GeriMehmet Özdoğan Otobüste herhangi bir kadın
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Otobüste herhangi bir kadın

Toplu taşıma kullanırken ayakta kalmışsam olabildiğince az yer kaplamak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. İriyim çünkü biraz. Dikkat çekiyorum bu tür kalabalık ortamlarda… Sanki herkes o sırada “Ulan şu herife bak; üç çocukluk yer kaplıyor. O olmasa bu kadar sıkışmayacağız” der gibi bakıyor bana.

Tek elimle tutunmaya çalışıyorum nereye tutunacaksam ki iki kolum birden ortada olmasın; alan açılsın. Sırt çantamı bacaklarımın arasına koyuyorum, iyice sıkıştırıyorum.

Geçen gün yine o günlerden biriydi. Otobüsteydim ve trafik lambası sarısı montumla yine delice varlık gösteriyordum dar alanlarda.

Tutunduğum yerin hemen yanında oturan genç bir kadın, ikide bir elime bakıyordu.

Çözemedim bir türlü.

Sonra fark ettim ki elim “DUR” butonunun üstünde. Oradan elimi çekmemi bekliyor olmalıydı. Tam bunu fark etmişken ve rahatsızlığını sonlandırmak adına elimi çekmeye niyetlenmişken; gitti kendine oldukça uzak başka bir “DUR” butonuna basmayı tercih etti.

Oysa benimle iletişime geçebilirdi; elimi oradan çekmemi isteyebilirdi.

Veya rica edebilirdi; “Basabilir misiniz?” diyebilirdi.

Bunların hiçbirini tercih etmedi, uzun uzun oradan elimi çekmemi bekledi.

Ben bir türlü anlamadığım için de kadınların yoğunlukta olduğu bir kalabalığa dalıp diğer “DUR” butonunu tercih etti.

***

Bu ülkede kadın olmanın ne kadar zor olduğunu anlamamak için aptal olmak gerek.

Anlamak için dünya kadar şey olup bitiyor ama bana en çok almak zorunda kaldıkları bu basit önlemler koyuyor.

Kalabalık caddelerde bile yalnız yürürken sadece yere bakmaları…

Kimseyle göz göze gelmemek için verdikleri o gayret…

Gece bir saatten sonra evde yalnızlarsa yemek siparişi verememeleri...

Gündüz evde yalnızlarsa siparişi getiren kurye gelmeden kapının önüne erkek ayakkabısı koymaları, evde bir erkek varmış gibi davranmak zorunda kalmaları…

Taksi uygulamalarını evlerinin önünde değil de, sokağın başında açmayı kanıksamaları…

Karanlık bir sokaktan geçmeye cesaret edemedikleri için gidecekleri yolları uzattıkça uzatmaları…

Bineceği otobüsün ne çok kalabalık ne de çok tenha olmamasına özen göstermeleri…

Eve bir tamirci veya kurulum için birisi gelecekse yakın arkadaşlarını haberdar etmek zorunda kalmaları… Hatta içlerinden birine ‘eşlik’ etmesi için rica etmeleri…

Her an her dakika nereden geleceği belli olmayan tehlikelere karşı bizim hiç bilmediğimiz, aklımızın ucundan geçmeyecek silahlarla her cephede savaşmaya hazır durumda olmaları…

***

Çözüm, koca bir süreç. Nereden başlanması gerektiğini herkes gayet iyi biliyor. Başlayacak yerleri ağrıyor ama başlatacakların.

O güne kadar bizim, bu durumdan samimi şekilde rahatsız olan karşı cins mensupları olarak yapacağımız çok basit şeyler de var.

Esasen ilkokulda öğrendik bunları. Baya oldu.

Kibar olmak! 

İnsan olmanın gereği olarak yani... Bir insan bir insana nasıl davranırsa öyle davranmak…

Yanlışlıkla çarptığında “Affedersiniz!” demek…

Bir şey isteyeceksek suratımıza bir zahmet insani bir gülümseme yerleştirmek…

Otururken öyle bacakları ayırmamak…

Öyle yani.

Ekstra çabaya gerek yok.

Kadınlar ‘çiçek’ filan olduğundan değil bunlar; insan olduklarından.

Ha bir de benim gibi herkesin kolaylıkla erişmesi gereken “DUR” butonlarına çılgınca sarılmazsanız fena olmaz.

X

Şampiyon cehalet… İkinci yok!

Zamanında “Şampiyon belli, ikinci kim?” dediğinde sanıyorum üzerine en az düşünülen şu oldu: Neyin şampiyonu?

Çok derdimiz değildi bunu sorgulamak; zira aynı dönemlerde hangi maharetini yücelttiğimizi bilemeden Biri Bizi Gözetliyor’da da insanları şampiyon yapıyorduk.

Kimleri, ne sebeple konuştuğumuzu, sevdiğimizi, savunduğumuzu pek bilmiyorduk.

Bizler bilemedikçe, konuşulan popüler kültür karakterlerinin ellerinde de pek güzel veriler birikti. Kimisi bu datayı kullanmayı iyi bildi, kimisi datasının altında ezildi gitti.

‘Şampiyon’umuzun yapılacaklar listesine de şunlar düştü:

- Sürekli suratında ekşi bir gülümsemeyle bir şeylerin en iyisi, birtakım grupların en güzeli, en zekisi falan olduğunu iddia et. Türk insanına tartışması için ölçülemez, sübjektif değerler sun. Bayılırlar üstüne konuşmaya. Bayılırlar bir sonuca bağlanmayacak mevzularda boğulmaya. Çünkü bilirler; bir yere çıkmayacak ve bu garip bir şekilde güvenli… Sonuçta kazanmak yok ama evet; kaybetmek de yok.

- Küstahlık ve açık sözlülük makasın iki tarafı. Açısını hep sen ayarla. Birilerinin ‘küstah’, birilerinin de ‘dobra’ diyeceği laflar koy ortaya. Yesinler birbirini.

- “Kusura bakmasınlar ama…”yla başlayan cümleler kilit cümleler... “Ooo birileri kusura mı bakıyor? Ben de baktırayım”cılar diziler hemen arkasına. “Valla kadın doğru söylüyor”lar, “E yalan mı?”lar...

- Birilerinin seni sürekli cahil, bilgisiz, saygısız, görgüsüz veya hadsiz olarak nitelemesi canını sıkmasın; bunlar geliyorsa doğru yoldasın. Çünkü onlar hep çoğunlukta ve birilerinin açıktan cahil, bilgisiz, saygısız, görgüsüz veya hadsiz ilan edilmesi konu başlıkları altında yeni yeni cehalet ve cüret yoldaşlıkları yaratacak. İyi gelecek bütün işe yaramazlar takımına senin üzerine gelinmesi… Seni savundukça yücelecekler; sen aşağılandıkça dişlenecekler.

Yazının Devamını Oku

Merhaba ben Mehmet… Ben bir dromomanyayım!

İnternette bir psikoloji testi buldum ve çözdüm. Teşhis kesin: Evet, ben bir dromomanyayım. Yani, bir seyahat bağımlısı…

Mutlu da değilim bundan. Övünmüyorum kesinlikle. Övünenlere de çok üzülüyorum. Yaklaşık iki yıldır bu bağımlılığın pençesinde ciddi ciddi sürünüyorum. Sinsice hayatımı ele geçirdi ve teker teker bütün küçük mutluluklarımı elimden almaya başladı.


Bu kadar klişe bir hastalığı da kendime hiç yakıştıramıyorum.


Ama insan hastalığını seçemiyor işte.


Instagram’da bio bölümüne “Tam zamanlı hayalperest, yarı zamanlı gezgin” filan yazacak noktaya gelmeden kurtulmak istiyorum bu illetten.


Yazının Devamını Oku

Aldığın o 800 lirayı yerine koy lütfen!

Kendisine takılan 53 liranın yarın yokmuşçasına peşine düşen Mustafa’nın viral olan hikayesi bana da ilham oldu. Ey benden 10 yıl önce 800 lira borç alan ve asla geri vermeyen sevgili arkadaşım… Lütfen borcunu öde!

Kime ne kadar verdiğimi, kimden ne kadar aldığımı hayatım boyunca aşırı derecede iyi bildim. Hatta rahatsız edici derecede… Ama bununla ilgili konuşmamayı da iyi bildim. İçime atmaktan yorulmadım; bana borç takanları içimde kocaman bir balona hapsettim. Arada içime dönüp dönüp tokatlıyorum onları.

Bir kere çirkinleşmiştim ama… Yani kendi çapımda.

Bir arkadaşım benden eve çıkarken 800 lira borç aldı ve iki ay içinde yarım yarım ödeyeceğini söyledi.

19 yaşındaydık, öğrenciydik.

800 lira büyük paraydı.

Ve hala büyük para!

Neyse… Aylar geçti, biz aynı evlerde aynı mekânlarda takılmaya devam ettik.

Paramı ödemedi, bahsini de açmaya niyetli değildi.  

Yazının Devamını Oku

Doğu Ekspresi çok popi olmuş… Eee?

Bitmiyor üzerine yapılan şakalar, alaylar… Bu ülkenin en çok eğlenmek için kendine alternatif yaratan insanlara tahammülü yok. Herhalde bulunabilecek en garip ve en büyük payda bu konuyla ilgili.

Beni hayatta en çok kronik can sıkıntısı içindeki insanlar rahatsız ediyor.

Sizin öncelikleriniz farklı olabilir… Kronik aptallık, kronik cehalet, kronik tembellik vs.

Benimkisi bu.

Çünkü can sıkıntısı kronikleşmişse, başka canları sıkmaktan başka bir yol bulamıyor kendine.

Bütün virüsler eğlenmeye çalışan, eğlenmek için kendine alternatif yaratan insanların bulduğu çözümlerin etrafına üşüşüyor.

Var güçleriyle o hevesleri yok etmek için anlaması zor, like’ı bol garip bir çaba içine giriliyor.

***

Sadece Doğu Ekspresi’nin özellikle üniversite gençliği arasında bu kadar popülerleşmesi üzerinde dönen o alaycılık bile bunu anlamaya yetiyor aslında.

Yazının Devamını Oku

Bir gazeteci başka ne ister?

Dokuz sene önce bir yaz günüydü.

Tam olarak neyin bekleme sırasında olduğumu hatırlamıyorum. Yanımdaki amca iç cebinden Posta’yı çıkarıp okumaya başladı.

Kocaman bir manşet vardı: 50 bin meşe çöp oldu! İstanbul Büyükşehir Belediyesi, çöp alanı yaratmak için Göktürk’te 50 binin üstünde meşe kesmiş ve kocaman bir arazi çöle dönmüştü.

Uzun uzun yanımdaki amcanın gözlerini takip etmeye çalıştım. Manşet civarında ne kadar gezinecekti; cümleleri okudukça ne tepki verecekti; izlemek istedim.

Dikkatli dikkatli kele dönmüş arazinin fotoğrafını inceledikten sonra kafasını yavaşça sağa sola çevirerek “cık cık cık” seslerini çıkardı.

Yazının Devamını Oku

Müjde! Yeniden bir filme hep birlikte gülebiliriz!

Huyum böyle; bir filmden, bir şarkıdan, bir insandan veya bir cümleden umutlanınca o sırada dünyanın en mucizevi meselesiymiş gibi geliyor bana...

En yükseklere çıkıp, “Hadi siz de çok sevin!” diye bağırmak istiyorum. Genelde pişman oluyorum sonra bu yükselişlerden ama bu onlardan biri değil galiba. “Aile Arasında” seneler seneler sonra bir sinema salonunda hissettiğim en elle tutulur umuttu. Yok, sinemamız adına filan değil; baya baya toplumsal birliktelik adına…

Çünkü bir toplum çok büyük ihtimalle aynı şeylere gülmeyi bıraktığında kutuplaşma başlıyor, çürüme hızlanıyor.

Aynı şeylere endişelenmek? Aynı şeylere ağlamak?

Yok… Bunların bambaşka iç hesapları, gruplara özgü hassasiyetleri var.

Ama mizah öyle mi? İyi bir mizahın nasıl gizli bir ajandası olabilir ki? Mizahtan daha naif, daha hesapsız bir birleştirici güç geliyor mu aklınıza?

BİRKAÇ YIL ÖNCESİNE KADAR…

Oysa biz aynı erkeklere, aynı kadınlara, aynı şakalara hep birlikte gülmekte hiç de fena değilmişiz on yıllardır… Hababam Sınıfı, Zeki-Metin ikilisi, Bizimkiler, Olacak O Kadar yılları, Ferhunde Hanımlar, Vizontele, G.O.R.A, Avrupa Yakası…

Kabul edersiniz; ne hikmetse birkaç senedir aynı şeylere pek gülemiyoruz artık… Ülkenin dört bir tarafını saran ayrışma, mizahı da boş geçmeyecekti tabii.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de erkekler öpüşenleri neden sevsin ki?

Onca yıldır kadının üzerinde kurduğu tahakkümü paramparça edecek kadar eşit, işteş ve yoğun bir eylem bu… Deli mi de; dudaktan öpüp aynı seviyeye inerek kurduğu bu koca imparatorluğu tehlikeye atsın!

Joel Becker, Keith Thomas’ın “Tarihte Öpüşme” kitabı üzerine yazdığı makalede tam olarak bundan bahsediyor. Hiyerarşi, edilgenlik ve erillik… Kadın ve erkek dudaktan öpüşünce, bunların hepsi bir anlığına parçalanıyor. Kadın ve erkek değil de iki insana dönüşüyorlar ve iki insanın eşitliğinin yolunu buluyorlar.


Buradan hareketle ‘alından öpme’nin bu kadar yaygın olmasının esas sebebi, aslında erkeğin eşitlenen seviyeyi bozmak istemesi ve fiziksel olarak burun farkıyla da olsa üste çıkma hesapları olabilir mi?

KADİR İNANIR ÖPÜCÜĞÜ HARİÇ!Toplumca en meşru bulduğumuz ‘dudaktan öpme’ vakası hangisi peki?


Kadir İnanır’ın vakumlu stili…


Yazının Devamını Oku

Cem Yılmaz’ın 13 günlük şok diyeti

Eğer Cem Yılmaz’ın iyi takipçilerindenseniz Teoman’ın müziği bırakma/müziğe dönme kararlarını usta komedyenin sık sık diline doladığını duymuşsunuzdur.

Kristal Elma’da, ayaküstü röportajlarında ve hatta son filmlerinden ‘Pek Yakında’da…

Çok da ahım şahım espriler değildi ama esprinin doğası kendiliğinden bir ‘konu’ydu zaten. Sahnede ‘Teoman…’ deyip üstüne o meşhur kahkahasını atması bile seyirciye yetebilirdi.

Çünkü Teoman gerçekten o çığır açan parçalarından ve hatta Bülent Ortaçgil’in deyimiyle o iyi şairliğinden daha fazla hatırlanacak iki karar almıştı.

Biri müziği bırakmak, diğeri müziğe dönmekti.

***

Cem Yılmaz’ın bohçasında zaten dünya kadar ‘gidiyorum, gittim, kalıyorum, yok yok döndüm’ döngüsünde yuvalarlanan şehirli bohem şakası vardı; Teoman da ‘cuk’tu.

Enteresan olan, seneler sonra aynı tuzağa kendisinin düşecek olmasıydı.

