GeriOnur BAŞTÜRK Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü

Yeni sezon için bir yandan ilk Netflix dizisine hazırlanıyor bir yandan da yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği “Adı Aylin”in tiyatro versiyonuna. Bu hazırlıklar esnasında eğlenmeyi de ihmal etmiyor. Konserler ve festivallerde sürekli karşıma çıkıyor. Yetmiyor, çocukları Sare ve Civan’la seyahatlere çıkıyor, beraber kamp yapıyorlar! Zaten itiraf ediyor, “Biraz değişik bir anneyim” diye. Karşınızda tüm halleriyle Tuba Ünsal. Enerjik, spiritüel, çalışkan ve ilham verici!

Önümüzdeki sezon için en büyük projen Ayşe Kulin’in kitabından sahneye uyarlanacak “Adı Aylin”. Nasıl hazırlanıyorsun oyuna?

- Aylin uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir hikaye. Müthiş bir kitap ve o kadar fanatik bir kitlesi var ki, tıpkı Kürk Mantolu Madonna kadar o kitleyi mutlu etmek ve daha fazlasını vermek gerekiyor. Aslında romanları sahneye uyarlamak çok riskli. Ama farklı denemelerle riskleri azaltmaya çalışıyoruz. Mesela müzik ve kostümlerle...

Aylin’i de sen canlandırıyorsun değil mi?

- Evet, Aylin’i ortak bir kararla ben oynamaya karar verdim. Bu heyecan verici ve aynı zamanda çok zor bir karar. Hem yapımcı olmak hem de başrole can vermek çok yıpratıcı. Maria Puder’den sonra Aylin’i canlandıracak olmak müthiş bir sorumluluk. Şan ve dans derslerine başlıyorum yeniden. Çünkü müzikli bir oyun olacak.

Bir de Netflix dizi projesi var...

- Netflix ile iki proje hazırlığı aşamasındayım ama maalesef bilgi paylaşamıyorum. Yakında çekimler başlıyor, sadece bu kadar bilgi verebilirim.

Son dönemde popüler oyuncular dijital platform yapımlarına ve sahnelere kaydı. Bu neyden kaynaklanıyor sence?

- Çünkü televizyondaki tüketim ve üretilen işlerin kalitesi git gide farklılaştı. Ruhunu beslemeyen içerikler, zaman doldurmak için söylenen replikler, uzun bakışmalar ve saatlerce süren diziler oyuncuyu gitgide doyumsuz hale getirdi. Oyuncu ruhunu beslemeli ki üretebilsin. Bu yüzden tiyatro bir nefes alma alanı.

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü
Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

BİR YIL EVLİ KALMIŞ KADIN ÖMÜR BOYU NAFAKA ALMAMALI

Nafakayla ilgili söylediklerin yüzünden bazı kadın takipçilerin sana tepki göstermişti. Orada tam söylemeye çalıştığın şey neydi? Nafakaya tamamen mi karşısın yoksa asıl derdin başka bir şey mi?

- 20 yıl evli kalmış, hayatını evine ve çocuklarına adamış bir kadın yeniden bir hayat kurmak istediğinde bunun karşılığını maddi olarak tabii ki almalı. Ben nafakadaki bazı yeni düzenlemelerin çok yerinde düzenlemeler olduğunu söylüyorum. Yıllardır kadınlarla ilgili yaptığım eşitlikçi çalışmaların aksi bir tavır değil bu. Tam tersine eşitlikçi bir bakış açısı. Ama temiz bakılması lazım olaya. Mesela bir yıl evli kalan bir kadın ömür boyu nafaka almamalı!

Bu kadını da azaltan, eksilten bir şey. Kadın erkek eşitliğinden bahsediyorsak tam da bu noktada buna karşı çıkmalıyız. Mesela Avrupa’da çok fazla çalışan kadın, evde de çocuğa bakan erkek var. Böyle bir durumda boşanma olduğunda erkek de fedakarlığının karşılığını almalı. Yani konuyu kadın olarak değil, iki tarafın eşitliği olarak ele almalı.

