Erdoğan kritik kararlar eşiğinde

Sizce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Yeni bir devlet kuruyoruz, lideri de Erdoğan” sözlerinden memnun mu olmuştur, yoksa öfke mi duymuştur?

Buyurun, beraber bakalım…

- Öncelikle Erdoğan’ın 5 Ağustos’taki Diyanet eleştirisine bir mim koymak lazım. Diyanet, Erdoğan’ın devlet yönetiminde en önem verdiği kurumlar arasında. 2002’deki iktidara gelişinden bu yana belki en rahat çalıştığı devlet kurumu. Çoğu bakanlıktan daha fazla bütçeye ve personele sahip, memurları vatandaşla günde beş vakit doğrudan temas kuruyor ve bu yönüyle de çoğu bakanlıktan daha etkili.

- Erdoğan, Diyanet’in “Özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki çalışmalarda çok ama çok geç kaldığı” eleştirisinde bulundu. Bunu hem Fethullahçıların sisteme girişini engelleyememe, hem de Kürt meselesi bağlamında söyledi. Ve Mehmet Görmez’in Diyanet’in başından ayrılmasından sadece beş gün sonra söyledi. Görmez 7 yıl önce, 2010’da Erdoğan’ın tercihiyle göreve getirilmişti ve daha bir hafta on gün öncesine dek her türlü övgüye mahzar oluyordu.

- Görmez’in 31 Temmuz’daki istifası ile Erdoğan’ın Diyanet’in Fethullahçı yayılmadaki payını eleştirmesi arasında neler mi oldu?

- Yüksek Askeri Şura (YAŞ) vardı mesela. Türkiye hep bir uçtan diğerine savrulur ya… Bundan birkaç yıl öncesine dek 15 general ve amiralin arasında sivil olarak sadece Başbakan ve Milli Savunma Bakanı otururdu. O da iyi bir görüntü olmazdı. Şimdiyse, neredeyse bütün bakanlar kurulu üyeleri, adeta çocuklar gibi şen çehrelerle YAŞ’ta yer bulurken, askerler, hepsinin yüzünden düşen bin parça ve zaten emekli olacakları belli üç kuvvet komutanı ve 15 Temmuz gazisi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile temsil ediliyordu; adı askeri şuradır.

- Rekor süratle 4 saat süren Şura’da en çok tartışılan karar, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına Donanma Komutanı Oramiral Veysel Kösele yerine Koramiral Adnan Özbal’ın atanması oldu. Kösele, Fethullahçıların kumpas kurup hapse attıkları subaylardandı. Hükümet siyasi kararla koramirali kuvvet komutanı yapmak istemiş olabilir. Peki, o zaman neden bir üst rütbede olan kişi, bu durumda Kösele, emekli edilmeksizin onun emrine veriliyor, sivil hayatta olsa “mobbing” denebilecek bir yıldırma operasyonuyla kendi istifası beklendi? Bunun arkasında henüz açıklanmayan bir gizli neden yoksa ciddi yönetim zafiyeti işareti sayılır.

- Toplantının sabahında Başbakan Binali Yıldırım, Anıtkabir’de Mustafa Kemal Atatürk’ün kabri başında hazırolda saygı duruşu yerine ellerini açıp Fatiha okudu. Bu fotoğraf kimilerinin eleştirisini çekse de Yıldırım’ın kendince saygı gösterisi örneği oluşturma, ya da küçüklükten beri Atatürk’e düşman yetiştirilmiş belli bir kesimi belki barıştırma çabası olarak da okunabilirdi. Ne de olsa daha birkaç gün önce Şanlıurfa’da, yani Erdoğan’ın Diyanet’i meydanı boş bırakmakla suçladığı bölgede, sarıklı sakallı bir seyyar satıcı, elindeki orakla Atatürk heykeline saldırmıştı. Önümüzdeki süreçte bu tür kışkırtıcı hareketlerin AK Parti hükümetini daha da zora sokacağı görülebiliyordu.

- İşte AK Parti’nin eski Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi Ayhan Oğan’ın 3 Ağustos gecesi CNN Türk’teki hezeyanı geldi; “Yeni bir devlet kuruyoruz, lideri de Erdoğan”. Oğan, 2010’daki Anayasa referandumu öncesinde Fethullah Gülen “Mezardan ölülerinizi kaldırın getirin” diye tüyleri diken diken ettiği çağrısını yaparken “Yetmez ama evet” kampanyasını yürütenlerdendi; muhtemelen onun ödülü olarak bir dönem MKYK üyesi alınmıştı.

- AK Parti önce CHP’den gelen kınamaları duymazlıktan geldi. Ancak Oğan 5 Ağustos’ta üsteledi, o doğru söylemişti ama CHP çarpıtmıştı. İşte o sırada MHP lideri Devlet Bahçeli’den bir Twitter seli akmaya başladı. Ne Oğan’ın “müptezelliği” kaldı,ne “Fehullahçı yalanlarla” konuşması. Ve Erdoğan’ı konuşmaya çağırdı Bahçeli.

- Önce AK Parti, sözcüsü Mahir Ünal’dan açıklama geldi: Oğan kendi adına görüş bildirmişti. Devlet Türkiye Cumhuriyeti, önder Atatürk’tü. Sonra Başbakan Yıldırım konuştu: “Şaka mı yapıyorsunuz?” dedi, “Devlet 29 Ekim 1923’te kuruldu. Partimizi bağlamaz.” Erdoğan, “Devlet kurmak isteyenler Pennsylvania’da. Tek devlet Türkiye Cumhuriyeti; gerisi lafı güzaf” dedi.

- Özeti şu: MHP lideri bir çıkışıyla Erdoğan, Yıldırım ve Ünal’i açıklama yapmaya zorladı. Bu gelişme bize Erdoğan ve AK Parti’nin bir sonraki seçimlerde yüzde 50 artı bir oyla yeniden seçilebilmek için (velev ki bölünse dahi) MHP’nin desteğine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermiyor mu? Üstelik MHP lideri, Erdoğan ve AK Parti’nin aynı yüzde 50 hedefiyle daha sağındaki İslamcı, muhafazakâr parti ve cemaatlerin oyunu almak için verebileceği tavizin sınırını da çizmiş oldu: Uniter devlet zaten biliniyor da, Atatürk ve laiklik vurgulanmış oldu.

Erdoğan’ın aynı 5 Ağustos günkü Diyanet açıklamasını şimdi bir de bu gözle değerlendirin lütfen.

AK Parti’de Erdoğan’ın işaretini verdiği yeniden yapılanma yaklaştıkça hem hâlihazırda partide bulunanların yerlerini koruma, hem de 2019 seçimleri için tek tek yüzdeleri küçük ama toplamda yüzde 50’ye yaklaştıracak grupların, cemaatlerin sahnede rol kapma rekabeti artacaktır. O rekabet Erdoğan ve AK Parti yönetimin yeni kışkırtmalara açık hale getirebilir.

Dolayısıyla, dinlenmek için memleketi Rize, Güneysu’ya giden Erdoğan’ın iş başı yaptığında kritik kararlar almak zorunda kalacağı görülüyor. Bu kararların da 2019 olarak açıklanan gelecek seçimdeki ittifaklar siyaseti çerçevesinde MHP’yi kızdırmadan daha sağındaki parti ve cemaatlerden oy devşirmeye yönelik olması tahmin edilebilir.

Bunun bir yolu dış politikada, askeri yeniden öne çıkaracak adımlar, örneğin yeni bir harekât olabilir. İç politikadaysa CHP’yi tuzağa düşürmek üzere (tam da Adalet Kurultayı öncesinde) idam cezası konusunun açılması olabilir. Ama Diyanet çıkışı bunların dışında ve ötesinde başka adımlara da işaret ediyor; hazırlıklı olmak lazım.

Yazıya Ayhan Oğan’ın hezeyanıyla başladık, onunla bitirelim.

AK Parti adına Meclis Başkanlığı Adalet Bakanlığı yapmış olan deneyimli siyasetçi Cemil Çiçek, Oğan’ı “saygısız ve nankör” olarak kınadıktan sonra şunu söylemiş: “İsmi geçen kişi televizyonlara neden çağırılır? Bilmem.”

Ben en azından CNN Türk’teki arkadaşlar adına konuşabilirim ama çoğu TV kanalının sorunu bu: Televizyoncu arkadaşlar AK Parti’den siyasetçileri muhalif siyasetçilerin yanı sıra tartışma programlarına alamıyorlar, AK Parti merkezinden izin alamadıklarını söylüyorlar, sadece tek başına çıkıp kendi belirledikleri konuda konuşmaya izin alabildiklerini söylüyorlar; izin makamıysa belli. Bu durumda tartışma programlarına işte Oğan gibi neticede bir AK Parti etiketi taşıyan kişileri çağırmak durumunda kalıyorlar. AK Parti yetkilileri tartışma programlarına katılmak istiyor da, televizyonlar çıkarmıyor diye bir konu yok yani. Ve sanırım Çiçek de bu konudan haberdar.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

15 Temmuz’un kara delikleri

Yüzbaşı Süleyman Ahmet Kaya’yı ilk olarak 15 Temmuz 2016’yı 16 Temmuz’a bağlayan gece gördüm. Darbeciler adına gazetemizi basan timin başındaydı. İkinci görüşüm bir yıl sonra, İstanbul Çağlayan’daki 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşma sırasında oldu. Kaya ve kendisi gibi yüzbaşı rütbesindeki iki baskıncı arkadaşı ömür boyu hapse mahkûm edildi. Bugüne dek 58 general, bu üç yüzbaşı dahil 629 subay müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu davaların sonuçlanması ve mahkûmiyetler tek başına 15 Temmuz’da tam olarak nelerin olduğunu, üzerinden iki yıl geçtiği halde bize tam olarak anlatamıyor.

Onu hayatımda ilk defa, 15 Temmuz 2016’yı 16 Temmuz’a bağlayan gece görmüştüm. Darbe kalkışması başlamış, halk sokağa dökülmüş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk aracılığıyla halka hitap etmiş, İstanbul’a inmişti. Saat 03.00 sıralarıydı. Biz işimizin başındaydık. Düzgün habercilik yapmanın, demokrasiye sahip çıkmanın parçası olduğuna inanarak işimize sahip çıkıyorduk.

Helikopterle gelip otoparkımıza indiler. Bir kısmının CNN ve Kanal D’nin bulunduğu Bağcılar yerleşkemizdeki TV-radyo binasına girdiğini Ferhat Boratav’ın telefonuyla öğrenmiştim. Bir kısmı da Hürriyet, Hürriyet Daily News, internet yayınları ve DHA’nın bulunduğu, bizim ‘gazete binası’ dediğimiz binaya girmişti.

İşte onu, Yüzbaşı Süleyman Ahmet Kaya’yı ilk o sırada gördüm. Darbeciler adına gazetemizi basan timin başındaydı. Ben de binadaki en kıdemli editör olarak diğer arkadaşlarımızla birlikte (Sefer Levent, Deniz Zeyrek, Ateş Yalazan en önde duranlardandı) onun karşısındaydım. Binaya girerken belki bizleri korkutmak amacıyla havaya ateş açtığı 9 mm otomatik tabancası hâlâ elinde olduğu halde emirler yağdırıyordu.


15 Temmuz’u 2016’yı 16 Temmuz’a bağlayan gece, İstanbul’daki Hürriyet ve CNN Türk binalarını basan darbeci Yüzbaşı Süleyman Kaya, çalışanları binanın dışına çıkarırken, Murat Yetkin, “Genç adamsın, kendini yakıyorsun, mesleğini yakıyorsun, vazgeç” diyordu.

Önce askerlerine G-3 otomatik tüfeklerinin namlusunu indirme emri vermesi için ikna etmeye çalıştım. Biz doğal olarak silahsızdık. Erler ise ne olduğunun farkında bile görünmüyordu, muhtemelen yataklarından kaldırılıp getirilmişlerdi ve birinin eli tetiğe gitse felaket yaşanabilirdi. Birkaç cümle sonra o emri verdi, namlular yere indi. O ilk kırılma anı oldu.

Birkaç defa üsteledik. Aldığını söylediği emirler geçersizdi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, generaller televizyonlarda konuşmuş, darbe girişiminin hedefine ulaşmadığı belli olmuştu. “Genç adamsın, kendini yakıyorsun, mesleğini yakıyorsun, vazgeç” diye birkaç defa üstelediğimi hatırlıyorum.

 

Yazının Devamını Oku

Kadının güçlenmesi erkeğe de iyi gelecek

İşlerin akışında artık kadınların da, henüz çok yetersiz de olsa dümeni ele almaları farkını göstermeye başladı.

Daha doğrusu yönetimlere kadın eli değdikçe işler başka türlü, daha doğru, daha adil ve daha canlı bir mecrada akmaya başladı sanki.

Bildiğimiz tarih, biraz daha zorlarsak 10 bin yıl geriye gidiyor.

Bu 10 bin yılda bütün iktidar ilişkilerini, mülkiyet ilişkilerini, ruhani ilişkileri, aile ilişkilerini, bilgi üretimini, felsefi üretimi, sanatı ve hatta mutfağı olmasa da mutfağın nasıl olması gerektiği kültürünü bile erkekler üretti.

ERKEK EGEMEN OLMAYAN BİR DÜNYA DAHA YAŞANILASI OLUR MUYDU?

Bugün teknolojik gelişmelerle övünüyoruz, uzaya filan çıkıyor kimilerimiz, insan hayatı uzuyor ama acaba daha yaşanılası bir dünyada mı uzuyor?

Erkek egemen olmayan bir dünya daha yaşanılası olur muydu?

Bilmem. Varsayımla sorulan geçmişe dair sorulara sağlıklı yanıt bulmak zor.

Yazının Devamını Oku

Rusya ve İran’la Suriye çatlağı

Rusya Savunma Bakanlığı, 31 Aralık gecesi, Lazkiye yakınlarındaki Hmeymin hava üssüne yapılan saldırıda yedi uçağın hasar aldığı iddialarını doğrulamamış, ama roket saldırısını doğrulayarak iki askerin öldürüldüğünü ta 5 Ocak’ta açıklamıştı.

Bakanlık 8 Ocak’taki açıklamasında ise daha kesin bilgi veriyordu. Bir gün önce Hmeymim üssüne 10, Akdeniz kıyısındaki Tartus deniz üssüne ise 3, toplam 13 silahlı insansız hava aracıyla yapılan saldırılar püskürtülmüştü. Internet medyasında saldırının arkasında olağan şüphelilerden, El Kaide bağlantılı Ahrar üş-Şam örgütü olduğu öne sürülüyordu.

9 Ocak’ta Rusya ve İran’ın Ankara büyükelçileri Aleksey Yerhov ve Bahman Hosseinpour Dışişleri Bakanlığına çağırıldı. Yapılan uyarıyı 10 Ocak sabahı, dün sabah Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Anadolu Ajansı’na açıkladı. Rusya ve İran’dan Suriye ordusunun İdlib civarındaki “ılımlı muhalefete” saldırılarını durdurması istenmişti. Türkiye, İdlib ateşkes anlaşmasına uyuyordu ve Suriye rejiminin Rusya ve İran’ın arkasına saklanmasına izin verilmemeliydi.

Aynı saatlerde Reuters haber ajansı, Moskova kaynaklı bir haber geçti. Rusya Savunma Bakanlığı gazetesi Krasnaya Zvezda (Kızıl Yıldız) Rus Savunma Bakanı Sergey Shoygu’nun Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a mektup gönderdiğini yazıyordu gazete. İddiaya göre insansız hava araçları, Türkiye’nin kontrolü altında olması gereken bölgelerden havalandırılmıştı.

Ilımlı muhalefet denilen, malum El Kaide ve IŞİD bağlantılı gruplar dışında kalan ve çoğunluğu Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) şemsiyesi altında örgütlü silahlı gruplar. Astana’da varılan çatışmasızlık anlaşmasına göre Türkiye Idlib ve çevresindeki ÖSO güçlerinin Suriye ordusuna, Rusya ve İran da Suriye Ordusu ve İran yanlısı milislerin ÖSO bölgesine ateş açmasına engel olacak, kontrol altında tutacak.

Son günlerde gerilimin artmasının nedenlerinden birisi, Suriye ordusunun 1 Ocak’tan beri Türkiye sınırına yakın, İdlib ve Halep arasındaki Abu Duhur askeri havaalanını geri almak için ilerlemeye başlaması. Suriye’ye göre, havaalanı “terörist unsurların” elinde; anlaşmaya göre bu El Kaide ve IŞİD bağlantılı gruplar demek. ÖSO kaynaklarıysa havaalanı civarının kendi kontrollerinde olduğu bilgisini veriyor.

Ankara’nın asıl endişesi ise bu havaalanı yeniden Suriye ordusunun kontrolüne geçerse, ÖSO’nun diğer işi olan YPG’yi durdurma işlevini yerine getiremeyeceği. YPG ile ABD ise hala işbirliği içinde. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın önceki gün grupta durduk yerde Fırat Kalkanı harekâtını yeniden canlandırmaktan boşuna söz etmiyordu demek ki. Oysa Ankara, Rusya’nın oluru ve Suriye rejimini engellemesi olmaksızın, Fırat Kalkanının imkânsız derecesinde zor olacağını biliyor.

Evet, durum hayli karışık. Dün öğleden sonra gelen haberler arasında İran Büyükelçisinin ikinci defa Dışişlerine çağırıldığı, İran ve Rusya Dışişleri bakanları Cevad Zarif ve Sergey Lavrov’un konultuğu ve ABD’nin Ankara Maslahatgüzarı (John Bass’in ayrılışından bu yana yeni atama yapılmadı) Philip Kosnett’in de Dışişlerine çağırıldığı vardı.

Suriye’de gerilimin nispeten düşmesinde Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana’da başlattıkları süreç önemli pay sahibi olmuştu. Ancak bu süreci Cenevre barış görüşmelerine doğru bir adım daha yaklaştıracak olan iktidar ve muhalefet arasındaki 29-30 Ocak Soçi görüşmeleri öncesinde bu çatlak ortaya çıkmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın ilk turda MHP desteğiyle seçilme formülü

MHP liderinin haftalardır devam eden AK Parti’yle ittifak çağrıları nihayet karşılık buldu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli’ye şimdiye kadar olan desteği için teşekkür etmekle kalmadı, ittifak çağrısını görüşmek üzere davet de etti.

Böylece Erdoğan’ın oyun planı netleşmeye başladı. Erdoğan Kasım 2019’da yeniden cumhurbaşkanı seçilme şansını ikinci tura bırakmadan ilk turda sonuca ulaşmak istiyor ve bu amaçla MHP’den gelen teklifi denemeye karar vermiş görünüyor.

Ne de olsa Erdoğan, bugün kendisini bu noktaya getiren gelişmelerin Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı sistemini referanduma götürmek için kendisine Meclis’te verdiği destekle mümkün olduğunun farkında. Ve o sistemde gerekli olan yüzde 50 artı 1 oyun MHP desteği olmadan kolayca sağlanamayacağının. Yine unutmamalı ki, MHP desteği olmasaydı, 16 Nisan 2017 referandumunu yüzde 51 ile kazanmak da mümkün olmayabilirdi.

Peki, Erdoğan’ın işi ikinci tura bırakmama kararında On birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son zamanlardaki çıkışları rol oynamış olabilir mi? Erdoğan bu çıkışlardan, Gül’ün ortak muhalefet adayı olarak ikinci turda kendisine rakip çıkabileceği endişesine kapılmış olabilir mi? Bunları kesin olarak söylemek için elimizde yeterli veri yok. Ancak şu var elimizde: bir gün önce, 8 Ocak’ta Bahçeli Gül’e alışılmadık ölçüde yüklendi.  Bu yüklenişin AK Parti bünyesinde –ne de olsa başlangıçta üç temel direkten birisi, ilk başbakan ve ilk cumhurbaşkanı olması dolayısıyla- tepkiye yol açabileceği tartışılırken, dün, 9 Ocak’ta Erdoğan, ismini vermese de Gül’ü adeta AK Parti defterinden sildi, yolları ayırdı.

Bu gelişmenin Erdoğan’ın Bahçeli’nin çağrısına olumlu yanıt vererek hedefini ilk turda seçilme olarak belirlediğini göstermiş olmasıyla aynı zamanda yaşanması tesadüfün ötesine geçiyor.

Baksanıza: Beştepe davetinden hemen sonra Bahçeli’nin AK Parti ile işbirliği 2019’un ötesine geçebilir sözleri kulise düştü.

Bu sözler gözleri Beştepe’deki görüşmeye çevirdi. Acaba Erdoğan ve Bahçeli nasıl bir formül bulacaklar? Erdoğan’ı ilk turda yeniden cumhurbaşkanı seçtirecek ve daha sonra AK Parti-MHP ittifakını yaşatacak formül ne olacak?

Bahçeli, Erdoğan’dan ya yüzde 10 barajını düşürecek, ya da seçim ittifaklarına izin verecek yasal düzenleme istiyor. Malum, İYİ Parti’nin çıkışıyla MHP’nin Meclis’e girebilmek için yüzde 10 barajını tutturması epey zorlaştı; zaten AK Parti’ye ısrarlı çağrılarının altındaki en önemli neden bu.

Oysa AK Parti şu sıra pek iştahlı değil barajı düşürmeye; HDP’nin barajın altında kalmasıyla Kürt seçmen oylarının kendisine yaramasını tercih ediyor. O yüzden MHP’lilerin seçime AK Parti listesinde girip, sonra ayrılarak Meclis’teki mevcudiyetlerine (yüzde 10 barajına takılmadan) devam etmesini tercih ediyor. Ama MHP bu durumda ne kadar oy aldığının anlaşılmayacağından endişe ediyor. Çünkü seçime kendi adıyla girip yüzde 7 alamazsa, partiyi çevirmede önem taşıyan Hazine yardımı alamayacak.

Yazının Devamını Oku

Bahçeli, Erdoğan’dan çok şey mi istiyor?

Devlet Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı destekleyeceğini açıklaması AK Parti hükümetince memnuniyetle karşılandı.

Memnuniyet beyanı, Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ tarafından Olağanüstü Halin 19 Ocak’ta itibaren üç ay daha uzatılacağını ilan etmesinden hemen sonra yapıldı.

Bu altıncı uzatma olacak 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından, 20 Temmuz 2016’da ilanından bu yana. İlk aylarda devlet yapısından Fethullahçı gizli örgütlenme yanlılarının temizlenmesi, can yakan PKK ve IŞİD eylemleri vardı OHAL gerekçesi olarak fazla kişinin ses çıkarmayacağı. Neyse ki Suriye iç savaşında Türkiye-Rusya-İran tarafından sağlanan ateşkes ve PKK’nın da kısmen ABD kontrolü altında olması sayesinde terör eylemleri duruldu; tabii özellikle Suriye sınırında alınan güvenlik önlemlerinin de büyük payı var bunda. Ama hükümet açısından OHAL’in en az güvenlik kadar önem taşıyan boyutunun Meclis ve yargının denge-denetleme işlevi tarafından “yavaşlatılmadan” Kanun Hükmünde Kararnameler yoluyla icraat yapma imkânı olduğunu geçenlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan söyledi.

OHAL kaldırılacak olsa şimdi KHK ile yapılması mümkün olsa, bütün bu yasaları Meclis’ten geçirmek gerekecek. Bu sadece CHP ve HDP muhalefeti değil, her seferinde MHP’nin kapısının tekrar tekrar çalınması demek olacak.

Ne ilgisi mi var? Bu gelişmelerin hiç biri Bahçeli idaresindeki MHP’nin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Erdoğan idaresindeki AK Parti’ye verdiği olduğu kayıtsız şartsız destek dışında mümkün olamazdı.

Öncelikle, örneğin Erdoğan ve AK Parti, cumhurbaşkanına geniş icraat yetkileri veren ve Meclis ile yargının icraat üzerindeki denge ve denetleme imkânlarını azaltan anayasa değişikliğini 16 Nisan 2017 referandumuna götüremezdi.

O referandum Olağanüstü Hal koşulları altında yapıldı. MHP’nin AK Parti’ye verdiği destek olmasaydı yüzde 51 “Evet” çıkıp çıkmayacağını kimse bilemez, çünkü “MHP’nin şu kadarı evet dedi” türü yorumlar, sadece referandum sonrası yapılan kamuoyu araştırmalarına, yani şahsi beyanlar üzerine yapılmış tahminlere dayanıyor. Kaldı ki o sonuç dahi Yüksek Seçim Kurulunun rolü üzerine tartışmalara yol açtı ve Bahçeli idaresindeki MHP orada da tavrını net biçimde Erdoğan ve AK Parti’den yana koydu.

Bahçeli partisi bir ölçüde dağılmış, İYİ Partiye kan kaybetmiş ve artık yüzde 10’u bulup Meclis’e girmeme sınırına gelmişken AK Parti’den acaba çok şey mi istiyor?

Seçim ittifakı Anayasaya göre mümkün olsa sorun olmayacak.  AK Parti-MHP ittifakı ile hem Mart 2019’daki belediye seçimlerinde –özellikle “Hayır” demiş büyük şehirlerde sonuç alabilir, hem Kasım’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde belki de daha ilk turda Erdoğan’a yüzde 50 artı 1 oyu garantileyip yeniden seçilmesini sağlayabilirler. Üstelik aynı gün yapılacak Meclis seçimlerinde MHP’liler de yüzde 10 endişesi olmadan milletvekili sıralarını doldurabilirler.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın duymak istemediği: AB rüyasının sonu mu?

İngiliz yayın kurumu BBC 5 Ocak’ta Paris mahreciyle verdiği haberde Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle üyelik görüşmelerinde bir umut görmediğini söyleyerek ikiyüzlülüğe son verdiği yorumunda bulundu.

Macron, davetlisi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ortak basın toplantısında şunları söylemişti:

- “Türkiye’nin AB ile ilişkileri söz konusu olduğunda, yakın dönemdeki gelişmeler ve tercihlerin, bağlı bulunduğumuz süreçte herhangi bir gelişmeye izin vermediği açıktır.” Burada “bağlı bulunduğumuz süreç ile Türkiye’nin AB’ye tam üyelik görüşmelerinin kast edildiği da sanırım açık.

Buna karşın Macron, tam üyelik olmasa da Türk halkının Avrupa’yla bağının korunması için ilişkilerin yeniden yorumlanmasını öneriyordu. Macron “çıpayla bağlı” ifadesini kullanıyordu; bu da limanda olsa da rıhtımda değil, koyda demir atarak bekleme durumunu anlatıyordu. Bu sözler aslında bundan tam on yıl önce dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ve halen (Erdoğan gibi) ülkesinin dümeninde bulunan Alman Şansölyesi Angela Merkel’in söylediklerinin bire bir tekrarıydı.

O dönem Başbakan olan Erdoğan Fransa ve Almanya’ya çok sert tepki göstermiş, Türkiye’nin tam üyelikten daha azına razı olamayacağını söylemişti. Paris’teki basın toplantısında Türkiye’nin AB’ye “Haydi bizi de alıverin” demeyeceğini söyledi, sonra da 2018’in AB ile ilişkilerde “yumuşama” yılı olmasını umduğunu söyledi.

“Ne yapsaydı? Kavga çıkarıp masayı mı devirseydi?” diye sorarsanız, siz de haklısınız. Masayı deviririm demekle masayı devirmek arasında dağlar kadar fark var. Türkiye’nin Arap Baharından sonra yaşadığı Doğu tercihleri kısa sürede geleceğin bir şekilde Batıyla olduğunun –epey zaman ve imkân kaybıyla-yeniden anlaşılmasıyla sonuçlandı. Ayrıca işler karşı taraf da sizi duymak istemediğinde daha da zorlaşıyor.

Zaten dönüş yolunda, 6 Ocak oluyor, uçaktaki gazeteciler Macron’un sözlerini yorumlamasını istediğinde Erdoğan içinden çıkması çok da kolay olmayan şu cümleleri sarf etti:

- “Ben onun tam ne demek istediğini anlamak istemedim. Onların bizi anlamasına odaklanmayı tercih ettim. (..) Hem içeride hem de basın açıklamasında buna odaklandım. Temenni ederim ki bizi anlamışlardır."

Bu karmaşık söylemin gösterdiği bir şey var: Erdoğan, Türkiye’deki hak ve özgürlüklerin eleştirilmesine rağmen Batı Avrupa’da görünürlük aradığı sırada Fransız Cumhurbaşkanından (resmi ziyaret olmasa da) gelen bu davette, Macron’dan duymak istemediği şeyleri duyduğunu kabul etmek istemiyor.

Yazının Devamını Oku

Kadın hakları için erkekler de sesini yükseltmeli

Vicdan dediğiniz aslında bir bilinç düzeyidir. Vicdanın da, bilincinde cinsiyeti olmaz. Bir şey vicdanınıza sığmıyorsa, onu aslında aklınız da almıyor demektir.

Şahir olduğunuz insanlık acıları vicdanınıza dokunmuyorsa, bencil önceliklerinizi aşamıyorsa, sorun en başta sizde demektir.

Vidanınız Dilek Yardım’a sızlamadı mı örneğin. İstanbul’da Maltepe de kendisini gözyaşları içinde musalla taşında duran iki minik yavrusunun, 4 yaşındaki Elif ve 2 yaşındaki Hira’nın tabutuna sarılıp ağlarken gördüğünüzde ne düşündünüz?

İki yavru, daha sonar aynı av tüfeğiyle kendisini de öldüren babaları Ali Yardım tarafından katledilmişti. Dilek’in Ali’den duyduğu son cümle, telefondaki “Çocuklarını öldürdüm, gel de al” cümlesi olmuştu. O gün, Dilek’in şiddet gördüğü gerekçesiyle boşanma davası açtığı Ali’nin çocuklarını polis kontrolünde görüş günüydü.

Bazılarımız artık kullanmamamız gereken bir ifadeyle “Cinnet geçiren koca…” diye verdi haberi.

Dilek cenazede kendisini sakinleştirmek isteyen yakınlarına, ebeveynine öfkeyle bağırdı: “Bu ecel değil!” diye. “Polise gittim. Hepinize yalvardım. Hepinizin kapısına gittim. Hiç biriniz sahip çıkmadınız. Kimse bana yaklaşmasın.”

Katil Ali Yardım’ın erkek kardeşi Ekrem Yardım öyle bakmıyordu olaya: “Bir baba o hale nasıl gelebilir. Anne sebebiyet vermiş ki olmuş. (..)Ondan sonra kadın cinayetleri oluyor. Devlete rica ediyorum. Biraz da erkekleri düşünsün.”

İşte beni de bu tür sözler çileden çıkacak duruma getiriyor. Devlet biraz da erkekleri düşünecekmiş. Devlet de, mahkemeler de zaten erkeklerin üstünlük iddiasını sürdürmekten başka ne düşünüyor ki? Son zamanlarda değişen yasalalar, bir az da medyada vicdan, sorunluluk sahibi editörlerin eşlerini, kızlarını, kız kardeşlerini, annelerini öldürenleri “Töre cinayeti”, ya da “Namus cinayeti” adı altında hafifletmeye çalışmasıyla biraz olsun durum farklılaşıyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Medya yer vermese mi?” cümlesi çözüm değil. Medyada bu işi abartan meslektaşlarımız hala var ama biz yazmasak bu cinayetler eskiden olduğu gibi sıradan vakalar olarak kalacak, kimsenin ruhu duymadan katillerin, tecavüzcülerin “Namus belası” diyerek ellerini yıkayıp sıyrılmasıyla sonuçlanacaktı.

Yazının Devamını Oku

ABD ile gerilim artarken gizli diplomasinin önemi

New York mahkemesinin Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’yı İran’a yönelik ABD yaptırımlarının delinmesinden suçlu bulan kararı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın tarafından “skandal” sözleriyle kınandı.

Karar ile sanıkken suçlamaları kabul edip tanığa dönen Reza Zarrab’ın “Benden rüşvet almadı, istemedi de” dediği, “O işlerimi bozduğu için üstlerine rüşvet verdim” dediği Atilla suçlu bulundu; hem de Türkiye’nin uymak zorunda olmadığı Amerikan yaptırımını delmekten. Aslında dava Zarrab saf değiştirdiğinde akıbeti belli olmaya başlamıştı. Sonra da Fethullahçılık suçlamasıyla meslekten çıkarılan, gidip gizli belgeleri Amerikan makamlarına veren ve mahkemede Amerikan polisi FBI’dan 50 bin dolar aldığını da kabul eden Hüseyin Korkmaz’ı tanık olarak kabul ettiğinde. İşin bir boyutu da tiyatroya dönen bu dava nedeniyle Türkiye’nin kendi içinde hala görmesi gereken bazı hesapların da temize çekilmiş muamelesi görme ihtimali.

Neresinden bakarsanız bakın, bu karar Türkiye ve ABD arasındaki duvara bir koca tuğla daha ekledi.

Zaten iki ülke arasındaki ilişkiler tarihte hiç olmadığı kadar kötü gidiyor. Yakın zamana dek en fazla Nisan’dan Nisan’a gelen Ermeni soykırımı iddiaları tasarısı olur, o da Başkan’ın soykırım diyerek hukuki sonuç yaratmak yerine Ermenice “Medz Yeghern”, yani “Büyük felaket” demesiyle atlatılmış sayılırdı. (Evet, haklısınız, Nisan da yaklaşıyor.)

Şimdi iki devasa ve birden fazla daha düşük düzeyde sorun var. Devasa sorunlar Fethullah Gülen’in Türkiye’nin bütün ısrarına karşın hala Pennsylvania ‘da oturup faaliyetine devam ediyor olması ve ABD askeriyesinin hala PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile işbirliğine devam etmesi.

Diğer sorunlar arasında Amerikalı rahip Andrew Brunson ile iki Türk konsolosluk görevlisinin tutuklu bulunması, Erdoğan’ın korumaları ve Zarrab’ın rüşvetle suçladığı eski bakan Zafer Çağlayan hakkındaki tutuklama kararları, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri var. Ve tabii ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanıması sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önayak olarak ABD’nin BM zemininde ciddi bir siyasi yenilgi almasına katkıda bulunması var.

Bütün bu tabloya rağmen Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin geri dönülmez noktaya gelmemesi için sürdürülen girişimler, gizli diplomasi girişimleri var. Ayrıntı vermek şu aşlamada mümkün görünmüyor ama bu girişimlerin varlığı büsbütün yalanlanmıyor da.

Henüz hazırlık aşamasında yani sonuç getirip getirmeyeceği belli olmaz halde olan bu girişimlerin işaretlerini ise yapılan açıklamaların satır aralarından okumak mümkün.

Bunlardan birisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Aralık’ta Kastamonu’daki konuşmasında sarf ettiği şu cümleler: “Biz Suriye'de Rusya ve İran'la nasıl çalışıyorsak ABD ile de çalışmak isteriz. Bize bir adım atana biz misliyle mukabele etmekten çekinmeyiz. Aramızda çözemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur.”

Yazının Devamını Oku

Gül, Erdoğan’a rakip olur mu?

Selefi Abdullah Gül’ün güncel konular hakkında her söylediğine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Parti yönetimi neden bu kadar sert tepki göstermeye başladı sizce?

Muhalefet partileri söylediğinde o kadar etkili olmayan eleştirilerin, Gül tarafından çok daha ılımlı söylendiği halde halkın kulağında daha çok yankı bulduğunu gözlemeleri olabilir mi?

Ya da bugünün Türkiye’sinde Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı seçiminde rakip olabilecek –şu anda görünen- belki de tek ismin Gül olduğunu düşünmeleri olabilir mi?

Evet, İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener cumhurbaşkanı adaylığını açıklayan ilk siyasi parti lideri oldu. Ama Akşener aynı zamanda seçimin ikinci turuna CHP’nin adayının kalması halinde ona destek vereceğini de açıkladı.

Tabii Akşener’in hesabı önemli bir varsayıma, Erdoğan’ın ilk turda yeniden seçilmesi için gereken yüzde 50 artı 1 oyu alamayacağı varsayımına dayanıyor. (Malum, bu durumda ilk turda en yüksek oyu alan iki aday arasında basit çoğunluk esasına göre yapılacak ikinci tur oylama.) Oysa Erdoğan da bütün hesaplarını işi ikinci tura bırakmamak üzerine yapıyor.

Erdoğan ikinci turda karşısına Akşener de çıksa, diyelim adaylığını açıklayıp CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da çıksa kazanabileceğini düşünüyor gerçi; çoğunluğunun muhafazakâr-milliyetçi değerlere sahip olduğu artık belli olan günümüz Türkiye’sinde kendi karşısında bir kadın adayın, ya da Alevi kökenli sosyal demokrat bir adayın şansı olmayacağını hesaplıyor.

Kılıçdaroğlu geçenlerde –ilk defa- adaylığını koyabileceğini ima etti. Siyaset çevrelerinde konuşulana kulak verirseniz, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı daha çok “Hazır lider koymuyorken öne çıkayım” niyetinde olan CHP’lileri susturmak için olabilir. Bildiğimiz kadarıyla Kılıçdaroğlu henüz kararını vermiş değil.

Tabi CHP için bir seçenek daha var. O da hiç aday göstermemek. Tıpkı Erdoğan’ın hesabında olduğu gibi iş ikinci tura kaldığında cumhurbaşkanlığının Erdoğan’da kalabileceği ihtimalini düşünerek hiç aday göstermemek seçeneği…

Bu durum, evet CHP’liler arasında ciddi sarsıntılara, tartışmalara yol açabilir ama zaten CHP içinde ciddi tartışmalara yol açmayan bir konu var mı ki?

Yazının Devamını Oku

Irak Kürtleri arasındaki İngiliz casusu

Irak’ın kuzeyinde etkili Kürt isimlerle irtibat kuran İngiliz ajanını Ankara’ya bildiren, Irak’ta saha görevi yapan Türk istihbarat ajanları oldu.

Rapora göre casus Hanekin Halepçe bölgelerinde, yerel Kürt kıyafetleri içinde dolaşıyor ve önemli aşiret liderleriyle gizli toplantılar yapıyordu; toplantıların Kürtlerin atması gereken bir sonraki adım üzerine olduğu istihbaratı vardı.


Kılık değiştirmiş vaziyette Irak Kürtleri arasında faaliyet gösteren bu casus, Türk istihbaratının 1 Nisan 1930 tarihli raporuna göre Thomas Edward Lawrence idi; yani Arabistanlı Lawrence diye bilinen ünlü İngiliz casusu.

 

 
Osmanlı hanedanı idaresindeki Türk imparatorluğunun dağılmasını hızlandıran Arap ayaklanmasında kışkırtıcı ajan olarak önemli rol oynayan T.E. Lawrence, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrosu tarafından unutulmamış, yakından izlenmeye çalışılıyordu.

Raporun yazıldığı 1930 yılından beş yıl kadar önce, 1925’te yine İngiliz ajanlarının payı ile Şeyh Sait önderliğinde patlayan Kürt isyanı, genç Cumhuriyetin elinde Ege’de Yunan ordularından, Kut’da İngiliz ordularından alınan silah ve cephaneyi tüketmişti. Bu durum 1926’da Musul’un İngiliz Mandası altındaki Irak’a bırakılmasında en önemli rolü oynamıştı. Mustafa Kemal Atatürk ve kadrosu, İngilizlerin hâlâ Irak’taki Kürt aşiretlerini yeni bir ayaklanmaya sevk edebileceğinden kuşkulanıyordu.

Yazının Devamını Oku

İran’da neler oluyor, ABD ne yapmaya çalışıyor?

Merak ediyorum, acaba ABD Başkanı Donald Trump İran halkını aptal mı sanıyor?

Başka türlü yılın son günlerinde İran’da baş gösteren protesto gösterileri üzerine “Arkanızdayız” türünden,  “Rejimin işi bitti” türünden açıklamalar yapmazdı.

ABD gibi İran konusunda çok kötü sabıkası olan bir ülkenin Başkanı olarak, bunun göstericilerin kendiliğinden Amerikan ajanı, dış güçlerin kuklası filan gibi sıfatlarla yaftalayacağını en azından düşünürdü.

Neden mi? Çünkü ABD istihbaratı CIA 1953 yılında, İngiliz istihbaratı MI6 ile birlikte İran’ın petrol zenginliği İran halkının olmalı diye millileştirme niyetini açıklayan Başbakan Muhammed Musaddık’ı derdi koltuk olan Şah Rıza Pehlevi’nin işbirliği ve kiralık sokak çetelerinin marifetiyle devirdi. Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda ayrıntılarıyla yazdım, burada yerim yok ama bunun bütün belgeleri, kimin planlayıp uyguladığı, kaç para harcandığı gibi ayrıntılar elli yıl kadar sonra bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Trump’ın bu çağrısı (benzeri “ha gayret” çağrısı bir de “Ama karışmıyoruz” diyen İsrail İstihbarat bakanı Israel Katz’dan geldi) yalnızca protestocuların “dış güçlerin ajanı” olarak damgalanmasına yol açmıyor, onları sokağa döken haklı gerekçeleri de lekeliyor.

Ne mi o gerekçeler? Örneğin diyorlar ki, biz dünyadan soyutlanmış halde işsizlik ve hayat pahalılığı ile boğuşurken neden Devrim Muhafızlarının Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de savaşması için devasa bütçeler tahsis ediliyor? Örneğin diyorlar ki, kadının neden adı yok İslam Cumhuriyetinde?

Burada şöyle bir ayrıntı var: Tam gösterilerin başladığı günlerde Tahran polisi artık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanıp mahkemeye verilmeyeceğini açıkladı. Başörtüsü 1979 İslam Devrimi sonrası mecburi hale getirilmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından alınan bu karar üzerine Dini “Yüce” Lider Ayetullah Ali Hamaney taraftarı mollalar itiraz etti. Ruhani‘nin bu kararı almasında sadece Suudi Arabistan’da kadınlara otomobil kullanma hakkı tanınmasına cevap kaygısı rol oynamamıştı. Ruhani, kadınlara ne giymeleri, ya da ne giymemeleri gerektiğini söylemenin bir sınırı, bir kullanım süresi olduğu kanısına varmış olabilir.

Bir başka ayrıntı da Devrim Muhafızlarının, İran’ın ikili yapısı gereği Cumhurbaşkanı başkanlığındaki hükümete değil, Dini Lidere, yani Hamaney’e bağlı olması. Ruhani Dışişleri Bakanı Cevad Zarif aracılığıyla dünyayla uzlaşma arayan dış siyaset izlemeye çalışırken Hamaney, Devrim Muhafızlarının Dış Operasyonlar Birimi olan Kudüs Gücü’nün komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani aracılığıyla Irak, Suriye ve Lübnan’da nüfuz savaşlarına giriyor.

Trump’ın sözleriyle rahatsız ettikleri arasında bölgedeki diğer yönetimler var; belki Suudi Arabistan, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi işbirliği yaptıkları dışında dememiz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Gelen yıl gideni aratmasın da

İyi diyelim, iyi olsun derler. Adettendir, yeni yıldan hepimize sağlık, mutluluk, ülkemize daha çok barış, adalet dileyelim ama 2017’nin son günü hükümet cephesinden gelen açıklamalar hem demokrasi, hem diplomasi cephesinde yeni gerilimler vaat ediyor.

Hem Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, hem Başbakan Binali Yıldırım’ın yılın son günü gündemlerine isim vermeden son Kanun Hükmünde Kararnamelere itirazını dile getiren Abdullah Gül’ü almış olmaları dikkat çekici.

Dikkat çekici olan yalnızca Gül’ün AK Parti’nin temellerini atan kişilerden olması değil, aynı zamanda bu vesileyle hem Erdoğan, hem Yıldırım’dan siyasetin sertleşeceği işareti alınması…

Örneğin Erdoğan "Türkiye yanarken, insanlık inim inim inlerken sesleri solukları çıkmayan kişiler bir anda sahaya inmeye, olur olmaz konularda konuşmaya başladı. Hayırdır?" diye sert bir imada bulundu.

Yıldırım ise çıtayı daha da yükseltti, hatta şimdiye dek kendi üslubunda pek görülmeyen bir aşamaya çıkartarak “KHK’ların karşısında durmak darbecilere cesaret vermektir” dedi.

Gerek Erdoğan, gerek Yıldırım’ın bu sözleri, KHK’nın yazılış şekline itiraz eden Gül’ün söylediklerinin arkasında durup, “gerekli gördüğüm zaman görüşlerimi paylaşırım” demesinden sonra söylediler. Yoksa CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu zaten hep söylüyor, onlar da Kılıçdaroğlu’na…

Ancak son KHK’yı eleştiren herkesi darbe destekçisi saydığınızda karşınızdaki cepheyi, hepsi 15 Temmuz darbe girişimine karşı durmuş olan CHP’den İYİ Parti’ye, TÜSİAD’tan Barolar Birliğine kadar genişletiyorsunuz. Eğer bundan umulan darbeye karşı çıkma onurunu herkesin elinden alma suretiyle adeta AK Parti-MHP’dan oluşan bir vatanseverler cephesi imasında bulunmak, geri kalan vatandaşları da adeta Fethullahçı ya da PKK’lı ilan etmekse, bu tehlikeli bir oyun olur ve geri tepebilir. Türkiye gerçeği bu değil çünkü.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yüzde 50 artı 1 oya bağlanan desteğine devam etmek için Erdoğan’la baraj pazarlığı istemesini, eş-başkanı Selahattin Demirtaş hapiste olan HDP’nin de aslında o barajın düşürülmesiyle rahatlayacak olması gibi çelişkilerden hiç söz etmiyoruz bile.

Oysa 2018’de iç politika gündeminde, dış politika gündeminde de etkisi olan bir madde ön sırada. O da Olağanüstü Halin devam edip etmeyeceği, ya da en azından normale dönüş umudu verecek şekilde gevşetilip gevşetilmeyeceği.

Yazının Devamını Oku

Amerika’ya kızıp Rus füzesi almak

Tabii yalnızca ABD’ye kızgınlıktan, ya da ABD’yi kızdırmak için değil; asıl neden ABD’nin Türkiye’ye Patriot füzeleri satmayacağının çoktan anlaşılması.

Düşünsenize, Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın korumalarının Washington’da protestocuları döverek dağıtmasına tepki olarak bildiğiniz beylik tabanca satmaya yasaklama getiren ABD Kongresi, dünyanın en gelişmiş silah sistemlerinden birisini mi satacak Türkiye’ye?

Türkiye’de demokrasinin Olağanüstü Hal altındaki durumunu savunacak halim yok elbet, ama dünyanın en koyu diktatörlüklerinden Suudi Arabistan daha mı demokratik Türkiye’den de oraya satılmasında sorun çıkmıyor?

Şunu hemen söyleyelim, Rus S-400 füzeleri gibi, eğer olabilseydi ABD Patriot füzeleri de geçici çözüm olacaktı. Türkiye bir yandan Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu, halen NATO ülkeleri tarafından kullanılan Aster-30 hava savunma sisteminin, teknoloji transferi ve milli yazılım dâhil Türkiye’de ortak üretimi için ciddi görüşmeler yapıyor. Ancak bu anlaşmaya varılsa da üretime başlaması  en az beş yıl alabilir, böyle bir takvim gerçeği var yani.

Evet, bugün Ruslarla kredi anlaşmasına imza atılacak olan S-400 füzeleri 2020’de teslim edilecek. Tam 2,5 milyar doların yarısını peşin verecekmişiz Ruslara, yarısını taksitle. Şu anda açıklanan bir teknoloji transferi, teknoloji kazanımı yok Türkiye’nin; muhtemelen füze sistemini, özellikle ilk başlarda Rus askerler yönetecek. Rus füzeleri Türkiye’nin hem de önemli bir üyesi olduğu NATO hava savunma sistemiyle uyumlu değil, oraya bağlanmayacak yani. S-400’lerin, Rus silahları kullanan bir yerlerden, örneğin Suriye’den gelebilecek bir saldırıyı “düşman saldırısı” olarak tanıyıp tanımayacağını bilmiyoruz. Çünkü örneğin 1990’ların başında Türkiye’de ABD ile ortak üretilen F-16’ların NATO üyesi Yunanistan’ı “tehdit” sayması için yapıldığı türden bir “milli yazılım” yüklemesi yapılacağı yolunda bir bilgi de henüz yok. Rus savunma sistemi kendiliğinden NATO sistemini “tehdit” olarak görüyor, o düzenleme konusunda da anlaşılan Türk değil Rus yazılımcı ve mühendislere güvenmek durumunda kalacağız.

Ama NATO müttefiki olduğu halde ABD de Patriotlar konusunda teknoloji transferi, ortak üretim, milli yazılım gibi konulara kapalıydı ve tekrar edelim Türkiye bu koşulları kabul edip almak istese bile Kongre vermeyebilirdi; muhtemelen vermeyecekti.

Türkiye neredeyse on yıl boyunca ABD’den PKK ile mücadelede kullanılmak üzere sadece iki adet silahlı insansız hava aracı satın almak istedi, tekrar ediyorum, iki. Yıllarca geri çevrildi bu talep.

Sonunda ABD’deki yüksek teknoloji üniversitesi MIT’te eğitim görmüş genç bir mühendis, Selçuk Bayraktar, babasıyla kurduğu imalathanede bunu başardı (sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan-Bayraktar ile evlendi); şimdi Türkiye kendi insansız hava araçlarını kullanıyor.

Erdoğan’ın “Kötü komşu ev sahibi yapar” sözünü tekrarlaması biraz bu yüzden.

Yazının Devamını Oku

Neo-Osmanlıcılığın sonu mu?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Sudan, Çad ve Tunus’u kapsayan Afrika seyahatine ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma hamlesine karşı atılan başarılı adımın sonrasında çıktı; Birleşmiş Milletlerde alınan sonuçta, öncesinde İslam İşbirliği Örgütü’nün harekete geçirilmiş olması önemli rol oynamıştı.

BM Genel Kurulunda 128 ülkenin ABD’nin uyarılarına karşı bu karara karşı çıkmasından önce İslam İşbirliğinin İstanbul Bildirgesi Suudi Arabistan ve İran, ya da Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi hasımları Kudüs tehditlerine karşı Kudüs söz konusu olunca birlikte davranmıştı.

Ancak Kudüs ruhu, Arap yönetimleri nezdine Türk-karşıtı söylemi durdurmuş gibi görünmüyor. Geçenlerde Medine ve Kudüs savunucusu Fahrettin Paşa üzerine yaşanan münakaşaya rağmen dün, 27 Aralık’ta BAE Dışişleri Bakanı Enver Gargaş’ın attığı Twitler anti-Türk duyguların yerli yerinde durduğuna işaret ediyordu. Gargaş, kendi tanımladığı bir Ankara-Tahran hattının Arapları yönetmeye çalışmasına izin vermemek için Arapları Riyad-Kahire hattında birleşmeye çağırıyordu. Bu mesajın bir gün önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Türkiye-İran-Katar ekseni diye bir şeyin olmadığını” söylemesi ardından yayılması da dikkat çekiciydi.

BAE yetkilileri açıkça bu davada yalnız olmadıkları, Arap-olmayan Müslüman nüfuslu ülkeler karşı Suudi Arabistan ve Mısır ittifakının sözcüsü gibi davrandıkları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Bu bakış açısından İran Şii-Sünni mezhep çekişmesi içinde ideolojik aktör olarak görünüyor. Ama BAE’nin asıl hedefinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu da görünüyor; sebebi Türkiye’nin 400 yıldan fazla, Halifeliği de ele geçirmek suretiyle Arap yarımadası ve Kuzey Afrika’nın önemli bölümünü Osmanlı hanedanıyla yöneten Türk İmparatorluğunun mirasçısı olmasıdır.

Türkiye’de AK Parti bünyesindeki ideologlar arasında da yaygın olan nostaljik varsayıma göre, daha önce imparatorluk sınırlarında yaşayan bölge halkları, Osmanlı idaresindeki mutlu günlerin özlemini çekiyor, gözlerini Türkiye’ye dikmiş hasretle bekliyorlardı. Bundan bir asır önce “bizim” olan topraklarda şimdi 20’den fazla devlet vardı. Özellikle de Müslüman halklar için geçerliydi bu.

O zamana dek toplantılarda bir tür hamaset söylemi olarak geçerli olan bu çizgi 2010 sonunda patlayan Arap Baharı ile birlikte siyaset üzerinde etkili olmaya başladı. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun güçlü ideolojik söylemiyle harekete geçen –o dönem Başbakan- Erdoğan öncülüğündeki AK Parti hükümeti bünyesinde Orta Doğu’da Türkiye öncülüğünde Sünni eksende oyun kurucu olma fikri baskın hale gelmeye başladı.

Ancak önce Libya’da baş gösteren topyekûn kargaşa, ardından Mısır’da darbe ve nihayet Suriye iç savaşı, Arap Baharının hiç de öyle ABD başta olmak üzere Batılı neo-oryantalistlerin hayal ettiği gibi bir şey olmadığını acı örnekleriyle gösterdi. Sanırım yaşananlardan Türkiye dâhil her ülke bir ders çıkardı.

Hayır, sevgili okur, Araplar yeniden Türkler tarafından yönetilme hayali filan kurmuyor.

Hangi halk kendisini 400 küsur yıl yönetmiş bir başka halkın idaresine yeniden girmek ister?

Yazının Devamını Oku

Sokak gücüne yargı muafiyeti sabırları taşırdı

AK Parti sözcüsü Mahir Ünal “muhalefet çarpıtıyor” dese de, “Kararname yalnızca 15 ve 16 Temmuz 2016 günlerini bağlıyor” dese de kararnamedeki ifade, haydi kasıt olmadığını var saysak dahi “yanlış anlamaya” çok müsaitti.

Ne diyordu hükümetin 24 Aralık’ta yürürlüğe aldığı 696 sayılı kararname?

Aynen şunu diyordu: "Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır." Birinci fıkra hükümleri de yargı muafiyeti getiriyordu.

Bu ifadeyi okuyan herhangi birisinin buradan, bundan böyle “terör niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden” kişilerin, o eylemin bastırılması sırasında insan da öldürseler, gasp da yapsalar bundan sorumlu tutulmayacağı sonucunu çıkarması mümkün. Bunlar kiralık çeteler de olabilir, nasıl olsa ceza almayacağı garantisiyle siyasi hasımlarına zarar vermek isteyen art niyetli kişiler de.

Ve özellikle bugünün Türkiye’sinde “terör eylemi” kapsamı hayli esnetilmiş, özünden çoktan çıkmış durumdadır. Dün Cumhuriyet gazetesi davasında tutukluluk halleri devam ettirilen gazeteci arkadaşlarımız da terör suçlamasıyla yargılanmaktadır, örneğin bir siyasi parti seçim konuşmasında 17-25 Aralık iddialarından bahis de sınırlar zorlanarak “terör eylemi” sınıfına sokulabilir ve o mitingin “bastıranlar” elini kolunu sallayarak “kahraman vatan evlatları” sıfatıyla oradan gidebilir.

Yalnızca bu maddenin Türkiye’yi “iç savaşa” sürükleyebileceğini söyleyen İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener değil, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’dan parti yönetimlerini olağanüstü toplayan CHP ve HDP’ye, TÜSİAD’a kadar her kesim ve görüşten kişi ve kuruluş bu maddenin yol açabileceği tehlikelere işaret etmiştir. CHP Anayasa Mahkemesine gideceğini açıklamıştır ve hukukçuların –Olağanüstü Hal koşulları değil de- normal koşullar altında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı alması gerektiğinden kuşkuları görünmemektedir.

Nitekim Mahir Ünal’ın kararnamenin yalnızca 15-16 Temmuz 2016 günleriyle sınırlı olduğunu söylemesine karşın On birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Twitter hesabından şu mesajı yayınlamıştır:

“15 Temmuz hain darbe teşebbüsüne karşı arkasına bakmadan sokağa çıkıp direnen kahraman vatandaşlarımızı koruma amacıyla çıkartıldığını düşündüğüm 696 sayılı KHK’nın yazımındaki hukuk diliyle bağdaşmayan muğlaklık, hukuk devleti anlayışı açısından kaygı vericidir. İlerde hepimizi üzecek olaylara ve gelişmelere fırsat vermemek için gözden geçirileceğini ümit ediyorum.”

Gerek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, gerekse Başbakan Binali Yıldırım’ın neden şimdiye kadar belli kesimlerde sınırlı kalan tepkilerin bu konuda yaygınlaşıp sabrı taşırdığı konusunu değerlendirmesinde yarar var.

Yazının Devamını Oku

Seçim ufuktayken muhalefetin hali

Seçimin 2019’dan 2018’e çekilmesi düne kadar zayıf bir ihtimaldi benim için, dünden itibaren o kadar zayıf bir ihtimal değil; 15 Temmuz 2018 diyenlere o kadar dudak bükmüyorum artık.

Neden mi? Anlatacağım ama önce önemli bir ayrıntıya dokunmadan edemeyeceğim: Selahattin Demirtaş dün KHK ile tek tip elbise zorunluluğu getirildiğini duyunca “Kefeni tercih ederim” demiş. Başbakan Binali Yıldırım’ın muhalefet lideri olarak son seçimde karşısına çıkmış rakibi Demirtaş zaten 13 aydır hâkim karşısına çıkmamışken, bir de tek tip kıyafet dayatmasına göz yumacağına inanmak istemiyorum; siyasetin sert oynanmasının da sınırları olmalı.

Şimdi neden seçim rüzgârı esmeye başladı konusuna daha iyi bakabiliriz.

Öncelikle –tek tip kıyafet uygulaması dâhil- Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın onayıyla dün, 24 Aralık’ta iki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yürürlüğe giren kararlar var. 900 küsur bin taşeron işçinin sözleşmeli statüye geçmesi ve ekonomide –devlet bankaları başta olmak üzere- yeniden yapılandırma adımları önemli.

Zaten sabah Hürriyet’te Nuray Babacan’ın AK Parti kaynaklı kulis haberi vardı; yıllar sonra ekonomik endişeler terör eylemlerinin önüne geçmişti. Cumhurbaşkanının ABD’ye kafa tutuşlarının getirdiği ek puanlara rağmen ortaya çıkan bu durum, üçüncü çeyrekteki yüzde 11 küsurluk büyüme rakamının sürekli olamayacağı ama çift haneli enflasyon ve işsizliğin devam edebileceği göz önüne alındığında akla bir an önce harekete geçme ihtiyacı getiriyordu.

Bunun üzerine öğleden sonra Başbakan Yıldırım’dan 110 bin ek kamu personeli alımı açıklaması gelince 2018’de seçim bekleyenleri o kadar da yabana atmamak gerektiğini düşündüm.

Peki, iktidar cephesinde durum böyle iken muhalefet cephesinde nasıl?

Dışarıdan bakıldığında muhalefet cephesinde görünen manzara şöyle özetlenebilir:

- CHP

Yazının Devamını Oku

Trump ne ceza verir şimdi acaba 128 ülkeye?

Demek ki her şey bağırıp çağırıp tehdit etmekle olmuyormuş değil mi siyasette?

Öyle böyle değil… ABD, Başkan Donald Trump’ın Kudüs hamlesi sayesinde şimdiye dek uluslararası siyasette aldığı en ağır yenilgiyi aldı.

Üstelik bu yenilgiyi 21 Aralık oylaması öncesinde modern diplomasinin gördüğü en çıplak ve kibirli tehdidini savurmasına rağmen aldı. Sanki oylamada hangi ülkenin hangi oyu kullandığı belli olmayacakmış gibi ABD’nin BM Temsilcisi Nikki Haley’e “Evet oyu veren ülkeleri tahtaya yazmasını” buyurdu; hem ABD’den para alıp hem ABD’nin siyasi kararlarına karşı oy kullanamazlardı.

Hem de öyle bir kullandılar ki… Kolay değil 128’e 9 yenilgi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Siyasi irademizi dolarla satın alamazsınız” sözü, Trump’ın “Paramızı alıp bize karşı duramazsınız sözünden daha doğru çıktı.

Ne yapacak şimdi Trump o sıfırcı öğretmen havasında isimlerini tahtaya yazdırdığı 128 ülkeyle, nasıl hizaya sokacak dünyanın ezici çoğunluğunu?

Para alıp Trump’a göre nankörlük edenlerden başlayalım mı? Mesela Suudi Arabistan’a, Afganistan’a, Irak ve Mısır’a ne yapacak?

Ya da ABD’nin gerçek anlamda tek stratejik müttefiki olan İngiltere, Türkiye’nin de öncülüğüyle hazırlanan “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını kınama” karar taslağına “Evet” oyu vermiş olmasını, karşısında yer almasını nasıl “cezalandıracak acaba?

Ya da BM Güvenlik Konseyinde İngiltere’yle birlikte Batının sesi olarak veto yetkisine sahip Fransa’yı… Avrupa Birliği ve NATO’daki en güçlü müttefiklerinden Almanya’yı… Rusya’ya, Çin’e, Japonya ve Hindistan’a ne gibi öngörüyor acaba?

Yazının Devamını Oku

Üç suikastçı istihbaratı ciddiye alınmalı

HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan dün Meclis’te düzenlediği basın toplantısında elindeki önemli bir istihbaratı AK Parti hükümetiyle paylaştığını açıkladı.

“Birkaç kaynaktan teyit” ettiğini söylediği bu istihbarata göre, “Türkiye merkezli bir yapı”, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde bulunan muhalif “akademisyen, gazeteci ve siyasetçilere” suikast girişiminde bulunma hazırlığındaydı. İsim vermiyordu ama suikast girişiminin hedefindeki bazı isimlerin bulundukları ülkelerde resmi korumaya alındığını da söylüyordu. Paylan, bu yapının “Ogün Samast gibi” üç suikastçıyı bu tip cinayetler için görevlendirdiğini de ileri sürüyordu.

Samast, malum, 19 Ocak 2007’de gazeteci Hrant Dink’i öldüren katil, halen hapiste. Cinayeti işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış olduğu için bir süre sonra serbest kalacak. Yakalandığı sırada polis ve jandarma görevlilerinin “Ermeni’yi öldüren” Samast’la hatıra fotoğrafı çektirmek için nasıl yarıştıklarını hatırladıkça onların yerine hala ben utanıyorum insanlığımdan.

Aceleyle görülen ve neredeyse sadece tetikçinin ceza aldığı o suikast, hatırlayacaksınız dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirmesi sonucu 2011’de yeniden görülmeye başlamış ve 2014’ten itibaren cinayete Fethullahçı güvenlik görevlilerinin isminin karıştığı iddiaları doğru çıkmaya başlamıştı. Cemaat, kurnaz psikolojik savaş taktikleriyle cinayetin tamamen Dink aleyhine nefret kampanyası yürüten ve devlet içinde bağlantıları olan radikal milliyetçilerin eseri olduğu algısını işliyordu. Dink’in öldürülmesini takip eden aylarda 27 Nisan e-muhtırası, dönemin başbakanı olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın resti görüp erken seçim ilanı ve Ergenekon soruşturmasının başlaması gibi gelişmeler bu algıyı güçlendiriyordu.

Dünkü telefon görüşmemizde Paylan’a bu yapının ne olduğu konusunda bilgisi olup olmadığını sordum. Hayır, yoktu, “Almanyalı Osmanlılar” gibi ne olduğu belli olmayan örgütlerin adı basında geçiyordu ama Paylan’ın başka kuşkuları vardı.

“Türkiye’deki siyasi gerginliğe bakıp durumdan vazife çıkarmaya çalışanlar da olabilir” dedi; “daha ciddi bir başka örgütlenme de… Belki birileri yeni bir darbe girişimine zemin hazırlıyor, belki Türkiye ile Almanya’nın, Avrupa Birliği’nin arasını daha da açmaya, Batıdan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Barış sürecini bozmak isteyen yapılarla aynı olabilirler. Paris’teki cinayetleri de unutmamak lazım.”

Paylan’ın sözünü ettiği olay 9 Ocak 2013’te Paris’teki Kürt Enformasyon Merkezinde PKK’lı Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in öldürülmesi. Katil olarak yakalanan Ömer Güney’in 2016’da cezaevinde ölmesiyle dosyası kapanan cinayetin arkasında, bazı HDP’lilerin “MİT içinde yuvalanmış Cemaatçileri” sorumlu tuttuğu biliniyor. Keza 2009-2010 Oslo görüşmelerinin sonuçsuz kalmasındamn da Fethullahçılar sorumlu tutuluyor. Nihayet, son zamanlarda Dink davasında payı iddiasıyla tutuklanan bazı emniyetçilerin de aslında devlet içindeki Fethullahçı gizli örgütün elemanı olduğu öne sürülüyor.

Peki o zaman Paylan, iddianamelerdeki tanımıyla “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ”yü mü işaret ediyor?

“Bu konuda kesin bir şey söyleyecek bilgi elimde yok” diyor Paylan, “Ama Dink cinayetinde kalemi kıran bir yapıydı, görüp engellemeyen Fethullahçılardı; siyasi atmosferin daha da keskinleşmesi isteniyordu. Rahip Santoro cinayeti de bence böyleydi.”

Yazının Devamını Oku

Amerika’yla baş aşağı giden ortaklık

İnanılacak gibi değil ama ABD Başkanı Donald Trump’ın 18 Aralık’ta ilan ettiği Ulusal Güvenlik Stratejisinde Türkiye’den hiç bahis olmaması Ankara’daki yetkililer tarafından olumlu karşılanmış.

Bundan birkaç sene önce “Neden yok” diye eleştiri konusu olabilirdi oysa. Nedeni açık. Bu belgede Türkiye’nin adı eğer anılsaydı, kötü anılacaktı endişesi vardı Ankara’da, bu da hiç boşuna değildi.

Çünkü daha 12 Aralık’ta Washington’da bir düşünce kuruluşunda konuşan Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı HR (Herbert Raymond) McMaster, 18 Aralık’ta açıklanacak strateji belgesinden söz ederken “Türkiye ve Katar’ın Batıyı hedef alan aşırılıkçı İslami ideolojilerin temel destekçileri” haline geldiğini söylemişti; konuşmasında Müslüman Kardeşler örgütüne açık atıflar vardı.

Saat farkından dolayı ertesi güne kaldığı için Türkiye bunu 13 Aralık’ta şiddetle kınadı. Türkiye terörizmin hedefiydi, Türkiye’deki IŞİD ve El Kaide saldırılarında yüzlerce kişi öldürülmüş ve yaralanmıştı ve gerek Suriye, gerekse Irak’ta bu örgütlerle savaşıyordu.

McMaster’ın başında olduğu Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) aynı gün bir açıklama yaparak ABD’nin “Bölgeye istikrar getirme ve her türlü terörizmi defetme çabasında Türkiye ile stratejik ortaklığına bağlı” olduğunu ilan etti. Açıklamada Türkiye’nin Suriye ile “sınır güvenliğini güçlendirme, yabancı savaşçıların topraklarını kullanmasını durdurma ve önemli Suriye şehirlerini [IŞİD’ten] temizleme savaşının” ABD tarafından “takdir edildiği” de söyleniyordu.

İşte bu nedenle Ankara “stratejik ortağının” belgesinde Türkiye’den hiç bahis olmadığını görünce rahat bir nefes aldı; ya yer alsaydı, kötü yer almasından endişe vardı.

Şimdi… İki seçenekten birisini geçerli varsayabilirsiniz. Birincisi, McMaster’ın ilk beyanını “Allah söyletmiş” diyerek gerçek düşüncesi olarak esas alarak, bu görüşlerin strateji belgesinden muhtemelen Trump’ın devreye girişiyle çıkarıldığını varsaymaktır. Diğeri de –muhtemelen Trump’ın “Bir de bununla uğraştırmayın beni” uyarısıyla- McMaster’in birinci beyanını kayıtlarınızdan silip, ikinci (düzeltme) beyanını esas alarak Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin mükemmel devam ettiğini varsaymaktır.

Oysa Türk-Amerikan ilişkileri mükemmel olmak bir yana, hiç olmadığı kadar kötüleşmekte, baş aşağı gitmektedir.

Bu baş aşağı gidiş yalnızca Reza Zarrab davası nedeniyle değildir. Yalnızca Fethullah Gülen’in hala ABD’de oturup Türkiye’deki faaliyetlerini yönetiyor olmasına 15 Temmuz iddianameleri ortadayken izin verilmesi nedeniyle de, yalnızca Suriye’de YPG/PKK nedeniyle yaşanmaya devam eden gerilim nedeniyle, tutuklu rahip Andrew Brunson, tutuklu Türk vatandaşı Amerikan konsolosluk çalışanları ve vize krizi nedeniyle de değildir.

Yazının Devamını Oku

Katille göz gözeyken o düğmeye basabilmek  

Geçen sene bugündü, 19 Aralık akşam saatleri.

Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, Atatürk Bulvarı üzerindeki ABD Büyükelçiliğinin karşı tarafında, suikaste kurban giden ABD Başkanı Kennedy'nin adı verilen caddenin hemen başındaki Çankaya Belediyesi Kültür Merkezindeki açılışa tam zamanında geldi.

Açılış Rusya'da günlük hayat üzerine bir fotoğraf sergisiydi.

Büyükelçi konuşurken arkasında duran siyah takım elbiseli genç adamı herkes koruması sanıyordu.

Silahını çekti, Arapça sloganlar atarak Büyükelçiyi vurdu, öldürdü.

Ortalık can pazarına döndü. Büyükelçi Karlov'un cansız bedeni sırt üstü yatıyor, katil elinde silah etrafı terörize etmeyi sürdürüyor, davetliler kendilerini yere atıp duvar diplerine kaçışıyorlardı.

O sırada pek çok foto muhabiri olay yerindeydi. Aralarından yalnızca biri kendisini korumak için eğilmek, geri çekilmek, ya da çok doğaldır kaçmak yerine olduğu yerde durdu, fotoğraf makinesinin deklanşör düğmesine basmaya devam etti ve sonuna kadar oradan ayrılmadı.

Ortaya ertesi gün dünyayı sarsan, yüzlerce gazetede manşet olan işte bu fotoğraf çıkmıştı.

Yazının Devamını Oku