GeriNaci Cem Öncel Herkesin bir orucu var
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Herkesin bir orucu var

Neredeyse tüm kadim inançların ortak ibadetidir oruç. Son yıllardaysa orucun aynı zamanda ‘sağlıklı beslenme’ pratiği olarak benimsendiğini görüyoruz.

Arapçada “savm” kelimesi, Türkçedeki oruç kelimesinin karşılığı. “Bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak” anlamına geliyor. Yani orucun anlamı yemek yememekten daha geniş. Kuran’daki “Sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındı” ayeti, orucun çok eski bir ibadet olduğuna işaret eder. Şintoizm, Brahmanizm/Hinduizm, Budizm ve Taoizm’de farklı biçimlerde oruç tutulur. Keza Mecûsilik, Maniheizm ve Sabiilikte de oruç vardı. Kimi oruçlar, sadece ruhban sınıfına aitti. Bazı kültürlerde krallar, tahta geçmeden önce oruç tutuyordu. “Güneşin oğlu” Japon imparatorunun oruç sonrasına özel, kutsal bir yemeği vardı. Elbette tüm kültürlerde orucun kuralları farklıdır. Yine de bazı ortak manevi değerler öne çıkar: Arınma, nefis terbiyesi ve adak olarak sunma.

PEYGAMBERLERİN İZİNDE

Abdülkadir-i Geylani (ö. 1165), Gunyetü’t-Talibin adlı eserinde şöyle yazar: “Âdem aleyhisselam, Resulullah’tan (sav) önce kendisine oruç farz kılınanlardandır”. Müslüman âlimlere göre Hz. Adem’den başlayarak diğer peygamberler de oruç tutmuştur. Örneğin oruç, Hz. Musa ve Yahudilik için önemli bir ibadettir. Yıl boyunca farklı günlere yayılmış oruçlar içinde 25 saat kadar süren Yom Kippur özel bir yere sahiptir. Yedinci ayın 10. günü tutulan bu oruçta, yemek, içmek, cinsel ilişki, yağ (eski zamanların parfümü) sürmek ve deriden yapılmış eşyalar giymek yasaktır. Yahudilikte oruç, öncelikle kefaret için tutulur. Anma, duaya hazırlık veya şükür için tutulan oruçlar da vardır. Bunun yanında dua, sadaka ve tevazu orucun uzantısıdır.

ÇEŞİTLİ BİÇİMLERİ VAR

Hz. İsa, İncil’de oruç tutarken gösterişten kaçınmanın, orucu insanların takdirini kazanmak için değil “Allah rızası için” tutmanın önemine işaret eder: “Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler”. (Matta, 6: 14-20). Hıristiyanlıkta orucun biçimi kiliselere göre değişir. 40 günlük oruç dönemi de vardır ama oruçlar daha ziyade belirli gün ve saatlerde bazı yiyeceklerden uzak durma biçiminde uygulanır.

Oruç, tarih boyunca beden sağlığı için de tavsiye edilmiştir. Örneğin “İlaç içeceğine oruç tut” diyordu Greko-Romen düşünür ve tarihçi Plutark. Ondan 500 yıl önce yazan Hipokrat’a göre, “Hastayken yemek yemek, hastalığı beslemek” demekti...

SON YILLARDA POPÜLER

Son yıllarda sağlıklı kilo vermek, bedeni tazelemek için oruç tutmak hayli popüler. Buna İngilizcede “intermittent fasting” yani “aralıklı oruç” adı veriliyor. Aralıklı oruç diyetinin yemek yemeden geçirilen süreye bağlı olarak farklı biçimleri var. Bu konuda tüm dünyada klinik araştırmalar yapılıyor, bulgular tıp dergilerinde yayınlanıyor. Pek çok kuruluş ve hekim sağlıklı yaşam için aralıklı orucu tavsiye ediyor. Yemek şirketleri, buna uygun mönüler hazırlıyor. Elbette bu tür oruç/diyet uygulamalarının en önemli farkı, manevi öğretilerdeki beden-ruh, kalp-kalıp ilişkisinin sadece “beden/kalıp” bölümüne odaklanıyor olması.

BİR TUT, BİR TUTMA

Müslümanlıkta da orucun beden sağlığı için faydalı olduğu kabul edilir. Hadis kaynaklarına göre Hz. Peygamber “Oruç tutun ki sıhhat bulasınız” demiştir. Ayrıca oruç ramazana özgü bir ibadet değildir. Sadece “Allah rızası için” tutulanlar, “nafile” oruç olarak adlandırılır. Nafile oruçlar içinde en faziletlisi ise Davud peygamberin orucudur. Bu orucun kendine özgü bir zaman aralığı vardır. Hz. Peygamber bunu şöyle tarif etmiştir: “Bir gün tut, bir gün tutma. Bu Dâvûd’un orucudur ve oruçların en faziletlisidir; ondan daha faziletli oruç yoktur.” Önceki dinler gibi İslam da orucun bedeni yanıyla manevi tarafını bir bütün olarak görmüştür.

TASAVVUFTA KALP ORUCU

Hatta tasavvufta oruca ilaveten bir de “kalp orucu” tavsiye edilir. Yani beden oruçlu olmadığında bile gönül her an -açgözlülük, hiddet, kıskançlık, kibir, nefret- orucunda olmalıdır. Yiyecekler bedensel orucun, Allah sevgisi ise gönlün gıdasıdır. İşte bu oruca alışan kalp, hiçbir dünyevi varlığa tapmaz ama kâinattaki tüm mahlukatı “Allah rızası” için sever. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” sözünün özü de budur zaten.

X

Ne kadar latifsiniz

Dürüst olalım: “Latif ve nazik” olmanın modası çoktan geçti. Doğallık, açıksözlülük, samimiyet falan derken nezaket, artık “gereksiz” bir şey sanki.

Birini düşünelim: İnsanlara daima tebessüm eder... Kimseye sesini yükseltmez... Muhatabı kim olursa olsun yüzüne dönerek konuşur... Topluluktaki en az bilgili kişi kimse onun anlayacağı biçimde anlatır... Sokakta yürürken küçük çocuklar dahil herkese güler yüzle selam verir... Alçakgönüllüdür... Teşekkürü unutmaz... İnce düşünür ve kimseyi incitmemeye dikkat eder...



*

Günümüzde bir erkeği bu vasıflarla tanıtacak olsak ne kadar ilgi görür acaba? Acaba fazla efendi, fazla nazik mi bulunur? 21. yüzyılı tam olarak kestiremiyoruz... Ama böyle bir erkeğin, 7. yüzyılda, ona düşman olanların bile saygısını kazandığını biliyoruz. Hem de sertliğin, “maçoluğun” norm olduğu bir ortamda... O insan, Hz. Muhammed Mustafa’dır.

*

Yazının Devamını Oku

Hafızamdan hiç gitmesin

Güçlü hafıza, bir armağandır. Öte yandan unutabilmek de aynı şekilde bir hediye. Mesele neyi hatırlayıp neyi unutmak gerektiğinde düğümlenir.

Ramazan ayı, farklı yaşam ritmi ve sofra alışkanlıklarıyla, çocukken hafızamıza güçlü şekilde kaydedilir. Hatta tatlı anılarla dolu çocukluk ramazanları, nostalji sebebidir. Örneğin 1911-1922 arasını savaşlarla geçiren kuşağı ele alalım. Onların çocukluğundaki ramazanlar, güzel barış yıllarını hatırlatıyordu. Bir sonraki kuşaktaysa elektriğin yaygınlaşması ve kentleşme nedeniyle, pek çok gelenek adım adım kayboldu. Tüm bu değişimler, beraberinde “Nerede o eski ramazanlar?” klişesini getirdi. Düşünsenize... Bizler bile pandemi öncesi “eski” ramazanları özler olduk.



HATIRLA ‘SEVGİLİ’Yİ

İslam tarihinde de Hz. Peygamber ile birlikte geçirilen yıllar, “asr-ı saadet” olarak hatırlanmıştır. Resulullah’a gönülden inanıp sohbetlerine katılan “sahabe”, onunla birlikte geçirdikleri zamanı kendi çocuklarına özlemle ve muhabbetle anlattı. “Sevgili” Peygamber’in hiç unutulmaması istenen söz ve davranışları ezberlendi. Bunlar zamanla bir araya getirildi ve nihayetinde yazıya döküldü. İslam medeniyetinin ortak hafızası olan hadis ve sünnet külliyatı işte bu şekilde oluştu. Çok fazla sayıda hadis ezberleyenlere “hafız” dendi. Aynı Kuran’ı ezberleyenlere dendiği gibi...

GÜÇLÜ HAFIZA İÇİN

Yazının Devamını Oku

Yemeksiz ikram?

Herkes bilir... Ramazan, konukseverlik ve ikram zamandır. Peki ama evimize misafir davet edemezken ikram nasıl olacak?

Eğer sen başkalarını davet etmek istersen... evvelce çok iyi hazırlık gör. Evin barkın, sofra ve tabakların temiz; odan minderlerle döşenmiş; yiyecek ve içeceklerin de seçkin olmalı.” Böyle diyordu 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’te. Yani “Saadet Bilgisi” adlı meşhur eserinde: “Bütün konukların sofradan doyarak kalkması için yiyecek ve içeceği olabildiğince iyi ve temiz hazırla... Yemekte konuğun içeceğini eksik etme; biri biter bitmez diğeri hazır bulunsun... Mümkün ise diş kirası (diş teri) ver ki tatmin olsunlar.”

HEP BİR FAZLASI

Türk kültürünün adeta genetik kodlarına işlemiş olan konukseverlik geleneği, İslam’la beraber kesintisiz devam etmiştir. Çünkü misafirin bereketiyle geldiği inancı, Hz. Peygamber’in sözlerinde de mevcuttu. Örneğin sahabeden birileri, “Ey Allah’ın Resulü, yiyoruz ama doymuyoruz!” diye yakınınca Hz. Peygamber “Ayrı ayrı yiyor olmalısınız” der. Onlar “Evet, doğru” diye cevaplayınca şu tavsiyeyi verir: “Yemeği topluca yiyin ve (başlarken) Allah’ın adını anın ki, bereketli olsun.” Resulullah, bir diğer hadisindeyse, “Kimin yanında iki kişilik yemek varsa üçüncü kişiyi, dört kişilik yiyeceği olan beşinci ya da altıncı kişiyi misafir etsin!” diyordu.



KARŞILIK BEKLEMİYORUZ

Yazının Devamını Oku

O bir gölgedir varlık sanırsın

Ramazan denince hatırlanan Karagöz-Hacivat gösterileri, aslında göründüğünden daha derin bir mana üzerine kuruludur.

Karagöz-Hacivat’ı bilmeyenimiz pek yoktur. Ne de olsa Türk-Osmanlı kültürünün en meşhur görsel simgelerinden biri. Çizgi filmin/animasyonun atası sayılabilecek gölge oyunu, nicedir geçmişe mahkûm: Ona ancak turistik eşya dükkânlarında ve ramazanlarda denk geliyoruz. Elbette özünden uzaklaşmış haliyle...

PERDENİN YILDIZLARI

Malum... Karagöz ve Hacivat gösterisi, başroldeki iki karakterin zıtlığı üstüne kuruludur. Hacivat, Karagöz’e göre daha bilgilidir. Açık sözlü Karagöz biraz kaba-saba, “Hacı cav-cav” ise daha bir naziktir. Aralarındaki kültür farkı, yanlış anlamalara ve Karagöz’ün celallenmesine yol açar. Zaten olaylar da genellikle onun attığı “kötek” ile son bulur.



*

Yazının Devamını Oku

Can kulağıyla dinlersen duyarsın

İlk işittiğimiz ses hangisidir, kimindir? Bir ney sesi duyduğumuzda aklımıza ne gelir? İç sesimizi duymak için ne gerekir?

DAHA bu dünyaya gelmeden önce, anne karnında başlarız sesleri dinlemeye. Varlığımız, annemizle bir bütündür. O alemde duyduğumuz seslerse, kalp atışı ve nefestir. Kendi kâinatımızda, anne sesinin dışında sesler de duymaya başlarız zamanla. İşittiğimiz sevgi dolu nidalar ve sakin müzikler bizi rahatlatır.

Derken anne karnında “ekmek elden, su gölden” yaşadığımız hayata veda vakti gelir. “Göbekten bağlı” olduğumuz alemden mecburen ayrılır, yeni bir aleme doğarız. Bu dünyada ilk duyduğumuz ses ise, nefes alabilmek için çıkardığımız o güçlü feryattır. Neyse ki kucağına başımızı koyduğumuzda, annemizin tanıdık kalp atışı, nefes sesi bizi sakinleştirmeye yeter. Kendimizi ait olduğumuz aleme dönmüş gibi hissederiz. Orası, “ana” vatandır.

MÜKEMMEL SES

İslam kültüründe insanın ruhani yolculuğu, anne karnından ayrılıp bu dünyaya gelişimize benzetilmiştir: Bu alemden önce hepimiz, “elest meclisi”ndeydik. Ruhlarımız orada Yaradan’ın harikulade hitabına şahit oldu (A’raf, 172). O eksiksiz alemde hakiki mutluluğu tecrübe ettik. Bu dünyaya geldiğimizdeyse hep ezeli vatanımızı özledik, her yerde O’nun sesini aradık.

İNLEYEN NAĞMELER

Mevlana’nın Mesnevi’si, Kuran’ın “oku” çağrısından ilham alırcasına, “dinle” diyerek başlar: “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları [nasıl] anlatıyor / [Diyor ki]: Beni kamışlıktan kestiler keseli, feryadımla erkek-kadın ağlayıp inledi.” Neyin yapıldığı kamış, nasıl doğal ortamından ayrıldığı için inlerse, ruhumuz da ezeldeki yurdundan koparak geldiği bu alemde, derin bir ayrılık acısı çeker.

KENDİNİ DİNLE

Yazının Devamını Oku

Şifa niyetine

“Pandemi ramazanları”nda asıl mesele, oruç tutmanın ötesinde hepimizin sağlığı için “kendimizi tutmak”.

Pandemi nedeniyle öyle ciddi sağlık sorunları yaşanıyor ki, “oruç ve sağlık” başlıklı haberler, nostaljik bir hoşluk gibi kaldı: Oruç tutarken sağlığımız için nelere dikkat etmeli, iftarda ne yemeli, ne zaman, ne kadar yemeli... Tüm bunlar medyanın gelenekselleşmiş ramazan soruları. Ancak geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu ramazanda da çok daha kritik bir konumuz var: Salgından korunmak ve hastalığı çevremize bulaştırmamak.

TUT KENDİNİ

Bize Farsça’dan gelen oruç kelimesinin Arapça’daki karşılığı “savm” kelimesidir. Savm, “uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak” demek. Yani orucun aç kalmaktan daha geniş bir anlamı var. Demek ki pandemi ramazanlarında, olumsuz davranışların yanı sıra, hastalık kapma veya hastalığı yayma ihtimali bulunan tüm hareketlerden uzak durmaya gayret etmeliyiz. Yani oruçla beraber kendimizi de tutmalıyız.

KALABALIK ORUCU

İslam düşüncesinde beden, bize verilmiş bir emanettir. Hz. Peygamber’in ifadesiyle “bedeninin senin üzerinde hakkı vardır”. Ayrıca “kendi kendinizi tehlikeye atmayın” ayeti, bu konuda net bir tanım getirir. Öyleyse, “Müslümanım” diyen herkes için kendisinin, yakınlarının ve tüm insanların sağlığını, canını korumak kutsal bir görev değil mi?

*

Sorumluluk listesine sağlık çalışanlarını gereksiz yere yormamayı, acil ihtiyaçlara mâni olmamayı, vakit kaybına ve kaynak israfına yol açmamayı da ekleyebiliriz. Sağlıklı kalmak için gelin bu ramazan riskli tercihlerden, evlerde elzem olmayan toplantılardan ve davetlerden uzak durup şifa niyetine “kalabalık orucu” tutalım.

VAR MISINIZ İTİKÂFA?

Yazının Devamını Oku

Ganîsi gelsin

Ramazan, daima sofrada bolluk, bereket ayı olarak görülmüştür. İftar masası, en mütevazı hanelerde bile elden geldiğince donatılır.

Pek çoğumuz büyüklerimizin okuduğu sofra duasına aşinadır: “Artsın eksilmesin / Taşsın dökülmesin / Bu yensin, ganîsi gelsin” Elbette sofra zenginliği dendiğinde akla ilk gelen çeşit sayısı ve yemek miktarıdır. Ne var ki İslam medeniyetinde ve Türk kültüründe sofranın bereketi, esasen o sofradan yiyenlerin çokluğuna ve hayrına göredir. Nitekim sofra duası, şöyle devam eder: “Hak, Halil İbrahim bereketi versin aşımıza.”

BEREKETİ BOL OLSUN

“Bereket”, inanç tarihinin en evrensel motiflerinden biri. Tarladaki mahsulün veya hayvanların çoğalması için dua etmenin bereket getirdiği inancı, neredeyse tüm kültürlerde mevcut. Bereket sembollerinin en zengin örneklerini Anadolu’da buluyoruz.



*

Yazının Devamını Oku

Selam sana kadim dost

“Hoş geldin iyilik, yardımlaşma, şükür ve hoşgörü zamanı. Selam oruç, iftar ve sahur ayı... Tüm güzellikleriyle “merhaba ya şehr-i ramazan!”

Nicedir ayrı kaldığımız bir dostumuzla karşılaşınca nasıl mutlu oluruz değil mi? Birbirimizi görünce neşeyle selamlaşıp, kucaklaşırız... Gerçi pandemi nedeniyle, bu sene de içimizden geldiği gibi sarılma imkânımız yok. Hatta maskeliysek güler yüzümüzü bile tam gösteremiyoruz birbirimize. Neyse ki içten gelen tek bir bakış, tek bir söz bile yeter bazen; dostumuzun yüreğine dokunan bir selam olur.

AİLEDEN BİRİ

Ramazan da İslam coğrafyasında yaşayan hemen herkes için kadim bir dost gibidir. Görüşmek için bir yıl bekleyip, sonrasında 30 günü beraber geçirdiğimiz... Çocukken tanıştığımız bir aile dostudur ramazan; her daim sofra arkadaşımızdır. Radyodan, televizyondan gelen bir ney sesidir bazen, bazen de minarelerde yanan ışıklar. “.....” şehri için iftar vaktidir. Milyonlarca insanla, aynı anda sofraya oturup, ortak dileklerle yemeğe başlamaktır... Yediğinin içtiğinin değerini daha iyi bilmek; bilip de unuttuğun bazı değerleri hatırlamaktır.

ZAMANDA YOLCULUK

Ramazan her yıl yeniden yaşanan gelenekleriyle, çocukluğumuza uzanan bir yolculuk öte yandan da hızla değişen dünyamızda bizi geçmişle buluşturan bir zaman makinesi. Kimimiz koşarak sarılırız ramazana, kimimiz biraz mesafeli dururuz. Ama şöyle veya böyle, hep hoşlukla karşılanır 1440 yıllık dostumuz; daima nezaketle ve neşeyle selamlanır.

*

BARIŞ VE ESENLİK

Elbette, selamlaşmak kendini karşıdakine belli etmenin ötesinde bir anlam taşıyor. “Selam”, Arapça’da ve diğer Sami dillerinde barış demek; esenlik, güvenlik, rahatlık demek. “Selam” vermek, karşındakine dostça yaklaştığının göstergesidir: “Barış, esenlik seninle olsun” anlamı taşır. Selam kelimesi, karşındakini saydığını, onunla iletişim kurmak istediğini anlatan bir paroladır. Sosyal medyada “slm” diye kısalttığımız bu parola, bize maddi-manevi yeni kapılar açar veya kapanmış kapıları yeniden aralar.

Yazının Devamını Oku

Muhabbetle sarılmak

Pandemi nedeniyle yüz yüze görüşmelere mecburen uzak duranlar, aynı dertten muzdarip: “Şöyle kaygı duymadan, arkadaşlarımla sarılıp, karşılıklı, yüz yüze sohbet etmeyi çok özledim. Gerçek muhabbete hasret kaldık...”

Aslında sıkça kullandığımız “online” görüntülü sohbet de bir tür “yüz yüze” görüşme. Ne var ki sevdiğimiz birini ekranda değil de “kanlı-canlı” karşımızda görmenin çok farklı fizyolojik etkileri var.

Malum, sevdiğimiz birine sarıldığımızda oksitosin hormonu salgılıyor ve rahatlıyoruz. Üstelik rahat ve güvende hissedebilmek için karşımızdakilerin mimiklerini ve vücut dilini yakından görüp “hissetmeye” muhtacız. Ayrıca insanlar arasında “pozitif elektrik almak-vermekle” ilgili araştırmalar da giderek artıyor. Kısacası, “gerçek” muhabbetin olumlu etkileri, artık bilimsel yöntemlerle ölçülebiliyor.

MUHABBET DEDİĞİN NEDİR?

Milletçe çok sevip son zamanlarda özlemini çektiğimiz “muhabbet”, “hubb” kökünden türemiş bir kelime. “Hubb” Arapça’da sevgi, gönülden bağlılık demek. Dolayısıyla “muhabbet” kelimesinin karşılıklı konuşmaktan daha derin bir anlamı var: “Sevgi alışverişi”. Zaten ahbap (sevilen kimse, dost), habip (sevgili) ve muhip (seven) de hep aynı kökten türemiş kelimeler.

İslam kültüründe Hz. Peygamber için sıkça kullanılan benzetmelerden biri de “Habibullah”tır; yani, “Allah’ın sevdiği, sevgilisi”. Örneğin Süleyman Çelebi, Vesiletü’n-Necat’ta şöyle yazar: “Ya Habîbullah bize imdâd kıl / Son nefes dîdârun ile s’âd kıl”.

*

Elbette, sahabe dışındaki Müslümanlar o

Yazının Devamını Oku

Babanı da sevmezdim...

TÜRK sinemasının unutulmaz repliklerindendir: “Hiç sevmedim seni... Babanı da sevmezdim zaten.” Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” adlı romanından uyarlanan “Süt Kardeşler” filminde, Miralay Hüsamettin (Şener Şen), Şaban karakterine söyler bu sözü. Çünkü onun gözünde, daima şüpheli, güvenilmez bir yanı vardır Şaban’ın (Kemal Sunal), babasından miras kalan.

Ne acıdır ki, olumsuz bir imgeden daha ağır yükler de devralabilir evlatlar... İzi hayat boyu silinmeyen kan davaları gibi. Atalarımız boşuna dememişler, “dedesi ekşi erik yemiş, yedi göbek torununun dişi kamaşmış” diye.

HESABINI SİZDEN SORARIM

Kuşaktan kuşağa aktarılan düşmanlıkların, kan davası meselesinin kökleri neredeyse medeniyet tarihi kadar eskidir. Yunan şehir devletlerinden Japonya’ya kadar tüm coğrafyalarda ve hemen her devirde çıkar karşımıza. Elbette Arap kültüründe de durum farklı değildi. Öyle ki bir kişinin işlediği suçtan bazen tüm kabile sorumlu tutulurdu. Döneme ait bir şiirde ifade edildiği gibi: Affetmem, hesabını sorarım o kabilenin oğullarından... / Alırım şerefimin öcünü ileri gelen eşrafından.

YENİ BİR DEVRİN BAŞLANGICI

İslamiyet’in doğduğu yıllarda, Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki yıkıcı kan davası, Medine’nin (Yesrib’in) en önemli meselesiydi. Evs ve Hazrec, bu sonu gelmez çatışmadan çıkış yolu bulamayınca, şehrin idaresini tarafsız ve adaletli birine teslim etmeye karar verdi. İki taraf arasında köprü görevini üstlenip barışı sağlayacak o güvenilir arabulucu, “Son Peygamber” Hz. Muhammed idi. Resulullah’a gelen bu beklenmedik davet, Mekke’de ambargo altında varlık mücadelesi veren Müslümanlar için bir tür yeniden doğuş gibiydi. Tabii Medine şehri için de.

HERKESİN HATASI KENDİNE [Mİ?]

Medine’deki 120 yıllık kan davasının son bulmasını sağlayan Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’nde tüm Müslümanlara şöyle seslenmiştir: “Cahiliyeden kalma tüm adetler kaldırılmıştır... Cahiliye döneminde var olan kan davaları, - kıyamete kadar, daimî olarak - kaldırılmıştır.” Nitekim Kuran’a göre herkes sadece kendi suçlarından sorumluydu. Yakınlık, akrabalık derecesi ne olursa olsun, kimse bir başkasının işlediği suçtan ötürü cezalandırılamazdı: “Hiçbir suçlu, başkasının suçunu yüklenmez.” (En’am, 164).

Yazının Devamını Oku

Dünya denen sahnede

“Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!/Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet!/(...)Bir sahne demek âleme pek doğrudur, elbet;/Ancak, görülen vak’aların hepsi hakikat”.

“İstiklal Marşı şairi” Mehmet Âkif Ersoy, bir şiirinde dünyayı, üzerinde milyarlarca oyun oynanan dev bir sahneye benzetir. “Sahne düzenlemesi”, takdir-i ilahînin eseridir. Ne var ki Âkif’e göre, bu “sahnede” yaşanan dramlara insanların gafleti yol açmaktadır... İnsan, kendi tercihlerinin sonuçları üzerinde düşünmelidir... Ayrıca dünyada olup biten her şeyi topyekûn kadercilikle açıklayan “cebrî” düşünceye saplanmamak gerekir...

KADER AĞLARINI ÖRÜNCE

Peki nedir Âkif’in andığı bu “cebriyye” düşüncesi? Bunu tarif etmeden önce Müslümanlık tarihinden çok daha geriye uzanmalıyız... Yunan mitolojisinde “Moira”lar adıyla bilinen üç tanrısal kadın vardır. Bunların işi, iplik eğirmek ve yaşayan herkes için bu iplerden bir parça kesmektir. Paylaştırılan bu ipler, her ölümlünün belirlenmiş hayat çizgisinin ve kaderinin simgesidir. Keza antik tragedyalarda insanlar, tüm açık uyarılara rağmen “acımasız kaderin ördüğü ağlar”dan kaçamaz ve “trajik” bir şekilde felakete, sonlarına sürüklenirler. En yiğit kahramanlar bile kendilerine “biçilen” rolün dışına çıkamazlar.

TRAJEDİDEN TAZİYEYE

İslam kültüründe tiyatro ve tragedyanın en yakın akrabalarından biri “taziye” adıyla bilinen gösterilerdir. Şiî toplulukların sahnelediği bu gösterilerin ana konusu, Kerbela Faciası’dır. Kerbela, aynı zamanda “kader” konusundaki tartışmalarla doğrudan ilişkilidir.

Yazının Devamını Oku

Yeni bir gün

HER yeni gün, aynı zamanda bir diriliş değil mi aslında? Ne de olsa gece karanlığında uyurken bu dünyadan kopmuş gibi oluruz.

Sabah başlayan bu diriliş hali, bazı günlerde farklı bir heyecan taşır. Mesela yüzyıllar boyunca doğanın dirilişini simgeleyen “nevruz” gününde olduğu gibi. Farsça kökenli “nevruz” kelimesinin Türkçedeki tam karşılığı da “yeni gün”dür zaten.

*

Nevruz, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyada baharın gelişini haber veren özel bir gündür. Kutlanmasının kökeni binlerce yıl öncesine gider. Kültürden kültüre değişen çağrışımları vardır. Özellikle de İranî ve Türkî kültürlerde...

BAHARI GETİREN HÜKÜMDAR

İran-Fars efsanelerinde ateşin yaratıldığı gün veya destansı hükümdar Cemşid’in arabasıyla gökyüzüne çıkışıdır, nevruz. “Işık saçan” Cem, Azerbaycan’a gelerek, tahtını doğuya bakan yüksek bir yere kurdurur. Sabah doğan Güneş’in ışığı, tahtındaki ve tacındaki tüm mücevherlere yansır ve etrafa rengârenk parıltılar saçar. Böylece aydınlık, baharı getirir. Ne var ki 700 yıl hüküm süren Cemşid, zalim Dahhak tarafından tahtından indirilir. Yıllar süren karanlıktan sonra demirci Gâve/Kawa önderliğindeki bir grup, kral Dahhak’ın zulmüne isyan ederek aydınlığın geri gelmesini sağlarlar. Kürt mitolojisinde bu anlatının çeşitli biçimleri vardır. 

DEVAM EDEN GELENEK

Yazının Devamını Oku

Gülmek sağlıktır

Malum, gülmeyi herkes sever. Nasreddin Hoca’dan Kemal Sunal’a kadar bizi güldürenlerin gönlümüzdeki yeri ayrıdır. Üstelik karşılıklı gülmek, benzersiz bir duygusal alışveriştir. Yakınlarımızın, sevdiklerimizin sözlerine, hareketlerine daha kolay güleriz. Ve tabii hiç gülmeyen insanların ruh sağlığından şüphe ederiz.

İbn Sina, irfan/erdem sahibi kişilerin güler yüzlü olması gereğine vurgu yapar: “Arif, neşeli, güler yüzlü ve mütebessimdir”. Elbette büyük düşünür bu sözleriyle gülmenin İslam kültüründeki olumlu yerini yansıtıyordu. Nitekim “Güldüren O’dur” ayetinde dile getirildiği üzere gülmek, insanın doğal bir davranışı kabul edilmiştir. Kuran’da Hz. Süleyman’ın hoşuna giden bir söz duyduğunda, Hz. İbrahim’in karısı Sara’nın içini rahatlatan bir haber aldığında gülmelerinden bahsedilir. Ayrıca “birtakım yüzlerin” ölümden sonraki yolculuklarına “parlak, güleç ve sevinçli” devam edeceği anlatılır.  

Herkese tebessümle yaklaşmak, Hz. Peygamber’in önemini vurguladığı davranışlardandı: “Güler yüzle insanlara selam vermen sadakadır”. “İnsanları (...) güler yüzlülüğünüz ve güzel huyunuzla memnun ediniz.” Onun güler yüzlü olması yanında insanları incitmeyen kelime oyunlarıyla şakalaştığı ve duyduğu nükteli sözlere güldüğü bilinir. “Ben de şaka yaparım, ama doğrudan başka bir şey söylemem” diyerek bu konudaki ölçüsünü ortaya koymuştur. 

GÜLÜNECEK BİR ŞEY Mİ VAR?

Elbette güler yüz ve gülmek övülürken, onun yapmacık gülümseme, sırıtma gibi olumsuz şekilleri tarih boyunca yerilmiştir. Ama en vahimi, alay ve aşağılama göstergesi olan “sinir bozucu” gülmedir.

*

Gülmenin doğasını sorgulayan Platon’a göre başkalarına gülme, özünde kötüleme içerir ve zararlıdır. Aristo da başkalarına gülmenin “rafine edilmiş küstahlık” olduğunu düşünür. Keza İslam kültüründe abartılı, yerli yersiz ve tabii alay ederek gülmek yanlış bulunur. Kuran’da Firavun ve çevresindekilerin Hz. Musa ile alay etmeleri “[Musa] ayetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi” biçiminde anlatılır. Bir hadise göre iki gülme şekli vardır. Bunlardan nazik olanı sevilir. Ama “incitici, eziyet verici, küçük düşürücü, alay edici, kaba” olan, insanı aşağı mertebeye sürükler. Yunus Emre’nin ifadesiyle: “Gülme sakın sen ona, iyi değildir sana/Kişi neye gülerse başa gelegen olur.”

GÜLE GÜLE GİTMEK

Yazının Devamını Oku

Her solukta bir miraç

Malum... “Yükselmek” hayatımızın en önemli amaçlarından birisi.

İnsanın “yüksek bir mevkiye” gelmesi, kendisi ve yakınları için gurur kaynağıdır. Yüksek hedeflere varmak için engellere rağmen ilerleyenler, alkışlanıp takdir edilirler. Öte yandan yükselmek uğruna ortak değerleri hiçe sayıp her yöntemi mubah görenlerse yerilir hatta böylelerinden korkulur.

*

Destanlar, romanlar, diziler... Yüksek ideallere bağlı kahramanlarla gözü hep fazlasında olan kötülerin mücadelesini anlatır. Bu hikâyelerde yüksek makamdaki kötü karakterler, mevkilerini kötüye kullanıp insanlara eziyet ederler. Bu evrensel anlatı, inanç tarihinde de karşımıza çıkar. Örneğin sarayda yüksek bir makamdayken çöllere “düşen” Hz. Musa ile kendisini herkesten ve her şeyden üstün gören kibirli Firavun arasındaki mücadele böyledir.

AY’IN VE GÜNEŞ’İN ÖTESİ

Mekke’nin kodamanları da inancından vazgeçmesi karşılığında Resulullah’a şehrin en yüksek yöneticilik makamını teklif etmişlerdi. Tabii yanında yüklü bir servetle... Hz. Peygamber’in “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz dahi vazgeçmem” diyerek reddettiği bu “yüksek teklif”, ona yokluk ve sıkıntı olarak döndü. Mekke’de ailesine ve ona inanan herkese ağır bir ambargo uygulandı. Elde avuçta ne varsa kısa zamanda tükenirken açlık sınırına dayandılar. Bu sırada, hayattaki en güçlü desteği olan eşi Hz. Hatice ile amcası Ebu Talib vefat etti. Yetmezmiş gibi Taif şehrinde aşağılanıp şiddet gördü. Her şey dibe vurmuş gibiydi. İşte “yükseliş”, yani “Miraç”, tam da bu sıkıntıların ardından geldi.

EN YÜKSEK MAKAM

Yazının Devamını Oku

Karavanının götürdüğü yere git

“Türkiye’de COVID-19 sonrasında karavan turizmine ilgi, ‘kontrolsüz’ biçimde arttı.” Bir uzman, böyle tarif etmiş son dönemde hızla artan karavan talebini. Ne var ki bu değişimin, tatil veya hafta sonu etkinliği ötesinde bir boyutu da var. Son dönemde kimi genç, kimi emekli çiftler hatta çocuklu aileler, “klasik” evlerini kapatıp tümüyle karavan yaşamına geçiyor. İşiniz uzaktan çalışmaya uygunsa ne âlâ... Okul çağındaki “minik seyyahlar” bile uzaktan eğitim sayesinde aileleriyle “motorlu ev”de yaşayabiliyor. Yeter ki internet kesilmesin...

Karavan yaşamı, apartman bağımlığından, şehir temposundan kaçış gibi görünse de aslında bir arayış, bir keşif yolculuğudur. Öyle ki bir karavanda yaşadığınızda, gittiğiniz hiçbir yer size ait değildir. Ama gördüğünüz her yer, uyandığınız her manzara sizindir bir bakıma. Kendinizi “tapulu mülk sahibi” olarak değil de o diyardan gelip geçen bir yolcu, bir misafir olarak hissetmeniz kaçınılmazdır. Biraz da bu hal nedeniyle olsa gerek, seyahatle ilgili sözcükler (sefer, seyyar, kervan), inanç tarihinde manevi yolculuğu anlatmıştır aynı zamanda.

BU SEFER BAŞKA SEFER

Çağımızın gözde kavramı “mobil olmak” için eskiden “seyyar” kelimesi kullanılırdı. Hatta kervanlara “seyyare” (gezici, gezegen) dendiği olurdu. “Gezmek ve görmek” ayrılmaz bir ikilidir adeta. Nitekim seyretmek kelimesinin kökeni de “seyir” yani gezmektir. Seyahat, kök anlamıyla suyun yeryüzünde akıp gitmesidir. Yani seyyahlık, her an değişen dünyayı dolaşıp ondaki güzellikleri hayranlıkla “seyran” eylemektir. Ve tabii çıkılan her “sefer”, fiziki yolculuk yanında insanın manevi yolculuğudur. 

Kuran ayetleri ve Hz. Peygamber’in kervan yolculukları Müslümanlara ilham vermiş, seyyahlık bir olgunlaşma yolculuğu olarak görülmüştür: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın” (Ankebut, 29/20). Yani doğayı gözleyip kâinatın güzelliklerini izlemek, manevi gelişimin parçasıdır. Yine Kuran’a göre sefere çıkmak, yıkılmış medeniyetlerin kalıntılarını görüp ibret alma amacı da taşımalıdır: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu, görün.” Bu doğrultuda “seferullah” veya “ilim öğrenme” gayesiyle yapılan yolculuklar, İslam medeniyetinde coğrafya ve seyahatname türünde pek çok eserin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

KERVAN KAÇMASIN

Kıskanç kardeşleri tarafından kuyuya bırakılan Hz. Yusuf’un oradan geçen kervancılar tarafından kurtarılması, İslam kültüründe en sık başvurulan benzetmelerden biridir. Bu kıssadaki karanlık kuyu, insanın içine düştüğü nefis mücadelesi olarak yorumlanmıştır. Kişiyi manevi karanlıktan kurtaracak olansa kuşaktan kuşağa aktarılan ilahi bilginin kılavuzluk ettiği kervandır. Mevlânâ

Yazının Devamını Oku

Mağaradan çıkmak...

İnsanlık mirasını bize ulaştıran, ortak eserleri muhafaza eden yerlerdir mağaralar. Adeta medeniyetin zaman tünelleridir.

Örneğin Denisova... Altay Dağları’ndaki bu mağara, DNA zincirimizin nadide örneklerini korumuştur. Ve tam 50 bin yıl boyunca, en eski el yapımı nesnelerden birini saklamıştır bizim için: Kopuk parçaları birbirine diken bir iğneyi...

SANATIN EVİ

İnsanın sanatla ilişkisinin en eski örnekleri yine mağaralarda karşımıza çıkar: İspanya’da Altamira (MÖ 36 000), Fransa’da Chavet (MÖ 30.000) ve Lascaux, Arjantin’de Cueva de Las Manos... Doğadan ilham alarak duvarlara işlenmiş o harikulade figürler, medeniyetin ilk renkli imzaları gibidir. 

*

İnsanlığın inanç yolculuğunda da mağaraların ayrı bir yeri vardır. Örneğin Tevrat’a göre, “Tanrı Dağı Horev’deki bir mağara”, putperestlerle mücadele eden İlyas Peygamber’in sığınağı olmuş, Rab ona bu mağarada seslenmiştir. 

*

Yazının Devamını Oku

Aşkın iyileştirici gücü

Malum, bu Pazar, 14 Şubat Sevgililer Günü. Modern dünyanın, “romantik” hediyeleşme fırsatlarından biri... Ne var ki hikâyenin başlangıcı, aslında pek çok konuda olduğu gibi yine inanç tarihine dayanıyor.

 

M.S. 3. yüzyılın sonları... Tek bir Tanrı’ya inanan Hristiyanlara, çoktanrılı-pagan Roma imparatorluğunda ağır bir baskı uygulanıyor. Hristiyanların sayısı arttıkça uğradıkları zulüm de büyüyor. İşte hal böyleyken, eziyet görenlere kol kanat geren, dini inançlarına uygun şekilde evlenemeyen askerlerin nikâhlarını kıyan bir mübarek kişi var... Adı, Valentinus. Ama gün gelir, Romalılar onu da hapseder. Hatta imparator, dinini terk etmesi için kendisiyle bizzat görüşür. Ama Valentinus, canı pahasına da olsa inancından vazgeçmez.



*

Menkıbelere göre Valentinus’u tutuklatan yargıç (veya gardiyan), “madem peygamberin [Hz.] İsa, “

Yazının Devamını Oku

Fırtınanın ortasında Yunus olmak

Moğollar Anadolu’yu kasıp kavurmuş... Selçuklu sarayında buhran var. İktidar, kapanın elinde kalıyor... Gün geliyor, başkenti isyancılar ele geçiriyor... Kimi beyliklerse, Memluklerin yardımıyla Moğollardan kurtulma peşinde. Ama bu hesap gerçeklere uymayınca Anadolu halkı büyük bir mezalime daha uğruyor... Tarlalar sürülemez, “yaylalar yaylamaz, kışlalar kışlamaz olmuş”. Ticaret yolları tekinsiz; insanlar perişan. Hemen herkeste aynı kaygı: “Acep ne ola benim halim?”      

‘BU NE DERTTİR, DERMAN BELİRMEZ’

Yunus Emre’yi değerlendirirken onun nasıl bir ortamda yazdığını daima hatırlamak gerekir. Neredeyse tüm koşulların “eğri büğrü” olduğu bir devirde yaşadı “biçare Yunus”. Ama buna rağmen doğruluktan ödün vermedi; “odunların bile düzgününü” toplamaya gayret etti. Hakka ve hakikate bağlı kaldı daima. Ne de olsa asıl marifet, bolluk içinde bilgelik taslamakta değil, en zor zamanda bile “insan” kalabilmekte.

Yunus, manevi rehberinin edebiyle, yani “Tapduk’un tapusunda” pişti. “Dostun cefasına sabırla” olgunlaştı. “Yiğitlerin gök ekini biçmiş gibi” can verdiği, “nazik tenlerin toprağa düştüğü”, insan hayatının hiçe sayıldığı bir dönemde, “kamu derdine derman olup” insanların hayatına anlam katmak için çabaladı. Ona yönelen sevginin tohumları, karanlık bir dönemde insanları olumlu duygulara çağırmasıyla kök saldı. 

‘BİRLİKTEDİR VARLIĞIMIZ’

13. yüzyıl sonlarında Anadolu’nun siyasi ve toplumsal birliği dağılırken Yunus Emre’nin “tevhid”, yani “birlik” vurgusu özellikle anlamlıdır. O, şiddetin hüküm sürdüğü bir dönemde dahi, insan ve kâinat sevgisinden vazgeçmedi, çünkü bu dünyaya “kavga için değil sevgi için” geldiğine inandı. “Senlik-benlik” davasına, “ayrık olmaya” karşıydı. Hoyratlık çağına, güzel sözler ve incelikle mukabele etti: “Söz ola kese savaşı/Söz ola kestire başı/Söz ola ağulu (zehirli) aşı/Bal ile yağ ede bir söz.”

O, mal-mülk kavgasının ortasında

Yazının Devamını Oku

Gök ağlarsa yer güler

Barajlardaki doluluk seviyeleri alt sınıra yaklaşırken gelen yağışlar, hepimizin yüzünü güldürdü. Ortalaması önceki yılların gerisinde kalsa bile yağmur ve kar yağışı, hem şehirlere hem tarım arazilerine “can suyu” oldu.

Yağmur, insanın doğayla ilişkisinde ve haliyle inanç tarihinde önemli yer tutar. Çağlar boyunca, dünyanın hemen her bölgesinde topluca gerçekleştirilen ritüellerden biri de yağmur duasıdır. Amerikan yerlilerinden Afrikalılara kadar pek çok kültürde yağmur yağması dileğiyle özel törenler düzenlenip, danslar eşliğinde şarkılar söylenmiştir.

İklim şartları nedeniyle sık sık yurt değiştirmek zorunda kalan eski Türklerde yağmur duası için bir kutsal “yâda taşı” bulunurdu. Öyle ki Oğuz Türkleri, hava olayları üzerinde etkisi olduğuna inanılan bu tılsımlı taşa sahip olmayı bir üstünlük sayar, onu diğer boylara kaptırmamak için dikkatle korurlarmış. Gerek Çin, gerekse Arap yazılı kaynaklarında söz edilen bu “yağmur yağdıran taş” geleneği, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanmıştır.

*

Dualar, Tevrat’ta ise doğrudan “yeryüzüne yağmur yağdıran, tarlalara sular gönderen” Tanrı’ya yönelmiştir. Hz. Süleyman, kıtlık durumunda insanların duasının geri çevrilmemesini diler. Kuran’da anlatıldığı şekliyle Hz. Nuh ve Hz. Hud “bol bol yağmur” için dua ederler. Yine Kuran’da “Hani, Musa kavmi için su dilemişti” ayetinde geçen “istiska” kelimesi, İslam geleneğinde yağmur duası anlamında kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber de kuraklık zamanında sahabenin ısrarı üzerine yağmur yağması için dua etmiştir. Anadolu kültüründe bu geleneğin devamı olarak topluca çıkılan yağmur duasına, çocuklar da oyunlar ve tekerlemelerle katılırdı: “Teknede hamur/Tarlada çamur/Ver Allah’ım ver/Gani gani yağmur.”

BARAJ SELİ, İNSAN SELİ

YAĞMUR gökte rahmet, yerde bereket” olsa da yoğun yağışlar, özellikle kentlerde su baskınlarına, taşkınlarına yol açabiliyor. Hatta bazen barajlar taşma noktasına geliyor. Bu durumun sadece modern şehirlere özgü olduğunu sanmayalım.

Yazının Devamını Oku

Şüpheler nasıl ‘aşı’lır?

Aşılar güvenilir mi? Hangi yöntem, hangi zaman? Çin, Alman, İngiliz, Amerikan? Galiba insanlığın salgından bile hızlı yayılan bir derdi var: Güvensizlik. Sosyal medyadaki uçuk teoriler, her şeyin arkasında bir komplo veya art niyet aramak, bizi çıkmaza sürüklüyor. Bu derin şüphecilik ortamında kime güveneceğimizi şaşırıyor, kendimizi giderek daha yalnız ve kaygılı hissediyoruz.

NASIL YAKLAŞALIM?

Komplo teorileri ve aşırı uçlar, yani “ifrat ve tefrit”, dünyamızda giderek yükselse bile biz bu dalgaya kapılmamalı, konuları değerlendirirken “demode” bir kavrama sarılmalıyız: İtidal. Yani sağduyu, ılımlılık ve bilgelikle ulaşılan denge hali.

*

Hz. Peygamber Müslümanlara şu tavsiyede bulunmuştu: “İtidalli olun, (orta yolu takip edin). Aşırılığı bırakın”. Resulullah’ın bir diğer tavsiyesi de anlaşmazlık durumunda karşıt tarafları dikkatle dinlemeden karar vermemekti.

İster pandemi, aşı, ister başka bir konu... Maruz kaldığımız mesaj bombardımanı karşısında bir yargıya varmadan veya kaygılanmadan önce, her tarafı serinkanlılıkla dinleyip, uzak olasılıklara “itidalle” yaklaşmak ruhumuz için en doğrusu.

KİME GÜVENELİM?

Bir yanda Hz. Peygamber’in

Yazının Devamını Oku