İKİ ESKİ EŞİM DE BENİ ÜZDÜ

İki evlilik ve iki adamdan iki şahane çocuk. Eski eşlerine karşı da tutumun gayet dostça ve medeni. Zor bir şeyi başarmış durumdasın. Her şey dışarıdan göründüğü gibi şahane mi yoksa zorlandığın noktalar oluyor mu?

- Sevgiyi dönüştürebilmek çok önemli. Bir zamanlar çok sevdiğin, aşkla bağlı olduğun biriyle yollarını ayırırken, sana ne yapmış olursa olsun ayrılıkta sakin kalman, o aşkı insan olarak sevebilmeye dönüştürmen gerekiyor.

Hırs ve kin zarar veren hisler. Çok güçlü bir his nefret, valla insanı hasta eder. Öfkelendiğinde suratın alev alev oluyor ya. Düşün bir de iç organlarına, beynine neler oluyor! Biraz böyle bakmak lazım. Bir de ben çok öfkeli kalabilen bir kız değilim.

Açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim: İki eski eşim de bana kırılmaz sanırım. Aslında ikisi de beni çok üzmüştür. Bu iki ayrılık da benden kaynaklı değildi, ama sakin bir şekilde gidebilmeyi öğrendim ben, özellikle çocuklardan sonra.

Her detay artık bu dijital dünyada kalıyor. O yüzden çocuklarımın gelecekte görmelerini istemediğim hisler, haberler, duygular bırakmak istemem. En başta çocuklarım için bu tavrımı sürdürdüm.

Peki şu an geçmişe dönsen... Murat (Pilevneli) ve Mirgün (Cabas) ile yine aynı beraberlikleri yaşardım diyebiliyor musun?

- Buna şahane bir cevap verirdim ama o kadar açık yürekli olmamayı öğrendim röportajlarda. (Gülüyor) Başımıza gelen her şeyin bir nedeni var. Bunu böyle görmem lazım. Nefes al, nefes ver, ohhhh geçti. (Gülüyor)

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü
MİRGÜN MÜTHİŞ BİR DESTEK

Gündelik hayatı nasıl organize ediyorsun? Çocukların babalarıyla geçirmesi gereken günleri mesela... 

- Mirgün bu noktada müthiş bir destek. Bana her konuda yardımcı. İki çocuğun düzeni de değişmedi. Hepsini aynı anda alıyor. Ben de aynı şekilde. Hafta sonu, hafta içi diye bir ayrımımız yok. Herkes birbirini görmek istediğinde görebiliyor. Hep beraber vakit geçirmeye de özen gösteriyoruz. Mirgün’le ayrılırken yakın oturmaya karar verdik. Bu şekilde herkes daha kolay birbirine ulaşabiliyor. Onun hayatındaki insan da çok tatlı ve bu alanımıza saygılı biri. O nedenle aile olarak kalmaya devam edebiliyoruz.

BİRAZ DEĞİŞİK BİR ANNEYİM!

Çocuklarınla iletişimini zaman zaman instagram hikayelerinde paylaşıyorsun. Onlarla arkadaş gibisin. Seyahate de gidiyorsun. Kendini nasıl bir anne olarak tanımlarsın?

- Ben istediğim için anne oldum. Hep böyle bir anne olmayı hayal etmiştim. Çocuklarla müthiş bir aşk var aramızda. Merhametli, vicdanlı çocuk yetiştirmek çok önemli. Bunun için çaba gösteriyorum, okuyorum araştırıyorum. Onlara dürüst davranıyorum. “Benim bugün canım çok sıkkın, biraz yalnız kalmaya ve kendimi toparlamaya ihtiyacım var” dediğimde beni anlıyorlar.

Birlikte eğleniyoruz da. Yoğun iş hayatından sonra eve gelip onlarla dans etmek en güzel terapi. Biraz da değişik bir anneyim! Bir dakikada bavul yapıp kamp yapmaya gidebiliyoruz. Ya da kostümlerle evde deli gibi dans ettiğimiz bir parti yapmamız bizim için çok sıradan. Sare’nin doğum gününde mesela dokuz arkadaşını aldım ve evde onlara sinema gecesi, dans partisi ve sonunda da kamp yaptım.

Kamp olayında takılı kaldım. Nereye gitmiştiniz?

- Belgrad ormanına günübirlik kampa gittik. Daha önce birkaç kere Tayland’da kamp yapmıştık. İki ucu da görüyorlar. Civan biraz çadırdan tırsıyor, ama ikna kabiliyeti yüksek bir anneyim. Kamp alanının, kralın saklandığı ve içinden gizli ormana varılan bir geçit olduğunu sana da söylesem sanırım orada uyuman zor olmaz!

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü

ESKİ NESİL OLAYLARDAN BİZ DUYGULARDAN BAHSEDİYORUZ

Sence anne babalarımızın nesli nasıl ebeveynlerdi ve şimdi bizim neslimiz nasıl? Aradaki farkları söyleyebilir misin? 

- Dağlar kadar fark var. Biz dürüstlüğü, çocuğa karşı açık olmayı ve duygularımızla konuşmayı düstur edinmiş bir nesiliz. Onlar ise çocuğa bambaşka bakmışlar. Hatırlıyorum, salonda misafirlerle otururken biz yokmuş gibi en anlatılmayacak detaylar konuşulurdu. “Nasılsa çocuk bu, anlamaz” diye. Şimdi çocuklukta yaşadığımız anların kalıntılarını temizlemek için meditasyonlar, bilinçaltı terapileri yapıyoruz.

Eski nesil olaylardan, biz duygulardan bahsediyoruz. Bu yüzden arada müthiş bir fark var. Onlar hep öz sevgimizi yaralayan mahalle baskısı yapmış, haddini bilmen gerektiğini sürekli vurgulamış anne babalardı. Biz ise karşımızdakinin kocaman bir dünya olduğunu bilerek ona bir birey gibi davranıyoruz. Acayip bir nesil geliyor!

HER ŞEYİ YÖNETEN BU KIZ, ÖZEL HAYATI SÖZ KONUSU OLUNCA ASLA YÖNETEMİYOR  

Peki özel hayatın nasıl gidiyor?

- Boşandığımdan beri birkaç denemem oldu. Hepsi de iyi insanlardı, ama sanırım yalnız kalmam, özellikle üretime konsantre olmam gereken şu dönemde kendi merkezimde kalıp fazla dağılmamam lazım. Âşık olmayı da çok seviyorum. Müthiş bir his, ama o aşkı çocuklarımla da yaşayabilirim. Artık 15 yaşındaki Tuba değilim. Çünkü sonucunda çok üzülüyorum ve yeni üzüntülere henüz hazır değilim.

Evet üzüldüğünü bizzat gördüm de... Hatta şaşırdım. Tutkuyu ve ilişki sırasında yaşanan o dramları da seviyor olabilir misin?

- Kesinlikle hayır. Ama her şeyi yöneten bu kız, özel hayatı söz konusu olunca asla yönetemiyor ve çok fazla fedakarlık yapıp Z raporu geldiğinde günün sonunda çok üzülüyor! Artık kendimdem çok verdiğim ilişkiler değil, beni iyi hissettiren insanları hayatıma çekmek istiyorum. Şöyle düşün: Biz bir puzzle gibiyiz. Ne noktada eksiksek oradan yaralı olanı hayatımıza çekiyoruz. Ben artık tam olmak ve kimsenin eksiklerini tamamlayan olmak istemiyorum!

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü

BU DELİ ENERJİ ASLINDA KENDİMDEN KAÇMANIN GÖSTERGESİYMİŞ!

Acayip enerjiksin. Bir gün orada bir gün burada. Nasıl yetişiyorsun her şeye? Sırların nedir? Bizimle de paylaş...

- Sosyal olmayı seviyorum, ama sanırım şu an bunun tam tersi bir hayat yaşıyorum. Yeni bir iyileştirici kamp düzeninden geldim. İnanılmaz bir “healer” (iyileştirici) kadınla tanıştım, Rahime Acar.

Bana baktı ve dedi ki: “Kocaman heybetli bir ağaç gibisin ama kökün havada, yani kuruyorsun. Yaşam enerjin sönüyor, kendini bulman lazım”.

Çok etkilendim. Çünkü bu deli enerji, sürekli değişim hali aslında kendimi bulmak değil; tam tersi kendimden kaçmanın göstergesiymiş!

İnsanın en zor yolculuğu kendi içine yaptığı yolculukmuş, şimdi anlıyorum.

Bu kamp esnasında bir koyda, sadece meditasyon ve bilinçaltı terapisi yaparak ve organik beslenerek tek başıma kalabildiğim kadar kaldım.

Akşamüstü birası olmadan, mezelere rakıyı eşlik ettirmeden gün batımı izlemek, tek başına şarkı söylemek, kimseyle konuşmadan bir gün geçirmek...

Sana gitmeden önce bahsetmiştim ya çok güzel bir tecrübe oldu bana. Şimdi aynı beslenme düzeninde ve zihin yapısında devam ediyorum. Çok fazla insanlar için yaşıyordum. Arkadaşlarım, özel hayatım, ailem; herkese yetecek enerjim vardı. Ama kendime kalmıyordu. Şimdi kendime gelme sürecim başladı.

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü

DENGEM ŞAŞMIŞTI

Vayy şahane bir şey yapmışsın, kıskandım! Kendimi katarak da soruyorum:  Biz bir yandan da şehrin kaosunu, sosyal hayatını da seviyor ve onsuz yapamıyoruz galiba. Bir denge mi tutturmalı acaba?

- Denge çok önemli. Benim dengem şaşmıştı. Tabii ki sosyal hayattan çok besleniyoruz. Ama biraz kendini dinlemek, yalnız kalmayı becerebilmek lazım. Bu da bir nevi bağımlılık aslında. Yalnız kalamadığın için biriyle olmak hep yanlış seçimler yapmanı sağlıyor.

O yüzden en önemlisi bunu öğrenebilmek.

SARE O SEÇİMİYLE BENİ O KADAR MUTLU ETTİ Kİ...

“Sare çok sorumluluk sahibi, acayip vicdanlı bir çocuk. Hayatımızda şöyle bir şey oldu: Altı ay boyunca, sadece Amerika’da satılan bir bebeği almak için para biriktirdi. Bayağı çalıştı, evde temizliğe yardım, yatak toplamak, kardeşine masal okumak, eski eşya satmak filan gibi...
Sonra Amerika’ya gittiğimizde mağazaya girdi, bebeği aldı ve gece uyurken bana dedi ki, ‘Anne sınıftan filanca arkadaşımın ailesi ona hiç oyuncak alamıyor, bir tane oyuncağı var. Ben bu bebeği ona vermeye karar verdim.’ Bunu ne anne olarak ben sağlayabilirim ne de babası.
O bu seçimiyle beni o kadar mutlu etti ki, günlerce aklıma geldikçe ağladım!”

Tuba Ünsal: İki eski eşim de beni üzdü

MUSTAFA’NIN SÖYLEDİKLERİ ÇOK TATLIYDI

Mustafa Sandal’ın konserinde sana ithafen söylediği sözler bir kadın olarak hoşuna gitti mi? Ne demek istedi o sözlerle?

- Mustafa benim için çok değerli bir arkadaş. Bu sene 25. yılını kutluyordu. Davet etti ve o kadar yıl sonra ilk kez izledim. Biz aile olarak da çok yakındık. Söyledikleri çok tatlıydı. Bence de muhteşem bir ilişkiydi. 17 yaşında bir kız çocuğunun başına gelebilecek en güzel şeydi!

 

 

X

TikTok müziklerine inat bir Adele havası

Tam da zamanında çıktı Adele’in yenisi “Easy On Me”.

Çünkü havalar tam Adele havası kıvamına geldi: Bol bulutlu, yer yer yağışlı.

Bir köşede kıvrıl, kulaklığını tak ve anında sürükleneceğin melankolik halin tadını çıkar.

Adele’in ölçülü hüznü, uzun tırnaklı melankolisi, bavulumu alıp giderim romantizmi, uzaklara bakan tatlı sert kırgınlığı; içinden ne çıkacağını her zaman bildiğin sürprizsiz bir paket gibi.

Değişmiyor.

Galiba değişmemesi de insanlara iyi geliyor.

Oysa günümüz şarkıları artık “dinle, tüket ve sıradakine geç” kategorisinde.

Adele’in paketi tam tersi, “Dinle, bir daha dinle, sonra bir daha dinle” diyen, bir vokal bir piyanoyla sınırlı mütevazı bir paket.

Son albümü “25”in yayınlanmasının üzerinden

Yazının Devamını Oku

Bir Zanzibar macerası

Bundan 3 hafta önce. Dış hatlar terminalindeyim.Pandemi başladıktan sonraki ilk yurtdışı uçuşum.

Bünye saf bir şekilde hevesli, heyecanlı. Yurtdışı harç pulu almayı bile özlemişim! Birkaç tane birden alasım var, öyle bir saçmalama hali.
Nereye gidiyorum? Zanzibar’a. Zanzibar pandeminin başından beri yurtdışından gelenlere hep açıktı.
Şimdi de gelenlerden sadece negatif PCR testi istiyor. Bir de online aldığın vizesi var.


INSTAGRAM
DURAĞI: THE ROCK

Yazının Devamını Oku

Aynen, bi tık öyleyiz!

Konuşma sırasında sürekli “Aynen, aynen” demekten kaçınsam da, “aynen” tuzağına düştüğüm çok oluyor. Özellikle de WhatsApp yazışmalarında.“Bi tık” lafı da o tür tuzaklardan biri.


Kullanana kıl olsan da, bu kalıbı hiç sevmesen de, tuzağa düşüp ağzından dökülüyor bazen. Yapacak bir şey yok.
İşte bu yüzden Şehrazat işini biliyor.
Çok sık kullanılan bu gündelik tuzakları şarkılarına ustaca yerleştiriyor.
Önce geçmişten şık bir misal:
2008’de Şehrazat’ın “Aynen Öyle” şarkısını seslendirmişti Ajda.
O dönem Türkçe pop çalan mekanlar pek revaçtaydı ve gecede birkaç kez bu şarkı çalardı.

Yazının Devamını Oku

Şehrin en yeni ve trend mekanı

Klasik bir kısırdöngüdür: Şehrin turistik yerlerine lokaller pek ilgi göstermez.

O bölgeleri tamamen turistlere emanet ederler.
Ta ki oralarda yeni ve cool bir yer açılana kadar...
Galata Kulesi’ne aşağıdan bakan Ecole St. Pierre Oteli ve avlusundaki IL Cortile adlı İtalyan restoranı bugünlerde bu hikâyenin en yeni ve trend örneği.
Normalde Galata Kulesi etrafında sosyalleşmeyecek şehrin çoğu meşhur gezip tozanını önceki gece IL Cortile içinde yemek yerken gördüm.
Restoran ve otel bu ilgiyi gerçekten hak ediyor.
Ama önce tarihte geriye gidip binanın geçmişine bakmakta fayda var.
Otel ve restoranın bulunduğu binanın ilk sahibi 1842 yılında açılmış bir Fransız ilkokulu.

Yazının Devamını Oku

Bilge, Daren ve Bennu

Bir ay önce Akyaka’daki No22 Riders’Inn’de Deniz Sipahi’nin söylediği şarkılarla eğlenirken onlar da aramızdaydı: Bilge Öztürk’le Daren Gerede Erkaya.

O zaman sevgili olduklarını öğrenmiş ve hatta köşe topraklarında “tatlı bir magazin notu” diye yazmıştım.
Şimdi bu ilişki Bennu Gerede’nin Bilge’nin instagram profiline, “Bu olağanüstü birliktelik bana ümit ve ışık veriyor” yazması nedeniyle yeniden konuşulmaya başlandı.
Herhalde çoğunluk “anne” Bennu’nun bu ilişkiye onay vermeyeceğini düşünüyor, böyle bir yaklaşım beklemiyordu.
Çünkü arada yaş farkı vardı. Herkes bunu dile getiriyordu dedikodu masalarında.
“Bilge 43, Daren 21” diye. Sonunda Bennu Instagram’ına şık bir not düştü: “Gayet normal olan bir şey büyük bir olaya dönüştürülmüş durumda: Aşk.
Onu bu kadar sansasyonel yapan tek şey, yaş farkının olması.
Bu gerçekten önemli mi? Sonunda sadece bir beden değil miyiz?

Yazının Devamını Oku

‘Squid Game’den geriye kalan 10 şey

1. Oscar alan Güney Kore yapımı “Parazit” çok daha iyi bir sistem eleştirisiydi. “Squid Game” çok iyi başladığı benzer şekildeki eleştirisini bir noktadan sonra bile isteye ıskalıyor sanki.

2. Yaşı senden daha büyük olanlara asla “Bu da yaşlandı” deyip geçme. Çünkü tecrübe her şeydir. Dizinin en yaşlı karakteri ve halat oyunu diyorum; izleyenler anlayacaktır.
3. Üniversite yıllarımda pek modaydı M.C. Escher’in eserleri. Oyunlara katılanların bir merdivenden bir başka merdivene geçtiği o renkli sahneler Escher’in meşhur bir işini anımsatıp duruyordu. Google’layınca o işi (“Görelilik”) buldum ve tüyler diken diken maziyi andım.
4. Dizi izlerken anımsadığım bir başka şey: TV tarihimizin en garip ve ürkütücü yarışma programlarından “Dokun Bana” pekala bizim “Squid Game”imiz sayılabilirmiş.
5. “Squid Game”in en çarpıcı tarafı; oyuna katılanların çaresizliğini ve ölüm korkusunu sonuna dek hissetmek. Tüm oyunları zevkle izleyen VIP’lerden ise fena halde nefret etmek.
6. Çocuk oyunlarının aynı zamanda çok karanlık bir tarafı yok mu? Mesela saklambaç. Düşününce o bile ürkütücü geldi şimdi.
7. Güney Kore’nin
kültür-eğlence ürünleri son dönemde revaçta. Ama bir yandan da kendilerini acımasızca eleştiriyorlar. İşin sırrı orada mı acaba?

Yazının Devamını Oku

Bir defile, bir ev partisi, bir kahkaha ve vale fiyatı

İstanbul’daki müthiş sosyal yaşam hareketliliğini anlatmaya devam... Bugün cepte bir defile, bir ev partisi, bir coşkulu kahkaha, bir vale ekonomisi var.

◊ ‘TRUNK ŞOV’DAN EKSİK KALMADIM
Şehir bu hafta sadece sanat odaklı değildi elbet.
Arada başka etkinlikler de vardı.
Mesela Vakko’nun sonbahar-kış koleksiyonunu tanıttığı ‘trunk show’, yani özel davetliler için Nişantaşı mağazasında gerçekleştirdiği mini defile.
Koleksiyonun
modaya dair detaylarını işin uzmanlarına bırakayım; benim ilgimi çeken esas detay koleksiyondaki bazı parçaların geri dönüşümlü ya da ileri dönüşümlü olmasıydı.
Bu kavramların havalı birer kavram olmaktan çıkıp uygulamaya dönüşmesi sevindirici.

Yazının Devamını Oku

İstanbul bu hafta New York gibi

Bir yanımda, önce K-pop grubu sandığım ama sonra Hong Kong’tan gelen tasarımcılar olduklarını öğrendiğim Güney Koreli gençler, diğer yanımda New Yorklu fotoğraf sanatçısı Reka Nyari ve Paraguaylı içerik üreticisi Andrea Benitez.


Saydıklarım ayaküstü tanıştıklarım.
Dahası da var.
Bir an dedim ki, “İstanbul o eski, Newsweek’in 2005’te kapaktan müjdelediği cool günlerine geri dönüyor olabilir mi?”
Bu tatlı umutlanmadan önce gecenin en başına dönüp bu çembere nasıl girdiğimi anlatayım.
Malum, Contemporary İstanbul (CI) vesilesiyle şehir bu hafta ultra hareketli.
Her yerde sanat odaklı bir hareket var.

Yazının Devamını Oku

CI açılış yemeğinde neler oldu

Bu hafta 16’ncısı yapılacak olan Contemporary İstanbul’un görkemli açılış yemeği pazartesi gecesi Tersane İstanbul’daydı. Peki açılış daveti ve sonrasında düzenlenen partide neler yaşandı? Özeti burada...

YENİ MEKAN YENİ HEYECAN
Contemporary İstanbul’un (CI) yeni mekanı Tersane İstanbul iki kilometrelik kıyı şeridine sahip çok büyük bir alan. CI bu alanın belli bir bölümünde yapılıyor. Ama o alanlar bile büyük ve gezmesi hayli zevkli.
Galeriler, Venedik’teki Arsenale’yi anımsatan tarihi alanların içine konuşlanmış.
Lütfi Kırdar’daki gibi boğucu bir durum yok.
Alanlar geniş, nefes almak istediğin anda dışarıya çıkabiliyorsun.
Heykel sergisinin olduğu açık alan ise kendiliğinden etkileyici.

Yazının Devamını Oku

Flying Fox’u bekleyen marina

Cumartesi gecesi Göcek’te bir açılış davetindeydim.

STFA Grubu’nun yaptığı Türkiye’nin ilk mega yat marinası Port Azure’un davetinde.

Büngüş Koyu’ndaki marina sade, şık ve endüstriyel bir tasarıma sahip.

Henüz içinde bir restoran yok ama ünlü restoran markalarıyla görüşmeler yapılıyormuş.

Açılış daveti hayli mütevazı geçti.

Gece boyu konuşulan ve yakın zamanda beklendiği söylenen şey ise Flying Fox’tu.

Flying Fox malum, dünyanın en uzun yatları arasında yer alıyor.

Uzunluğu 136 metre.

2019 yılında Lürssen tarafından üretilen bu mega yatta aynı anda 22 misafir konaklayabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta şehrin kalbi orada

Pazartesiden itibaren İstanbul’un odak noktalarından biri olacak Tersane İstanbul.


Çünkü Contemporary İstanbul (CI) orada düzenlenecek.
Sanat meraklıları, ünlü koleksiyonerler, şehrin çok gezen tozan kesimi ve kanaat önderleri günler boyunca orada olacak.
Dolayısıyla Tersane İstanbul’a yakından bir göz atma zamanı.
Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından yapılan Tersane İstanbul’la ilgili Murat Tabanlıoğlu ile konuştuğumda bana ilk söylediği şuydu:
“Sahaya her gidiş gelişimde yeni bir şey öğrendiğim, sürekli geliştirdiğim bir proje oldu.
Benim için de yeni bir deneyimdi. Sıradan bir yer değil burası. Hepimizin severek kullanacağı yeni bir mahalle oluşuyor.”


Yazının Devamını Oku

Deli bir kuyruk bir gala yemeği ve moda haftası sürprizi

Önceki gece Bomonti-ada’nın girişi önünde deli bir kuyruk.


Taksiden iner inmez huysuzlandım tabii, “Bu da ne!” diye. Meğer içeride Oktoberfest varmış, içeride yığılma olmasın diye herkesi bir anda almıyorlarmış.
Hatta belli bir kapasiteye erişince kuyrukta bekleyenleri geri gönderdikleri bile olmuş.
Güzel Covid hassasiyetleri bunlar tabii ama vık vık etmeden elbette duramadım:
“Bu mini festival zaten açık havada değil mi?” diye... Neyse, benim festivalle ilgim yoktu, aynı alandaki başka bir etkinliğe gelmiştim.
Kuyruğa girmeden içeri sızabildim.
Başka bir etkinlik dediğim, 212 Dergisi’nin düzenlediği nefis fotoğraf etkinliği 212 Photography İstanbul.

Yazının Devamını Oku

Dört maddede ‘göbekli’ hadise

Seda Sayan’ın programında göbek atan doktor için...

1- “Doktorluğunu iyi yapıyorsa size ne, bize ne, elbette oynayabilir” diyenler var. Şart koşuyorlar: “Doktorluğunu iyi yapıyorsa” diye. İyi doktor değilsen göbek atmaya hakkın yok yani.
2- “Herkes oynayabilir, dans edebilir, mesleği ne olursa olsun” diyenler var. Maalesef göbek atan spiker olayında aynı empati ve hoşgörü gezegeninden bildirmemişlerdi.
3- “Doktorlar da oynar avukatlar da, ne var bunda” diyenler var. Aslında içten içe “Hiç yakışmamış” diye düşünürler, hatta en başta kendileri gitmez göbek atan doktora...
4- Doğrusu yine en şeffaf olan göbek atan doktorun kendisi olmuş.
Özü sözü bir, şöyle demiş Fulya Soybaş’a: “Ben böyleyim. Üniversitede de böyleydim, doktor oldum yine böyleyim. Tiktok hesabım var. Aç, bak! Orada da oynarım. Instagram’da da oynarım. Renkliyim. Normal hayatta nasılsam ekranda da öyle davrandım.”

Basit mi yoksa olay başka
bir şey mi

Raşit Bağzıbağlı, Hande Yener’in, Gülşen’in ve Hadise’nin son dönem sahne kıyafetlerini iç çamaşırına benzetip, “Kalite algısını aşağıya çekiyor, basitleştiriyorlar” demiş. Ve klasik örnekleri; yani Jennifer Lopez’leri, Rihanna’ları övmüş.

Yazının Devamını Oku

90’lardan geriye kim kaldı

90’larda meşhur olmuş, birbirine hiç benzemeyen dört ünlü pop şarkıcısı:Tarkan, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu ve Serdar Ortaç.


Günümüz hallerine bakarsak kariyerini en iyi yöneten Kenan Doğulu.
Bu yaz peş peşe konserler verdi, hiç durmadı.
Hâlâ en iyi konser sanatçısı. Uzun saatler hiç durmadan performans yapabiliyor.
Peki Mustafa Sandal?
Akyaka’daki sörf okulu olsun, Zeynep Bastık’la yaptığı düet olsun, Les Benjamins şovlarına katılması olsun; bir şekilde “yeni nesil” kalmayı başarıyor hâlâ.
Tarkan ise Instagram’ından anladığımız kadarıyla “her şeyi özlüyor ve çok sıkılıyor”.

Yazının Devamını Oku

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku