Yargıda ‘provokasyona’ dikkat

Yargı, yasadışına çıkmayan, hukuka inanan yurttaşların en güvendiği sığınaktır. Kanunlara güvenen insanların hakkını hukuk eliyle aramak en doğal talebidir. Bu nedenle yargının herkese eşit mesafede olması beklenir. Bu beklenti içinde olanların yargıya zarar vermeyecek tutumda olması gerekiyor.

Türkiye, yargının belli bir siyasi düşünce ile hareket etmesinin, sistemin belli grupların eline geçmesinin nasıl sonuçlar doğurduğunu çok acı örneklerle yaşadı. 13 bin hâkim ve savcının 4 bin 500’ünün FETÖ mensubu olduğunu, bunun nelere mal olduğunu hatırlamakta yarar var.

Yargıyı korumanın hem yurttaşların, hem siyasetçilerin hem de yargı mensuplarının görevi olduğunu artık öğrenmiş olmalıyız.

Maalesef son gelişmeler, yaşadıklarımızdan yeterli dersi çıkardığımızı söylemenin zor olduğunu gösteriyor.

İbret verici gelişme önceki gün yaşandı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu şöyle bir tweet attı:

“45 gündür anam hastanede. Annemle fotomun altına küfreden alçak mahkemeye çıkıyor ve adli kontrolle serbest kalıyor.

Ne yapmalıyım.

Bakan olsam ne yazar.

Millet, devlet işleriyle boğuşurken anasının namusuna sahip çıkamamak ne ifade eder.

Twitimle yeniden alınırsa da provokasyon sayarım.”

Yargıda ‘provokasyona’ dikkat

ERKEĞE HAKARET İÇİN KADINA KÜFÜR EN BÜYÜK ALÇAKLIKTIR

Küfürün her türlüsü kime yapılırsa yapılsın iğrençtir, zavallılıktır, alçaklıktır. Hele hele bir erkeğe hakaret etmek için bir kadına; anneye, eşe, çocuğa küfür etmek alçaklığın en büyüğüdür.

Kadına, anneye, eşe, çocuğa küfür edenin ne insanlıkla ne hukukla ilgisi vardır.

Ama yine de tek yapılacak şey, hukuk eliyle hakkını aramaktır. Ve maalesef Süleyman Soylu sadece devlet görevi yaptığı için onun hasta annesine küfür eden alçak şahsa, yasalar gereği iki yıl, kamu görevlisine hakaret ettiği için en fazla üç yıl hapis cezası veriliyor.

Bunun karşılığında, ceza alsa bile bir gün hapis yatmadan denetimli serbest kararı ile özgür kalıyor. Sadece bakan olduğu için değil bir evlat olarak da Soylu gösterdiği tepkide sonuna kadar haklı.

BAKAN SOYLU’NUN TWEET’İNDEKİ MESAJ

Benim dikkatimi çeken, tweet’indeki son cümle oldu. Hakaret eden kişi için, “Twitimle yeniden alınırsa da provokasyon sayarım” sözü yargıdaki bir soruna işaret ediyor.

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün dün yaptığı şu açıklama ise Soylu’nun Twitter üzerinden gösterdiği tepkiye cevap olarak yorumlandı:

Klavye başına geçip sosyal medyada bana her gün tutuklama siparişi verenlere sesleniyorum: Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Burada kanunlar, kurallar, usuller işler; hukuk işler. Bu işleyişi beğenmeyen gider, itiraz hakkını kullanır ama yargıya parmak sallayamaz.

Adalet Bakanı’ndan da bu işleyişe müdahale etmesini bekleyemez. Adalet Bakanı’nın hakim, savcı cübbesi yoktur, görevim süresince o cübbeyi giymedim ve hiç kimse kusura bakmasın, asla da giymeyeceğim.”

BAKAN GÜL’DEN KARAR ELEŞTİRİSİ

İşin ilginç yanı şu: İçişleri Bakanı Soylu, insan olarak bir evlat olarak tepkisinde ne kadar haklı ise Adalet Bakanı Gül de yaptığı açıklamada haklı.

Ama ortada bir sorun olduğu da bir gerçek. Gerçek ki bunlar kamuoyu önünde tartışılıyor. Sorun ne peki? Sorun yargının işleyişinde verilen kararlarda olabilir mi?

Adalet Bakanı Gül bunu şöyle tarif ediyor: “Yargının eksik, yanlış kararı yok mu? Elbette vardır, benim de eleştirdiğim, ‘Bu nasıl karar?’ dediğim yüzlerce karar sayabilirim. Haklı ve doğru bulmadığım kararlar vardır. Bazı dosyalarda tutuklama mümkün, hatta gerekliyken bu yola başvurulmadığını görüyoruz. Bazılarında ise tam tersi tutuksuz yargılama yeterli iken, kamu vicdanını yaralayıcı kararlara rastlıyoruz. Kaynar kazanı döküyor serbest kalıyor, süt kazanına giriyor tutuklanıyor.”

Bakan’ın da şikâyet ettiği, “Yüzlerce sayabilirim” dediği bu kararlar toplumda yargıya güveni ciddi anlamda sarsıyor. İşin başka bir yönü ise bu tür kararların İçişleri Bakanı Soylu’nun sözünü ettiği “provokasyon” boyutudur.

Acaba yargı içinde Adalet Bakanı’nın bile şikâyet ettiği o kararlarda da adalet sistemine güveni sarsmayı amaçlayan “provokasyon” boyutu olabilir mi?

Eğer siyasi tutum, gruplaşmalar varsa yargı elbette bir çatışma alanına dönüşür ve elbette provokasyon için uygun hale gelir.

GRUPLAR VE ‘RENKLENDİRİLEN’ FETÖ’CÜLER

Sayıları az da olsa Fetullahçı Terör Örgütü ile iltisaklı olanlar ile geçmişte FETÖ içinde bulunup şartlar gereği “renklendirme” ile başka kimlikle ortada dolaşanların varlığı, sistem açısından hâlâ risk özelliğini koruyor.

Hiç kimse sistemin bunlardan yüzde 100 temizlendiğini söyleyemiyor. Söyleyebilecekler için sadece birkaç ay önce, 19 Ekim 2020 tarihinde Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Genel Kurulu kararı ile ihraç edilen 11 hâkim ve savcının 6’sının 15 Temmuz darbe girişiminden sonra mesleğe girdiğini hatırlatmak isterim. HSK dün de 9 hakim ve savcıyı ihraç etti.

Hukuk eliyle provokasyon yapmak isteyenlerin amacı “devlet içinde çatışma” görüntüsüdür. Bunu önlemenin yolu ise provokasyon yapanların oyunlarını bozmak için elbirliği ile mücadeleden geçer.

 

X

Amerikan usulü aklama

Suudi Arabistan Veliaht Prens’i Bin Selman, tarihte eşi görülmemiş vahşilikte işlenen bir gazeteci cinayetinin sorumlusu, Biden ise bu vahşi cinayetin baş sorumlusunu aklayan ABD Başkanı olarak tarihe geçecektir.

Türkiye ise bu cinayeti aydınlatma çabası ile “tarih yazan ülke” olarak anılacaktır.

2 Ekim 2018 günü girdiği Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda, Prens Bin Selman’ın Suudi Arabistan’dan gönderdiği infaz ekibi tarafından öldürüldükten sonra vücudu parçalara ayrılan gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili ABD yönetiminin yıllardır elinde tutuğu istihbarat raporu nihayet açıklandı.

CIA BAŞKANI İSTANBUL’A GELDİ

CIA Başkanı Gina Haspel İstanbul’a geldikten sonra hazırlanan ve Trump yönetimi tarafından sümenaltı edilen rapor, Biden yönetimi tarafından önceki gün yayınlandı. Raporda, Bin Selman’ın sorumluluğu şöyle anlatıldı:

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı yakalamak veya öldürmek için İstanbul, Türkiye’de bir operasyonu onayladığı değerlendirmesinde bulunuyoruz.

Bu değerlendirmeyi, Veliaht Prens’in Krallık’taki karar verme üzerindeki kontrolüne, önemli bir danışmanın ve Muhammed bin Selman’ın güvenlik ekibinin üyelerinin operasyona doğrudan katılımına ve Veliaht Prens’in yurtdışındaki muhalifleri susturmak için şiddet içeren tedbirler kullanmayı desteklemesine dayandırıyoruz.

2017’den beri, Veliaht Prens, Krallığın güvenlik ve istihbarat örgütleri üzerinde mutlak kontrole sahipti ve bu da Suudi yetkililerin Veliaht Prens’in izni olmadan bu tür bir operasyonu gerçekleştirme ihtimalini oldukça düşük

Yazının Devamını Oku

Savcılık daha ne desin?

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ operasyonlarına yönelik şu açıklamayı yaptı:

“Fetullahçı Terör Örgütü’nün Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içerisine sızmış ve halen deşifre edilemeyen mensuplarının sayıca darbe girişimine katılanlara oranla daha fazla olduğu, menfur darbe girişmişinde kullanılmayan hücrelerin mevcudiyetinin ve bu yönüyle terör örgütünün Devletimizin Anayasal düzeni ve bekası açısından halen en büyük tehlikeyi ihtiva eden terör örgütü konumunda bulunuyor.”

Bu cümlelere açıklamasında yer veren sıradan bir kurum değil, son zamanlarda yaptığı FETÖ operasyonlarıyla gündeme gelen İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı.

İzmir’de, 19 Kasım 2019’dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki FETÖ mensuplarına yönelik gerçekleştirilen 14 operasyonda, 1529’u muvazzaf toplam 1966 kişi gözaltına alındı. Önceki gün de bunlara bir yenisi eklendi: 103’ü muvazzaf, 134 asker ile 14’ü darbe girişimi sonrası ilişikleri kesilen askeri okul öğrencisi olmak üzere toplam 148 kişi hakkında 46 ili kapsayan geniş bir operasyon yapıldı.

Bu rakamlar halen etkili bir mücadele verilen FETÖ tehlikesinin ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Ve asıl önemlisi, ülkeyi yönetenlerin, siyasetçilerin, yurttaşların İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nın açıklamasındaki şu cümle karşısında uykularının kaçması gerekir:

“FETÖ, Devletimizin Anayasal düzeni ve bekası açısından halen en büyük tehlikeyi ihtiva eden terör örgütü konumunda...

DÜNYADA ÖRNEĞİ YOK

Türkiye, birçok cephede çok çeşitli terör örgütleriyle mücadele ediyor. Bunların arasında PKK, DEAŞ başı çekiyor. Ancak bu örgütlerin ortak yanı devletin dışında olmaları.

Yazının Devamını Oku

Ağrı nire Gara nire

HDP seçmeni olmak zor iş!

Demokrasi adına, hukuk içinde siyaset yapsın diye oy verdikleri parti, terör örgütü ile ilişki içinde.

Yalnız yurtiçinde değil, tüm dünyada oy verdikleri partinin milletvekilleri, on binlerce insanı katleden PKK en ağır insanlık suçlarını işlerken ona “terör örgütü” dahi deyip kınayamıyor.

CNN Türk’te ‘Tarafsız Bölge’ programında HDP’nin, Türk-Kürt ayırmadan masum insanları katleden ve on binlerce insanın canına kıymış PKK’nın siyasi sözcüsü olduğunu bile bile oy vermeyi, “askerimize sıkılan kalaşnikof kurşunu”na benzetmemi çarpıtan ve kızanlar oldu.

Çarpıtma şuydu: Sadece terör örgütü PKK ve onun siyasi ayağı HDP ile oy verenlerinden söz etmeme rağmen, küçük beyinleriyle sözlerimi çarpıtıp “Kürt düşmanı” ilan etmeye kalktılar.

Terörist PKK’ya onun siyasi uzantısına laf söyleyince “Kürt düşmanı ilan etmek” eski taktikleridir.

Öte yandan, sosyal medyada edilen küfürler, ahlaken çürümüş bir kısım HDP seçmenin gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi. Diğerlerinin payına da kendilerini beraberce oy verdikleri bu küfürbazlarla eşitlemek kaldı.

SORUMLU YURTTAŞLIK

Ama asıl kızdıkları, kafalarının içindeki cevabını veremedikleri şu soruydu: Sorumlu bir yurttaş olarak PKK terör örgütü ile böylesine ilişkisi olan bir partiye oy vermeli miyim?

Yazının Devamını Oku

O teröristin adını hatırlıyor musunuz?

Yeni Zelanda’da iki camiye silahlı saldırı düzenleyerek 51 kişiyi öldüren saldırganın adını hatırlıyor musunuz?

29 yaşındaki Avustralyalı cani, 51 kişiyi öldürürken 49 kişiyi de yaralamıştı. Günlerce bunu konuştuk ama adını hatırlamıyorsunuz değil mi?

Yeni Zelanda tarihinde bugüne kadar ilk ve tek “terörist” saldırı ile ilgili öylesine önemli bir mücadele verildi ki, adını kimsenin hatırlamadığı o terörist şimdi aldığı ömür boyu müebbet hapis cezasını sessiz sedasız çekiyor.

Oysa amacı neydi? Ülkeye bir nefret dalgası yaymaktı.

Dünyanın başka yerlerinde aynı türden suçları işleyenler gibi adı duvarlara yazılsın, tarihe geçsin istiyordu. Ama unutuldu...

Peki bunu kime borçluyuz?

Başta Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern olmak üzere teröre karşı tek vücut olan siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına, devlet kurumlarına, ülkede her din ve inançtan yaşayan insanlara, Yeni Zelanda vatandaşlarına...

‘O TERÖRİST İSİMSİZ KALACAK’

Yazının Devamını Oku

Amerika ile çatışmaya hazır mısınız?

Suriye topraklarını bölerek bir terör devleti oluşturma hedefinden vazgeçmeyen Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili gerçekleri artık açık açık konuşma zamanı geldi.

Çünkü bir süre sonra buna karşı tavır almak da gerekecek.

Kaçırdıkları savunmasız 13 insanımızı başlarından vurarak infaz eden terörist PKK’nın bu katliamından sonra, onlara bu silahı veren Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü de her yönüyle tartışılıyor. Yıllardır, “Amerika gibi bir müttefikiniz varsa düşmana gerek yok” dememin nedeni bu. Amerika, “demokrasi, hukuk, insan hakları” lafları ağzından düşmeyen, “terör destekçisi ülke” konumundadır.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nün, “eğer PKK yaptıysa” şeklindeki açıklamasından sonra, Dışişleri Bakanı Blinken’ın katliamda PKK’nın rolünü kabul etmesi izledikleri ikiyüzlü politikayı göstermesi açısından önemliydi.

İKİYÜZLÜ VE KAYPAK

Amerika’nın bir yandan binlerce TIR dolusu silah vermesi, bir yandan kaypak açıklamalar yapması ikiyüzlülüğünün yanında suç ortaklığını da gösteriyor.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu en üst düzeyde şöyle dile getirdi: “İşte Amerika’nın yaptığı bir açıklama var, evlere şenlik. Hani siz teröristlerin yanında durmuyordunuz, hani siz PKK’nın, YPG’nin, PYD’nin yanında değildiniz? Bal gibi de yanındasınız ve arkasındasınız. Şimdi artık yağma yok. Eğer biz sizinle NATO’da berabersek, eğer biz sizinle dünyada, NATO’da bu birlikteliğimizi sürdüreceksek bize samimi davranacaksınız. Teröristlerin yanında yer almayacaksınız. Eğer yer alacaksanız, bizim yanımızda yer alacaksınız. Gara’da öldürülen 13 Türk vatandaşımızın kanı, terör örgütüne sahip çıkan, destek veren, sempati sergileyen herkesin eline bulaşmıştır.”

Amerika’nın terör örgütüne verdiği destek bundan açık ifade edilemezdi.

MÜTTEFİK Mİ SÖZDE MÜTTEFİK Mİ?

Yazının Devamını Oku

Terörist PKK’nın elindeki ‘esir’: HDP

Amerika’nın paralı uşağı PKK’ya yönelik Gara operasyonunda üç askerimizden sonra dün de 13 sivilin şehit olduğu haberi geldi.

Şehitlerimizin mekânı cennet olsun, ailelerinin ve milletimizin başı sağ olsun. Elbette ne onlar, ne alçak terör örgütü PKK’nın yaptıkları unutulmayacak.

İşin acı ve dayanılmaz tarafı, terörist PKK’nın siyasi kolu ve sözcüsü HDP milletvekillerinin yaptıkları açıklamalar oldu.

Acımıza acı kattılar.

Hele HDP milletvekilleri Hüda Kaya ile Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun zehirli dilleriyle sosyal medyadan yaydıkları mesajlar unutulacak gibi değil.

Terörist FETÖ ve PKK’lıların sözcülüğünü elden bırakmayan Ömer Faruk Gergerlioğlu şu mesajı paylaştı:

“PKK elindeki esir askerlerin yakınları 2.5 sene önce bana başvurmuştu. Sağ salim dönüşleri için yardım istemişlerdi. Bir barış ortamı olsa belki o insanlar hayatta olurdu. Barış, hayat için her şeyi yapardım ama devlet yetkilileri böyle bir şeyi hiç düşünmedi, adım atmadı.”

PKK sözcüsü HDP milletvekili Hüda Kaya da sosyal medya hesabından şunları yazdı:

“Hakikatler bu kadar mı çarpıtılır?

Yazının Devamını Oku

Hakkını helal eder misin Ömer Halisdemir?

15 Temmuz Derneği bir kitap çalışması yapıyor; 251 kişi 251 şehide mektup yazacak.

Benden de şehit Astsubay Ömer Halisdemir’e bir mektup yazmamı istediler.

Galiba bu çalışmada en zor görev bana düştü...

Çünkü 15 Temmuz darbe girişimi sırasında, canı pahasına Türkiye’nin, hepimizin kaderini değiştiren kurşunu atan Ömer Halisdemir’di.

Attığı kurşun, yalnız bir haini öldürmeyecek, kendisini de şehadete götürecekti.



Yazının Devamını Oku

15 Temmuz’a giden yol da böyle döşendi

15 Temmuz darbe girişiminden 4 yıl sonra, 2020 yılı Yüksek Askeri Şûrası’nda, Serdar Atasoy isimli Fetullahçı Terör Örgütü üyesi bir subayın nasıl olup da önce tuğgeneral yapıldığını, ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Dairesi’ne atandığını günlerdir tartışıyoruz. Elbette tartışmalıyız çünkü ortada ölümcül bir hata var.

15 Temmuz’a giden sürecin taşları böyle örüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, o şûralarda, 15 Temmuz gecesi kendisini darbe ile devirecek hatta öldürecek FETÖ’cülerin listeleri imzalatıldı. O yüzden 2020 yılı YAŞ toplantısında tuğgeneralliğe terfi ettirilen ve Kara Kuvvetleri İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na atanan FETÖ’cü Serdar Atasoy meselesi en ince ayrıntısına kadar aydınlatılmalı. Yoksa şu iki soru hep akılları kurcalayacak: Atasoy’u kim korudu ve onun gibi başka FETÖ’cüler de var mı?

ATAMA DOSYASINI HAZIRLAYANLAR ARAŞTIRILMALI

Konuyla ilgili ilk yazımda, bu atama dosyasının hazırlanmasında doğrudan ve dolaylı etkisi olanların tümünün FETÖ iltisakı ve irtibatının araştırılması gerektiğini yazmıştım.

Hâlâ aynı düşüncedeyim hatta TSK içinde sadece “sabit hat” soruşturmalarıyla yürütülen FETÖ araştırmalarının, uygulamadan kaldırılan FETÖMETRE dahil tüm yöntemlerle sürdürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü TSK’daki tek bir FETÖ’cü, rütbesi ne olursa olsun, bir bardak sudaki bir damla siyanür gibidir; affetmez, öldürür...

BAKAN AKAR’IN AÇIKLAMALARI

Bu konuda açıklamasını en çok merak ettiğim kişi Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dı. Çünkü YAŞ toplantılarına terfi dosyalarının hazırlanmasında sorumluluğu olan bakanlığın en üst makamında. Akar’ın görüşleri dün Hürriyet yazarı Sedat Ergin’in kaleminden okudum. Sedat Ergin’in yazısından ilgili bölüm şöyle:

“Serdar Atasoy adındaki bir kurmay albayın geçen ağustos ayındaki YAŞ’ta tuğgeneralliğe terfi etmesi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda istihbarat başkanlığına atanmasından sonra FETÖ’cü olduğunun ortaya çıkması hadisesini kendisine sordum. Konunun kamuoyunda tartışma konusu haline geldiğini belirterek, ‘Böyle bir kişinin nasıl terfi edebildiği sorusu tartışılıyor’ diye ekledim. Milli Savunma Bakanı, ‘Bu kişi ile ilgili bilgi ve belgelerin gelmesiyle ilişiği kesilmiştir’ diye yanıtladı.

Mülakatın bundan sonraki soru-cevap bölümü şöyle geçti:

Yazının Devamını Oku

ABD, FETÖ elebaşını konuşur diye iade etmiyor

15 Temmuz darbe girişiminin ardından 4.5 yıl geçti ve Amerika’nın rolü yine tartışma konusu oldu. “Yine” diyorum, çünkü konuya biraz ilgisi olanlar 15 Temmuz’un FETÖ eliyle gerçekleştirilen bir ABD darbe girişimi olduğunu biliyorlar.

Ama yine de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bir televizyon kanalında, “15 Temmuz’u FETÖ mü yaptı?” sözünün, 15 Temmuz’a “tiyatro”, “kontrollü darbe” diyen CHP’liler ve yandaşları ile özellikle FETÖ’cü sosyal medya hesapları tarafından dakikalar içerisinde hızlı bir şekilde paylaşılması, konunun bir kez daha gündeme gelmesini sağladı.

Aslında Soylu’nun söylediği açıktı; FETÖ’nün darbe girişiminin arkasındaki ABD’yi işaret ediyordu. Ertesi gün, Soylu’nun konu hakkındaki sözleri daha açık bir şekilde Hürriyet’te yayınlandı. Aynı gün Reuters Haber Ajansı çevirisini yapıp servis etti. Saatler sonra da Amerikan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, iddiaları reddetti ve şu açıklamayı yaptı: “Açıkça ifade etmek gerekirse, ABD’nin, 2016’da Türkiye’de gerçekleşen darbe girişimine hiçbir dahli olmamıştır. ABD bu girişimi derhal kınamıştır. Aksi yöndeki iddialar yanlıştır ve Türkiye’nin NATO müttefiki ve ABD’nin stratejik ortağı olmasıyla bağdaşmamaktadır.”

BIDEN DARBEYİ BİLİYORDU

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price belki bilmiyordur ama 15 Temmuz darbe girişiminden haberdar olan üç grup vardı: Birincisi 25 Aralık 2015’ten itibaren Ankara’da darbe toplantılarını organize eden FETÖ’nün Genelkurmay imamı Adil Öksüz ile 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde beraber hareket ettiği “mahrem imamlar” ve FETÖ elebaşı Gülen. İkincisi, o toplantılara katılan TSK içindeki FETÖ’cü darbeci askerler, üçüncüsü de şimdiki ABD Başkanı Joe Biden...

“Hiç de inandırıcı değil” dediklerini duyar gibiyim. FETÖ’cülerin ByLock kayıtları olmasa ben de aynısını düşünürdüm. Ama Biden’ın Türkiye’de bir darbe hazırlığından 2016 yılı Ocak ayında haberdar olduğunu FETÖ’nün iki üst düzey yöneticisi olan Rıdvan Kızıltepe ve Barbaros Kocakurt’un 2 Şubat 2016 tarihli ByLock yazışmalarından öğrenmiştik.

İSTANBUL’DAKİ ‘BOŞBOĞAZLIK’

Şimdiki ABD Başkanı’nın ülkesindeki bir lakabı da

Yazının Devamını Oku

Ya ‘sabit hat’ soruşturması olmasaydı?

Yeni Şafak gazetesinin dünkü manşetinde son derece önemli bir soru vardı:

BU ADAMI KİM KORUDU?

Bahsettiği kişi, 1988 yılında FETÖ yapılanmasına giren, “Servet” kod adını kullanan ve 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçtikten sonra, 2017’de 2. Ordu Komutanlığı Harekât Başkanlığı’na, dört yıl sonra da 2020 yılı Yüksek Askeri Şurâ’sında tuğgeneralliğe terfi ettirilerek Kara Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’na atanan Serdar Atasoy’du.

ÇALINTI SORUYLA SUBAY OLMUŞ

Atasoy “itirafçı” olarak verdiği 1 Şubat 2021 tarihli ifadesinde, 1988 yılında, lise birinci sınıftayken FETÖ’ye katıldığını, 1991 yılında Harp Okulu’na çalıntı sorularla girdiğini söyle anlattı:

“Askeri liselere hazırlık döneminde yurtta Yavuz Kod adlı şahsa ait odada ders çalışırdık. Burada Yavuz bize sorulabilecek soruların bulunduğu testleri getirdi. Bu dönemde ayrıca mülakatta sorulabilecek soruları sorardı. Yavuz bu dönemde, bizi cemaatle bağlantısı olmayan bir dershaneye kayıt yaptırdı. 1991 yılında ben, İskender (Girgin), Erdal Kara Harp okulunu kazandık. Mezun olup 1995-1996 yıllarında Tuzla Piyade Okulu’nda eğitim aldım. Bu dönemde Yavuz beni Altunizade’de bulunan FEM dershanesinin üst katına Fetullah Gülen’in yanına götürdü. İlk başta büyük bir salonda namaz kılındı ve akabinde beni küçük bir odaya götürdüler. Daha sonra Fetullah Gülen bana o dönem rütbem olan teğmen yani tek yıldızı taktı ve elini öpüp ayrıldım.

ÇALINTI SORUYLA KURMAY OLMUŞ

Serdar Atasoy, ifadesinde kurmaylık eğitimi için Harp Akademileri’ne girişte de FETÖ yöneticilerinin kendisine verdiği sorularla hazırlandığını ve kazandığını şu cümlelerle anlattı:

“2003 döneminde kurmaylık sınavına hazırlanıyordum. İsmini hatırlamadığım bir ‘abi’ beni Kavacık’ta bulunan bir eve

Yazının Devamını Oku

FETÖ’de ‘çatışma’, ‘bölünmeye’ dönüştü

FETÖ elebaşı Gülen’in sağlık durumundaki olumsuz gidişat ile örgütte baş gösteren “çatışma”, Gülen’in ölümü dahi beklenmeden “bölünmeye” doğru gidiyor.

Bunun ilk somut adımları atıldı. Örgütün Avustralya’nın Queensland eyaletindeki yapılanmasındaki çatı kuruluşlarından QECF (Queensland Education Cultural Foundation) Pensilvanya’dan alınan atama kararlarını tanımayacağını açıkladı.

Hatırlayacaksınız, 2 Ekim 2020 tarihinde bu köşede yayınlanan yazımda, FETÖ içindeki bölünmeyi anlatmış, çoğu 17-25 Aralık 2013 sonrası yurtdışına kaçan örgüt üst düzey yöneticisi 150’ye yakın ismin, “Gelenekçiler”, “Yenilikçiler”, “MÖZ (Mustafa Özcan Grubu)” ve “Barbarosçular (Barbaros Kocakurt Grubu)” şeklinde bölünmeye başladığını aktarmıştım.

TACİZ, TECAVÜZ, YOLSUZLUK

Esas olarak FETÖ elebaşının ölümü sonrasına hazırlanırken birbiriyle kıyasıya savaşan grupların, Gülen’in ölümü sonrası yerine geçmesi beklenen İsmail Büyükçelebi’nin başında olduğu “Gelenekçileri” hedef alarak, yolsuzluk ve dolandırıcılık hatta örgüt içi taciz ve tecavüzlere yol açmak ve gizlemek ile suçladıkları görülüyordu.

Türkiye’deki binlerce itirafçı ifadesiyle, askeri ve polis okulları ile üniversite sınav sorularının çalınması, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında sahte deliller ve kumpas boyutunun ortaya çıkması, 15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ’nün rolünün kabul edilmesi örgütü zor durumda bıraktı.

‘İLLİMÜNATİ’DEN DAHA TEHLİKELİ’

Yazının Devamını Oku

Terörist PKK’nın siyasi kolu HDP ile işbirliği uğruna...

Millet ittifakının iki ortağı CHP ve İYİ Parti’deki (İP) ihraç ve istifalara dikkat ediyor musunuz?

İster “milliyetçi” deyin, ister “ulusalcı”, millet ittifakı üyesi partilerde, terörist PKK’nın siyasi kolu HDP ve FETÖ uzantılı şahıslarla işbirliğine itiraz eden milletvekilleri ya ihraç ediliyor ya da eleştirileri yok sayılıp istifaya giden yol açılıyor. Uyarıları dikkate alınmadığı gibi istifa ederken de “dur” diyen olmuyor. Eleştiriler için “parti içi demokrasi” diyorlar ama dikkate alan yok. Kim neye itiraz ederse etsin, hep genel başkan ve çevresindeki oligarşik yapının dediği oluyor.

PARTİ FARKLI, UYARI AYNI

İP’den İsmail Ok, Ümit Özdağ, İsmail Koncuk gibi isimlerin kendi partilerine itirazları ne ise CHP’den Muharrem İnce, Mehmet Ali Çelebi, Hüseyin Avni Aksoy ve Özcan Özel’in itirazları aşağı yukarı aynı.



CHP’den ihraç edilen

Yazının Devamını Oku

‘Heybedeki turpun büyüğü’ kumpası

Hrant Dink cinayetinde, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer başta olmak üzere FETÖ’cü istihbaratçıların sorumluluğunu anlattığım ‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ kitabım nedeniyle, 2009’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandım.

Emniyet İstihbarat Dairesi’nin FETÖ’cü başkanı Akyürek’in avukatlığını Nurullah Albayrak yapıyordu. 28 yıl hapis istemiyle yargılandım ve beraat ettim. Şimdi, Akyürek ve Yılmazer dahil FETÖ’cüler, Dink cinayetinden yargılanıyor, avukat Nurullah Albayrak ise firarda.

12 yıl sonra Nurullah Albayrak yine karşıma çıktı, bu kez FETÖ elebaşı Gülen’in avukatı olarak. Muhsin Yazıcıoğlu suikastı hakkında yazdıklarıma cevap veriyor.

İTİRAFLAR PANİKLETTİ

Anlaşılıyor ki, FETÖ’nün Elazığ il imamı Abdullah Önder ile 19 şehrin bağlı olduğu FETÖ’nün ‘gaziantep büyük bölge imamıKamil Bakum’un itirafları onları panikletti.

Her ikisi de yüzlerce sayfalık ifadelerinde, FETÖ’nün hukuk yapılanmasını ve Yazıcıoğlu suikastında, düşen helikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü askerlerin dosyasını nasıl kapattıklarını itiraf ettiler.

İlginç olan ise Kamil Bakum’un, FETÖ’cü avukat olarak Nurullah Albayrak’ın da adını vermesiydi. Bakum, Albayrak’ın örgütün Ankara il imamına bağlı avukatı olduğunu, Ankara’ya gittiğinde Maltepe civarındaki bürosuna uğradığını anlattı. Hatta Nurullah Albayrak’ın, “Mustafa Tekin” adıyla ‘ID.108582’ No’lu ByLock kullanıcısı olduğunu ve kendi ByLock grubuna da kayıtlı olduğunu itiraf etti.

İşte böyle bir avukat olan FETÖ’cü

Yazının Devamını Oku

Yargıda üç renk FETÖ: Dün Vefa, Ay Yıldız, Sosyal Demokrat, ya bugün?

Bundan 2 bin 200 yıl önce yaşamış olan fizikçi Arşimet’in, “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım” sözü abartılı olsa da evrensel bir fizik kuralını anlatır.

Ben de abartılı ama içerisinde bir hakikati barındıran şu cümleyi edeceğim: “Bana bir hâkim ve savcı verin, istediğiniz adamı ipe götüreyim.”

Bunu, mesleğini onurla yapan, hukuka bağlı olan vicdan sahibi yargı mensupları için değil, sayıları az da olsa sahip olduğu yetkiyi FETÖ ve benzeri örgütsel yapılar için sınırsız bir operasyonel güç olarak kullananlar ya da kullanacaklar için yazdım.

Böyle bir tehlike vardı, hâlâ var ve “geçmişten ders almayanlar için” gelecekte de var olacak gibi görünüyor.

FETÖ KİMİN DERDİ?

7 Şubat 2012 MİT Müsteşarı’nın tutuklama girişimi, 17-25 Aralık 2013 operasyonları, 2014 MİT TIR’larnın durdurulmasında FETÖ’cü savcı ve yargıçların yaptıkları hafızalarda olduğunu düşünüyorum.

Peki geçen hafta HSK’nın 9 hâkim-savcıyı ihracı, 4’ünü açığa alması, 22 tanesinin göreve iade talebinin reddi ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın 44 hâkim savcı için gözaltı kararı bir şey ifade ediyor mu?

Yüzlercesi hakkında incelemenin devam etmesi, FETÖ’nün 15 Temmuz darbesi sonrası bile yargıya eleman sokması sadece bu soruşturmaları yapanların derdi mi?

FETÖ’yü en iyi FETÖ’cüler anlatıyor. O yüzden çoğu zaman

Yazının Devamını Oku

Kripto FETÖ’cü savcıdan itiraflar

Geçen hafta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun annesine ağır hakaret eden ahlak yoksunu bir kişi hakkında mahkemenin verdiği “denetimli serbestlik” kararı etrafında yargı tartışması yine gündemdeydi.

Nitekim Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, kararlara yönelik yine hukuk yolunu işaret etse de “kaynar su ile kadın yakanı serbest bırakan, süt banyosu yapanı tutuklayan” mahkeme kararlarına yönelik eleştirisini dile getirdi.

Şikâyet eden de muhatabı da bakan olunca ortada bir sorun olduğu ama adının tam konamadığı açıktı.

Çünkü bunun için yargı sistemi içinde halen varlığını koruyan, “renklendirme” taktiği ile başka grup ve cemaatlerden olduğu görüntüsünü veren FETÖ’cü kripto unsurlara eğilmek gerekiyor. O yüzden ben Soylu’nun mesajındaki “provokasyon” kelimesine atıf yaparak ‘Yargıda provokasyona dikkat’ başlığıyla bir yazı kaleme aldım. Aldığım mesajlar, yargıda hâkim güç olmak isteyen FETÖ ve başka yapıların yarattığı sorunların büyüklüğünü de gösteriyor.

‘KAMİKAZE KARARLARA’ DİKKAT

evet, biliyorum, birileri 15 Temmuz’a kadar 13 bin hâkim ve savcının 4 bin 500’ünün FETÖ mensubu olduğunu unuttu. Hâlâ sistem içinde yüzlerce kripto unsur olduğunu duymak bile istemiyor. Bunu yazdığım için kimilerine can sıkıcı geldiğimi de biliyorum. Ama can sıkıntısı, bir gün kripto FETÖ’cü veya benzeri bir savcının ya da hâkimin “kamikaze kararıyla” operasyonunu yemekten iyidir.

Sadece geçen hafta yaşananlar örnek olmalı: Hâkimler ve Savcılar Kurulu, perşembe günü dokuz hâkim ve savcıyı ihraç etti, dört hâkim ve savcıyı açığa aldı. 22 FETÖ’cü hâkim ve savcının ihraç kararının iptal edilerek, mesleğe dönme talebini reddetti. Ankara Cumhuriyet Savcılığı da 44 FETÖ’cü hâkim ve savcıya operasyon yaparak gözaltına aldı. Ekim ayında ihraç edilen 11 hâkim ve savcının 6’sının 15 Temmuz darbe girişiminden sonra mesleğe girdiği gerçeği, bize FETÖ’nün yargı içindeki kripto unsurlarını korurken, hâlâ sisteme sızma amacının var olduğunu da gösteriyor.

‘VEFA GRUBU’ ADINI VERDİLER

Evet, yine biliyorum, rakamlar bazen yaşadığımız tehlikeyi soyutlaştırıyor. Ben size somut bir örnek vermek istiyorum. 2017 yılı Şubat ayına kadar Savcılık ve Adalet Bakanlığı’nda tetkik hâkimi olarak görev yapan

Yazının Devamını Oku

Muhsin Yazıcıoğlu, Hrant Dink’in kardeşine ne anlatacaktı?

28 Ekim 2015 tarihinde Posta gazetesindeki köşe yazım, ‘Yazıcıoğlu, Dink Ailesi’ne ne anlatacaktı?’ başlığını taşıyordu. O tarihte, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın Dink cinayetinde FETÖ’cülerin rolünü anlatan iddianamesi çıkmış, Yazıcıoğlu ve Hrant Dink isimleri sekiz yıl sonra yine yan yana gelmişti.

İki isim, Hrant Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak 2007’den sonra sık sık beraber anılmıştı; biri “maktul”, diğeri ise neredeyse “katil” gibi muamele görüyordu.

Dink’i öldürülen katil Ogün Samast’ı yönlendiren Trabzon Emniyeti’nin yardımcı istihbarat elemanı (YİE) olarak BBP çevresi ile Alperen Ocakları çevresine sızdırılan Erhan Tuncel ve beraber hareket eden BBP üyesi Yasin Hayal üzerinden Yazıcıoğlu ile partisi de zan altında bırakılmıştı.

Tam sekiz yıl sonra, 2015’te hazırlanan iddianamede ise her ikisinin de 2006 yılı Haziran ayında İstihbarat Daire Başkanlığı’nda yasadışı olarak kurulan C5 isimli bir büro tarafından takibe alındığı bilgisi yer alıyordu. Yazıcıoğlu ve Dink, “sağ terör ve azınlıklar masası” tarafından hem de öldürülmelerinden çok önce takibe alınmışlardı.

27 Ekim 2015’te Posta’da bu konuyu ‘Karanlık büro: C5’ başlığıyla kaleme aldım.

NE ANLATACAKTI ACABA?

Ertesi gün Hrant Dink’in kardeşi Hosrof Dink ile görüştüğümde şaşkındı ve bana çok ilginç bir şey söyledi, “Rahmetli Yazıcıoğlu ölümünden bir hafta önce bizimle görüşmek istemişti. Gazeteci A.B. aracı oldu, görüşecektik ama bu olay oldu, acaba ne anlatacaktı?” dedi.

28 Ekim 2015 günü Posta’daki köşemde bunu şöyle yazmıştım: “Hrant Dink öldürüldüğünde BBP’ye bağlı Alperen Ocakları, dolayısıyla partinin genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun adı bir anda gündeme oturdu. Çünkü cinayetin azmettiricisi olmakla suçlanan Emniyet Yardımcı İstihbarat Elemanı (YİE) Erhan Tuncel, Alperen Ocakları yöneticisiydi. Katil Ogün Samast’ı yönlendiren Yasin Hayal de parti üyesiydi. Cinayetin ardından Muhsin Yazıcıoğlu’nun daha önce Trabzon’a yaptığı ziyaret ile ilgili fotoğraflar ortaya çıktı. O meşhur karede Tuncel, Yazıcıoğlu’nun arkasındaydı. Bu durum BBP çevresini ‘olağan şüpheli’ haline getirdi.

Yazıcıoğlu kendisine ve partisine komplo kurulduğunu anlatmak için hep şu sözü söyledi: ‘Bizim tarla çoktan sürülmüş.’

Yazının Devamını Oku

Yazıcıoğlu dosyasının her tarafından FETÖ’cü fışkırıyor

Hatırlayacaksınız, yılbaşı öncesi Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 6 kişinin ölümüyle ilgili yazdığım yazıda ‘Muhsin Yazıcıoğlu’na yargı suikastı’ başlığını kullanmıştım.

Çünkü 25 Mart 2009 tarihinde helikopterin düşmesiyle ilgili soruşturma 12 yıldır yargının elinde parçalara ayrılmış, ilgili ilgisiz kişilerin soruşturmalara dahil edilmesiyle kumpas ve komplolara alet edilmeye kalkışılmış, içinden çıkılmaz hale gelmişti.

Şimdi yeni bir süreçteyiz ve bütün yük yine yargının üzerinde. Ama bu kez sadece Yazıcıoğlu için adalet konusuna odaklanmalı ve daha fazla suiistimallere izin vermemeliyiz.

Bu nedenle Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nde üst düzey kamu görevlilerinin yargılandığı davada verilen 221 sayfalık ana, 81 sayfalık ek mütalaa şu anda soruşturmayı yürüten Kahramanmaraş Başsavcılığı’na da yol gösterecek nitelikte.

İDDİANAMEDEKİ EKSİKLİK

Buna karşın Kahramanmaraş Savcılığı, 11 Aralık 2020 tarihli son iddianamesi, FETÖ vurgusu yaparken birçok yönden de eksikliği barındırıyor. İddianamede,daha önce hakkında dava açılan ve açılmayan sınırlı sayıda FETÖ mensubu yanında, tanık ve gizli tanık olanlar da sanık yapılmış. Bunların ayrıntılarına daha önceki yazılarımda değinmiştim. Şu anda Yazıcıoğlu ve yanındakilerin ölümüyle ilgili açılan birçok dava mevcut.

İKİ İTİRAFÇI HER ŞEYİ ANLATTI

Bunların dışında Yargıtay’da üst düzey kamu görevlilerinin yargılandığı dava ve Jandarma ile ilgili dava karar için gün sayıyor. En önemli dava ise 11 Aralık 2020 tarihli iddianameyle Kahramanmaraş’ta açıldı. Ancak baştan da söylediğim gibi, bu iddianamede itirafçı Abdullah Önder’in dosyaya müdahale konusunda girişimde bulunan FETÖ mensuplarının bulunmaması büyük eksiklik. Savcılık iddianamenin en altına bir not düşerek Önder’in ifadesinin adı geçen FETÖ’cülerin yargılandığı dosyalara yollanacağını belirtmiş. Oysa onların yargılanması gereken yer bu dava olmalıydı. Öte yandan HTS kayıtları ve ByLock yazışmalarıyla verdiği bilgiler teyit edilen Önder’in ifadesini doğrulayan bir başka gelişme, geçen hafta İstanbul’da yakalanan, 19 ilden sorumlu FETÖ mahrem imamı Kamil Bakum’un 150 sayfalık ifadesi oldu. Önder’in verdiği tüm bilgileri, isimleri doğrulayan, ek isimler de veren Bakum’un ifadesi Kahramanmaraş’taki Yazıcıoğlu davasında yeni boyutlar katacak nitelikte.

Yazının Devamını Oku