GeriNaci Cem Öncel Görme engelli başkan vekili?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Görme engelli başkan vekili?

İbn Ümmü Mektum ismini hiç duydunuz mu? Adını pek az kişinin bildiği bu sahabe, Hz. Peygamber’in Medine’den ayrıldığı zaman kendi yerine vekil atadığı kişiydi. Bu ismin çok önemli bir özelliği daha vardı: O bir görme engelliydi.

Hz. Peygamber’in pek çok defa İbn Ümmü Mektum’a güvenip onu vekil olarak seçmesi, bedensel engellilere bakış açısından çok önemlidir. Bir devlet başkanının, ülke dışına çıktığında yerine engelli bir vekil bırakması fevkalade ve şaşırtıcı bir olaydır. Bırakın 7. yüzyılı, engelli haklarının giderek daha fazla önemsendiği günümüzde bile böyle bir uygulamaya rastlanması, çok düşük bir olasılık.

Görme engelli başkan vekili

KALPLERİ KÖRELTMEYELİM

KURAN’DA görme engelli birinin hafife alınması kınanır; üstelik onun samimi inancıyla Mekke’nin güçlü kişilerinden daha değerli olduğu vurgulanır (Abese, 1-10). Hz. Peygamber’in İbn Ümmi Mektum’u Medine’ye vekil bırakması, işte bu ayetlerin işaret ettiği hassasiyeti yansıtır.

*

Bedensel engeller, Kuran’da bir eleştiri konusu değildir. Ancak konu “düşünsel körlük” olduğunda durum tamamen farklıdır. Önyargılı tavırlarla düşünmekten kaçınmak, “kalp gözünü” veya “kalp kulağını” hakikatlere kapamak, Kuran’da açıkça eleştirilir: Yanlış olan, baş gözüyle görememek değil, kalp gözüyle “hakikati” görmemektir.

*

Birbirini “görmezden” gelmek, haklı taleplere “kulaklarını tıkamak”, başkalarının sesini “duymamak”, toplumsal uyumun karşısındaki en önemli engeller değil mi? Öyleyse gelin bir yandan bedensel ve zihinsel engellilerin hayatını iyileştirmeye çalışalım... Diğer yandan da önyargılarımızı, duygusal ve düşünsel engellerimizi kaldırmaya gayret edelim.

Görme engelli başkan vekiliGörme engelli başkan vekili

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR

DİKKATİNİZİ çekmiştir... Son günlerde beden sağlığı için günde kaç adım atmak gerektiği konuşuluyor. Biz günlük minimum-maksimum adım sayısını hekimlere bırakıp yürüyüş ve sporun İslam tarihindeki izlerine bakalım.

*

İnsan tabiatı itibarıyla hareketli ve yürüyen bir varlık olarak yaratılmıştır. Kendisini... atıl bırakırsa, hastalıklara ve rahatsızlıklara yakalanır. Bedeninin iyiliğini isteyenin ona fazlalıklarını atıp ağırlığını hafifletecek, etini ve sinirlerini sertleştirecek ölçüde hareket vermesi gerekir... Sıhhatin korunmasına yardımcı hareketler içinde en üstünü yürüyüştür. Çünkü yürüyüş esnasında vücudun her yeri hareket eder ve insan bundan nasibini alır. Bu sayede beden çabucak ısınır ve çıkan terle fazlalıkların çözülmesi hızlı olur.”

*

Yürümenin faydalarıyla ilgili bu ifadeler, 10. yüzyıl başlarında yazan Ebu Zeyd el-Belhî’nin, “Mesâlihu’l-Ebdân ve’l-Enfüs (Beden ve Ruh Sağlığı)” adlı eserinde yer alır. Hatta Belhî, yürümeyi düzenli bir spor faaliyeti haline getirenlerin “Meşşâîn” yani “yürüyenler” olarak anıldığını söyler. Biniciliğin de faydalı olduğunu belirtirken, egzersiz yapmak için sabah saatlerinin seçilmesini, spor ardından duş yapılmasını ve mümkünse masaj yaptırmayı tavsiye eder.

*

Elbette bu satırlar, İslam kültürü içinde çok da sıra dışı değildi. Çünkü Hz. Peygamber’in beden sağlığı için yürüyüş, koşu, binicilik, okçuluk ve yüzme gibi sporları tavsiye ettiği iyi bilinir: “İki hedef arasında koşan kimsenin her adımı için bir iyilik mevcuttur.” “Vücutça sertleşin” diyen Resulullah’ın ayrıca “yalın ayak yürüyün” tavsiyesi de dikkat çekicidir. Nitekim günümüzde de hekimler vücutta biriken negatif enerjiyi atmak için toprakta, çimende veya kumda çıplak ayakla yürümeyi tavsiye ediyor.

RESULULLAH’IN KOŞUSU

Hz. Peygamber, sportif müsabakalarda yarışmacılardan birini desteklemekte sakınca görmemiştir. Aynı şekilde yarışmayı birinci bitirenin ödüllendirilmesini de. Ayrıca kendisi de müsabakadan uzak durmamıştır: Güreşte yenilmezliğiyle tanınan bir kişi, Hz. Peygamber’e inanmadığını, ona ancak kendisini güreşte yenebilirse inanacağını söyler. Resulullah, bu talebi reddetmemiş, onunla güreş tutmuş ve karşılaşmayı kazanmıştır. Ayrıca bir başka defasında Hz. Ayşe ile koşu yarışı yapmıştır. Bir yarışı Hz. Ayşe kazanırken diğerini Resulullah kazanmıştır: “Bu, önceki koşuya bedeldir, ödeştik.”

SPORCUNUN AHLAKLISI

Sporun eski dildeki karşılığı “riyazet” idi. Bu kelime bir yandan “beden terbiyesi”, diğer yandan da “nefis terbiyesi” için kullanılırdı. Yani İslam kültüründe olgunlaşma için beden ve ruh terbiyesi aslında bir bütün olarak görülmüştür. Gönlünü çevgen (polo) oyunundaki top gibi ilahi aşkın akışına bırakan Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu gibi: “Erenler meydanında yuvarlanır top idim... Ya nice bir başımı top eyleyip çevgân olam.”

 

 

X

Bize her gün bayram

Bugün Kurban Bayramı’nın son günü. Ama eğer...

Başkalarının hakkını, kendi hakkımız gibi adaletle gözetiyorsak

Başkalarının derdini, kendi derdimiz gibi önemsiyorsak

Başkalarının mutluluğunda, kendi mutluluğumuzu buluyorsak gönlümüze her gün bayram.

Eğer...

Aynada yüzümüze, saçımıza baktığımız kadar iç güzelliğimize de bakıyorsak

Kıyafete, makama, güce, diplomaya baktığımız kadar gönüllere de bakıyorsak

Maddi zenginlik kadar manevi enginliğe de bakıyorsak yüreğimize her gün bayram.

Yazının Devamını Oku

Gök-kafes

Önce Konya Ovası’ndan ciddi kuraklık haberleri geldi. Ardından da Tuz Gölü’nde yüzlerce yavru flamingonun toplu ölüm haberi...

Bu çok üzücü olaya, kuraklığın yanı sıra tarım nedeniyle göle yeterli su gitmemesinin neden olduğu söyleniyor. Bilimsel rapor henüz açıklanmadığı için tam nedeni bilemiyoruz. Ama çevre sorunlarının, doğal kaynakların yanlış tüketimiyle bağlantılı olduğu aşikâr.

Hz. Peygamber’in su kullanımıyla ilgili bir tavsiyesinin, bu çağda bile layıkıyla anlaşıldığını söylemek çok zor... Resulullah, bir gün nehirden getirilen bir kap suyla abdest almış. Kapta kalan temiz suyuysa geri vererek şöyle demiş: “Bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.” Bizler, sadece kendi gıdamızın derdine düşüp diğer “canlıların kursağını” görmezden gelirsek, çevremizin iyiye gitmesi mümkün mü? Kendimizi dünyanın tek ve mutlak hâkimi zannetsek de aslında hepimiz doğal hayatın parçasıyız: “İki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır (En’âm, 38)”.

*

İslam medeniyetinde kuşların ve tüm canlıların varlığını gözetmek, sadece dünyevi değil aynı zamanda manevi bir sorumluluktur: “Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!” Hz. Peygamber bir sahabeden, elindeki yavru kuşu derhal yuvasına geri bırakmasını; kuşun “annesini üzmemesini” istemişti. Kuşları ve yuvalarını korumaya yönelik bu hassasiyeti, mimaride bile görmek mümkündür. Örneğin Osmanlı’da cami duvarlarına kuş evleri, avlulara ve mezarlıklara kuşlar için su hazneleri inşa edilirdi. Bazı köylerdeyse güvercinlikler bulunurdu.

*

Osmanlı’da kafesteki esir kuşların özgür bırakılması gibi ilginç bir hayır-sadaka geleneği vardı. Günümüzdeyse çevre kirliliği nedeniyle gökyüzü dev bir kafese dönüşüyor. Ellerimizle inşa ettiğimiz bu “gök-kafes”te esir ve nefessiz kalmak istemiyorsak, hepimiz doğaya daha fazla özen göstermeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Aldatılmak ve aldanmak

ERBABI bilir... Koyun, keçi gibi hayvanların sütleri, gününde sağılmadığında vücutlarında birikir. Birkaç gün sonra sağıldığındaysa haliyle bol süt verir. Ne var ki aslında bu bol değil, sadece birikmiş süttür.

Eski zamanlarda bu durumdan yararlanmak isteyen “uyanıklar”, hayvanlarını pazara götürmeden önceki günlerde sağmazmış. “Bu hayvanın sütü çok boldur, buyurun kendiniz bakın” diyerek sütleri pazardaki alıcıların önünde sağarlarmış. Hayvanın nasıl bol süt verdiğini kendi gözleriyle görenler de hemen tav olur, bu “getirisi yüksek” koyunu-ineği kendi rızalarıyla iyi bir paraya satın alırlarmış. Hz. Peygamber, işte böyle bir “ürün demosunun” bile “alıcıyı aldatma” sayılacağını belirtmiş, en “küçük” hilenin dahi helal ticarete mâni olduğunu söylemiştir. Yanlış yönlendirmeyle kazanılan para, “Elde tutulan bir ateş parçası” gibidir; “Bizi aldatan bizden değildir”.

Kuran’da haksız kazanç elde etmek, insanlığı felakete sürükleyen davranışlardan biri olarak tarif edilir: “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Şuarâ, 183)” Bu esaslar uygulamaya da yansımış, örneğin Osmanlı devrinde dolandırıcılık ve sahtecilik yapanlar, 10-15 yıllık kürek mahkûmiyeti almışlardır. Ayrıca suçun büyüklüğüne göre dolandırıcılar teşhir ediliyor; hilekârlara pranga, sürgün, görevden atılma, meslekten ömür boyu men gibi cezalar verilebiliyordu.

ALTIN YUMURTLAYAN TAVUKLAR

Pek çoğumuz doğal olarak en iyi, en kârlı alışverişi yapmayı isteriz. Sonuçta herkes “sütü bol” koyunlara, sık yumurtlayan tavuklara sahip olmayı hedefler. Ama hızlı kazanç beklentisi ne kadar yüksek olursa kaybetme riski de haliyle artacaktır. Malum... Tavuklar ancak masallarda altın yumurtlar. Ve art niyetli kişiler kendi kazançlarını artırmaya çalışırken, başkalarının payını almaktan çekinmezler: “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun! (Mutaffifîn, 1-3)”

*

Aldatılmanın “cahillere, saflara, akılsızlara” özgü olduğunu düşünenler pek çoktur. Oysa gayet mantıklı görünen, usulen düzgün, hatta hukuka uygun olan bazı işler, vicdana ve iş ahlakına uymaz. Dolayısıyla en temkinli, tedbirli kişiler bile beklenmedik şekilde “şeytan gibi” hilekârlar tarafından aldatılıp kayba uğrayabilir. Bu noktadan sonra artık mesele aldatılmamak değil aynı hataya tekrar düşmemektir. Hz. Peygamber’in bu konuda dile getirdiği “Mümin, aynı delikten iki defa sokulmaz” hadisi, gayet iyi bilinir.

KENDİNİ KANDIRIRSIN

Yazının Devamını Oku

Vicdan biterse

Eskiden, yani “normal” zamanlarda...

Karneler, okulların son gününde sınıflarda dağıtılırdı. Maalesef çocuklar bu heyecanı, iki senedir gönüllerince yaşayamıyor. Ve ne acıdır ki biz, çocukların tatil sevincini değil, hiç anmak istemediğimiz bir meseleyi konuşuyoruz: Çocuk tacizi!

*

Çocuklar, güç zincirinin korunmaya en muhtaç, en kırılgan, en masum halkası. Onlara yönelik tacizin ve şiddetin her türlüsü de davranışların en vahimi. Hele de yakınlarından gelirse...

HANGİ CEZA YETER?

İster çocuklara, ister yetişkinlere yönelik olsun, taciz ve tecavüz, tarihin pek çok döneminde son derece ağır biçimde cezalandırılmıştır. Örneğin Osmanlı’da tecavüzün cezası, hadım edilmekti (günümüzde de bazı Batılı ülkelerde kimyasal hadım cezası uygulanıyor). Ayrıca cinsel taciz de cezaya tabiydi.

*

Ne var ki en ağır cezalar veya hukuki hassasiyetler bile, bu tür olayları önlemede yetersiz kalmıştır. Nitekim çocuk tacizi olaylarına Osmanlı mahkeme kayıtlarında rastlamak mümkün. Bu da bizi kamu hukukundan bile derin bir gücün kapısına getiriyor:

Yazının Devamını Oku

1954’te Hürriyet’te...

27 Ocak 1954 tarihli Hürriyet’in ilk sayfasında, fotoğraflı bir haber vardı: “ÇİNİ SERGİSİ: Sanatkâr Rauf Tunçay, Topkapı Sarayı nakışhanesinde Bursa’daki Yeşil Türbe çinileri modellerinden mürekkep (oluşan) bir sergi açmıştır.

Resim, öğrencileriyle beraber sergiyi ziyaret eden [Ord.] Prof. Dr. Süheyl Ünver’in teşhir edilen eserleri tetkik edişini gösteriyor.”

*

Böyle bir sergi haberi, günümüz koşullarında ana sayfaya çıkacak kadar ilgi çekici sayılmaz. Ne de olsa Türkiye’nin dört bir yanında hat, ebru, çini, tezhip gibi geleneksel sanatlarla ilgili pek çok sergi açılıyor. Ancak 1950’lerde durum böyle değildi.

DEĞERLER KAYBOLMADAN

Türkiye bir yandan hızlı bir kültürel değişim yaşıyor, diğer yandan geleneksel yüksek kültür giderek unutuluyordu. Hem Batı’yı, hem kendi kültürünü iyi bilen kimi isimlerse, o dönemde ortak bir çaba içine girdi: Çağdaşlaşma sürecinden ayrılmadan, yüzlerce yıllık İslam-Osmanlı-Türk medeniyetinin kültürel mirasını koruyup yaşatmak.


Yazının Devamını Oku

Seninle bakarım dünyaya

Evladına, “Salalı başıma zatın saye (gölge) / Ben seninle bakarım dünyaya” diye seslenmiş, şair Nâbi. Onun yedi yaşındaki çocuğuna yazdığı “Hayriyye” adlı eseri, babalık sevinciyle evlat sevgisinin en güzel ifadelerindendir: “Oldu zatın senin ey nur-ı basar / Ziynet-i gülşen-i hesti-i peder (Ey gözümün nuru! Senin varlığın, babanın gül bahçesinin süsü oldu)”. “Kalbine bulmaya medhal evham / Gözlerin görmeye gird-i elem (Kuruntular bulmaya geçit kalbine / Üzüntünün tozu bile girmeye gözlerine)”. 17. yüzyıl sonlarında yaşayan Urfalı Nâbi’nin asıl adı Yusuf’tu. Adını taşıdığı Hz. Yusuf’un Kuran’daki kıssası ise, bir babanın evladına derin sevgisinin sembolüdür...

GÖZÜ YAŞLI BİR BABA

Hz. Yakup çocukları içinde Hz. Yusuf’a büyük bir sevgi duyar. Diğer oğulları ise Yusuf’u kıskanmaktadır. Kuran’da anlatıldığı şekliyle çocuklar bir gün nefislerine yenik düşüp küçük Yusuf’u ıssız bir kuyuya bırakarak terk ederler. Onun akıbeti konusunda babalarına yalan söylerler. Çok sevdiği Yusuf’u kaybeden Hz. Yakup’un gözlerine üzüntüden perde iner; dünyayı baş gözüyle göremez olur. Yıllarca evladının hasretini çekip gözyaşı döker.

Ne var ki aslında oğlu Yusuf ölmemiş, yaşadığı nice badirelerden sonra büyüdüğünde uzak bir diyarın, Mısır’ın veziri olmuştur. Hz. Yusuf, tüm yaşadıklarına rağmen, çocukken kendisini kuyuya bırakan kardeşlerini affeder. Hatta kim olduğu gizleyerek onları yanına getirtip gerçeği açıklar. Kendi gömleğini kardeşlerine vererek babasına yollar: “Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, (gözleri) görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin”. Oğlunun öldüğünü asla kabullenmeyen Hz. Yakup ise, oğullarının kafilesi Mısır’dan ayrıldığı sıralarda yanındakilere şöyle der: “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” Nitekim bir süre sonra oğulları ona gelerek yıllardır beklediği müjdeyi verirler, “gözü gibi sakındığı” oğlu Yusuf hayattadır. Babalarından zamanında işledikleri büyük suç için af dilerler. Aldığı sevinçli haberle Yusuf’un gömleğini yüzünü bastıran Hz. Yakup’un gözleri açılır, yeniden görmeye başlar. Hep beraber Mısır’a giderler ve nihayet tüm aile birbirine kavuşur: “Yusuf’un yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı, ‘Güven içinde Allah’ın iradesiyle Mısır’a girin!’ dedi” (Yusuf, 93-99).

BABAMI KORU

Kuran pek çok yerde ana-babaya iyi davranmanın önemini vurgular: “Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi (Meryem, 14)”. Anne-baba için daima hayır dilenmesi öğütlenir ve her namazda onlar için dua edilir. Bununla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel yanlışlarda “Babalarımızı bu yolda bulduk (A’raf, 28)” diyerek ısrarcı olmanın zararına dikkat çekilir.

*

Yazının Devamını Oku

Temizlik zamanı

Gelin kendimizi Marmara Denizi yerine koyalım... Çevremizi saran pek çok kaynaktan bize durmadan kirli atıklar geliyor.

Doğamızdaki bozulma, zamanla öyle artıyor ki artık içimizden yüzeye çıkıyor... İşler bu raddeye ulaşınca yüzeyi temizlemeden hayata devam etmek mümkün mü?

İÇİMİZDEKİ DENİZ

Bizler de bir bakıma deniz gibiyiz. “Gönül bir deryadır, ondan çer de geçer, çöp de geçer” demiş atalarımız. Mevlânâ’nın ifadesiyle “Duygular ve düşünceler, berrak suyun üstünü kaplamış, çerçöp gibidir”. Mesele, o çöplerin birikip, gönlümüzde çevre kirliliğine yol açmaması; “içdenizimizin” kararmaması.

Bir taraftan egomuzu/nefsimizi zorlayan şeyler, diğer yandan kalbimizi kıran davranışlar... Tüm bunlar içimizi dolduran zararlı atıklar gibi. Kurtulmanın yoluysa, denizlerimizi kurtarmaktan farklı değil. Bize hem yüzey temizliği lazım, hem de bir atık filtreleme sistemi.

YÜZEY TEMİZLİĞİ

Öncelikle görünürde zor ama aslında nispeten kolay olan yüzey temizliğinden başlayalım. (Elbette burada bedenimizin ötesinde, iç temizliğinden söz ediyoruz). Gönlümüze ferah bir nefes aldıracak işlerin başında affetmek gelir. Herhangi bir zorlama olmadığı halde kırgın veya kızgın olduğumuz kişileri affetmek, yüreğimizi hafifletir.

Yazının Devamını Oku

Çevre hastası

Marmara Denizi, son günlerde “salya-sümük” ağlıyor; alarm veriyor.

Aslında uzmanlar, herkesi deniz kirliliği konusunda nicedir uyarıyordu. Ama denizin içine değil sadece yüzeyine baktığımız için bu uyarıları yeterince ciddiye almadık. Gözümüzle görmeden inanamayız ya, bir türlü... Ne zaman ki kirlenme “deniz salyası” olup kıyılarımıza ve yüzümüze vurdu, konu birden gündeme geldi. Tam da 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası’nda, “çevre hastası” Marmara Denizi’nin üzücü halini konuşuyoruz...

HEPSİ BİZİM Mİ?

İnsan denen varlık, kendini dünyanın tek hâkimi ve mutlak sahibi zannetse de durum böyle değil. Yapıp ettiklerimiz, günün birinde ya bizi ya da bizden sonraki kuşakları buluyor. Çevre felaketleri bunun en bariz örneği değil mi? İslam’ın bu konudaki ölçülerine karşın Müslüman coğrafyasında da çevre sağlığının parlak durumda olduğu söylenemez.

ÇÖP BİRİKTİRENLER

Toprağa tükürüp üstünü örtmemeyi dahi kınayan Hz. Peygamber, su kuyularının çevresinde en az 20 metrelik bir boşluk bırakılıp her türlü faaliyetten arındırılmasını istemişti. Ağıllarınsa su kaynağından en az 35 metre uzakta olmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca su kaynaklarına ve nehir kenarlarına “abdest bozmanın” yanlışlığını pek çok defa vurgulamıştır. Resulullah’ın “boş sahaları temiz tutun; evlerin iç avlularında çöp biriktirenlerden olmayın” hadisi, pekâlâ “denizlerde çöp biriktirenlerden olmayın” biçiminde okunabilir. Onun sözleri üstünden yaklaşık 1400 yıl geçti. Ama gelin görün ki, kanalizasyon atıkları denizlere, göllere veya nehirlere günümüzde bile kontrolsüzce boşaltılabiliyor.

KÖPÜK GİDERSE

Kuran, “

Yazının Devamını Oku

Gönülleri fethetmek

Son teknoloji ürünü silahlar... Büyük bir ordu... Titiz bir planlama... Tüm bunlar, görkemli askeri başarılarla sizi zafere taşıyabilir. Nice kaleleri veya şehirleri zapt edebilirsiniz. Örneğin Cengiz Han: Tarihin gördüğü belki de en muazzam savaşçı...

Zafer üstüne zafer... Uçsuz bucaksız bir yayılma ve zenginlik... Ama bugün, önemli etkisine ve mirasına karşın bir “Cengizli-Moğol” medeniyetinden söz etmiyoruz. Çünkü “istila” ile “fetih” aynı şey değildir. Askeri zaferler, sizi büyük bir medeniyet yapmaya yetmez.

İDEALİST BİR GENÇ

Genç Sultan II. Mehmet de güçlü bir orduya ve dönemin en ileri silahlarına sahipti. Ama 29 Mayıs 1453’te, “Konstantiniyye” fethedildiğinde, o benzersiz şehre, ganimet peşinde bir istilacı olarak değil, idealist bir lider olarak girecekti. “Güzel komutan”, onu haritadan silmek yerine, idealleri doğrultusunda canlandırmayı hedefliyordu. Bu amaçla, şehrin tahrip edilmeden devralınmasını istedi ama buna imkân bulamadı. Yine de Ayasofya gibi değerlerin zarar görmemesi, hatta onarılması için bizzat devreye girdi. Şehir halkına inançlarını, dillerini, işlerini koruyarak hayatlarına devam edecekleri teminatını verdi. Elbette bu tutumu, İslam medeniyetinin 800 yılı aşkın fetih ilkelerinin uzantısıydı ama sadece bir hukuk ilkesinden ibaret değildi.

DOĞU’NUN VE BATI’NIN FATİHİ

Fatih’in nihai gayesi, Roma-Bizans-Latin medeniyetini yerle bir etmek yerine, onu çok daha “ileri” bir noktaya taşımaktı. Bu “ileri” noktanın, İslam medeniyetinin etik idealleriyle şekillendiği muhakkaktır. Ayrıca Fatih, tarihi iyi bilen, çok yönlü bir lider olarak, sadece Alpaslan’ın, Selahaddin Eyyubi’nin ve atalarının değil, aynı zamanda Büyük İskender’in ve Sezar’ın izlerini takip ediyordu. Zaten bir sonraki büyük hedefi, Roma İmparatorluğu’nun ilk başkentini de fethetmek; böylece “Doğu’nun ve Batı’nın fatihi” olmaktı. Elbette bu mirası devralmanın, sadece askeri başarılarla mümkün olmadığının bilincindeydi.

BİR ŞEHRİN 

Yazının Devamını Oku

Bayramdan sonra başlıyorum...

Pazartesi rejime başlıyorum... Havalar ısınsın, her gün en az 6000 adım atacağım... Haftaya sigarayı bırakıyorum... İşte bizimkisi de o hesap. Gelin bu bayramla birlikte...

Osmanlı devrinde, ramazan bayramında devlet görevlilerine yeni elbiseler dağıtılırdı. Hatta Fatimiler, bu gelenek nedeniyle ramazan bayramına “idü’l-hulel” (elbise bayramı) dahi demişlerdir. Bu geleneğin kökeninde, muhtemelen Hz. Peygamber’in bayram sabahında yeni elbiseler giymeye özen göstermesi yatıyordu.

“Bayramlıklarını giymek”, ramazan boyunca arınan bedenin, temiz bir başlangıç yapmasını simgeler. Gelin biz de bayramı, yeni ve temiz kıyafetlerle karşılayalım. Ama sadece dış giysilerimizi değil, duygu ve düşüncelerimizin elbisesi olan dilimizi de yenileyelim. “Bayramlık ağzımızı”, “kirli ve yıpranmış” ifadelerden arındırıp, güzel bir başlangıç yapalım. Gelin bu bayramdan itibaren şunları... 

SÖZLÜĞÜMÜZDEN ÇIKARALIM

Körle yatan, şaşı kalkar.

Gözü kör olsun / Kör olasıca!

Kurtlu baklanın da kör alıcısı olur.

Dokuz körün bir değneği.

Yazının Devamını Oku

Gönüllerdeki bayram

Bayram, “sevinç, eğlence günü” demek. Bu bayram hepimiz ayrı evlerde olsak bile gönüllerimiz bir olacak; acıda da sevinçte de...

"Haziran gibi toparlarız... Eylülde kendimize geliriz... Yıl sonunda rahatlarız... Aşı olmadan bitmez bu iş...” 2020 yılının ramazanı sona ererken işte bunları konuşuyorduk. İşin garibi, bir yıl sonra da konumuz hâlâ aynı. Çünkü evdeki hesap salgına uymadı. Aldığımız tedbirler yetmedi, yeni varyantlar durumu zorlaştırdı. Bir avuç virüs, tüm dünyayı allak bullak etmeye yetti. Herkeste bir “iç” sıkıntısı...



BÜYÜK BAŞARI, UZUN YOL

Öte yandan bu karamsar tabloya rağmen, insanlık, yıkıcı bir salgınla ilk defa böylesine etkili bir mücadele verdi, veriyor. Veba, çiçek, tifüs, kolera salgınlarını hatırlayınca; 1,5 yılda, 50 milyon kişinin ölümüne yol açan İspanyol gribini düşününce... Bir yılda verilen mücadele, “başarı” tablosu olarak görünüyor. Yine de “gurur” tablosundan henüz çok uzaktayız. Fakir ülkeler başta olmak üzere aşı temininde ve aşılamada daha gidilecek uzun bir yol var. Ayrıca aşı-ilaç konusunda, ticaretin temel kurallarıyla insanlık değerleri ortak bir noktada buluşabilmiş değil.

BİR MUSİBET...

Yazının Devamını Oku

Şükür kavuşturana

Hem “bardağın boş tarafını” görmek... Hem de dolu tarafına şükretmek... İkisi aynı anda mümkün mü?

"Eline sağlık... Sağ ol... Çok teşekkürler...” Ne güzeldir bir teşekkür ifadesi duymak. Duyduğumuzda daha bir şevkle çalışırız. Sıkıntımızı gideren bir kişiye “şükranlarımızı” sunarız. “Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemediğimiz” kimselere “minnettar” oluruz. Bunlar, insanlar arasındaki şükran-teşekkür alışverişi... Teşekkür, Yaradan’a yöneldiği zamansa buna “şükür” denir: “Şükürler olsun sana, ya Rabbi!” Kuran’a göre, kazançtan yağmura, rüzgâra, hayvanlara varıncaya kadar her nimet, şükür vesilesidir.

KALPTEN DİLE GETİRMEK

Nasıl insanlara “içinden” teşekkür etmek yetmez de onu söylemek gerekirse aynısı şükür için de geçerlidir. Şükrü “dile getirmek”, elbette bunu diğer insanlara duyurmak ötesinde bir gaye taşır: Nimetin değerini insanın kendine (nefsine) hatırlatması...

*

Dille şükür, aynı zamanda dili güzel söze ve teşekküre alıştırmaktır. Nitekim İslam kültüründe, insanlara teşekkür, şükrün ayrılmaz bir parçasıdır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.”

OLANI GÖR

Gündelik hayatta “nasılsın” sorusuna verdiğimiz klasik cevaplardan biri de “şükür, iyiyim” olur. Bu otomatik “şükür”, aslında insanın kendiyle ilgili olumlu hissetmesi için bir vesiledir. Öte yandan şükür, kendini kandırmak değildir; bardağın dolu tarafını görüp bundan mutluluk duymaktır. Ayrıca “haline şükretmek”, edilgen bir kanaatkârlık anlamına gelmez. Yani şükretmek, bardağın boş tarafını doldurmak için çalışmaya engel değildir. Eksikleri görüp, tamamlamaya gayret ederken de eldekinin kadrini, kıymetini bilmek mümkündür.

SIKINTIYA ŞÜKREDİLİR Mİ?

Yazının Devamını Oku

Sabrın sonu...

“Sabrın sonu selamet” demiş atalarımız. Ama çoğumuz artık “sabrının tükendiğini” söylüyor. Akıllardaysa aynı soru: Pandeminin “sonu” ne zaman gelecek?

İsteklerimize “iki tıkla” ulaştığımız hız çağında yaşıyoruz. Hızımız kesildiğinde hepimizi bir sıkıntı basıyor. Mesela şimdilerde herkes sabırsızlıkla aynı sorunun cevabını bekliyor: Ne zaman “normal” hayatımıza döneriz? Pandemi nedeniyle “çok sıkıldık, çok bunaldık” derken, yeni varyantlar vs. hayatı daha da zorlaştırdı. Şarkıda dediği gibi “biri biterken öbürü de başlar, vermesin Allah”. Böyle durumlarda, hem zorluklara “sabır göstermek” gerekiyor, hem de “sabırla çözüm yolları aramak”.



‘OL’ DEDİM, OLMADI

Sabır bize iki durumda gerekli: Sıkıntı çektiğimizde veya olmasını istediğimiz bir şeyin gerçekleşmesini beklerken. Birinde direnç, diğerinde çaba ve tatlı heyecan var... Hemen hemen her kültürde sabrı tavsiye eden atasözlerine rastlıyoruz: “Sabır acı olsa da meyvesi tatlıdır.” Sabır acıdır, çünkü insan egosu/nefsi, acelecidir. Hemen olsun, hemen bitsin ister. İnsan, her “ol” dediğinde olmadığını, “yeter” dediği anda bitmediğini yaşayarak öğrenir. Nefsine çok ağır gelse de, hiç istemese bile...

YÜKÜMÜZ AĞIRLAŞINCA

Yazının Devamını Oku

Anneye bağlanmak

Araştırmalar, annelerimizle küçükken kurduğumuz güven bağının, hemen her konuda çok derin etkileri olduğunu ortaya koyuyor.

"Güvenli, kaygılı, kaçıngan”... Bu kelimeler size doğrudan bir şey ifade etmeyebilir. Ancak “bağlanma teorisine (kuramına)” aşina olanlar için bu kelimelerin özel bir anlamı var. “Bağlanma teorisi”, en basit ifadesiyle, bir bebeğin ona bakan kişiyle kurduğu güven ilişkisini ve bu bağın hayat boyu etkilerini inceliyor.



BU BAĞ ÖLÇÜLÜR MÜ?

Malum... İnsanların ve hayvanların, güven duygusuna, sığınmaya ve şefkate ihtiyacı var. Özellikle de bebeklik ve çocuklukta... Bu bağın ilk ve en önemli kaynağı anneler. Biz buna kısaca “anne şefkati” veya “anne sevgisi” diyoruz. Elbette bu gerçeği bilmek için bilim insanı olmak gerekmiyor! Kime sorsanız aynısını söyler. Hele de çocuk büyütmüş biriyse... Peki ama çocuğun annesiyle kurduğu bağlar ölçülebilir mi? Belirli ölçüler getirdik diyelim... O güven bağı, hayatımıza nasıl yansıyor; yetişkin davranışlarımızı ne ölçüde etkiliyor?.. Bu tür sorulara yanıt arayan “bağlanma” kuramcıları, farklı kategoriler belirlemişler. “Güvenli, kaygılı, kaçıngan” bunlardan bazıları.

SEVİLDİYSEN SEVERSİN DE

Yazının Devamını Oku

Kadir Gecesi doğmak

Atalarımız talihi açık, kısmeti bol kişiler için “Kadir Gecesi doğmuş” derlerdi. Peki nedir bu geceyi böylesine özel kılan?

Kadir Gecesi’nin ne olduğunu” doğrudan Kuran açıklar: “Biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” (Kadr, 1). Yani Kadir Gecesi, Hz. Peygamber’in ilahi vahye ilk kez muhatap olduğu, bilinen anlamıyla İslamiyet’in doğduğu gecedir. Müslümanların gözünde bundan daha güzel bir doğum günü mü olur? İşte bu nedenle talihi açık, kısmeti bol olan kimseler için “anası Kadir Gecesi doğurmuş” denir.

*

Resulullah’ın “bin aydan hayırlı” olan Kadir Gecesi’nde başlayan manevi yolculuğu, Miraç’ta doruğa çıkmış; bu gece bir insanın Yaradan’ın zatına en yaklaştığı an olmuştur. İşte “esenlik dolu” Kadir Gecesi de, Müslümanların kendilerini manen Allah’a en yakın gördükleri gecedir. Kuran nasıl o gecede Hz. Peygamber’in gönlüne indiyse, Yaradan’ın nuru ve Kuran’ın feyzi de benzer şekilde insanların ruhuna iner; “ta ki tan yeri ağarıncaya dek”.



UZAKLARDA ARAMA

Yazının Devamını Oku

Gönülden affetmek

Hemen herkes affetmenin güzel bir davranış olduğunu söyler. Ancak, hataları affetmek, söylendiği kadar kolay olmuyor.

BİRBİRİNİ affetmek, kâğıt üstünde erdemli bir davranış olsa da hiç kolay değildir. Çünkü af bekleyen kişiye ya kızgınsınızdır ya da kırgın. Hakkınızı yemiş, size sıkıntı vermiş birinin cezasını bulması varken neden onu affedesiniz? Hele de sevdiğiniz biri, sizi hiç beklemediğiniz şekilde üzüp, gönlünüzü kırdıysa? Ayrıca hataları affetmek adaletsizliğe, ayıpları affetmek saygısızlığa yol açmaz mı?

KART GÖSTERMEMEK

Affetmek derken “yasal suç” olan konuları bir kenara bırakalım. Biz, kişiler arası affa bakalım... Affetmek, “sarı kartlık” veya “kırmızı kartlık” bir hareketi maddi-manevi cezalandırma hakkınızdan vazgeçmek demek. Elbette zorunlu olmadığınız halde ve hür iradenizle. Af kelimesinin kökü, “silmek, yok etmek” olsa da affetmek, mutlaka unutmayı gerektirmez. Ayrıca mazur görmek, bir hatayı hata olmaktan çıkarmaz. Affetmek, durumun kendisiyle değil bizim takındığımız tutumla ilgilidir. Kendi tercihimizdir.

Neyin hata veya saygısızlık olduğu, zamana ve kültüre göre büyük farklılıklar gösterir: Futbolda kırmızı kart gerektiren bir hareket, Amerikan futbolunda oyun kurallarına uygun olabilir. Bu tür farkların farkında olmak, hoşgörülü ve affedici olmaya yardımcıdır.

*

Affetmek için bir diğer araç, karşımızdakine hak vermesek bile “halden anlamak”tır. Hata işleyen bu hatayı neden işledi? Niyeti neydi? Kasıtlı mıydı veya bilgisiz miydi? Bu tür sorularla durumu anlama çabası, hiddetimizi veya kırgınlığımızı azaltmaya yardımcı olabilir.

KENDİMİZİ AFFETMEK

Yazının Devamını Oku

Candan olsun da

Atalar “az veren candan, çok veren maldan” demiş. Peki ya çok bağışta bulunan da “candan” verirse...

İSLAM öncesi Arap kültüründe cömertlik, çok övülen bir davranıştı. Hatta bu konuda zenginler arasında kıyasıya rekabet vardı. Ne var ki bu yarışın arkasındaki asıl etken, güç gösterisiydi. Önde gelenler, kendi kabilelerinin üstünlüğünü diğerlerine göstermek için bağışta bulunurlardı. Üstelik cömertliklerini dosta-düşmana yüksek sesle duyururlardı.

CÖMERTLİĞİN SEBEBİ

Elbette bağışın her türlüsü, ondan yararlanan fakirler için kıymetlidir. Verilme nedeni her ne olursa olsun... Ne var ki “hayırlarda yarışın” diyen İslam, cömertliğin boyutunu değiştirmiştir. Başkalarının saygısını ve minnetini kazanmak için yapılan hayırseverliğin yerini çok farklı bir anlayış alacaktır: “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz (İnsan, 9).”

*

İslam’da yapılan bağışla ilgili böbürlenmemek ve başa kakmamak, esastır. Cömertlik, riyadan arındırılmalıdır: “İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın (Bakara, 264)”. Osmanlı’daki sadaka taşı gibi uygulamalar, “bir elin verdiğini öbür elin bilmemesi” hassasiyetine dayanırdı.

HAYIRSEVERLİK KÜLTÜRÜ

Fârâbî,

Yazının Devamını Oku

Kaçıncı bahar?

Ramazan bu yıl yine “Hızır-İlyas” veya bilinen adıyla Hıdrellez bayramının kutlanmasına tanık oluyor.

Hıdırellez, Nevruz ile birlikte iki bahar (özgün biçimiyle “behâr”) bayramından biri. Aslında güneşin Ülker burcuna girmesiyle bağlantılı olan Hıdrellez, tabiatın canlanıp yeşermesinin habercisidir. Orta Asya’dan Balkanlar’a geniş bir coğrafyada kutlanır ve farklı kültürel etkilerle biçimlenmiştir. Bazen “yazın başlangıcı” olarak da görülmüştür.



*

Temelleri İslam öncesine uzanan geleneksel söylencelerde, Hızır’ın/Hıdır’ın “abıhayat” yani ölümsüzlük suyundan içtiğine inanılırdı. Hızır’ın bir beldeyi ziyareti, doğanın yeşillenmesini müjdeliyordu. Nitekim ismi, Arapça’daki “hadir” yani yeşil kelimesiyle bağlantılıdır. İnanışa göre Hızır karada, İlyas Peygamber ise denizde sıkıntıya düşenlerin yardımına koşarlar. İşte bu iki ruhani koruyucu, 5-6 Mayıs’ta buluşurlar. Bu da “Hızır-İlyas” bayramıdır. Elbette ne Tevrat’ta, ne de Kuran’da böyle bir anlatı yer almaz. Üstelik Kuran’a göre doğa ve gök olayları, Yaradan’ın eseri olan bir akışın sonucudur.

OLAYLARIN İÇYÜZÜ

Yazının Devamını Oku

‘Dost’un dostları

Veli, sözlük anlamıyla “dost” demek. Ama dostuyla arasına başka hiçbir şeyin girmediği kadar yakın bir dost.

Çok yakın dost” anlamı taşıyan “veli” kavramı, özünü Kuran’dan alır: “Allah, inananların velisidir/dostudur.” Elbette “veliniz” size ne kadar yakınsa siz de ona o kadar yaklaşmış olursunuz. Zaten “v-l-y” fiili, “iki şey arasına kendilerinden olmayan bir şeyin girmemesi” anlamına gelir. Velinin Türkçe karşılığı olan “Dost” kelimesi de mecazi olarak “Allah” anlamında kullanılır.



FARKLI İSİMLER, ORTAK DEĞERLER

Veli, evliya (velinin çoğulu), ata, dede, baba, ermiş, eren... Her birine İslam ve Türk kültüründe çok değer verilmiştir. Aslında hepsinin anlamı ortak: “Dost” sevgisini yayan, Allah dostları. Hacı Bayram-ı “Veli”, Hacı Bektaş-ı “Veli” gibi Anadolu insanının gönlünü kazanmış veliler pek çoktur. Keza büyük hikâye anlatıcısı “Dede” Korkut veya bestekâr İsmail “Dede” Efendi gibi dedeler... Aynı şekilde Somuncu “Baba”lar, Telli “Baba”lar... Veya Horasan “eren”leri... Onlara Rabia el-Adeviyye gibi kadın evliyayı da eklemek gerek.

*

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI