik güçlerine karşı direndiği, şiddete başvurduğu gibi gerekçelerle 2013 yılında tutuklanarak yedi yıl hapse mahkûm ediliyor.

AİHM, 22 Mayıs 2014 tarihinde Azerbaycan’a Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) iki maddesinden ‘ihlal’ veriyor. Bunlardan birincisi, tutuklamalara ilişkin ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’nı düzenleyen AİHS’nin 5’inci maddesidir.

Bir diğer ihlal AİHS’nin ‘kısıtlamaların sınırlanmasına’ ilişkin 18’inci maddesinden veriliyor. Söz konusu madde “Hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” hükmünü taşıyor.

Bu madde üzerinde özellikle durmamız gerekiyor. AİHM’nin tutuklamalarda amaç dışına çıkıldığı görüşüyle 18’inci madde üzerinden ihlal vermeye başlaması, aslında mahkemenin tarihinde son 15 yıl içinde ortaya çıkmakta olan bir yöneliş. Ancak bugüne dek çok sınırlı durumlarda bu maddeden ihlal kararı çıktı. Mammadov, Batı dünyasının yoğun ilgisi altında bu ihlaller arasında en çok konuşulan dosya oldu. Türkiye’ye bu maddelerden ihlal, bugüne dek Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyaları olmak üzere yalnızca iki kez verildi.

(AİHM, ayrıca Mammadov dosyasında üç yıl sonra 16 Kasım 2017’de ‘adil yargılanma hakkı’na ilişkin AİHS’nin 6’ncı maddesinden de bir ihlal vermiştir.) 

BAKANLAR KOMİTESİ İZLEMEYE ALIYOR

Yazının Devamını Oku

Avrupa ile gelecek tasavvurunda Avrupa Konseyi’nin yeri

Son dönemde Türkiye’nin Avrupa ile ilişiklerinde yeni bir başlangıç yapmaya hazırlandığı yolunda bir dizi beyana tanık oluyoruz.

Bu yöndeki iyimser beklentiler bir düzlemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından kaynaklanıyor. Örneğin, “Kendimizi başka yerlerde değil, Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı düşünüyoruz” diye konuşuyor Cumhurbaşkanı Erdoğan. (21 Kasım)

Son AB Zirvesi’nden çıkan kararların Ankara’da resmi düzeyde genellikle -bardağın dolu tarafından- görülüp olumlu tepki alması bu havayı destekliyor. Erdoğan’ın zirveden sonra AB liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerindeki mesajlar da yine bu tonu yansıttı.

Cumhurbaşkanı, AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile 15 Aralık’taki telefon görüşmesinde kendisine “Türkiye’nin geleceğini AB ile birlikte kurma tasavvurunu” anlatarak, “Türkiye-AB ilişkilerinde atılan her olumlu adımı yeni bir fırsat penceresi olarak değerlendirdiklerini” ifade etti.  

Erdoğan, 18 Aralık’ta Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile görüştükten sonra da “Türkiye’nin AB ile ilişkilerde yeni bir sayfa açmak istediğini” belirtti.

AVRUPA İLE YENİ BİR iKLİM Mİ?

Bütün bu işaretleri tamamlayan bir çerçeve içinde bugünlerde Ankara’da Avrupa’ya dönük uzantıları da olan bazı reform hazırlıkları yürütülüyor bir taraftan, demokratikleşme ve yargı alanlarını da içerecek şekilde...

Bu arada, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “Hâkimlerin vermiş olduğu kararlarda, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin vermiş olduğu kararlara yönelik bir ihlal söz konusuysa, (durumun) bu ihlali yapan hâkim ve savcıların terfilerinde dikkate alınacağını” söylüyor. (9 Aralık, TBMM Bütçe konuşması)

Hepsini yan yana getirdiğimizde, Avrupa ile ilişkilerde bazı şeylerin değişebileceği yolunda bir görüntü beliriyor.

Yazının Devamını Oku

TSK İdlib’de yeni bir konseptle mevzileniyor

İdlib’de işlerin nereye gideceği aslında geçen 5 Mart’ta Moskova’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında varılan mutabakatla büyük ölçüde belli olmuştu.

Bu anlaşma, 17 Eylül 2018 tarihinde yine ikisi arasında bu kez Soçi’de imzalanan bir önceki mutabakatla şekillenen, ancak geçen şubat ayı sonuna kadar süren sıcak çatışmalar sonucu geçersiz hale gelen eski statükonun yerine İdlib’de yeni bir dengenin ortaya çıktığını belgeliyordu.

Önce eski statükoyu hatırlayalım. İdlib, Suriye’deki iç savaşın son aşamasına girilirken ülkenin batısında silahlı muhalefetin kontrolü altında tuttuğu son toprak parçası olarak kalmıştı. Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya geldiği Astana sürecinde, İdlib 2017 yılında ‘Çatışmasızlık Bölgesi’ ilan edildi. Bu çerçevede TSK’nın 2017 Ekim-2018 Mayıs döneminde İdlib’de tesis ettiği 12 gözlem noktası ile çatışmasızlığı denetlemesi öngörüldü. Çatışmalar buna rağmen alevlenince, Erdoğan ile Putin arasında varılan 2018 Soçi Mutabakatı yeni bir ateşkes düzeni getirdi İdlib’e.

Ancak işler planladığı gibi yürümedi. Soçi’de kurgulanan düzen uygulamada bir süre sonra boşlukta kaldı. Esad ordusu, Rus Hava Kuvvetleri’nin güçlü desteğiyle 2019 yazından itibaren başlatılan ve adım adım ilerleyen askeri operasyonlarla, Halep’i güneye doğru başkent Şam’a bağlayan M-5 otoyolunu silahlı muhaliflerden geri almaya başladı. Rejim ordusu, Halep’i batıda Lazkiye’ye, Akdeniz’e bağlayan M-4 karayolunu hedefleyerek kuzeye doğru yaklaşmaya da başlamıştı geçen şubat ayına gelindiğinde.

Kırılma, geçen şubat ayında bir tarafında muhalifler ve Türkiye, karşı tarafında ise rejim ve Rusya’nın yer aldığı bir hatta -M-4 ile M-5’in kesişme noktasındaki- Serakib’de yaşanan sıcak çatışmalarla ortaya çıktı.

Bu sırada İdlib’e ciddi ölçüde asker sevkıyatı yapan TSK da M-4’ün altındaki bölgeye indi. Çatışmalar sürerken 27 Şubat tarihinde M-4 otoyolunun 10 kilometre kadar güneyinde hareket halindeki bir Türk askeri konvoyu Rus ve Suriye savaş uçaklarının birlikte düzenledikleri bir saldırının hedef oldu. Haritada işaretlediğimiz Al Barah yerleşiminin üç kilometre kuzeybatısındaki Balyun’daki bu saldırıda 34 Türk askeri şehit oldu.

Moskova’da imzalanan 5 Mart Mutabakatı, tam o noktada sahadaki fiili durumu dondurdu ve yeni statüko olarak tescil etti.

REJİMİN KUZEYE ÇIKIŞI FRENLENDİ

Bu mutabakatın ana mantığı, A) Kuzeyden güneye inen M-5 otoyolu ile doğusunu olduğu gibi ve batısında daha sınırlı bir alanı rejime bırakırken, B) Doğu-batı aksındaki M-4 otoyolunun üstündeki bölgeyi, otoyolunu ve bu yolun altında en uzak noktasında 20 kilometre derinlik kazanan bir alanı bu aşamada TSK’nın sahadaki askeri varlığı üzerinden muhalefet bölgesi olarak tutmasıdır.

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanı Koca’nın doğru bilgi vermek için yaptığı bir davet

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, 22 Temmuz tarihinde ‘Twitter’ üzerinden yaptığı bir paylaşımda, günlük vaka tablosu mesajlarında bakanlığının internetteki http://covid19.saglik.gov.tr adresine düzenli olarak yer verdiklerine dikkat çekiyor.

Bakan, internet sitelerinin gördüğü ilgiden çok memnun bu mesajında. “Salgının seyrini gösteren ayrıntılı grafiği; günlük ve haftalık durum raporlarını içeren sayfamız 270 MİLYON KEZ ziyaret edildi” diye yazmış.

Mesajın sonunda Bakan Koca’nın bir daveti var vatandaşlara. Şöyle diyor:

Doğru bilgi için her zaman bekleriz: http://covid19.saglik.gov.tr

BAKANLIK DOĞRU ADIMI ATMIŞTI

Ben de bir gazeteci olarak kendisinin bu davetine sıkça icabet ettim ve her akşam açıklanan turkuvaz tablolara ek web sitesine konan günlük ve haftalık ayrıntılı ‘Durum Raporları’nı dikkatle izledim uzun bir süre.

Türkçe ve İngilizce iki ayrı dilde hazırlanan bu raporlar haziran ayı sonundan itibaren yayımlanmaya başlandı. İlk ayrıntılı günlük rapor 29 Haziran tarihini taşıyor. Sekiz sayfa tutan ilk haftalık rapor ise 29 Haziran-5 Temmuz arası zaman kesitini kapsıyor.

Bu raporların önemli bir yönü, salgınla ilgili bir hayli ayrıntılı veri aktarmalarıydı. Vakaların özellikle yaş gruplarına ve bölgelere göre dağılımlarının verilmesi, ayrıca bölgesel bazda artış ya da düşüş oranlarının gösterilmesi yararlıydı. Raporların bu formatı, salgının 12 bölge üzerinden Türkiye coğrafyası üzerindeki seyrini anlamamızı, nerede ivme kazandığını, nerede gerilemekte olduğunu karşılaştırmalı bir şekilde okuyabilmemizi mümkün kılıyordu.

Şeffaflık yönünde doğru bir adımdı. Ben de bu düşünceyle

Yazının Devamını Oku

Yoksa Brüksel’e giden yollar artık Washington’dan mı geçiyor?

Bugünlerde Türkiye’nin dış ilişkilerinde hangi konuların, hangi kavramların öncelik kazandığını anlamak için yapacağımız bir araştırma, bizi Türk dış politikası bağlamında en çok kullanılan terimin “yaptırım” sözcüğü olduğu sonucuna götürecektir muhtemelen.

Nasıl götürmesin ki... Geçen hafta AB Zirvesi’nde Türkiye’ye uygulanacak yaptırımların derecesi konusunda Avrupalılar arasındaki çekişmeyi ve ardından mevcut yaptırımların mart ayına kadar sürdürülmesi şeklinde aldıkları kararı izlemekle meşguldük.

Geride bırakmakta olduğumuz haftayı ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye uygulanmasına karar verdiği yaptırımlara tepki göstererek geçirdik.

Sonuçta yüzümüzü Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine çevirdiğimizde, ister Avrupa cephesine bakalım ister ABD cephesine, farklı gerekçelerle getirilmiş ve farklı alanlarda düzenlenmiş bir yaptırım silsilesi ile karşılaşıyoruz.

Yaptırımların etkisinin şiddetli ya da hafif olmasından daha çok önem taşıyan, Türkiye ile ilişki biçiminde bu gibi zorlayıcı önlemler üzerinden baskı kurma, cezalandırma saiki ile hareket etmenin gerek ABD gerek AB cephesinde yerleşik bir davranış biçimine dönüşmekte oluşudur.

İnsanlar gibi ülkelerin de birbirlerine yaptırım uygulamaları her zaman ilişkilerin dokusunu bozan, olumsuz duyguları tetikleyen, bunları biriktiren bir iklim yaratır. Bu iklim zamanla kamuoylarındaki algıları da bozarak, sıkça yaptırıma neden olan sorunların çözümünü de engelleyen bir işlev kazanabilir.

*

Meselenin üzerinde durmamız gereken bir yönü, Türkiye’nin yaptırım uygulayan ülkelerin büyük bir bölümüyle birden çok uluslararası örgütte ortaklık, müttefiklik ilişkisi içinde olmasıdır. AB bünyesinde yaptırım kartını oynayan ülkeler örneğin Almanya ve Fransa, aynı zamanda ABD’nin başat aktör olduğu NATO içinde de Türkiye’nin askeri müttefiki konumundadırlar.

Bu arada, Batı’daki aktörler ve kurumlar arasındaki iç içelik çerçevesinde en kayda değer yönelişlerden biri geçen hafta Brüksel’de yapılan AB zirvesinde uç vermiştir. AB liderleri, “

Yazının Devamını Oku