GeriOnur BAŞTÜRK Sonunda derin bir nefes alıp ‘canavarlarımla’ göz göze geldim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sonunda derin bir nefes alıp ‘canavarlarımla’ göz göze geldim

Sohbetimiz sırasında en çok tekrarladığı şeylerden biri şuydu: “Büyümek güzel şey, iyi değerlendirilirse...” Berrak Tüzünataç gerçekten güzel büyümüş. Seçtiği kelimeler, cümlelerinden akan bilgelik, hayata bakışındaki farklılık bunun bir yansıması. Hareketleri ve tavırları da ‘büyümüş’. Fotoğraflarını çekerken karşımda kendini ve bedenini tanıyan, tam anlamıyla özgür bir kadın vardı. Bir başkası olmaya çalışmıyordu. Pandemi sürecinde derin bir nefes alıp kendi canavarlarıyla göz göze gelmesi ve yüzleşmesinin de tüm bu özgürlükte payı olsa gerek. O zaman şimdi sizi yeni Berrak’la baş başa bırakayım, şu cümleyi tekrarlamayı ihmal etmeyerek: Büyümek güzel şey, iyi değerlendirilirse...

Seni tanıdığımda Number One TV’deydin. Hadi şimdi o zamanki Berrak’a bir selam çak ve ona bir mesaj ilet. Ne yapmasını öğütlerdin?

- Şunu söylerdim: “Tatlım keyfine bak, bir sürü ihtimal ve sürpriz var önünde!”

Peki neyi yapmamasını söylerdin?

- “Her şeyi ve herkesi kafana takma” derdim. Bir de, “Dünyadaki bütün duyguları hissetmek zorunda değilsin!”

Şablonlara uyan biri değilsin. “Kafasına göre” tabiri ne kadar doğru bilmiyorum, ama sanki öyle birisin. Bana bir özet geçsene: Şimdiye kadar neleri kafana göre yaptın?

- Zaman zaman dış faktörler, beklentiler ve yargılardan etkilendiğim oldu tabii. Ama büyük oranda iç sesimi takip ettiğimi düşünüyorum. Zaten aksini yapabilen biri değilim. Bu bir prensip değil, gerçek anlamda yapamamaktan bahsediyorum! Toplum yapısı olarak “farklı” olanı tedirgin edici bulmaya meyilliyiz. Buna rağmen kendine sahip çıkan herkesi çok ilham verici buluyorum; iyi ki varlar!

Sonunda derin bir nefes alıp ‘canavarlarımla’ göz göze geldim

Bir röportajında “Görselimle yeni barıştım” lafın var. Çok sevmiştim bunu. İyi ama neden 30’larının ortasında görselinle barıştın? Kendini daha önce beğenmiyor muydun?

- Görsel yanım, sahip olduğum ve beni ben yapan diğer özelliklerimi kapsayıp görünmez kılabiliyordu. Bir sorun gibi görüp bununla bir dönem mücadele ettim. Sanki her şey onunla ilgileniyordu ve bununla bir türlü barışamıyordum. Büyümek güzel bir şey, eğer iyi değerlendirilirse. Artık sahip olduğum tüm özelliklere, dışarıdan iyi veya kötü olarak tanımlanabilen her yanıma sahip çıkıp keyfini sürmeye çalışıyorum.

Fit’sin, yogaya meraklısın, kendine iyi bakıyorsun. “Düzgün fizik” takıntın var mı?

- Ben “kendinin en iyi versiyonu olmak” paketinin bir parçası olarak görüyorum bu durumu. Bedensel, ruhsal bir toplu paketin bir parçası benim için “düzgün fizik”.

Kadına şiddet olayları gün geçtikçe daha artıyor. Sorunun kaynağını nerede görüyorsun? Erkekleri “biricik” gören sistem mi? Erkekleri “paşam” diye yetiştiren kadınlar mı? Hepsi ya da hiçbiri?

