GeriOnur BAŞTÜRK ‘Bu yaz gelenlere terapist gibi davranacağız’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Bu yaz gelenlere terapist gibi davranacağız’

Hava ısındıkça, güneş yakmaya başladıkça evin içinde sabırla dört dönüyor ama bir yandan da hepimiz meraktan çatlıyoruz: Bu yaz nasıl bir yaz olacak acaba?


12 Nisan tarihli yazıda turizmcilere sormuştum bu soruyu.
Hepsi öngörülerini sıralamıştı:
Havayollarının artık bir koltuk boş bırakarak bilet satışı yapacağını...
Bu nedenle fiyatların artacağını...
Tekne/karavan ve benzeri alternatif tatillerin bu yaz gözde olacağını...
Paket turların, kitle turizminin etkileneceğini...
İç turizmin patlayacağını ama daha çok sakin beldelere akın olacağını...
Peki iki popüler tatil beldesinde, yani Bodrum ve Alaçatı’da durumlar ne olabilir?

‘Bu yaz gelenlere terapist gibi davranacağız’


“2003 YAZINA DÖNMÜŞ GİBİYİM”

Bodrum Maça Kızı’nın sahibi Sahir Erozan
diyor ki:
“Açıkçası bu sezon yeni otel açıyormuş gibi hissediyorum.
Kafa yapısı olarak da sanki 2003 yazına dönmüş gibiyim.
Çünkü her şeyi geri vitese aldık. Kırk yıldır bu işi yapıyorum ama bu olay beni de aştı tecrübe olarak.”

“MORAL KIRIKLIĞINI ONARACAĞIZ”

Erozan’ın bu yaz sezonu için aldığı önlemlerin başında insanlara güven duygusunu aşılamak var:
“İnsanlar psikolojik olarak kendini virüs olmayan, temiz bir yerde hissetmeli.
Bu yüzden aldığımız hijyen önlemleri kadar, gelen misafirlere bir terapist gibi de davranacağız. O moral kırıklığını eski haline getirip onarmak görevlerimizden biri olacak. Elbette hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağız. Ama onları rahatlatmak, hislerini normalleştirmeye çalışmak bizim için önemli olacak.
Çünkü insanlar bir darbe yemiş olarak gelecek tatil beldelerine.”
Erozan’ın üzerinde durduğu konulardan biri de maske: “Misafirlerin maske takacağını düşünmüyorum ama biz servis elemanlarımıza maske taktıracağız.
Düşünsene, barmenim hasta olmamasına rağmen o an hapşırdı. Herkes yine de çekinecek. Bu endişeyi ortadan kaldırmak için tüm elemanlarım maske takacak.”
Bir başka mühim mesele, fiyatlar. Erozan o konuda da revizyona gideceklerini belirtiyor:
“Yabancı turist bu yaz yok gibi bir şey olacak. Biz bizeyiz. Bu nedenle hepimizin birtakım değişiklikler yapması gerekecek. Özellikle fiyatlar açısından.”
Peki ya şezlong sayısı? Erozan o konuda net:
“350 şezlong varsa onun yarısını koyacağız. Ama doğrusu gidişatı Turizm Bakanlığı’nın bizi yönlendireceği kurallar ve müşterinin istekleri belirleyecek.”

“1 HAZİRANDAN İTİBAREN...”

Benim en çok merak ettiğim şeylerden biri de şu aslında:
Haziranda normalleşme süreci başladığında insanlar bir anda hücum eder mi sahillere? Böyle bir şey olur mu? Erozan bu noktada Florida örneğini hatırlatıyor:
“Florida’daki plajlar bir ara açılmış ve insanlar akın etmişti hatırlarsan.
Bu bizde de olabilir, ama bunun olmamasına çalışacağız. Açıkçası ben de önümüzdeki günlerde Bodrum’a gidip yazın planlamasını yapacağım.
Ne zaman açılacağımız ise belli değil.
Bakanlığın vereceği kararlara göre 1 Haziran’dan itibaren her an olabilir.”

‘Bu yaz gelenlere terapist gibi davranacağız’

‘İlk gelenler Ay’a ayak basmış gibi hissedecek’

İki yazdır Çeşme’nin en popüler plajı olan Dalyan’daki Momo’nun sahibi Burak Beşer’in “Nasıl bir yaz?” sorusuna ilk yanıtı şu oluyor:
“Birçoğumuz bu süreçte fazlasıyla negatif düşüncelerle dolduk. Yazın, güneşin ve denizin insanlara iyi geleceğini düşünüyorum. İlk gelecek insanlar belki de Ay’a ilk ayak basan astronotlar gibi olacak. Heyecan ve şaşkınlıktan!
Herkes sıkıldı. Bizim görevimiz de insanların gözüne sokmadan her türlü önlemin alındığı güvenli bir işletme sunmak olacak. Misafirlerimize virüssüz bir adaya düşmüş hissini ve güvenini vermek en büyük hedefimiz.”

“O GÜVEN TESTİNİ GEÇTİKTEN SONRA...”

Burak Beşer plajdaki sosyal mesafenin nasıl hayata geçirileceği konusunu da düşünmüş:
“Grupların birbirlerine güvenip kendi aralarında o güven testini geçtikten sonra beraber seyahat edeceğini düşünürsek, onların bir arada olduğu küçük bir yatma ve oturma alanı yapabiliriz diye düşündük.
Daha az sayıda gelen misafirlerimiz için de şezlong aralarını mesafeli tutmaktan başka seçenek yok. Bu da dolayısıyla şezlong sayısını azaltacaktır.”
Momo yine o kalabalık partilerine devam edebilecek mi? Beşer şöyle yanıtlıyor: “2020’nin ilk çeyreğinde bir yıllık stres biriktirdik! Sağlık Bakanlığı’ndan gelecek olumlu haberlerle bu stresi atmak için hazır bekliyor olacağımızı düşünüyorum. Dip dibe eğlenemesek de herkesin bulunduğu yerden eşlik edeceği bir düzen kurulabilir.
Birçok alternatif üzerine çalışıyoruz. Biz Momo olarak zaten çok sıkı giriş çıkış kuralları olan bir işletmeyiz. Bu yaz sağlık kurallarıyla bu daha da kontrollü olacak.”

X

‘Aşk lazım değil’ mi gerçekten?

Önerme ummadığımız yerden, Sezen Aksu’dan geldi. Son şarkısıyla aşktan ve getirdiği olası acıların tarafında yer almıyor Aksu. Peki ama neden?

Demo kayıtlarını sessiz sedasız YouTube kanalından yayınlamaya devam ediyor Sezen Aksu.
O şarkılardan sonuncusu cuma günü düştü ortamlara: “Belki de Aşk Lazım Değildir”.
Aslında bu şarkıyı Sertab Erener son albümünde söylemişti.
Ama şimdi sahibinin sesinden dinlemek daha farklı ve anlamlı oldu.
Çünkü 2019 tarihli şarkıdaki önerme hayli beklenmedik yerden.
“Belki de aşk lazım değildir, sıcacık bir el yeter, kimse ölmez aşktan maşktan, öyle gelir” diyor Sezen Aksu şarkıda.
Oysa yıllarca “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk” dememiş miydi?

Yazının Devamını Oku

Anadolu yakasında bir Bangkok havası

Anadolu yakasında oturan arkadaşlarım dedi ki; “Hadi bu tarafa geç, seni nefis bir yere götüreceğiz”.

Trafikten tırstığım için erkenden geçtim. Ama bu kez de fazla erken oldu galiba!
Çünkü buluşma saatimize 2-3 saat filan vardı.
Aradaki zamanı Ataşehir’de açılan Han Spaces içinde bilgisayara gömülerek geçirdim.
2 saat sonra da kendimi Koşuyolu’ndaki Kaen’de buldum.
Mekanın ahşap tarzı, tavrı ve arkadaki bahçesi sebebiyle bir an kendimi Bangkok’ta gibi hissettim.
Orada gittiğim birkaç mekanı anımsattı Kaen: Sıcak, samimi ve tropikal.
Kaen’in suşi seçenekleri de çok fazlaydı.

Yazının Devamını Oku

Keşke İstanbul’un da bir sanat deposu olsa

İş insanı ve koleksiyoner Öner Kocabeyoğlu’yla, bugüne kadar topladığı sanat eserlerinin bir kısmının yer aldığı Nişantaşı’ndaki Papko Art Collection’da sohbet ederken öğrendim.



Aslında topladığı eserlerin büyük kısmı bir depoda muhafaza ediliyormuş.
“Keşke orayı da görsem” deyince, “Çok fazla karışık” dedi Kocabeyoğlu.
Bunun üzerine bir “keşke” dileğinde daha bulundum:
“Keşke Rotterdam’daki Museumpark’ta açılan sanat deposu gibi bir yerimiz olsa”.

Yazının Devamını Oku

Peki ya bunlar gerçek olursa?

Her yıl bu zamanlar komplo teorisyenleri The Economist dergisinin 2022’ye dair öngörüler içerdiği söylenen bol sembollü kapağını alır, tartışır, “Bakın şunlar şunlar olacak” diye analiz yapar.

Aslında ünlü derginin bu komplolu kapaktan daha ilginç başka bir geleneği daha var.
O da geleceğe dair olası senaryoların yer aldığı “What If?” bölümü.
Bu bölümdeki senaryoların her biri kurgu.
Ama The Economist bu senaryoların temelinin tarihsel gerçeklere, güncel spekülasyonlara ve bilime dayandığını da not düşmeden geçmiyor.
Bu yılki senaryolardan bazıları şöyle:
◊ Ya bir yapay zeka Nobel Tıp Ödülü’nü kazanırsa?
◊ Ya ölümcül bir sıcak hava dalgası Hindistan’ı vurursa?

Yazının Devamını Oku

‘Expat’ şehrinde yaşama halleri

Doha’nın popüler açık hava barı Iris’te, bir süredir bu şehirde yaşayıp çalışan kadın arkadaşlarımla müzik eşliğinde salınıyoruz.

Bir süre sonra kendini müziğin ritmine kaptırmış bir adam yanımıza doğru süzülüyor.

Arkadaşlarımdan biriyle dans etmek istiyor.

Arkadaşım nazik bir şekilde “Hayır” yanıtını verince adam da gülümseyip kibar bir şekilde uzaklaşıyor.

Haliyle, “Keşke İstanbul’da da şöyle net bir flört ortamı olsa” diyorum.

Buradaki kendiliğinden medeni flört ortamının nedeni, ortamın Birleşmiş Milletler gibi oluşu. Bu her milletten insan ise tek bir ortak amaç için şehirde:

Daha iyi para kazanmak ve daha iyi yaşamak.

Tıpkı ‘expat’ların yoğun olduğu Dubai ve Singapur’da olduğu gibi...

Doha’da da expat’lar çoğunluk ama kuralları onlar belirlemiyor tabii.

Yazının Devamını Oku

Çöl ortasında moda kültürüne şık bir bakış

Doha’nın Nişantaşı’sı olmaya aday yeni semtinde Dior’un dünyayı dolaşan meşhur sergisini yakalayıp popüler kültüre tatlı bir bakış fırlatıyoruz bugün.

1947 yılının kasvetli Paris’i...
Batıl inançları çok kuvvetli olan 42 yaşındaki Christian Dior, ilk koleksiyonunu Avenue Montaigne’deki bir malikanede hazırlamaya başlamadan önce sokakta metal bir yıldız bulur ve bunun iyiye işaret olduğunu hisseder.
Dior’un batıl inancı doğru çıkar. Çünkü ilk koleksiyonu hayal edebileceğinden çok daha fazla bir başarıya ulaşır.
Öyle ki, Dior’un adı kısa süre sonra Paris’in cazibesiyle eş anlamlı hale gelir.
Hikâyenin çıkış noktası böyle. Abartılı ya da değil.
Ama zaten modanın kendisi bu ikilem arasında gidip gelmiyor mu?
Bana kalırsa, her daim!

Yazının Devamını Oku

2022’de ‘daha az ama iyi seyahat’

Her yılın sonuna doğru büyük otel zincirleri, turizm şirketleri ve turizm birlikleri yeni yılın seyahat trendlerini açıklar, trend destinasyonları belirler.

Elbette herkes trend olacak durumları kendine göre yorumlayıp yönlendirme yapar.
Ama bu yıl ortak bir payda var.
WTTC’den (Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi) Hilton’a kadar tüm 2022 seyahat raporlarında rastlanan tanım şu:
Daha az ama iyi seyahat.
“İyi seyahat”ten kastedilen şey, seyahat süresinin daha uzun ve içeriğinin daha dolu, daha anlamlı, daha kaliteli hale gelmesi...
Bir başka üzerinde durulan tanım ise “sürdürülebilir seyahat”.
Evet, sürdürülebilir kelimesi çok fazla kullanılıyor ve bu yüzden de anlamını yitirmek üzere.

Yazının Devamını Oku

Hayat geçiyor perde perde

Pazar gecesi bol nağmeli bir canlı müzik ortamının içine düştüm.


Çünkü sahnede son dönemin en popüler gruplarından Sakiler vardı.
Levent’teki La Boucherie’nin açılış gecesinde çıkan Sakiler’i popüler yapan cover şarkı malum, Pinhani’nin “Dünyadan Uzak” adlı hiti.
Elbette grup bu şarkıyla açılış yaptı ve sonrasında peş peşe ‘damarlarla’ dertli kuyulara düşürdüler herkesi. Hakan Altun’dan başlayıp herkesin bir yerden bildiği, mırıldandığı meyhane alaturka ve arabeskleri sıraladılar.
Sakiler’i dinleyenler arasında Fırat
Çelik de vardı, Birkan Sokullu’yla sevgilisi Eda Gürkaynak da...
Bir başka masada Aybüke Pusat, menajeri Önem Günal’la oturuyordu.

Yazının Devamını Oku

Kimse flört etmeyi bilmiyor

Bir sosyal ortam kelebeği olduğumdan bazen bir köşede öylece duruyor ve insanları gözlemliyorum.

Gün gelip de bir gözlem raporu hazırlasaydım gecelerle ilgili, herhalde baş köşeye “flört edememe” halini koyardım.
Bu konuda uzman olduğumdan filan değil, sadece kadınlar ve erkeklerin flört edeceğim derken birbirlerini ne kadar yanlış anladığına şahit olduğumdan...
Genelde şöyle oluyor:
1- Erkek kendine göre normal ama bir kadına göre fazla aceleci davranıyor.
Kadınla bakışır bakışmaz onun yanına gelip bir şekilde tanışmak istiyor.
Eğer kadının yanında arkadaşları varsa, o an bittiği an.
Kadın, adamı arkadaş grubunun içinde nazikçe tersliyor.

Yazının Devamını Oku

Bir Türkiye masalı: Hülya ve Tanju

Meşhur aldatma dizisi “The Affair”in yerlisini çektiler biliyorsunuz. Yakında gösterilecekmiş.



Yapımcıların bu tür hikâyeleri bile uzaklarda arayıp adaptasyon peşinde koşmalarına şaşırmamak elde değil.
Oysa geçmiş zaman Türkiye’sinde ne örnekler var.
En çılgın örneği malum; Hülya Avşar ve Tanju Çolak aşkı.
Şimdilerde bu eski aşk yeniden gündemde. Elbette Hülya Avşar sayesinde.
Bir talk şovda şöyle bir demeç topu yuvarlayarak eski defterlerin yeniden açılmasına neden oldu Avşar:

Yazının Devamını Oku

Şehrin yeni İtalyan lokantası

Şehrin yeni İtalyan lokantası Terrazza’nın şefi Claudio Chinali 11 yıl önce gelmiş Türkiye’ye.

“Hatırlarsınız, Happily Ever After’daydım” dedi Meryem Uzerli gibi kırık ama akıcı, sempatik Türkçe’siyle.
Aslen Napolili ama uzun süredir bizden biri, yani İstanbullu olan Claudio, Terrazza’daki yemekleri şu ana fikirden yola çıkarak hazırladığını söylüyor:
“Masaya gelen her tabak, topraktan başlayıp incelikle ve emekle örülen upuzun bir zincirin nihai halkası”.
Şef Chinali’nin üzerinde durduğu bir başka şey de, İtalyan geleneğiyle hazırladığı günlük ev yemeklerinde Türkiye’nin farklı bölgelerinden topladığı yerel malzemeyi kullanması.
Bu yüzden bir makarnayı sunarken, “İçindeki şu ürün Antakya’dan geldi” diyor heyecanla.
Peki Zorlu Center’daki Eataly içine konuşlanan Terrazza nasıl bir ambiyansa sahip?
Sade, sıcak, samimi bir havası var diyebilirim.

Yazının Devamını Oku

Bahar Korçan: Hep hikâyenin peşinde koştu

Bahar Korçan sadece bir moda tasarımcısı değildi.

Aynı zamanda sıkı bir hikâye anlatıcısıydı.
Her koleksiyonu bir felsefeye, bir sorgulamaya dayanır, kıyafetler aracılığıyla bize yeni hikâyeler sunardı.
Şairdi de... Bahar Korçan kreasyonundan bir ürün aldığınızda içinden onun yazdığı bir şiir çıkması en özel sürprizlerden biriydi.
Modayı sanat gibi gördüğü için defilelerini de buna göre düzenliyordu.
Beyhan Murphy ile çalıştıktan sonra opera, bale ve tiyatro kostümlerine yönelip bu alanda üretmeye başlaması bu nedenle sürpriz değildi, olması gereken “olmuştu”.
Çünkü hikâyenin peşindeydi Bahar Korçan.
Ona esas cazip gelen oydu.

Yazının Devamını Oku

Dizi diyarlarına kanepeden bakış

Hava sisli, puslu. Ortamda bir dizi havası.


Zaten hem yeni dizi çok hem de günde bir dizi bitirmek artık olağan bir rutin.
O zaman bugün sosyal hayat ortamlarından değil, kanepemden yayılarak bildireyim.
İzlediklerimden aklımda kalanların özeti şöyle...
INVASION: İSTİLAYA FARKLI BAKIŞ
Uzaylı istilasını konu alan yapımlarda genelde aksiyon bellidir:
Uzaylıların yıkıcı marifeti bol bol sergilenir, her yer karışır, arabalar son sürat sürülür ve tabii insanlar kaçışır.

Yazının Devamını Oku

Yerli ve arabesk bir ‘Pet Shop Boys’

Kurtuluş Kuş ve Burak Bulut.Onlar için yazın ortasından bu yana en çok dinlenen ikili desem yanlış olmaz.

Son 5 ayda peş peşe çıkardıkları şarkıların sadece YouTube dinlenme oranları bile göz kamaştırıcı:
- Sevmedim Deme (157 milyon)
- Nabız (100 milyon)
- Baba Yak ( 46 milyon)
Son şarkıları “Herkes Duydu” aynı şekilde hızla dinlenme rekoru kırdı, YouTube trendlerde şu anda 1 numara.
Kurtuluş ve Bulut ikilisi aslında bir proje.
Yılların Pet Shop Boys ikilisi Neil Tennant ve Chris Lowe gibi elektronik eşya satan bir mağazada tanışıp arkadaş olmamışlar.

Yazının Devamını Oku

Ona asla durmaktan bahsetmeyin!

Fotoğraflar şahane. Bir hikâyesi var. Prodüksiyon iyi. Kısa filmi bile var. Söyleşide ise bol atışma ve nefis, altı çizilesi cümleler. Madonna ve oyun yazarı Jeremy O. Harris’in V Magazine için gerçekleştirdiği çarpışmaya buyurun...

Madonna Forever.
V Magazine’in son sayısının kapağında yer alan Madonna için kullanılan başlık böyleydi.
Biz yıllardır “Ajda Forever” diyorduk zaten, şimdi Madonna da o statüye erişti.
Dergideki fotoğraflar kadar, ki onun ayrı bir hikâyesi var, Madonna’nın söyledikleri de dikkat çekici. Söyleşiyi yapan Jeremy O. Harris ünlü bir oyun yazarı. “Slave Play” en çok bilinen oyunu.
Madonna ve Harris son yıllarda çok tartışılan “cancel culture”, yani iptal kültürüne değinmişler röportajda.
Cancel kültürü aslında bizim buralardaki linç kültürünün akrabası, hatta aynısı.
Özeti şu:

Yazının Devamını Oku

Negatif PCR testiyle girilen yemek daveti

Bundan iki yıl önce bir etkinliğe girebilmek için test yaptırmam gerektiğini söyleseler, güler geçerdim. Ama şimdi bu gerçek oldu ve önceki gece Kulüp adlı dizinin ilk gösterim yemeği davetine katılmak için test yaptırdım.



Çünkü negatif PCR’ı göstermeden davete katılamayacağımı söylediler.
Doğruya doğru, önce testle uğraşmak istemedim, “Katılmayayım” dedim.
Çünkü şu anda şehirde çok sayıda etkinlik düzenleniyor ve bırakın testi, kimse aşılı olup olmadığınıza bile bakmıyor.
Dolayısıyla bu titizlikten ilk başta sıkıldım, ama sonra hak verdim. Üstelik etkinliği düzenleyenler her şeyi düşünmüş. Davet ettikleri 80 kişinin evine tek tek test ekibi yolladılar, bana da...
Sonuç negatif çıkınca da bir saate yakın taksi bekleme ve onun üstüne hemen önümde gerçekleşen tekme tokat ve bol küfürlü bir taksi kavgasına şahit olduktan sonra SALT Galata’daki davete ulaştım.

Yazının Devamını Oku

Galataport nasıl olmuş?

Galataport’a gidecekleri baştan uyarayım. Benim gibi Karaköy’e kadar gitmeyin.

Oralar henüz kapalı.
Giriş yok.
Meğer en yakın giriş Mimar Sinan Üniversitesi’ne çok yakın bir yerdenmiş.
Bir başka giriş ise İstanbul Modern ve MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin kesiştiği noktadaki müze meydanından.
Oturma gruplarıyla beraber çok iyi düzenlenmiş olan geniş müze meydanıyla ilgili tek eleştirim şu olabilir: Çok çıplak olması. Yeşilin azlığı.
Bu arada müze meydanının göbeğinde eski İstanbul Modern binasından anımsadığımız tarihi Tophane Saat Kulesi var.
Dikkatli gözler fark edecektir; saat kulesi eski haline göre dişleri yeni beyazlatılmış insan misali ışıl ışıl parlıyor. Bu restore edilmiş “aşırı parlak” versiyonu yine tartışmalara yol açabilir ama işin bir başka tarafı daha var.

Yazının Devamını Oku

Esas acımasız olan kim?

Nusret, Londra’daki yeni restoranını açtıktan sonra ilk kez Milliyet’ten Çağdaş Ertuna’ya konuşmuş. Nusret’in o röportajdaki şu cümlesi dikkat çekiciydi:“Bu Türkiye’nin uluslararası markası. Amerikalılar, Yunanlar herkes sahipleniyor, en acımasız Türkler eleştiriyor.”


Doğrusu bu ya, “En acımasız Türkler eleştiriyor” söylemi hayli acımasız olmuş! En taze örnek: The Observer’ın 20 yıllık yemek eleştirmeni, gazeteci Jay Rayner’ın Nusret hakkındaki 17 Ekim tarihli yazısı çok daha acımasız.
Rayner, Nusret’in 1450 sterlinlik bifteğini protesto etmek için restoranın önüne evinden getirdiği bir masayı kurmuş, üzerine kareli masa örtüsünü sermiş ve Parsons Green’deki Kebab Kid’den sipariş ettiği lezzetli paket kuzu dönerini afiyetle yiyip poz vermiş.
Bu fotoğrafını da gazetedeki köşesine koymuş.
Rayner, “Bu gülünç bir hareket ama o zaman Nusr-Et Steakhouse da gülünç bir restoran” diyerek başladığı yazısında neler demiyor ki...
Mesela: “Şu anda Instagram’da 38 milyon takipçisi var. Erkeklerin cinsel yetersizlik korkusunu gösteren bir şey arıyorsanız, bir Salt Bae videosu buna çok iyi hizmet edebilir.”
Mesela: “Burada altın kaplı et yemem önerildi, reddettim. Bu gazetenin parasını harcayacak daha iyi şeyler var”.

Yazının Devamını Oku

Bir ‘Cadılar bayramı’ acemisinin parti notları

Cadılar Bayramı hadisesi pek bana göre değil.

Kostümlere bürünme işi zor geldiğinden. Bir de anlamlı gelmediği için. Mesela Meksikalılar’ın Cadılar Bayramı’yla neredeyse aynı günlere (31 Ekim-2 Kasım) denk gelen Ölüler Günü (Dia de Muertos) çok daha anlamlı.
Çünkü herkes kaybettiği yakınlarını tekrar anıyor, onlar için bol çiçekli sunaklar hazırlıyor.

Amaç korkutmak değil, ölenleri hatırlamak.
Yani Ölüler Günü’nün hikâyesi aslında daha güçlü.
Ama işte Sezen Aksu şarkısındaki gibi, “küresel dünya, küresel life” gereği Cadılar Bayramı daha popüler.
Cumartesi gecesi o popülerliğe yenik düşüp yıllar sonra bir Cadılar Bayramı partisine son dakikada katıldım.

Yazının Devamını Oku

Bir ‘iyilik borcu’yla ortaya çıkan efsanenin son numarası

Yıl 1928. Giuseppe Cipriani Venedik’teki Hotel Europa’da barmen olarak çalışmaktadır.

O sırada Avrupa’yı turlamakta olan Amerikalı Harry Pickering’le teyzesi de oteldedir ve vakitlerinin çoğunu otelde, neredeyse Venedik’i hiç görmeden, barda geçirirler.
İngilizce’yi iyi konuşan Giuseppe ile kısa sürede ahbap olurlar. Birkaç ay sonra Harry’nin teyzesiyle arası bozulur. Çünkü teyzesi kendine genç bir sevgili bulmuştur ve aniden otelden ayrılır.
Teyzesinin gidişinin ardından daha çok içmeye başlayan Harry’ye bir gün Giuseppe sorar, “Bu içkileri ödeyecek paran var mı?”
Harry olmadığını söyleyince Giuseppe ona borç para verir.
Harry bu iyilik karşısında şaşırır, borç parayı alır ve bir süre sonra Venedik’ten ayrılıp Amerika’ya döner.
1931 yılına gelindiğinde Giuseppe çoktan bu borç olayını unutmuştur. Ta ki Harry borcunun katbekat fazlası bir parayla karşısında görünene kadar...
Harry, Giuseppe’ye birlikte bar açma teklifinde bulunur ve Piazza San Marco’daki çıkmaz sokakta yer alan terk edilmiş bir halat deposunun birinci katında efsanevi Harry’s Bar böylece açılmış olur.

Yazının Devamını Oku