18 Temmuz’da şu notu paylaştı önce:

Yazının Devamını Oku

Alışmak sevmekten daha zor gelmiyor

Bütün günler böyle geçiyor bu ülkede.

Ahmet Şık, ‘tarihi’ bir konuşma yapıyor mahkeme salonunda.

Hepimiz bundan bahsediyoruz.

Hepimiz, arkadaşlarımızın bu savunmayı -veya ithamı- çok uzun bulacağını bildiğimiz için “Mutlaka tamamını okuyun!” diye paylaşıyoruz.

İsteniyor ki, herkes okusun; herkes duysun ve gerçekten ‘tarihi’ olsun; ‘tarih’ olmasın.

Fakat alışma gücü neyi, nasıl ve ne zaman ‘tarihi’ yapabilir; hiç kestirilemiyor.

O güç, hepsinin üstüne bir güzel oturuyor…

O güç, kaygıdan o ya da bu şekilde üstün geliyor…

Kaygının iç sıkıcılığı ve yetersizlikle açıklanan atalet, çözüm yollarını tıkıyor…

Yazının Devamını Oku

Dünyanın en çekilmez insanı kimdir?

Benim yıllardır kendi kendime oynadığım bir oyun var… Size de tavsiye ederim.

Eğer sohbet böyle 10-15 dakikayı doldurmuşa, ilk kez tanıştığım birine kendiyle dalga geçebilmesi için paslar atmaya başlıyorum. Biraz cüretkâr ama yeni tanışmışlık çerçevesinde hoş görülebilecek şakalar bunlar... Eğer karşıdan göz devirmeler, “Anlamadım ne demek istiyorsun sen?” göz belertmeleri gelmiyorsa, kahkahayı basıp o da kendiyle alay etmeyi başarıyorsa “Ok” diyorum; “Senle olur”…

O kadar çok şeyi gösteriyor ve o kadar ümit vadediyor ki bu karakteristik özellik…

Bu insan genelde, dünyadaki her talihsiz olayın onu bulduğunu ve bunları hiç hak etmediğini söyleyip durmaz mesela. Mağdur edebiyatı yapmaz, mağduriyetiyle güzel güzel dalga geçer.  

Kendini o kadar da çılgınca önemsemediği ve bulunduğu her ortamın en değerli varlığı olarak görmediği için, o değerli zihninin çalışmadığı konuları “O değil de…” diyerek kapatmaz.

İki dakika telefonuna bakınca “Arkadaşlar hepiniz telefonunuzla oynayacaksanız ben gideyim” gibisinden gereksiz tansiyonlara yol açmaz. Alır o da telefonu eline; gruptan yazar en fazla: “Buradan konuşalım isterseniz tatlı çocuklar. Bana olur yani…”

Bir insan, kendini ne kadar ciddiye almazsa o kadar ciddiye alınmalıdır.

Ama gelin görün ki, bu kadarcık basit bir ‘kıstas’, bu ülkede gerçek bir sosyalleşme kabusudur. Bu ülkenin insanının en kronik problemlerinden biridir çünkü kendiyle dalga geçememek… Çünkü onla dalga geçmenize de izin vermez. Her şakanın dokunduğu saçma sapan bir damar icat edilmiştir ve “Ne dedik ya?” diye kalakalırsınız şakanızla oracıkta…

Sebebini anlamak o kadar zor değil.

Yazının Devamını Oku

Sil-otur, metrobüse beş dakika üniversite

Üniversitemiz her şeyden önce metrobüse 5 dakika, 2019 yılında tamamlanması planlanan metroya 10 dakikadır…

Şehrin merkezinde de çok şirin, çok zevkli, sil-otur, 2+1 bir daire tuttuk; içine de böyle armutlar, 55 ekran LCD ekran televizyonlar filan koyduk.

Çocuğunuz gönül rahatlığıyla burada check-in yapabilir ve lise arkadaşlarına bu muhitte okuduğunu söyleyebilir; kesinlikle bozmayız.

Biz de eşe dosta bu adresi veriyoruz.

*

Öyle kararnameymiş, anarşik hareketlermiş; bizde olmaz öyle şeyler…

Zira o tip olaylara bulaşacak deneyimde bir kadromuz yok.

O açıdan gönlünüz rahat olsun. Evladım olaylara karışır; hocası aklını çeler gibi dertleriniz olmasın.  Hocalarımızın hepsi pırıl pırıl…

*

Yazının Devamını Oku

Pazarlamanın 5 P’si ve bir Victoria’s Secret meleği

Ne diyor pazarlama guruları?

