GeriNaci Cem Öncel ‘Alıştığı günden geri koymasın’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Alıştığı günden geri koymasın’

Geçtiğimiz gün berberde yanımdaki koltukta oturan delikanlı, Almanya’daki akrabalarının bir dertleri olmadığını, onların işlerinin hep “tıkırında” gittiğini söylüyordu. Öyle ya, onların bizim gibi ‘Döviz kaça çıktı, fiyatlar arttı mı?’ gibi sorunları yoktu...

Berber, gülümseyerek dinledikten sonra sözü aldı: “Doğru diyorsun da, bir de ona sormak lazım. Onun da kendine göre ne dertleri vardır kim bilir...” Gerçekten de COVID-19 sonrası dünyada, zenginlerin bile dertli olduğu bir dönemden geçiyoruz. Öte yandan maddi imkânlar daraldığında, insanın içi haliyle bir başka daralıyor...

‘Alıştığı günden geri koymasın’

‘SARSICI’ BİR DENEYİM

Mal varlığının azalması, şüphesiz insan hayatındaki en zor durumlardan biri. “Allah kimseyi alıştığı günden geri koymasın” duası, tam da böyle durumlar için söylenir. Kuran, imkânlarını kaybedip fakirleşen ilk Müslümanların ne denli zorlandıklarını şu ayette dile getirmiştir: “Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler (Bakara, 214)”. Tüm bu zorlu süreçleri yaşayan Hz. Peygamber’e göre fakirlik, insanlar için bir imtihan sebebidir: “Allah’ım... Fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım.”

SABIR VE ÇABA

İnsan, başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır (Zümer, 8)” diyen Kuran’a göre maneviyat, zor zamanlarda insanın en önemli sığınaklarındandır. Hz. Peygamber, insanlara varlıkta ve yoklukta “nimete şükür, sıkıntıya sabır” anlayışını tavsiye etmiştir: “Müminin durumu ne ilginçtir! Her hali kendisi için hayırlıdır... Başına sevinecek bir hal geldiğinde şükreder, bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelecek olursa ona da sabreder, onun için bu da hayır olur.”

*

Ne var ki, “sıkıntılara sabır” göstermek, fakirlikle mücadele etmemek anlamına gelmez. Nitekim Hz. Peygamber’in fakir düşmüş muhacirlere iş olanağı sağlamak için Medine’de ticareti ve tarımı canlandırma çabaları, bu mücadeleye örnek teşkil eder. Keza devlet gelirlerinden yararlanacaklar içinde, fakirler en öncelikli kabul edilmiştir. Bunun yanında zenginlerin imkânlarını fakirlerle paylaşması esastır. Bu sadece zekât ve sadakayla değil, iş imkânı vermekle de olur. Kısacası, İslam’a göre fakirlikle mücadele yolunda herkesin elbirliğiyle çaba göstermesi gerekir.

FAKİRLİK ÖVÜLÜR MÜ?

İslamiyet’in övdüğü fakirlik asla maddi yokluk değil, Yaradan’ın sunduğu olanaklar karşısındaki “kibir” yokluğudur. Kibre kapılanlar, kendini diğer insanların ve mahlukatın yegâne sahibi zanneder. Bugün dünyamızın en önemli sorunlarının başında, fakirlikle mücadele geliyor. Bu mücadelenin yolu, ekonomik gelişmenin yanında “kibirli zenginleşmeyi” terk etmekten geçiyor. Yani, bilinçsiz tüketimin yol açtığı çevre sorunlarına, kaynak israfına ve gelir dengesizliğine çözüm üretmekten...

‘Alıştığı günden geri koymasın’

KİM ZENGİN DEĞİL?

YÜZYILLARDIR olduğu gibi günümüzde de fakirlikle zenginlik iç içe. İslam, insanların helal kazançla zenginleşmesine karşı çıkmamıştır. Ancak Kuran, zenginliğin beraberinde önemli sorumluluklar getirdiğini vurgular. Zenginler mallarını, sadece kendilerine ait görmemelidir, çünkü sahip olduklarında “fakirler ve mahrum kalanlar için belli bir hak (Me’aric, 24-25)vardır. Zengin olanlar, imkânlarına her zaman şükretmeli, varlıklarının yegâne kaynağının kendi iradeleri olduğu zannına kapılmamalıdır. Ayrıca “İnsanın, kendisini zengin görünce azması (Alak, 6)”; “altına, gümüşe, kumaşa tapmak”, bir manevi felakettir... Nitekim Hz. Peygamber şöyle dua ederdi: “Allah’ım... Zenginlik fitnesinin şerrinden ve fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım.”

*

Elde etmesi de tutması da mücadele gerektiren zenginlik, tek başına insanı mutlu etmeye yetmez. Maddi imkânların yanında mutlaka sağlık ve iç huzuru gerekir: “Takva sahibi bir kimse için zenginliğin sakıncası yoktur. Ama onlar için sağlık, zenginlikten; gönül hoşnutluğu da diğer nimetlerden daha hayırlıdır”, “Zenginlik, mal çokluğu değildir; asıl zenginlik, gönül tokluğudur.” 

*

Yokluk da varlık da, İslam’a göre “gönül tokluğu” yolunda geçilmesi gereken manevi sınavlar. Fakirliği ve zenginliği sayısal ölçülerle tanımlamak kolay. “Gönül zenginliği” ise istatistik kurumlarının değil, “insanlık kurumlarının” konusu. Ne mutlu, para kazanmak kadar gönül kazanmak için de çalışıp çabalayanlara... Maddi fakirlikten kurtulup maddi-manevi zenginliğini iyilik yolunda harcayanlara...

 

X

Balıklar nerede?

“Pet şişe, teneke parçası, kablolar, ağaçlar, her şey var ama balık yok”... DHA’nın haberine göre böyle diyor, ağlarda balıktan başka her türlü atığı bulan Karadenizli balıkçılar.

Çevre meselesi, eskiden çok daha dar bir kesimin kaygısıydı. Oysa günümüzde ekmeğini doğal kaynaklardan kazanan herkes, sorunun ciddiyetini yaşayarak görüyor. Örneğin balıkçılar büyük sıkıntıda. Üstelik balıklar azaldıkça yükselen fiyatlar, kimsenin çıkarına değil. Uzmanlar, eğer gerekli önlemler alınmazsa yakın zamanda denizlerde balıktan çok plastik atık olacağını öngörüyor.

HATALARIN GETİRDİĞİ YASAKLAR

Atıklarımızı kontrolsüz şekilde doğaya bırakmamak gerektiği açık. Ama aynı zamanda atıkları azaltmamız gerektiği de... Pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de plastik poşet kullanımını azaltmaya yönelik kararlar alındı. Fransa ise bir adım daha ileri giderek, 1 Ocak 2022 itibarıyla meyve ve sebzelerin plastik ambalajlarda satılmasını yasakladı. Üstelik plastik ambalaj sektörünün güçlü itirazlarına rağmen... Yani çevre konusunda durum çok ciddi. Dünya hızla bir çöplüğe dönüşürken, her vicdan sahibi insan kendine şunu sormalı: “Ben bu konuda üzerime düşeni yapıyor muyum?