- Gerçekten çok köklü bir sorun. Binlerce yıldır genlere işlenmiş yargılar var. Çok sevdiğim ve bir erkek çocuğu babası olan bir arkadaşım şöyle demişti: “İçimize yerleştirilen bu saçma algıyı düzeltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Ama ne yaparsak yapalım, sonuçta oğlumun kendi oğlunu doğru yetiştirecek bir birey olması için çabalıyoruz aslında.”  Yani ne kadar elinden geleni yapsa da, binlerce yıllık kodlardan kendisini kurtarmasının mümkün olmadığı gerçeğiyle yüzleştiğini, her şeye rağmen hâlâ kendisinde bir sürü şey yakaladığını, ama yapabileceği en önemli şeyin oğluna bu yargı ve algıları en az şekilde yansıtıp onu bunlardan en özgür şekilde yetiştirmek olduğunu söylüyor... Ancak bu sayede onun oğlunun oğlu umduğumuz eşitlik algısına sahip olabilecek. Yani bizim umduğumuz eşitlik koşullarına ulaşmak için gelinmesi gereken algı temizliğine iki kuşak sonra ulaşabileceğiz!

Senin başından hiç şiddet ya da taciz olayı geçti mi?

- Bu tür durumlarla ilgili çalışmalarda rakamlar duyarız ya, “Her 10 kadından 7’si tacize uğruyor” gibi. Şöyle söyleyeyim, o kalan 3 kim acaba? Ben hiç tanımadım çünkü!

“The Birth of Liberation” ya da “Bla, Bla” olarak akıllarda yer etmiş projen sanki tam anlaşılamadı ve yine sırf bedenin konuşuldu gibi geldi bana...

- O proje üç kadın sanatçının birlikte bir üretimle kendini ifade etme isteğiydi. Bunu yaparken belli bir bakış açısını kapitalize edenlerin bambaşka bir yerden bakmayı tercih edeceklerinin farkındaydım. Ama artık hayatımı buna göre şekillendirme kaygısından özgürleştiğim bir sürece girdim. Söylediğim gibi, büyümek güzel şey, iyi değerlendirirsen. Dolayısıyla her kreatif üretim gibi anlatmanın içinin boşaltılacağını düşünüyoruz. Bir ayna gibi düşünelim, bakanın kendisiyle ilgili bir şeyleri görebileceği.

TABU BENİ ÇOK KAŞIYOR

“Berrocks” ile yapmak istediklerini biraz açar mısın?

- Berrocks Creative Department; oyunculuk dışında yapmayı sevdiğim her şeyi aynı çatı altında topladığım bir alan. Çok yakında takı, ardından mayo-bikini koleksiyonum ve önümüzdeki sezona tekstille ilgili bir çalışmam çıkıyor.

“Biz Böyleyiz” filmi ile hikâye anlatıcılığına da geçtin. Cebinde başka hangi tarz hikâyeler var?

- Cesaret verici bir tecrübeydi. Şimdi çalıştığım bir hikâyem var. Hayatımdan asla çıkmasını istemediğim bir alan.

Hangi tarz hikâyeler anlatmak hoşuna gidiyor peki?

- Tabu beni çok kaşıyor, tabu olan her şeyi kurcalamayı çok seviyorum. Çoğunluğun bakmayı tercih etmediği yerlerden olaylara ve insanlara bakmayı, izleyen/okuyan kişileri de başka bir açıdan bakmayı teşvik etmeyi...

Oynadıkların arasında seni en çok etkileyen, zorlayan rol hangisiydi?

- Sıra dışı bulunan karakterlerle heyecan duyuyorum. Belki artık yaş olarak da olgunlaştığım bir döneme denk geldiği için “Fi” dizisindeki Özge karakteriyle alışverişim çok fazla oldu. Bir de “Biz Böyleyiz” filmindeki Emre rolü daha önce göstermediğim ve kurcalamadığım bir yanımı bana tanıttığı için özeldi.

Sonunda derin bir nefes alıp ‘canavarlarımla’ göz göze geldim

CİNSİYET ÜZERİNDEN İLETİŞİM KURMUYORUM

Özge Özpirinçci ile arkadaşlığın dillere destan. Arkadaşlıkta sır saklayan mısın sırlarını karşı taraf emanet eden mi?

- İkisi-deyim. İkisi-deyiz.

Kadınlarla erkeklerin arkadaş olmasına alışkın bir kültür içinde değiliz. Senin sanki çok fazla da -tıpkı Özge’yle olduğu gibi- erkek arkadaşın varmış gibi... Erkek arkadaşla mı bir şey paylaşmak daha kolay yoksa kadınla mı?

- Kimseyle cinsiyeti üzerinden iletişim kurup karar vermiyorum. Arkadaşlık kendiliğinden gelişen bir durum. Hemcinsim veya değil, anlaşılma hissi, birbirine ilham ve cesaret vermek ve ortak bir mizah anlayışı varsa zaten arkadaş oluyorsun.

Âşık oldu mu nasıl yaşayan kadınlardansın? Başını onun omzuna yaslayıp saatlerce sessiz oturabilen bir âşık mı yoksa bağrış çağrışıyla tutku yelkenlerini sonuna kadar açan bir âşık mı?

- Bireyci biriyim, kişisel alan severim. Benim için yanında kendim olabildiğim biri ve benim yanımda kendi olabilen biri en büyük yakınlık. Ama hiçbir şeyi öylesine yaşayan biri değilim. Yoğun biriyim, bir tecrübenin olabileceği en anlamlı ve en derin şekilde yaşanmasını isterim.

İşte o en kendin olabilme hali her ilişkide yaşanabiliyor mu?

- Arkadaşlık ilişkilerimin tamamında öyle hissediyorum. Özel ilişkilerde ise kadın-erkek ezberleri devreye girince bu ahenk olumsuz etkilenebiliyor. Ama olmadığın biri gibi uzun bir süre davranmak mümkün değil.

Hangisi seni yorar: Sen sormadan “Dün akşam arkadaşlarla PlayStation oynadım” diye yalan söyleyen sevgili mi yoksa sen sorduktan sonra “Çok üstüme geliyorsun, bunaltma beni” diyen mi?

- Yani artık ikisi de o kadar tatlı bir nostalji rüzgârı gibi geliyor ki kulağa! Hayatımın bu noktasında ikisi de benim için şu demek: İlişki biçimini çok net bir şekilde revizyon etme sinyali!

Ünlü bir kadın olarak ilişkilerin ister istemez takip ediliyor. Diyelim ki medya “İlişki yaşıyorlar” diye manşet attı. Ben o ilk aşamaları merak ediyorum: Hangi süreçte karşı tarafla bir ilişki yaşamaya başladığınızdan emin oluyorsunuz? Medya tutturabiliyor mu diye soruyorum...

- Aslında zorlayıcı bir durum. İki insanın bir durumu ilişkiye dönüştürüp dönüştürmemekle ilgili karar vermesi için beraber zaman geçirmesi gerekiyor. Ama vaktinden evvel bu durum dış dünyaya ulaştığında, kontrolün dışında gelişmeye başlıyor olaylar. Haliyle bu da kişinin üstünde bir baskı oluşturuyor. Aslında sırf bu nedenle korumaya çalışıyor oluyorsun özel hayatını, kararlar sana ait kalsın diye...

Bir adamda seni en çok etkileyen hareket ne olur? Mesela bazı kadınlar, buluştukları gece adamın hesabı ödemesinden etkilenir...

- İletişime, anlamaya ve empati kabiliyetine değer veriyorum. Kendiyle yüzleşebilen ve kendini ciddiye almayan insanları hem arkadaş hem iş ortağı hem de partner olarak çok çekici buluyorum. Kim olduğuyla ilgilenmeyen, bundan kaçan insanlarla iletişim bana zor geliyor.

ZAMAN ZAMAN DENGEMİ KAYBETTİM, SONRA TOPARLADIM

Pandemi seni nasıl etkiledi? Çok mu ürettin çok mu bunaldın? Dengeli miydin dengesiz mi?

- Bir biçimde yıllardır ertelediğim birçok konuda çok üretken bir dönem geçirdim. Zaman zaman dengemi kaybettim ama sonra toparladım. Kendimle ilgili de uzunca bir zamandır almayı umduğum bir yol alma fırsatı da verdi bana pandemi. Koşullar düşünülürse genel olarak hiç de fena gitmiyorum gibi.

Almayı umduğun o yol... Nasıl bir yoldu, açabilir misin?

- Herkesin hayatta girdiği döngüler oluyor. Hepimizin belli konularda aynı senaryoyu tekrar tekrar yaşadığımızı fark ettiğimiz bir an geliyor. Kuvvetle muhtemel o yüzleşmekten ve bakmaktan en çok kaçtığımız mevzuu. İşte sonunda derin bir nefes alıp “canavarlarımla” göz göze geldim. Hem de çok! Harika bir süreç olduğunu iddia edemeyeceğim, ama sonucunun iyi olduğunu garanti edebilirim.

Peki pandemi kapanmaları sana neler hissettirdi?

- Kendimi de şaşırtan bir biçimde bu kez neredeyse hiç kötü etkilenmedim. Sanırım bu süreç bize hiçbir şey katmadıysa kendimizle olmayı, kendimize yetmeyi ve eğlendirmeyi öğretti.

Buna katılıyorum, ama kendimize yete yete bir hal olmadık mı! En çok neler özledin eski normalden?

- Dans etmeyi çok özledim. Kendimi rahat ve güvende hissettiğim bir kalabalıkla dans etmek, özlendin!

Aşı oldun mu? Olsan, hangisini olursun?

- Henüz aşı olmadım. Sıramızı bekliyoruz. Annem oldu, BionTech diyor, o ondan oldu. Annemi dinlerim diye düşünüyorum. Elimdeki veriler bu kadar.

Annenle ilişkin nasıl? Onun yanında küçükken nasıl bir kızdın, şimdi nasılsın?

- Anne-kız ilişkisi uzun ve inişli çıkışlı bir yolculuk. Sonsuz ve hayati bir sevgi. Biz de bir sürü yerlerden geçtik, ama bir şekilde bunu beraber yaptık. Bu röportajda sıkça dediğim gibi; büyümek güzel şey, biz biraz da birlikte büyüdük!

ÖZGÜRLÜK SADECE TEK BAŞINA HAREKET EDEBİLMEK DEĞİL

◊ Tamamen ‘an’da yaşamak mümkün mü sence?
- Bizim gibi şehirde yaşayan insanlar için tamamen kısmı pek gerçekçi değil, ama en azından oranını artırmak mümkün. Ben dönem dönem aksattıktan sonra aksatmamaya tövbe ederek büyük bir disiplinle meditasyon ve yoga yapan biriyim. Bunun ödülü olarak anda kalma hissinin oranı hayatımda gittikçe artıyor. Bunu başardığım zamanlar tadından yenmiyor. Başaramadığım zamanlar zaten insan için bir biçimde huzursuz zamanlar geçiriyor.

◊ İlham aldığın neler var? Sen hangi yönünle insanlara ilham vermek istersin?
- Kendi özgün üretimini ve sesini bulma ve bunu paylaşma cesaretine sahip herkes bana çok ilham veriyor. Çok film izleyen biriyim. Filmlerden daima ilham alırım. Ben herkese tam olarak az önce bahsettiğim konuda ilham vermek isterim. Kendini bulma-sahiplenme-korkmama ve özgürleşmeyle ilgili.

◊ Son olarak, özgürlüğün tam neresindesin? İç sesin dese ki, “Berrak aileni ve kariyerini bırak, Yeni Zelanda’da bir yıl yaşa”. Bu iç sese uyar mıydın yoksa sorumlulukların ve konfor alanların mı devreye girerdi?
- Bu söylediğini defalarca yaptım. Bir sene New York’ta yaşadım, birkaç ay Prag’da yaşadım, altı aya yakın Londra’da yaşadım... Ama gerçek özgürlük o değil. Yani özgürlük sadece tek başına hareket edebilmek değil. Daha ziyade içeride olan bir şey. Onay bağımlılığından, eleştiri korkusundan, var olmak için birine ya da bir şeylere muhtaç olduğun algısından özgürleşmek esas gerçek özgürlük hali.
Hayatımdaki özgürlük algımda tam olarak bunlar üstünde çalıştığım, yol aldığım bir dönemdeyim. Şilili yönetmen ve aktör Alejandro Jodorowsky’nin bir sözü var:

“Evren değişiyor, evren genişliyor. Her şey sürekli değişiyor. Yani bir insan, bir kaya gibi değişmeden kaldığında, tüm yaşamı boyunca olduğu şeye yapışırsa, bu bir trajedi! Bir insan akışkan olmak zorunda. Değişen, genişleyen, gelişen ve herhangi bir anda sormak zorunda: Neden acı çekiyorum? Neden bir şey arıyorum? Neden böyle bir şeyden nefret ediyorum?

 

 

X

Ah June, yaktın bizi!

Artık bu sezonla beraber tamamen biter diyordum, yine bitmedi. Her şeye rağmen sezon finali iyi bitti, hem de çok çok iyi!



The Handmaid’s Tale’den bahsediyorum.
Dördüncü sezonun final bölümünü özellikle kadın seyircilerin mutlaka izlemesi lazım.
Çünkü birçok açıdan düşündürücü noktalar var. En önemlisi de şu nokta:
“Adalet, en medeni saydığınız yerde bile gerçekleşmiyorsa o zaman ne yapmalı, her şeyi unutmalı mı?”
Dizinin karakteri June da kararsız kalıyor. Ama unutamıyor.

Yazının Devamını Oku

Aşılı mısın aşısız mı

Kişisel gündemlerimizde aşı var. Herkes birbirine şu soruları soruyor:“Sana çıktı mı?Oldun mu?İlk doz mu?Peki hangisini yaptırdın?”

Sinovac’çılarla BionTech’çilerin polemiği ayrı bir durum.
Bir tanıdığım yurtdışında önce Sinovac oldu, sonra “Avrupa bunu kabul ediyor” diye geldi burada BionTech.
Barda kokteyl dener gibi yuvarlıyor aşıları yani...
Aşı olmak istemediğini söyleyenlerle ise başka bir muhabbet gelişiyor.
Kendi kişisel gerekçesini açıklayanlar, bir doktor yakınının söylediğinden yola çıkarak neden olmak istemediğini söyleyenler, “Biraz zaman geçsin üzerinden, belki olurum ileride” diye olaya daha yumuşak bakan kararsızlar, “Bunca zaman hasta olmadım, niye aşı olayım ki?” düşüncesini daha sert savunanlar...
Durum ortaya karışık yani.
Bir yandan herkes kendine göre haklı. İlk kez başımıza böyle bir şey geliyor.

Yazının Devamını Oku

Ankara’daki ‘yeraltı mutfağı’nın şahane serüveni

Ben çok geç öğrendim, ama Ankaralı yeme-içme tutkunlarının yıllardır yakından bildiği gizli gastronomi oluşumlarından biri The Rabbit Hole.


Olay şu: Yemek yapmayı çok seven ve bu konuda kendi kendini yetiştirmiş Mehmet Ali Börtücene, önce evinde yemek yaparak insanları ağırlamaya başlıyor.
Yıl 2014.
Bir süre sonra yanına Le Cordon Bleu’da şeflik eğitimi almış beslenme uzmanı Başak Turan da katılıyor.
İkili güçlerini “The Rabbit Hole” adı altında birleştirince inanılmaz bir süreç yaşanıyor.
Yemekleri tadanlar kulaktan kulağa onlardan bahsediyor ve böylece Mehmet Ali’nin evinde haftanın üç-dört gecesi, en fazla 10 insan, yemek masasının etrafında toplanıp The Rabbit Hole’ün gastronomik mucizelerine tanık oluyor.
İlgi büyüyünce Mehmet Ali ve Başak rezervasyonlar için bir web sitesi açıyor.

Yazının Devamını Oku

Güneydeki yeni içerik çabası: Sanat

Bir dönem popüler mekanlarda ufak çaplı sergiler yapılırdı.

Tahminen Lucca’nın başlattığı bu süreç diğer mekanlara da hızla yayılmış, özellikle genç sanatçılar için yeni bir platform oluşmuştu.

Kuşkusuz sanat eserini mekana koymak mekana ayrı bir hava katıyordu.

Artı bir değer haline gelmişti.

Sonuçta bu anlaşılabilir bir içerik çabasıydı.

Bir mekan müşterisine iyi yemek, iyi servis, iyi müzik dışında başka ne sunabilirdi?

Hatırlayın, bir ara en geçerli formül yurtdışından konuk şef getirmekti.

Öyle ki, neredeyse her hafta bir başka restorana yabancı konuk şef geliyordu.

Bir süre sonra o da kanıksandı.

Yazının Devamını Oku

Avlunun ortasına konulan mini orman

Londra Tasarım Bienali’nin en dikkat çeken işlerinden biri tasarımcı Es Devlin’in Somerset House’un avlusuna kondurduğu, 27 Haziran’a kadar görülebilecek geçici mini orman!

“Forest for Change” adı verilen bu orman yerleştirmesi için Kuzey Avrupa’ya özgü 23 farklı türden 400 ağaç getirilmiş.

Ama hayır, ağaçlar tarihi avlunun taşları sökülerek toprağa ekilmiş değil.

Hepsi saksılarda. Özel bir düzenlemeyle sanki hepsi avluya ekilmiş gibi duruyor.

Kısacası yapılmak istenen aslında bir orman yanılsaması.

Peki bu geçici proje ormanın amacı ne?

Şöyle diyor Devlin:

“Bu yılki bienali değerlendirirken yapmak istediğimiz ilk şey, bir ormanın tüm avluyu ele geçirmesine izin vererek,

Yazının Devamını Oku

Sevgilimin burcunu, mesleğini biliyorum ama yaşını merak etmedim

Seyahat yazarı ve dijital içerik üreticisi Bahar Akıncı yıllar önce Madrid’de bir kursa gidiyor.


Son gün yapılan veda partisinde, Bahar’ın kursun başından beri bayıldığı çift de orada. Bahar’ın tabiriyle, “kadın 35’lerinde, çocuk da muhtemelen 20’lerinin sonlarında”.
Bir ara erkek tarafına şöyle diyor Bahar: “Çok yakışıyorsunuz, sevgilin kaç yaşında?”
Adam şaşırarak Bahar’a şu yanıtı veriyor: “Bilmem. İsmini, yaşadığı yeri, burcunu, mesleğini biliyorum. Ama yaşını hiç merak etmedim.”
Bu anısını instagram profilinde anlattı Bahar.
Sonrasını şöyle bitirerek:
“Tokat gibi yapıştı cevap yüzüne. Oysa benim ülkemde bir erkekle tanışmak için üç cümle vardı: Merhaba, adın ne, kaçlısın?

Yazının Devamını Oku

Bu başka türlü bir yalnızlık

Son zamanlarda en çok duyduğum şey bu:“Kendimi yalnız hissediyorum.”



Burada bahsedilen yalnızlık, eş-dost-sevgili yoksunluğundan dolayı hissedilen bir yalnızlık değil.
Başka türlü bir yalnızlık.
O yüzden, Ezgi Mola’ya açılan ve herkesi isyan ettiren o davadan dolayı ilk paylaşılan cümlelerden biri bu oldu:
“Ezgi Mola yalnız değildir”.
Ezgi’ye destek verenlerin neredeyse hepsi bu cümleyi kullandı, en son da Beren Saat.

Yazının Devamını Oku

Contemporary İstanbul notları

Contemporary İstanbul’un (CI) ilk ön izleme gününde durum şuydu:Bir buçuk yıl her şeyin dijital versiyonuna maruz kaldıktan sonra fiziksel bir sanat fuarında bulunmayı özlemişiz, ama sosyalleşmeyi de!



Dolayısıyla fuardaki eserler kadar insanların birbiriyle sosyalleşmesini izlemek de büyük resmin bir parçasıydı, kaçırılmayacak bir andı.
Peki Akbank ana sponsorluğunda yapılan fuar nasıldı?
Elbette galeri sayısı önceki CI’lara göre daha az olduğu için (toplamda 26) tüm fuarı hızlıca gezip bitirebiliyordunuz.
Yoğunluk üst kattaydı.
Alt katta sadece dijital işlerin sergilendiği Plugin vardı.

Yazının Devamını Oku

Popüler isimler daha çok ses çıkarsaydı...

Normalleşmenin ikinci adımı açıklandı ama eğlence sektörü bir aylığına yine unutuldu.

Temmuz ve ağustosta da ne olacakları belli değil.
Birçok müzisyen tepkilerini, daha fazla dayanamayacaklarını dile getirmeye çalıştı.
Ama böyle durumlarda -doğal olarak- sektördeki popüler isimlerin tepki vermesi daha çok isteniyor. Benim gördüğüm kadarıyla Gülben Ergen, Gülşen ve Nükhet Duru, Murat Boz dışında sesini çıkaran popüler isim pek olmadı.
Oysa toplu bir şekilde ortaya çıkılsa belki kararın tekrar gözden geçirilmesine yol açılabilirdi. Bu arada bazı otellerde görüyoruz.
Gayet canlı müzik yapıyorlar. Mesela geçtiğimiz günlerde Melek Mosso, Dalaman Sarıgerme’deki lüks bir otelde sahne alıyordu.
Instagram’da gördüm.
Otelde serbest ama başka mekanlarda müziğin serbest olmayışı haliyle hoş değil.

Yazının Devamını Oku

Bu yazın sürprizi: Bikini Beach

Şehirdeki ilk sosyal hayat hareketi Taner Ceylan’ın düzenlediği Olimpos Sergileri’yle geldi diye yazmıştım.Bu hafta Contemporary İstanbul ile o hareket daha da artacak.

Yarın ve çarşamba günü ön izlemeyle açılacak sanat fuarı, perşembeden pazara kadar herkese açık olacak.
Sonraki günlerde ise şehri yine yeni hareketler bekliyor.
Onlardan biri de Bebeköy’deki Backyard’ın baştan aşağı değişerek The Yard olarak ortaya çıkması olacak.
The Yard’ın en önemli yeniliği Bikini Beach adıyla açılacak olan havuzu.
Tasarım olarak 70’lerdeki St Tropez’den ilham alan Bikini Beach’in tipik bir havuz olması elbette planlanmıyor.
Daha çok gün boyu ve akşamüstü vakit geçirilecek bir mekan olarak tasarlanıyor Bikini Beach.
The Yard’ın içine konuşlanan restoran ise Aman da Bravo.

Yazının Devamını Oku

Drone’la tohum topu atışı yapıyorlar

Takside gidiyorum. Beşiktaş’tan geçiyoruz.


70 küsur yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim taksici, “Kesmişler abi ya” dedi aniden.
“Neyi?” diye sordum, “Ağacı” dedi.
Tam Barbaros’a çıkarken yolun ortasında duran bir çınar ağacı vardı.
Ondan bahsediyor. Ağaç komple sökülmüş.
Ben de sonradan anımsadım ağacı.
Orada demir bir destekle duruyordu.

Yazının Devamını Oku

Şehirde ilk hareket: Tarihi mekandaki o sergi

Şehir nihayet hareketleniyor mu?Galiba öyle!


Sıkıcı paket servis hayatlara yavaş yavaş renk gelecek gibi.
Mekanların haftaya açılacağına dair henüz resmi açıklama yok. Zaten gündem gümbürtüsünden unutuldu gibi sanki. Ama sektör beklemede, hazırlıklarını yaptı.
Her zamanki gibi her şey son dakika açıklanacak.
Mekanların açılmasından önce ilk hareketlenme sergilerle geldi.
En çok beklenen sergi de Taner Ceylan’ın Olimpos’taki zeytinliğinden elde ettiği gelirle düzenlediği ve küratörlüğünü üstlendiği “Olimpos Sergileri-2”ydi. Karaköy’deki tarihi Zülfaris Sinagogu’nu mekan olarak seçen sergiyi dün gezdim. Ama gezmeden önce Karaköy ve Galata arasında kayboldum!
Tarihi mekanı Google konumundan bir türlü bulamadığım için...

Yazının Devamını Oku

Villa Maça Kızı şimdiden o radara girdi

Yıllardır hep konuşulur ya da böyle tanımlamak havalı bulunur, “Bodrum yerli St Tropez olacak” diye.



Sanırım o üst segment jet seviyeye bu yaz itibarıyla Cennet Koyu’ndaki Villa Maça Kızı sayesinde gelinecek.
Aslında Villa Maça Kızı’nın olduğu bina yıllarca (80’lerden 2000’lerin ortasına dek) mütevazı bir aile işletmesi olan Atami Otel’di.
2015’te Capri Adası’ndaki Il Riccio’nun Bodrum’a transfer olmasıyla burası baştan aşağı kimlik ve tarz değiştirerek küçük bir Capri’ye dönüşmüştü.
O hali de güzeldi, Bodrum için farklı bir deneyimdi.
Ama Türkiye’ye gelen yabancı marka işletmeler nedense sürdürülebilir olmaz.

Yazının Devamını Oku

Orada bir Eurovision var uzakta

Valla Eurovision’da benim favorim İzlanda ve Almanya’ydı.

Öyle tatlı delilikte, kimseleri takmayan bir koreograf ve şarkıyla çıkmışlardı ki hayran kaldım.

Eurovision biraz da bu demek.

Işıltısından geçilmeyen kostümler, ‘kitsch’ sınırlarını zorlayan abartılı şovlar.

Tam bir taşma, coşma, kendini gerçekleştirme hali.

Avrupa’da herhangi bir kulüpteki şovlarda olduğu gibi.

Cumartesi gecesi de öyleydi.

Eurovision’u YouTube’dan bir izlemeye başladım, bırakamadım.

Ülkeler her yıl olduğu gibi

Yazının Devamını Oku

Zeynodisco ve o eski Gizli Kalsın geceleri

Zeynep Bastık’ı Gizli Kalsın’da dinleyip keşfedenlerdenim. O zamanlar, herhalde 2016 filan, ne Zeynep’in YouTube’daki ‘cover’ performansları vardı ne de ortamlarda korona.



Mekanlarda sabaha kadar eğlence sürüyordu.
Tabii kısıtlama yok, yasak yok.
Gizli Kalsın’ın eğlencesi de 24.00’ten sonra başlıyordu.
İşte Zeynep’i dinlemeye saatler 01.00’i gösterdiğinde giderdik.
Ya da o dönemlerdeki deyişimizle gecenin sonunda oraya ‘düşerdik’.

Yazının Devamını Oku

Bodrum’da bu kadar çok mekan iş yapar mı

Bodrum’da herkesin merak ettiği soru bu.


Gerçekten de daha önceki sezonlarda böyle bir şey olmamıştı.
Bu kadar çok İstanbullu popüler mekan aynı anda Bodrum’a gelip yazlık proje yapmamıştı.
Lucca, Paper Moon, Must, Sunset Sushi, Blue Topaz, Kun, Inari, Wu...
Ayrıca halihazırda olanlar var. Maça Kızı, Loft Elia, Frankie Beach Club gibi.
Bodrumlu yeni markalar var: Geçen yazdan Dereköy, bu yaz Naru ve The Swim Club gibi.
Urla’dan transfer olan da var: Şef Osman Sezener’in Kitchen’ı gibi.

Yazının Devamını Oku

Açılış tarihi bekleyen bir koca sektör

Yeme-içme sektöründe büyük hayal kırıklığı var.

Nasıl olmasın ki?
Tüm duyumlar mekanların açılacağı yönündeydi.
Belli bir saate kadar en azından açık alanlara izin
verilecekti. Beklenti buydu.
Hatta geçen hafta sonu ona göre malzeme alımı yapanlar vardı.
Ama beklenen olmadı.
Şimdi 1 Haziran tarihi bekleniyor ama o tarih için de sektör biraz umutsuz.

Yazının Devamını Oku