Pazarlamanın 5 P’si var:Doğru tanıtım, doğru ürün, doğru kitle, doğru yer ve doğru fiyat… Aslında formül basit yani. Bütün mevzu doğru uygulamak…

PROMOTION (Tutundurma)

Eğer bu kadar konuşuluyorsanız, sizin bir süre biraz susmanızda fayda var. İlgi büyüsün, komplolar alsın yürüsün. Bu işin raconu, mekân çıkışı soruları “İyi akşamlar arkadaşlaaar, iyi akşamlaaar” diyerek kibarca yanıtsız bırakıp, arabaya apar topar binmek ve bir süre hiçbir şekilde beyanat vermemek. Arada sırada Instagram’dan “Allah sizi bildiği gibi yapsın” mesajı veren tasavvuf tabanlı sözler paylaşabilirsiniz; onda sakınca yok. Hemen internet haberi oluverir; “İŞTE O FOTOĞRAF! BU MESAJ KİME!?” manşetleri atılır ve konu yine sıcak kalır. Aynı gün içinde aynı gazeteye üç röportaj vermeyin, konunun demlenmesine izin verin, çay tam soğuyacakken çaat! Çok okunan bir mecraya bir çift röportajı... Eşit olmalı, bazen geri çekilmeli ve onun sizi taşımasına izin vermelisiniz. O, bugüne kadar ne mücevherleri ne kıyafetleri taşıdı. Sizin için de çok iyi bir planı vardır.

PRODUCT (Ürün)

Sükûnetinizi korumalısınız. Öyle röportajlarımıza ‘bok’ filan demek yok… Yakışıyor mu hiç o yüreğinizden taşan insan sevgisine; o “Kötü söz sahibine yakışır; sütümü içtim, yogaya bekliyorum” bakışlarınıza? Ürününüzü bu kadar cazibeli hale getiren değerleri unutmayınız. Neydi dersimiz; neydi toplumumuza vermek istediğimiz mesaj: Eğer yeterince uslu bir çocuk olursanız Victoria’s Secret mankenlerini bile görebilirsiniz. Şimdi derin derin nefes alın, tekrar Instagram’a dönün ve “Allah’a havale ediyorum” mesajı veren başka bir tasavvuf tabanlı söz paylaşın lütfen.

PEOPLE (İnsan)

Hedef kitlenizi, kime seslendiğinizi netleştirmeniz gerekiyor. Beyan ettiğiniz gibi erkeklerden “Helal olsun” mu istiyorsunuz, kadınların ilgisini diri tutmak mı? Zira ikisi birlikte yürümeyebilir. “Eski sevgililerimi Google’ladınız mı? Hepisi de taş!” minvalindeki açıklamalar kadın kitlenizi sizden uzaklaştırabilir, daha da kötüsü daha önce o kadar da ‘sorulmamış soruları’ akıllara getirebilir. Fakat, “Benim kadın kitlem doygunluğa ulaştı, pazarımı genişletmek istiyorum” diyor ve bundan sonraki eserinizde erkeklere ‘umut aşılamayı’ planlıyorsanız; bu riske girmeye değebilir.

PLACE (Yer)

Yazının Devamını Oku

Demet Akalın’a açık mektup

Çok değil birkaç sene içinde eş dostla Suriye yemeklerinin yapıldığı bir restoranının çıkışında basın mensupları sizi bekliyor olacak. Büyük ihtimalle ne kadar çok yediğinizden ve yemeklerin ne kadar şahane olduğundan bahsedeceksiniz.

Billur sesli Suriyeli vokalistleriniz olacak; siz izin verirseniz… Etrafınızdaki insanların mail kutuları onlardan gelen şarkı sözleriyle dolu olacak, “Demet Hanım’a ulaştırabilir misiniz?” notlarıyla gönderilmiş…

Çocukluğundan beri sizi izlemiş makyaj sanatçıları size makyaj yapmak için can atacaklar, iş isteyecekler… Belki de bir tanesinin işlerine, Youtube kanalına hayran kalacaksınız ve işe alacaksınız.

Belki bundan sonraki albümlerinizden birinde Arapça bir şarkı söyleyeceksiniz. O kadar çok hayranınız olacak ki bu ülkede; onlara kendi dillerinden ulaşmak isteyeceksiniz.

Bu, hep böyledir Demet Hanım…

Dünyanın her yerinde tarihler boyunca böyle olmuştur.

Azınlık hissettirilenlerin sahneyle, sanatla kurduğu bağ ve bu ‘var olduğunu göstermeye’ duyduğu ihtiyaç her zaman ‘çoğunluk’tan daha güçlüdür.

Ve onlar da var olduklarını göstermenin en orijinal, en takdire şayan yollarını bulacaklardır; tıpkı onlardan önce tarihin önümüze koyduğu binlerce ‘azınlık’ hikayesi gibi…

Siz talep ediyorsunuz, #Dönsünler diyerek bizzat onları muhatap alıyorsunuz konunun başka hiçbir muhatabı yokmuş gibi…

Yazının Devamını Oku

Şeyma Subaşı nefretinin dört gizli sebebi

Arada İngilizce kelimeler kullanıyormuş, mesleksizmiş, her cümleye ‘Ya..’ diye başlıyormuş, namazdan bahsedip prim kovalıyormuş, yuva yıkmış… Çok rica ediyorum, geçelim bunları. Konunun Şeyma Subaşı özelinde bunlardan ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. 

 

Çünkü biz ‘mesleksiz’ de zengin olan birçok kadını bağrımıza bastık, basıyoruz. O yüzden konuyu ‘emek’ten, ‘hak etmek’ten, ‘işe yaramak’tan tutmamakta fayda var.

Mesela Bihter… Kendisi başka bir yalıdan Ziyagil yalısına gelin gelmeseydi, bu ‘mesleksizliğiyle’ bu kadar idolleşebilir miydi? Diyelim, alt, orta veya üst-orta bir ailenin kızı olsaydı, öyle Amerikalarda filan okumasaydı ve gelin geldiği yalıda kocasının yeğeniyle aşk yaşasaydı şu anda bir ‘aşk mağduru’ olarak anılabilir miydi? Bihter’in gizli gücü ve ‘ayıp örter’i batık da olsa doğuştan gelen Yöreoğlu servetiydi.

O yüzden sebep, salt mesleksizlikten ziyade, babası o kadar da zengin olmayan mesleksizlerin zenginliği…   

Üç ay önce The Guardian’da Ben Tarnoff imzalı şahane bir yazı çıktı. Yazı özetle şundan bahsediyordu: “Yeni statü sembolü, ne kadar harcadığın değil, ne kadar çılgınca çalıştığın ve bunu gösterebilme kabiliyetin!” Yalan mı? Kendine yarattığın o suni ‘yoğunluklar’, “Öff yine mesai!” notuyla Instastory’e fırlattığın ördek dudaklar, “Benim bunlara ayıracak vaktim yok!” diye haykırırken yaşadığın tarifsiz ve bir o kadar manasız tatmin… Şeyma Subaşı, “Mesleğimin ne olacağına henüz karar vermedik, sosyallikten de namaz kılamıyorum” diyerek büyük oyunu bozuyor, hem ‘özünde kira yiyici, görünüşte butik sahibi’ o kitlenin, hem de bütün ‘sahte’ yoğunlukların meşruiyetini sarsıyor.

Çok mücevher… En güzel araba… Yatlar… Katlar… 100 bin dolarlık çantalar…

‘Koca parası yeme’ dinamikleri bunlar değil artık. Öyle olsa bile herkesi tavlamıyor, herkesi yeterince ‘uyuz’ edemiyor. Fazla demode bu devir için… Etse etse, içten içe eder; günümüz ‘cool’u kimseye açıktan açıktan “Allahım benim niye yok bu pırlantalardan?” diye dert yanamaz. Sıkıntı, bu devrin ortak, havalı ve en açıktan dile getirilebilen hayali olan “Dünyayı geziyorum, festivalden festivale hopluyorum”un el değiştirmesi… Şeyma Subaşı, onu nefretiyle var eden kitleyi mücevherleriyle o kadar da kaşıyamayacağının farkında; onları palmiyeleriyle, hindistan cevizleriyle dövüyor.

Çünkü insan, ona atfedilen değerler üzerinden tatminini bulur. Söylüyor işte; “Kötü yorum okuyunca mutlu oluyorum” diyor. Döngü böyle… Birilerinden nefret ediliyor. Nefret eden kitlenin hemen bir nefret edeni çıkıyor. Yeni nefret etme sebebi kah elitizm oluyor, kah kıskançlık… Sonra düşmanın düşmanı dost oluveriyor. Dostluk sıkı takipçiliğe, “Helal olsun”lara evriliyor. Yarısı nefret, yarısı karşı nefretten 1,5 milyon takipçi çıkıyor ortaya.

Yazının Devamını Oku

Üç sene önceydi… Aylardan hazirandı

Facebook’un ‘Tarihte Bugün’ özelliği bir sağdan bir soldan vurdu bu ay beni. Her gün acımasızca yağan “Bugün hatırlamak isteyebileceğin anılar olabilir” bildirimlerinde tek eksik, gülümseyen mor şeytan emojisiydi. Haziran fena aymış. Hele Haziran 2014! Of Haziran 2014!

2 Haziran’da şöyle bir not düşmüşüm: “Çok şahane bir şey yapıyoruz biz burada dijital gazetecilik adına… Yakında siz de göreceksiniz. Çok heyecan! Aşırı heyecan!”

Çok çalıştık, didindik, herkes ayakta tutmaya çalıştı ama kimse göremedi o işi. Sonra ben gazeteciliği bıraktım, reklam yazarı oldum.  

7 Haziran’da Massive Attack konserindeymişiz. Vay efendim neden bu kadar dandik bir kapanış şarkısı seçmişler de; ses sistemi çok kötüymüş de… Bileti beleş bulduğumuzdan utanmayıp, “Bu ne rezalet!” diye konuşmuşuz da konuşmuşuz.

Artık kimse gelmiyor buralara. Adını sanını duymadığımız zırtapoz DJ’ler bile WhatsApp’tan ayrılık mesajı atan acımasız sevgililer gibi “Kendimi güvende hissetmiyorum, iptal ediyorum; çok özür!” yazıp yok oluyorlar.

10 Haziran’da, işinden ayrılan gazeteci bir arkadaşımın kendi girişimiyle çıkardığı yeni dergisini kutlamak için Kuruçeşme’de toplanmışız.

Güzel bir hatıra olarak kaldı o dergi de. Fazla sanattı, fazla şehirdi; bunların pek bir karşılığı yoktu artık.

13 Haziran’da Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’dan Altın Palmiye kazanan filmi Kış Uykusu’nu izlediğimi belirtmek için arkadaşlarımla bir sinema salonunda check-in yapmışım. Sonra filmden çıkmışız, uzun uzun üstüne konuşmuşuz. Sonra bir de Facebook’ta uzunca yazı yazıp, Haluk Bilginer’in oynadığı aşırı elitist Aydın karakterini yerden yere vurmuşum.

An itibariyle hislerim: “Açaydım gollarımı Aydın, gitme diyeydim”

Yazının Devamını Oku

Bence neyi savunduğuna dikkat et!

Sana dayatılan bütün ‘şehirli’ trendlerin başka bir ‘şehirli’de panzehri var artık. Kendini birilerinin icat ettiği politikacılar, kahve çekirdekleri, tropik meyveler, spor ayakkabıları ve beyaz mobilyalar üzerinden gerçekleştiremeyeceğini unutma…

Tam minimalizme sarıyorsun, “Tüketim çılgınlığıma bu beyaz kanepeyle son vereceğim” derdindesin, gururla Facebook’tan eşyalarını dağıtacağını duyuruyorsun; sonra biri kalkıp, “Canım bunların hepsi İsveç’in oyunu. Sana o dümdüz çantayı, bembeyaz sehpayı, o düz tişörtü satmak için…” diyor. 

Tam avokadoya sarılıyorsun. “Oh, hem hayvana kıymıyorum, hem de şahane protein alıyorum” diyorsun; tahini de üstüne sürüp Instagram’a koydun; “Hayatım, sen biliyor musun Meksika’da kaç bin ağaç kesilmiş bu avokado çılgınlığı için. Üstelik avokado ağaçları normalden 3 kat daha fazla su harcıyormuş!” diyerek proteinini kursağında bırakıyor.

“Koşayım ben en iyisi, herkes koşuyor” diyorsun, İsviçreli bilim adamlarından yürüyorlar: “Bir araştırma okudum; insan doğası koşmak için yaratılmamış. Hem kas kaybediyormuşsun hem de çok koşanlar hızlı ölüyormuş”

“Artık büyük kahvecilere para yedirmiyorum, mahalledeki kahveciden her hafta Guatemala kahvesi alıyorum” diye lafa giriyorsun, “Bu sefer kesin iyi bir şey yaptım galiba” heyecanı içindesin; Guatemala’da kahve işçilerinin günde 1 dolara 16 saat çalıştıkları hatırlatılıyor.

Kalpli emojilerle iştahlı iştahlı Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun bir aksiyonunu paylaşıyorsun Facebook’ta, altına birisi “Bu adam bu yıl Suudi Arabistan’a 15 milyar Kanada doları değerinde silah sattı, haberin var mı?” diye yorum yazıyor.

Çok kısaca şunları söylüyor sana bu yeni evrenin:

Avokadoyu sev, ye, sür ama Instagram’ında evreni kurtarmış gibi davranma.

Yine koş hobi olarak ama mutluluğun, sağlığın için yap bunu. Aslına bakarsan kimseye göstermeden de gerçekleştirebileceğin bir eylem bu.

Yazının Devamını Oku

Tarkan olmanın dayanılmaz hafifliği

Eğer ortalama kalitede işler üreten, vazgeçilmez olamamış bir pop yıldızıysanız ve son albümünüzde ‘hit’ yoksa, “Çok bozdu” derler.

Eğer piyasanın gülü popçulardansanız ve yeni albümünüzle paçozluğun sınırlarını yeniden zorladıysanız, “Bunlar sanatçı değil tüccar tüccar, kaale almayınız!” derler.

Ama eğer Tarkan’sanız ve müzik hayatınızın en ‘silik’ albümünü çıkardıysanız, “Tarkan şarkıları zamanla sevilir, sabret inci tanem; SEVECEKSİN!” derler.

Oysa pop şarkıları zamanla sevilmez… Sevdirilir.

Arabada radyoyu açtığında illa ki onu duyarsın, televizyonu açtığında klibi döner, magazin programlarının VTR’lerinin fon müziği olur, Spotify’ın ilk 50 listesine girer; haftalık keşif listene sızar, Youtube “Öneriyoruz, mutlaka dinlemelisin bebeğim” diye gözüne gözüne sokar.

Olmadı mı? Senden daha zevkli olduğuna inandığın biri “Saçmalama be! Mis gibi şarkı işte” der. Bir bakmışın, sevmişin…

İyi de neden bu albümü bize sevdirmek için bu kadar uğraşsınlar ki?

Y kuşağının Tarkan’ın yeni albümünü haddinden fazla olumlama sebepleri gayet anlaşılabilir aslında... Mirgün Cabas’ın son kitabında verdiği “Eski Türkiye’nin son yılı: 2001” tarihi, tam da Tarkan’ın ellerinde ziller; tozu dumana kattığı tarihti mesela. Ve evet, hala ‘Kuzu Kuzu’nun olmadığı bir düğün, bir Türkçe pop gecesi yapayalnızdır.

Tarkan, sekstir; seksten ‘legal’ olarak bahsedebilme özgürlüğüdür. Bu albümde kesinlikle olmayan –belki biraz ‘Kedi Gibi’de - ama aslında sadece onun bir şarkıya yerleştirebileceği ‘sözleri’ vardır Tarkan’ın… Kimse bu ülkede kolay kolay “Gel gel gel güzelim, gel hiç acımayacak!” diyemez. Başkası olsa feministi ayrı, muhafazakârı ayrı döver. Ama söz Tarkan’ın ağzından çıkıyorsa, pekâlâ “Yatakta ayıp olmaz”a varabilir genel kanı.

Yazının Devamını Oku

Dünyanın en garip aşk hikayesi

Elindeki rapor buruş buruş olmuştu. Avucunun teri bembeyaz sayfayı kirletmişti. Kocasının ‘hasta’ olduğunu yazan bu rapor, zaten o kadar beyaz olmayı hak etmiyordu.

Ne olursa olsun, gözüne o kalemi çekmeyi ihmal etmemişti. Boyası gelmiş ama bir güzel taranmış saçları, kaşından dudağına kadar inen upuzun çiziği olabildiğince kapatıyordu.

Kocasıyla göz göze değilken bakışları bomboştu. Göz göze kaldıklarında da hayatımda kimsenin gözünün içinde görmediğim bir şefkat… Kimse kimseye o kadar kocaman “Canım” diyemezdi.

Her şeyini biliyordu. Belli aralıklarla bağırıp yerinde zıplıyordu eşi. O ataklar gelmeden, sinyalleri sadece o alabiliyor ve hemen dirseklerinden sıkıca tutup “Tamam, tamam… Canım benim, tamam” diyordu. Yüzündeki koca çiziğe rağmen ona tüm gücüyle gülümseyerek yaklaşmaktan hiç çekinmiyordu.

Acaba başlarına bu hastalık gelmeden de bu kadar cesur bir kadın mıydı?

Kocasını hastanenin güler yüzlü personeli kontrol için içeri aldığında acilin kapısında çömelip küçük küçük hıçkırarak ağlamaya başladı. Ağlarken yok olmak istiyordu büyük ihtimalle. Ve çok büyük ihtimalle yıllar içinde edindiği bir yetenekti bu. O sırada olabildiğince az yer kaplamak için çömeliyordu, olabildiğince az ses çıkarmak için içine içine hıçkırıyordu.

Dün, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinde karşılaştığım ve hiç konuşmadığım bu kadınla ilgili dünya kadar merak ettiğim şey vardı.

Bir insan, onca yıl aynı şeyi yaşadıktan sonra hala nasıl ağlamaya devam edebilirdi? Hem de bu kadar içten. Hem de bu kadar “Bakın çığlık çığlığa ağlıyorum” demeden. Öylece, orada alabileceği en küçük halini alıp… Titreyen elleriyle güneş gözlüklerini takıp…

Günde kaç kere ağlıyordu böyle?

Yazının Devamını Oku

‘Adamlık’ müessesesi

İlkokuldayken birbirinin üstüne çıkan, altta kalanın canını çıkaran, tasosunu çaldığı için arkadaşına kalem saplayan akranlarım, benim için birer uzaylıydı. Ne empati kurabiliyordum, ne de maksadı kavrayabiliyordum, belgesel izler gibi paralize olup anlamaya çalışıyordum.

Hayatımda kimseye vurmadım. Kimse de bana vurmadı. Cüssem her zaman iddialıydı; sanıyorum biraz da o yüzden. Annemle babam, hayatları boyunca “Bu çocuğa sizinkilerden farklı bir şey yedirmiyoruz, sormayın artık!” temalı basın toplantıları düzenlemek zorunda kaldı eşe dosta.

Ancak bu avantajımın beni nereye kadar idare edebileceğini bilmiyordum. Uyuzdum çünkü. Derslerim de baya iyiydi. Çok arkadaşım vardı. Çok gülüyordum, aşırı eğleniyordum. Kesin bir noktada birisi sebep göstermeye ihtiyaç duymadan ağzımı burnumu kıracaktı.

Olmadı ama.

Mesela lisede biri ebeme küfretti, “Ya baya da iştahlı söyledin ama ben tanımıyorum açıkçası ebemi…” diye karşılık verdim. Çocuk dayanamayıp güldü, konu oracıkta kapandı.

Telefonum denize düştüğünde, sigorta yaptırdığımız şirket “Bunu karşılamıyoruz!” dedi. Kendileriyle tek kelime konuşmayıp babamla dava ettik, üç kuruşluk telefon için iki yıl boyunca hak hukuk peşinde koştuk, bir de üstüne emsal karar çıkarttık.

Alkollüyken beni başka yollardan giderek dolandıran taksiciye, “Abijjim şimdi şöyle yapıyoruz. Ya sen bu 13 lirayı alıyorsun, ya da ben polisi arayıp ‘Dolandırıldım’ diyorum. Gece uzuyor da uzuyor. Benden 20 lira fazla alacağım derken, 200 liradan oluyorsun sonra…” demeyi de bildim anında ayılıp…

Sürekli kavga edip asla uyutmayan üst komşularımın kapısına “Bu bir boşanma avukatının numarası. Ya siz bu numarayı arayın, ya da ben bir sonraki kavganızda polisi arayacağım” diye not bıraktım. Oklavayla tavana vurmadım ya da tam kavga anında kapıyı filan yumruklamadım.

Bu meseleleri bu şekilde çözerken, doğru bir şey yapıyormuşum gibi de hissetmedim. Olması gereken oluyordu.

Yazının Devamını Oku