GÖKTE VE YERDE NE VARSA

Kuran, “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir (Hadid, 1)”, “Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız (İsra, 44)” der. Buna göre biz “cansız” zannetsek de kainattaki tüm varlıklar aslında hayat sahibidir. Her birinin bir manevi değeri vardır. Biz onların dillerinden anlayamasak da hepsi saygıyı, layıkıyla korunmayı hak eder. Çevre bilincinin temel kuralı da aynı anlayışa dayanmaz mı zaten: “Doğa, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ben de onun parçasıyım. O yok olursa ben de yok olurum.” İşin garibi, bu sözlere kimse itiraz etmez, hatta herkes onaylar. Ama diliyle tasdik ettiğinin gündelik hayatta hakkını veren pek azdır. Atıklarımızı sorumsuzca denize döktüğümüzden belli değil mi?

KİM KİRLETİYOR?

Hz. Peygamber’in ifadesiyle “

Yazının Devamını Oku

‘Fazla’ mesai

Pek çok işyerinde ocak ayı yoğun geçer. Bir yandan yıllık planlama, bütçe, diğer yandan stok sayımları, işe alımlar... Biz insanlar, işsiz kaldığımızda bir iş bulabilmek, bir müşteri kazanabilmek için çırpınır dururuz. Gelin görün ki, işler artınca da işlerin yoğunluğundan, çok çalışmaktan şikâyet ediveririz. Aslında ne uzun süre işsiz kalmak iyi ne de aralıksız çalışmak...

Kuran, “Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de dağılıp çalışma (zamanı) yapan, O’dur (Furkan, 47)” der. Yani hem iyi çalışmak lazım hem de iyi dinlenmek...

NEREYE KADAR?

Çalış, çalış, nereye kadar?” sorusuna İslam’ın verdiği yanıt, insanın rızkını temin edebilmek için “hiç ölmeyecekmiş gibi” çalışmasıdır. Bilimsel araştırmalar, yaşlı bireylerin günlük işleri terk ettiklerinde daha hızlı yıprandıklarını, hatta zihinlerinin zayıfladığını gösteriyor. Çok çalışmak nasıl insanları bitkin düşürüyorsa, çalışmamak da güçten düşürüyor. Bu doğrultuda gayret gösterip “dünyayı mamur etmek” her Müslümanın sorumluluğudur.

NE İÇİN ÇALIŞMALI?

Elbette amaç sadece para-mevki kazanmak veya çalışmış olmak için çalışmak değil. İslam medeniyeti ölçüyü, başkalarından çıkar beklentisi içinde olmadan, Allah rızası için insanlığın yararına olacak işler (amel-i sâlih) yapmak olarak tarif eder. Önemli olan kişinin nihai gayesidir, çünkü “ameller (işler, davranışlar) niyetlere göredir.

*

İnsan yararlı işlerde, rızkı için çalışmalı ama asla dünyayı “gönlüne” sokmamalıdır. Çünkü, dünya malı dünyada kalır. Peki ya içimize işleyen dünya gamı? İslam’a göre dünya, ebedi yolculukta bir duraktır sadece; başlangıç ve son değil... Ve nihayetinde gönül, bir sonraki durağa, dünyadan ne kadar az yük götürürse o kadar hafiftir. Maneviyatın ana gayesi, ruhu layık olduğu mertebeye yükseltmek olduğuna göre... Çalışmaya devam. Ama işimizin ve dünyanın kölesi olmadan.

Yazının Devamını Oku

Hoş geldin 2026!

İncil’le tarihi kaynakları karşılaştıran kimi tarihçiler, Hz. İsa’nın aslında varsayılandan 4 yıl daha önce doğduğunu savunuyorlar. Yani buna göre Miladi takvimde 2022’ye değil, 2026’ya girmemiz gerekiyor! Diyelim doğrusu 2026 olsun... Bu sayısal fark neyi değiştirir ki? Takvim dört yıl ilerledi diye hiç birimiz zamanda ileriye gitmiş olmayacağız; içinde yaşadığımız, yine aynı an olacak. Acısıyla tatlısıyla, ne yaşıyorsak yine onu yaşayacağız. Keza Hz. Ömer, sahabeye danışarak takvim yılının başlangıcı için hicret yerine, Hz. Peygamber’e ilk vahyin gelişini seçseydi, “Hicri” takvim 12 yıl daha ileride olacaktı. Ama bizler yine bu anda olacaktık.

Sözün özü, takvim yılı, ortak yaşantımız için bir düzenleme aracıdır yalnızca. Her birimiz için asıl olansa sadece yaşadığımız andır. En hakiki takvim birimi, alıp verdiğimiz nefestir. Ya da eskilerin tabiriyle “Dem bu demdir”; her bir “dem”in kıymetini bilmek gerekir. Esas mesele, aldığımız nefesi nasıl kullandığımız, onu nasıl tükettiğimiz.

NE ZAMAN BAŞLAMALI?

Pek çoğumuz, davranışlarımızı değiştirmek, hayatımızda yeni bir adım atmak için genellikle bir “milat” belirlemeye ihtiyaç duyarız: “Bu pazartesi rejime başlıyorum... Hele şu ocakı bir geçelim... Bu yıl kararlıyım... Bayramdan sonra hallederiz...” Peki ama daha iyiye yönelmek için seçtiğimiz başlangıç tarihi, aslında hep bir erteleme çabası olmasın sakın? Oysa şimdiki zamandaki her bir an, yeni bir başlangıç fırsatı sunar insana. Her bir nefes, yeni bir hayattır. Üstelik gelecek, hiç beklenmedik koşullara gebedir. Örneğin kaçımızın aklına gelirdi bir avuç virüsün tüm dünyayı allak bullak edeceği? İyisi mi, “kendimizin daha iyi bir versiyonunu yüklemek için” hiç vakit kaybetmeyelim. Bugünden tezi yok, hemen harekete geçelim! Hem kendimiz hem de çevremiz için ne güzel bir armağandır olumsuz hallerimizi geride bırakmak. Ne demiş gönüller sultanı Yunus: “Her dem yeni doğarız / Bizden kim usanası?

Öyleyse, daha iyiye ve güzele doğru her nefeste yeniden doğduğumuz nice anlara... Her anı değerli olan yeni sabahlara, aylara, yıllara... Her yeni nefesimiz kutlu olsun!

YILLAR BİTER, HEDEFLER BİTMEZ

Yazının Devamını Oku

Hz. İsa’sız Noel olur mu?

Hıristiyanlıkta yılın en kutsal gecelerinden biri, Hz. İsa’nın doğumu vesilesiyle kutlanan Noel Yortusu’dur. Ne var ki günümüz dünyasında Noel (Christmas) dendiğinde çoğu kişinin aklında Hz. İsa değil, kırmızı kıyafetli, beyaz sakallı, bol kahkahalı bir “Noel Baba” figürü canlanır.

Çünkü Batı’daki kutlamalar, çoktandır Hıristiyanlık alemini aşıp tüm dünyaya yayılmış bir kültür fenomeni konumunda. Öyle ki yakın zamanlarda Amerika’daki bir kilise, bu durumu eleştirmek için verdiği reklamlarda, Noel Baba ile Hz. İsa’nın resimlerini yan yana koyup şu soruyu sormuştu: “Bu Noel, kimin doğum günüydü sahiden?”

HANGİ GECE?

Türkiye’deki Hıristiyanların çoğunluğunun mensup olduğu Ortodoks-Doğu kiliselerine göre, Noel (Milat, Doğuş) Yortusu’nun tarihi 6 Ocak’tır. Batı kiliseleri ise Noel’i 25 Aralık olarak kabul eder. Ne var ki modern Batılı tarihçilere göre, Noel’in 25 Aralık günü olarak seçilmesindeki asıl neden kış gündönümü, yani bir doğa olayıdır. Çünkü aralık ayının son günleri, yılın en uzun gecesine ve ardından gün ışığının artmaya başlamasına denk geliyordu. Böylece, 25 Aralık’tan itibaren “ışık” yeniden doğuyor, aydınlık her gün biraz daha yükseliyordu... Üstelik bu kutlamalar, Hıristiyanlıktan çok önceki kültürlerde de mevcuttu: Akdeniz’de güneş tanrısı Mithra’nın doğum günü, Kuzey Avrupa’da Yule Festivali gibi...

NOEL BABA’NIN MEMLEKETİ

Bugün, Noel’in simgesi haline gelen Noel Baba figürünün ve ağaç süslemenin kaynağı, İskandinav kültüründeki tanrı Odin’e ve Yule Festivali’ne kadar uzanır. Noel Baba’nın aslen 4. yüzyılda Antalya’nın Demre ilçesinde yaşamış Aziz Nikolas olduğu söylenir. Ama bu, kırmızı elbiseli Noel Baba imgesini açıklamaz. Çünkü Antalya dendiğinde akla ne Kuzey Kutbu’ndaki karlı geceler gelir ne de çocuklara dağıtılacak hediyeleri taşıyan ren geyikleri! Tarihçilere göre 25 Aralık, Hıristiyanlık öncesi kış gündönümü gelenekleriyle Hz. İsa’ya duyulan bağlılığın iç içe geçmiş halidir. Ayrıca güneş takviminin ilk günü olan yılbaşı kutlamaları da, pek çok ülkede Noel ile karıştırılır. 

ALIŞVERİŞ FESTİVALİ Mİ?

Yazının Devamını Oku

Sensin dillerde okunan...

Anlattıkları “72 dile” hitap etse de özünde, dilinde hep Türkçe vardı “Bizim Yunus”un. Sözleri Anadolu’yu aşıp Türkçe’nin ulaştığı her diyarda yankılandı. Tam da bu sebeple son günlerine yaklaştığımız 2021’in, Kültür Bakanlığı ve UNESCO işbirliğiyle “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak kutlanması yerinde oldu. Çünkü Yunus Türkçe’yle, Türkçe Yunus’la güzeldir. Onun “Gelin canlar bir olalım” çağrısı, “72 milleti bir” gören anlayışı, Türkçe’nin insanlığa armağanıdır.

Yunus, Anadolu insanına İslam’ın özünü yalın bir Türkçe ile anlatmıştır. Açıklanması zor görünen konular onun dilinde gönüle hemen işleyen dizelere dönüşür. Samimidir Yunus... Her ne kadar yazdıkları “nasihat” türünün bir örneği gibi görünse de o kimselere tepeden bakmaz. Ne anlatacaksa kendi halinden anlatır. Öte yandan işlediği konular “şahsi” meseleleri değildir. Hayatın anlamı veya ölüm korkusu gibi tüm insanlığın temel sorularıdır. Yunus, aradığı yanıtlarıysa ilahi aşkta, Yaradan ve Peygamber sevgisinde bulur: “Sensin ismi baki olan, sensin dillerde okunan / Senin aşkına dokunan kendini bilmez, Allah’ım.”... “Yunus medh eyledi seni dillerde / Sevilirsin bütün gönüllerde / Ağlaya, ağlaya gurbet ellerde / Ya Muhammed, canım arzular seni.” Yunus Emre, akan ırmakta, yerde gökte, “72 millette” hep Allah’ın tecellisini görür; kendi özünde doğanın, manevi rehberinin ve “İslam bülbülleri”nin sesini duyar.

Yunus, yalın dili sayesinde, her kesim tarafından sevilmesi gibi zor bir “işi kolay kılmıştır”. Dizeleri, sözleri, sadece Türkçe halk edebiyatının değil, ilahilere dönüşüp müzik geleneğinin de ayrılmaz parçası haline gelmiştir. “Tutmaz olur tutan eller, çürür şol söyleyen diller / Sevip kazandığın mallar, varislere kalır bir gün” demiş Yunus... Hepimiz, sözleriyle bize zengin bir miras bırakan Yunus’un varisleriyiz. Vefatı üzerinden 700 yıl geçse de gönlümüzde daima “bir Yunus var, Yunus’tan içeri”. Bu dünyada, “yolu sevgiden geçen” birileri oldukça, Yunus anılmaya devam edecek. Sadece bir yıl boyunca değil elbette, Türkçe yaşadıkça ve sevgisi yaşatıldıkça...

ALLAH’A ULAŞAN YOLLAR

2021 yılı, Yunus Emre’nin vefatının 700., Necmeddîn-i Kübrâ’nın da vefatının 800. yıldönümüydü. İslam medeniyetinin Orta Asya’daki en etkili isimlerinden biri olan Necmeddîn-i Kübrâ’nın talebeleri, geniş bir coğrafyaya onun sözlerini ve öğretilerini taşımışlardır. Eserlerinde kişinin sadece ibadetle yetinmemesi, mutlaka nefsini de terbiye etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu yolda rıza, tevekkül, kainatı aşkla sevmek gibi konuları işleyen Kübra, günümüzden tam 800 yıl önce, 1221’de yıkıcı Moğol istilaları sırasında, Ürgenç (Gürgenç) şehrinde şehit düşerek dünyaya veda etmiştir.

HER NEFESTE BAYRAM

Yazının Devamını Oku

Kuşların dilinden

Günümüzden 800 yıl önce, 1221’deki Moğol istilasında Orta Asya’da on binlerce kişi hayatını kaybetti. Onlardan biri de -muhtemelen- Ferîdüddîn Attar idi. Bir eczacı ve tabip olan “Attar”, İslam medeniyetinin en etkili şair-yazarlarındandı.

Onun geniş kitlelerce sevilip pek çok dile çevrilen meşhur eseri “Mantıku’t-Tayr (Kuş Dili)”, adını Kuran’dan alır: “Süleyman, Davud’a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu, apaçık bir lütuftur (Neml, 16)”. Süleyman Peygamber’den bahseden bu ayet Attar’a, Attar’ın eserleri de kendinden sonra gelen Mevlana gibi isimlere ilham kaynağı olmuştur.

KUŞLARIN PADİŞAHI KİM?

Mantıku’t-Tayr, biri büyük, diğerleri bununla bağlantılı pek çok küçük hikâye içerir: Günün birinde “Dünyada ne kadar kuş varsa bir araya” toplanır. Başlarına bir padişah seçmedikçe bir düzen kurmalarının zor olduğuna kanaat getirirler. Ve bu makama uygun birini bulmaya karar verirler. Derken Hüthüt kuşu söz alır. Kuşlara, zaten Kaf Dağı’nın ardında bir padişahlarının olduğunu söyler: “Adı Simurg’dur”. Onlara Simurg’un güzelliğini ve yüceliğini anlatır. Ne var ki kuşların Simurg’u görebilmek için uzun bir yolculuk yapmaları gereklidir. Hepsi bunu ister ama gitmemek için türlü bahaneler öne sürerler. Bülbül, dudu, tavus kuşu, kaz, keklik, hüma, doğan, üveyik, puhu... Hüthüt ise onların hepsini ayrı ayrı ikna eder. Nihayetinde yola çıkarlar...

UZUN BİR YOLCULUK

Yüz binlerce kuş yola düzüldü... Birbirlerine yaklaştılar; kanat kanada, ayak ayağa, baş başa uçmaya başladılar”. “Ne artıyordu, uzuyordu bu yol, ne de eksiliyordu.” Bu zorlu yolculukta kuşlar ne zaman yılgınlığa düşseler, kılavuzluğa seçilen Hüthüt, anlattığı hikâyelerle onları canlandırır, yola aşkla devam etmelerini sağlar.

Yazının Devamını Oku

Müthiş, şahane harika, efsane...

Müthiş Cuma, şahane Cuma, harika Cuma, efsane Cuma, süper Cuma... Neredeyse tüm mecralar, özel indirimler sunan “Cuma” duyurularıyla dolup taşıyor. Peki ama neden cuma?

Ayrıca bir takvim yılında aşağı yukarı 52 adet cuma günü varken, neden özellikle bu cuma? Bu sorunun cevabını bulmak için inanç tarihinde kısa bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor...

İNANÇ UĞRUNA GÖÇ

Avrupa’da bir yanda İngiliz kilisesiyle Papalık, diğer yandaysa Katolikler ve Protestanlar arasında büyük anlaşmazlıklar, derin ayrılıklar yaşanıyordu. Bu kaostan ve baskılardan kurtulmak isteyenler için uzaklara göç etmekten başka çare yok gibiydi... İnançları uğruna küçük gemilere doluşan Avrupalı göçmenler (muhacirler), okyanusu aşıp Amerika’ya ayak bastıklarında takvimler 1600’lerin başlarını gösteriyordu. Artık inançlarını özgürce yaşayabileceklerdi...

Ancak yerleşimcilerin “havasını, suyunu” hiç bilmedikleri bu diyarda nasıl tarım yapacakları, nasıl beslenecekleri büyük bir soru işaretiydi. Acaba bu koşullarda hayatta kalabilecekler miydi? Neyse ki Amerikan yerlilerinden öğrendiklerini kendi bilgileriyle harmanlayıp topraktan mahsul almayı başardılar. İşte bu ilk hasadın ardından Allah’a şükretmek için toplanıp büyük bir sofra kurdular. Bu “şükür yemeği” (Thanksgiving) geleneği, yüzyıllar boyunca yayılarak devam etti. 1942 yılındaysa “Şükran Günü”, her kasım ayının dördüncü perşembesi olarak kabul edilerek ABD’de resmi bir tatil günü oldu.

ŞÜKÜRLER OLSUN, İNDİRİM VAKTİ

20.yüzyıl’a gelindiğinde ABD’de büyük mağazalar, Şükran Günü tatiliyle Noel arasındaki bir aylık süreyi, “indirim ayı” olarak geçiriyordu. İşte bu indirim sezonunun başlangıcı, Şükran Günü ertesindeki cuma günüydü. Halk, indirime giren ürünleri kaçırmamak için ilk günden mağazalara koşturuyordu. Öyle ki 1950’lerde bu cuma gününde yoğunluktan şehir merkezlerinde yollar kilitleniyordu. Gazetelere göre trafik polisleri için bu kargaşa günü, “kara bir cuma” idi! Diğer taraftaysa bu günlerde artan satışlar sayesinde, mağazaların muhasebe defterleri, zarar belirten kırmızıyla değil “kâr” belirten “siyah” mürekkeple yazılırdı... 1980’li yıllarda, bu özel indirim gününün “Siyah/Kara Cuma (Black Friday)” olarak anılması yaygınlık kazandı. Hatta bu indirim geleneği başka ülkelere de yayıldı. Gerçi oralarda “Şükran Günü” perşembesi yoktu ama ertesi günkü “Siyah Cuma” indirimleri vardı!

MÜBAREK CUMA

Yazının Devamını Oku

Çocukların hakkı var

Yarın 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü... Bu özel gün, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabul edildiği 20 Kasım 1989 tarihine dayanıyor. Elbette insanlığın yararına olan yazılı kurallar ve sözleşmeler, onlara herkesin eksiksiz uyacağı anlamına gelmiyor.

Bu, günümüzde olduğu gibi geçmişte de böyleydi. Örneğin Kuran’ın yön verdiği İslam medeniyeti, çocuk haklarının korunmasına dair pek çok kural getirmiştir. Öyle ki, “çocuğun anne-babası üzerinde hakları vardır.” Bu ilkelerin uygulanması her devirde ve her coğrafyada kusursuz olmasa bile çocuk hakları, İslam medeniyetinde önemli yere sahiptir.

YAŞATACAKSIN

Çocuk haklarının en temeli, yaşama ve gelişme hakkıdır. İslam, çocukların öldürülmesini “büyük bir suç” görür ve açık şekilde yasaklar: “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin (En’am, 151)”; “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler... Onlar gerçekten sapmışlardır (En’am, 140)”. Hz. Peygamber, anne-babanın çocuklarının sahibi değil emanetçisi olduğunu vurgulamıştır. Bunun yanında bir kişinin çocuğunu reddetme hakkı da yoktur, ona sahip çıkmakla yükümlüdür. Bu ilkeler günümüzde gayet “doğal” olsa da 7. yüzyılda önemli bir zihin değişimi anlamına geliyordu.

ADIYLA BÜYÜSÜN

Her çocuğun bir isme ve kimliğe sahip olma hakkı vardır. Nitekim çocuklara güzel bir isim koyma, İslam kültüründe büyük önem taşır. Hz. Peygamber’in “Çocuğun babası üzerindeki haklardan biri, onun ismini ve edebini güzel yapmasıdır” hadisi, bu anlayışın açık ifadesidir. Bu doğrultuda doğumun ilk gününde veya en geç yedinci güne kadar çocuğa bir isim verilmesi, güçlü bir gelenek halini almıştır.

ÇOCUKLAR MASUMDUR

İslam’a göre her çocuk, tabiatı gereği masum doğar. Ayrıca anne-babalarının hatalarından sorumlu değillerdir. Buna karşın anne-babalar reşit olmayan çocuklarının tüm sorumluluklarını taşımak durumundadır. Bu, onların bakımını ve iyi şekilde yetiştirilmesini de içerir. Bu zorunluluk, boşanma durumunda da aynen geçerlidir. Ayrıca çocuklar doğdukları andan itibaren ebeveynlerinden gelen mülkiyet hakkına sahip olurlar.

Yazının Devamını Oku

Kendine kafa atan keçi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi görevlileri, geçtiğimiz günlerde Başakşehir Ziya Gökalp metro istasyonundaki asansör kapısının kırıldığını fark ettiler. Bunlar kırılması hayli zor cam kapılar olduğu için, güvenlik kamerası görüntüleri incelemeye alındı. Karşılarına çıkan görüntüyse son derece şaşırtıcıydı: Camı bir keçi kırmıştı... Evet, mecazi değil, gerçek bir keçi. Hem de kafa atarak!

“Olay yeri” ekiplerinin çözdüğü bu gizemli olay şöyle gerçekleşmişti: Nasıl oluyorsa oluyor, sahipsiz bir keçi sokakta dolaşırken metro asansörünün önüne denk geliyor. İşte o sırada asansör kapısının camında kendi yansımasını görüyor. Tabii karşısında rakip bir keçi görünce hemen “keçi inadı” kabarıyor... Kendi yansımasını başka bir keçi sanarak başlıyor var gücüyle kapıya toslamaya. Ne de olsa kimin patron olduğunu göstermesi lazım! O tosluyor vuruyor, karşısındaki “sanal keçi” de aynı şiddette karşılık veriyor. Bu inatlaşma, bir süre devam ediyor. Ta ki cam, maruz kaldığı boynuz darbeleriyle kırılana kadar. Kapı kırılıyor, mücadele bitiyor...

YA KEÇİ DEĞİLSE?

İlginç ve komik bir hikâye... Keçinin yanılgısına gülmemek elde değil. Ne var ki insanlardaki muhakeme yeteneğinden yoksun olan o inatçı keçiye kızamayız. Peki ama “keçi inadı” olan insanlara ne demeli? Hani kendiyle bile inatlaşıp karşılarına kim çıkarsa kafa tutup toslayanlara...

ÖNCE BEN

Başkalarıyla tartışıp inatlaştığımız konular çoğu zaman “benlik” kavgasından kaynaklanır: “Benim dediğim olacak”, “önce ben geçeceğim”, “ben ne dersem o”... Bir karakter özelliği olarak inatçılık, bitmek tükenmek bilmeyen bir kendini kanıtlama çabasıdır. Oysa inatlaşıp güç gösterisi yaparak elde ettiğimiz üstünlükle sadece nefsimizi/egomuzu tatmin etmiş oluruz. Çünkü bu “kırıcı” başarılar, ne bize kalıcı iç huzuru getirir ne de bize hakiki saygı kazandırır.

KİM DAHA BÜYÜK?

Kuran’da örneklenen en inatçı kişilerin başında firavun gelir. O, geceleri bir başına kaldığında kainatın bir yaratıcısı olduğuna inanıyor, ama sabahleyin insanlar sarayın kapılarında birikip

Yazının Devamını Oku

Kültürün merkezinde olmak

Medine, Şam, Bağdat, Kahire, Semerkant, İsfahan, İstanbul gibi şehir isimlerini art arda duyduğumuzda, aklımızda hemen İslam medeniyeti canlanır.

Bu şehirler, tarih boyunca Müslüman coğrafyasının hayranlık uyandıran, örnek alınan kültür merkezleri oldular. Elbette liste aslında daha uzun: Buhara’dan Delhi’ye kadar niceleri var. Gelin görün ki tüm bunlar içinde sadece tek bir şehir, iki büyük medeniyetin kesintisiz başkenti olmak vasfını taşımıştır: İstanbul.

İHTİŞAM VE İKİLEM

İstanbul, sadece İslam coğrafyasının değil, özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri olmuş; Doğu’dan ve Batı’dan pek çok sanatçıyı, âlimi, seyyahı kendine çekmiştir. Ne var ki bilimsel, askeri ve ekonomik üstünlüğün adım adım Batı’ya geçmesiyle dünya genelinde “Müslüman” şehirlerin etkisi azalmaya başladı. Güçlü bir tarihi kırılma kapıdaydı... İstanbul 19. yüzyılda mimaride bir tür Doğu-Batı sentezini kovaladı. Ama bu tek başına yeterli değildi. Her alanda ikili bir yapı oluşuyordu: Bir yanda “geleneksel” sanatlar, diğer yanda “modern” sanat. 20. yüzyılda ise “geleneksel” kültür ürünleri, tüm dünyada “turistik eşya” haline dönüşüyordu.

*

Söz konusu kimlik ikilemi sadece Türkiye’ye özgü değil tabii ki. Bugün Fas’tan Endonezya’ya uzanan dev coğrafyada, öncü bir medeniyet çizgisinden söz etmek olanaksız. Günümüzün küresel kültür başkentleri New York, Los Angeles, Londra, Paris gibi şehirler... Milano, Barselona, Kopenhag, Şanghay gibileri onları kovalamaya çalışırken İstanbul, Kahire ve diğerleri hayli geriden geliyor.

YENİDEN BULUŞMA NOKTASI

Yazının Devamını Oku

Çok beklenen Cumhuriyet

Hz. Peygamber, kendisini karşısında görünce heyecandan tir tir titreyen birine şöyle demişti: “Rahat ol, ben kral değilim.” Resulullah, insanların soyluluk veya zenginlik nedeniyle özel haklara sahip olmasını reddediyordu.

Kendisine, eğer Müslümanlığı kabul ederse ne gibi şahsi ayrıcalıkları olacağını soran amcası Ebû Leheb’e verdiği cevap bunun açık örneğidir: “Ey Muhammed! Sana iman edecek olursam diğer Müslümanlara benim bir üstünlüğüm olmayacak mı?” Hazret-i Peygamber ona “Neyle üstün olacaksın ki?” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebû Leheb hiddetlendi: “Böyle bir din olmaz olsun. Ben bunlarla birlikte eşit mi olacağım?!”

Azası eksik bir zencinin bile emir olmasını” mümkün gören Son Peygamber, Veda Hutbesi’nde insanlara şu önemli ilkeyi de miras bırakmıştı: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyaha, siyahın da kırmızı tenliye bir üstünlüğü yoktur.”

DANIŞARAK YÖNET

Resulullah, yola çıkan iki-üç kişinin bile içlerinden birini karar verici olarak seçmelerini öğütlerdi. Yönetici seçimine bu denli önem vermekle birlikte kendisi, “dünya” işleriyle ilgili çoğu zaman çevresine danışmış, yani şûraya başvurmuştur. Onun çok takdir ettiği Abdullah bin Mesud hakkında “Müslümanların istişaresi olmaksızın bir kişiyi emir (yönetici) tayin edecek olsaydım onu tayin ederdim.” demesi, ortak görüşe ve çoğunluğa verdiği değeri yansıtır. Zaten Kuran’da iyi bir müminin nasıl olması gerektiği anlatılırken “Onların işleri, aralarında danışma iledir (Şûra, 38)” denir. Nitekim Medine’deki Mescid-i Nebevi aynı zamanda bir meclis binası işlevine sahipti.

SEÇİMDEN SALTANATA

Yazının Devamını Oku

Can çıkar da ‘Hulk’ çıkmaz mı?

Çizgi roman-sinema dünyasının meşhur süper kahramanı “Hulk”u duymuşsunuzdur. Hani sinirlenip öfkelenince dev bir yeşil adama dönüşen...

Hikâyeye göre Hulk, “normalde” bilim insanı olan Bruce Banner’dır. Ama nükleer bir silah deneyinin yol açtığı, tuhaf bir dönüşüm geçirir. Artık çok kızdığında makul düşünemeyen, karşısına çıkan ne varsa ezip geçen, yeşil bir dev haline dönüşmektedir. Öyle ki iradesi, tümüyle alt benliğinin, yani nefsinin kontrolüne geçer, herkesi varlığına tehdit olarak görür... Neyse ki aynı bedendeki “akıllı” Banner ile “hiddetli” Hulk, zamanla zaaflarını kontrol edip sahip oldukları gücü insanlığın faydası için kullanmayı başarırlar. Böylelikle yeşil dev Hulk, dünyayı kurtaran bir süper kahramana dönüşür.

ÇOK FARKLI BİR ‘HULK’

Benim asıl bahsetmek istediğim ise çok farklı bir “hulk”. Şöyle ki... Bu “hulk”, sadece sinirlerine hâkim olunca insanların gözünde devleşir. Zorluklara sabır ve sükûnetle göğüs gerebilir. Bu “hulk” nefsine tabi olduğunda güçten düşer... Ama sakinleşip yumuşadıkça güçlenir, yüzü parıldar...

*

Arapça kökenli bir kelime olan “hulk”, “huy, insanın doğuştan gelen davranış özellikleri” demek. “Hulk” aynı zamanda “ahlak” kelimesinin de kökeni. Yani ahlakın temelinde sahip olduğumuz huylar var. Elbette bizdeki “hulk”, olumsuz yanlar taşıyabilir (öfke, dedikodu merakı, sabırsızlık vb.). Hatta kötü huylar bizi kırıcı, yıkıcı, çevresine zararlı bir “dev” haline getirebilir. Ancak aynı “hulk”, sabırla ve sevgiyle üzerine düşüldüğünde “güzel ahlaka” dönüşür (tevazu, merhamet, çıkarsız dostluk vb.). Resulullah, “Din, güzel ahlaktır” diyerek tarif etmiş. Bu yönüyle din, kötü huylarımızı iyi huylarla (hüsn-i hulk) değiştirme sanatıdır.

İNSANLIĞI KURTARMAK İÇİN

“Hulk”

Yazının Devamını Oku

'Manasını anlagıl'

Önümüzdeki pazar akşamı, yani 17 Ekim, Türkiye’de Mevlid (gündelik dilde mevlit) Kandili olarak kutlanacak.

Ne var ki Hz. Peygamber’in doğum günü, yani “Mevlid-i Nebi”, Resulullah hayattayken hiç kutlanmamıştır. Keza “Hulefa-yı Raşidin (Olgun Halifeler)” zamanında da, hatta Emevi ve Abbasilerde de... Hz. Peygamber’in dünyaya gelişine hürmeten düzenlenen kutlamalar ancak 10. yüzyılın sonlarında, Mısır’daki Fatımi Devleti’nde görülmeye başlanır. 12. yüzyıl sonlarındaysa Erbil’deki Türk atabeyi Kökböri’nin (Gökbörü) teşvikiyle yaygınlaşır. Bu “anma gecesi”, zamanla daha geniş bir coğrafyada benimsenmiş, Müslümanların değer verdiği geleneklerden biri haline dönüşmüştür.



FARKLI GÖRÜŞLERE ILIMLI ÇÖZÜM

Mevlit kutlamasının Hz. Peygamber’den çok sonra ortaya çıkan bir âdet olması, alimler arasında görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Ne var ki din alimlerinin çoğunluğu bunun faydalı bir yenilik, yani “bid‘at-ı hasene” olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Öte yandan Selefiler, mevlit kutlamalarına tümden karşı çıkmış, bazı alimlerse sadece bu gecelerdeki gösterişli törenleri ve israfı eleştirmiştir. Osmanlılar ise aşırılıklara meydan vermeyen bir kutlama adabı geliştirmiştir. Bu anlayışla şekillenen kandil geleneğinin çeşitli unsurları, günümüze dek süregelmiştir.

KAYNAĞI 

Yazının Devamını Oku

Çetin cevizler

Ağustos sonunda başlayan ceviz hasadı, yöresine göre içinde bulunduğumuz ekim ayı sonuna dek sürüyor. Malum, cevizin çok büyük faydaları var. Hekimler her fırsatta “antioksidan” cevizdeki yağın; protein, vitamin ve minerallerin yararlarını uzun uzun anlatıyorlar.

MANEVİYATLA NE İLGİSİ VAR?

Peki ama bu kıymetli meyvenin maneviyatla ne ilgisi var? Ceviz, İslam kültüründe insan varlığının ve hakikatin anlaşılması için kullanılmış bir benzetmedir. Hemen her dönemde, farklı şekillerde karşımıza çıkar. Niyâzî-i Mısrî’nin (ö.1694) ifadesiyle yendiğinde “nice marazlara ve illetlere şifa hasıl olan” ceviz, “sırf hakikate misaldir ki içinde asla yabana atacak bir şey yoktur”.

KAT KAT HAKİKAT

Cevizin en dışındaki yeşil kabuk, insanın dışına (zahîr) benzer. Etrafa rengini verip, boyayan işte bu katmandır. “Ceviz yeşili” dış yüzeydir, bedendir, kalıptır. Onun içindeyse ilk bakışta görünmeyen, zamanla ortaya çıkan sert kabuk vardır. Ceviz kabuğu, insanın nefsini (egosunu) sembolize eder. Nasıl cevizin kabuğunu kırmadan içindeki değerli meyveye ulaşmak mümkün değilse, nefsini kırmadan insanın ve hakikatin özüne ulaşmak da mümkün değildir. Üstelik nefis inatçıdır, yani “çetin cevizdir”. Öyle kolay kolay kırılmaz.

ÖZE ULAŞMAK

Cevizin toplanmasında asıl amaç elbette içindeki besleyici, lezzetli kısma ulaşmaktır. O ceviz içi, insanın içyüzünün, yani kalbin-ruhun ve ilahi hakikatin temsilidir. Taze iç cevizdeki ince zar ise şüphelere, şartlanmalara benzer. Ayıklandığında ceviz içi daha da yumuşak olur. İşte bu saf parçadan çıkan özün tadına doyum olmaz. Ayrıca tatlı-tuzlu pek çok yemeğe lezzet katar. Üstelik o özden “sıkılarak” çıkan ceviz yağı, şifa kaynağıdır. Diğer bir deyişle, kalbini tüm kirlerden temizleyen, iç sıkıntılarını aşan insan, etrafına da güzellikler verir.

VAKİT GEÇ OLMADAN

Yazının Devamını Oku

Ya siz olsaydınız?

Başarılı bir savcının cinayet şüphelisi kardeşi... Ilgaz savcı, kardeşini savunması için hırslı avukat Ceylin’i tutar. Hemen işe koyulan avukat, tesadüfen bulduğu önemli bir cinayet delilini ortadan kaldırmayı teklif eder: “İzin ver atayım çantama, kimse görmez... O senin kardeşin!” Savcı Ilgaz zor bir durumla karşı karşıyadır. Bir yanda suçsuzluğuna inandığı gencecik kardeşinin geleceği, diğer yanda adaletin tecellisi... Ceylin’in teklifini “Sen ne dediğinin farkında mısın?” diyerek reddeden Ilgaz, delili polise teslim eder. Avukat Ceylin ise onun bu tercihini eleştirir: “Tebrikler, bu dürüstlüğün kardeşinin 30 yılına mal olacak!”

Anlattığım bu olay “Yargı” adlı televizyon dizisinden kurgu ürünü bir sahne. Görevi suçluları ortaya çıkarıp adaletin sağlanması olan savcı, bu hikâyede ağır bir sınavdan geçiyor. Ailesini korumakla ve adaleti korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor... Böyle bir durumda hemen hepimiz Ilgaz savcıyla aynı biçimde davranacağımızı varsayarız. Ama gerçek hayattaki sınavlar, televizyon karşısında hüküm vermekten çok daha zordur elbette.

KIZIM BİLE OLSA

Yakınlara iltimas geçerek adaletten ayrılmak, Kuran’da açık şekilde kınanır: “Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun (En’âm, 152)”.Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun”. Devamında ailenin yanı sıra zenginlere / güçlülere de iltimas geçilmemesi gerektiği belirtilir: “(Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar... Adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın (Nisâ, 135)”.


‘Yargı’ dizisinde savcı, ailesini korumakla adaleti korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Hz. Peygamber, hatırlı bir aileden olan, hırsızlık yapmış bir kadının cezasının affedilmesi talebiyle aracı olanlara içerlemiş ve şöyle demiştir: “Ey insanlar! Sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır.” Herkese eşit muamele yapılması gerektiğini dile getiren Resulullah ayrıca hırsızlık yapan kişi kendi kızı (Hz.) Fatıma bile olsa aynı cezanın onun için de geçerli olacağını vurgulamıştır.

MANEVİ İLTİMAS

Yazının Devamını Oku

Engelleri aşanlar

Hayatta hepimizin şikâyet ettiği şeyler, karşımıza çıkan pek çok engel var. Bunlarla mücadele çoğu zaman gözümüzde büyür. Oysa azimli biri için tüm engeller, aşmak içindir. Örnek mi istediniz? İşte Paralimpik Oyunları’nda ülkemizi başarıyla temsil edip madalyalarla dönen sporcularımız... Avrupa rekortmeni, altın madalya sahibi engelli atletlerimiz...

İşte üst üste iki kez Avrupa Şampiyonu olan Ampute Futbol Milli Takımı. Kiminin doğuştan, kiminin sonradan gelen bedensel engelleri var... Bu nedenle karşılaştıkları sorunlarla hayat boyu mücadele etmek durumundalar. Ama bu zorlu gerçeğe rağmen onların azimle çalışıp başarılı olmaları, hepimize şunu anlatıyor:
Hayatta en büyük engel, aslında nefsimizdir.

‘YÜKSEK AZİM’ SAHİPLERİ

Azim, bedensel ve ruhsal tüm kuvvetleri harekete geçirip kararlılıkla hedefe yönelmektir. İnsanlığın akışına yön veren peygamberler de azmin ve güçlü iradenin müstesna örnekleridir. Onlar Kuran’da “yüksek azim sahibi” yani “ülü’l-azm” olarak nitelenir: “Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret“ (Ahkâf, 35). Tek bir yaratıcıya inanmaya çağırdıkları insanlardan “deli, aklını kaçırmış” muamelesi görmek, karşılarına çıkarılan engellere ve eziyetlere sabretmek, hiç şüphesiz büyük bir nefis mücadelesi gerektiriyordu. Kuran, azim ve sabrın en zor şartlarda bile terk edilmemesi gerektiğini öğütler.

KENDİNE ENGEL OLMA

Nefsimiz hem sabırsızdır, hem de başarısızlığa tahammülü yoktur. Başarısızlık fikri veya başkalarının bize söyledikleri, çoğu zaman cesaretimizi kırar, kendimize engel oluruz. Oysa nefsimize değil kalbimize kulak vermek gerek. Değişip gelişme çabası, şikayetçi olduğumuz hayatımızı (ve hatta dünyamızı) iyileştirmenin başlangıç noktasıdır. İnanç ve kararlılık, karşımıza çıkan engelleri eninde sonunda kaldıracaktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle: “İnanan kişi (mümin) taze ekin gibidir. Olgunlaşıncaya kadar rüzgâr onu eğip büker; bazen yere yatırır, bazen de doğrultur. Ama o kırılmaz.

Yazının Devamını Oku

Bana dokunmayan virüs

“Birini öldürmek” deyince, aklımıza hemen filmlerdeki silahlı saldırı veya infaz sahneleri gelir. Elbette bunlar “kasten işlenen cinayetin” tipik görüntüleri. Ama bir de tedbirsizlikle ölüme sebebiyet vermek var. Yol yapımında gerekli önlemleri almayıp kazaya yol açmak mesela... Kamu sağlığını tehlikeye atacak şekilde çevre kirliliğine neden olmak... Bina inşaatında kalitesiz veya yanlış malzeme kullanmak... Tüm bunlar, niyeti bu olmasa da insanı dolaylı olarak “katil” konumuna sokar. Peki ya içinde bulunduğumuz dönemde, tedbirsiz davranıp başkalarına hastalık bulaştırmak mesela? Burada durum nedir? Vicdanımız ne kadar rahat?

Elbette hiçbir “normal insan”, sevdiği birinin suyuna, yemeğine zehir koymaz. Hiç şüphesiz bu cinayete teşebbüs olur. Ne var ki bunun birine ölümcül virüs bulaştırmaktan yegâne farkı, “kasten” olmasıdır! Tedbirsizlik, bazen bir cana, hatta canlara mâl olabiliyor. Eğer “dolaylı katil” olmak istemiyorsak, gelin şu salgını sona erdirmek için elimizden gelen tüm tedbirleri alalım, önlemlere titizlikle uyalım. “Bana dokunmayan virüs bin yıl yaşasın” deme hakkımız yok. Ne de olsa Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Müslüman, elinden ve dilinden insanların zarar görmediği kimsedir”.

*

KAÇ KİŞİ OLMALI?

BUGÜN dünyanın neresinde olursa olsun 250 kişinin hayatını kaybettiği bir kaza, çok önemli bir haber olarak duyurulur, değil mi? Medyada hızla gündem olurken on binlerce paylaşım görürüz. Kaybedilen hayatlara “içimiz acır”, hüzünleniriz. İnsan olmanın gereğidir bu duygular.

Gelin görün ki, son zamanlarda bu ülkede her gün “beş-altı otobüs dolusu” insan, salgın nedeniyle hayatını kaybediyor. Ama ne yazık ki bizler bu durumu giderek kanıksar hale geliyoruz. Salgın kaynaklı vefat sayılarına adeta günlük döviz kurlarına, hava durumuna bakar gibi bakıyoruz! Daha da acısı, bu kanıksama hali sadece salgına özgü değil. Terör ve trafik kazalarında kaybettiğimiz canlar için de benzer tepkiler veriyoruz. Üzücü bir haber duyduğumuzda çoğumuzun ilk sorusu aynı: “Kaç kişi ölmüş?” Ama bir yakınımıza hastalık veya ölüm tehlikesi isabet ederse, şu gerçeği hatırlıyoruz: Hepimizin sadece “bir” canı var.

*

Yazının Devamını Oku

Vira bismillah

“VİRA”, makineleri çalıştırıp denize açılmak anlamında kullanılan bir kelime. Ülkemiz kıyılarındaysa besmeleyle birleşip “vira bismillah” olur. Bu ifade, kazasız, sıkıntısız bir sefere başlama duasıdır aynı zamanda. Karadakiler “haydi rastgele; hayırla gidin, sağ-salim dönün; Allah’a emanet olun” gibi temennilerle onları denize yolcu ederler. Bu yıl da sezonun başlamasıyla birlikte balıkçılar “vira bismillah” diyerek denize açıldılar. Biz de denizler bol bereketli; tutulan balıklar hep doğru boyda ve “müsilajsız” olsun diyelim...

BALIKLAR ÖLMEDEN

Kutsal kitaplarda suların bereketi ve inanç arasında bir bağ olduğunu görürüz. Örneğin Hz. Musa’nın tebliğine kibirle karşı çıkan firavun ve Mısır halkı, pek çok doğal felaketle karşılaşır. Tevrat’a göre bu “çevre felaketlerinden” biri de balıkların hızla ölmesidir: “Irmaktaki balıklar öldü, ırmak kokmaya başladı.”

Deniz” ve “balık” kelimeleri, Kuran’da da defalarca geçer: “Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı (Maide, 96)”. “İçinden taze et yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur (Nahl, 14)”.

TAZESİNİ YEMELİ

Denizden çıkan “taze et”leri yemenin helal olduğu Kuran’da açıkça belirtilir. Dolayısıyla çabuk bozulan su ürünlerinin tazeyken, hızla tüketilmesi esastı. Hele de buzdolabının olmadığı devirlerde... Aynı doğrultuda, neden öldüğü bilinmeyen, suyun yüzeyine veya karaya vurmuş; yani “taze et” vasfını yitirmiş balıklardan uzak durulurdu.

*

Yahudilikte yüzgeci-pulu olmayan balıklar veya kabuklu deniz hayvanları yenmez. Kuran’da ise deniz canlılarıyla ilgili açıkça tanımlanmış bir yeme yasağı yoktur. Bununla birlikte Hanefi mezhebinden bazı âlimler, hadislerden hareketle kurbağa-yılan gibi hem suda, hem karada yaşayan, kimisi zehirli hayvanların yenmesini yanlış bulmuş; ayrıca yengeç gibi “amfibik” kabuklu deniz hayvanlarına tereddütle yaklaşmıştır. Ancak diğer din âlimleri, taze ve zehirsiz olmak kaydıyla tüm deniz canlılarının helal olduğu görüşündedir.

Yazının Devamını Oku

Tarihi bir dönemeç

Geçtiğimiz günlerde iki önemli olayı andık: Malazgirt Savaşı ve Büyük Taarruz. Biri bu toprakları yurt edinmemizin, diğeri bu topraklarda yaşama kararlılığımızın göstergesi...

Bugün, yani 3 Eylül ise dünya tarihi için bir başka dönüm noktasının yıldönümü: ‘Aynicâlût Savaşı’nın. Peki ama bu savaş kimler arasındaydı ve neden önemliydi? Bu soruya cevap verebilmek için 13. yüzyılın başlarına dönmeliyiz; tarihin akışını değiştiren Moğol istilalarına...

DURDURULAMAYAN GÜÇ

Cengiz Han’ın muazzam ordusu, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan çok büyük bir yayılma hareketine girişmişti. Anadolu Selçuklu Devleti de bu yıkıcı fırtınaya direnemedi ve 1243’ten itibaren Moğollara tabi oldu. 1258’de İslam medeniyetinin kültür ve bilim başkenti Bağdat’ı yıkan Moğolların sonraki hedefiyse Suriye’ydi. Müslüman devletler birer birer egemenliklerini kaybediyordu... Bu güçlü istilacılarla kim başa çıkabilirdi ki?

PARALI ASKERLERİN İKTİDARI

Moğol istilaları sürerken, Mısır’da Eyyûbi Devleti, Haçlılarla mücadele halindeydi. Ordunun seçkin gücü, eğitimli köle askerlerden, yani memlûklerden oluşuyordu. Bunlar çoğunlukla Türk boyları içinden seçilirdi. Memlûk komutanları, 1250 yılında iktidarı ele geçirdiler. Onların yönetime gelmesindeki kilit isimlerden birisi de yine Türk kökenli olan melike (kraliçe) Şecerüddür idi.

 

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI