GeriMehmet İren Sarısını sevmezdim, yeşil öfkeyi de sevmiyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sarısını sevmezdim, yeşil öfkeyi de sevmiyorum

Elektrikli scooter taşıtından baştan beri hoşlanmıyordum ama siz çok seviyorsunuz diye ortamın tadını kaçırmayayım dedim-di. Şimdi herkes biraz soğuduğuna göre ağzımı açıp gözümü yumabilirim.

Elektrikli scooter övme trenine binmiş miydiniz? Ben en baştan beri mesafeliydim zaten kendisine. Sonradan Martı arkadaş da baştaki büyük sempatisini kaybetti, ciddi bir sevmeyen kitlesi de yakaladı. Bu tarafa ilk gelenlerden biri olarak kendisinde nelere gıcık olduğumu artık rahatlıkla söyleyebilirim. Önceden hepiniz Martı’yı çok seviyorsunuz, eğlence bozan huysuz adam gibi olmayayım diye rahat söylenemiyordum.

Birincisi, kent içi ulaşımda ekolojik bir model olarak konumlanan bu taşıtı en az kent içi ulaşımda görüyorum. Kaldırımda arkamdan gelip düdük öttürürken görüyorum, aynı kaldırımda ters yönden kapatıp gelirken görüyorum; sahildeki yaya alanlarında görmekle kalmıyor, neredeyse Martı fırtınasından önümü göremeyecek hale geliyorum… Çiftler özellikle sahillerde Martı üzerinde Leonardo DiCaprio ile Kate Winslett’in meşhur Titanik burnu sahnesini canlandırmayı çok seviyor. Yarışan, yanlayan falan da var. Lakin taşıt gibi davranarak taşıt yollarını kullananıysa ara ki bulasın. Var ama tebrik edilecek, elleri sıkılacak, pamuklara sarılıp sarmalanacak oranda.Sarısını sevmezdim, yeşil öfkeyi de sevmiyorum
Durumu idare ederdik ama biz zaten yaya yollarını motosikletlerle paylaşıyor, bir kısmını da araçlara kısmi park alanı olarak tahsis ediyoruz. Buraya bir de Yeşil Öfke Martı’yı aldık mı bisiklet zaten beni kim tutar o zaman diyor, sonuçta artık yer kalmıyor, bizim inmemiz gerekiyor.

Arkadaş bir de bir toplum yürümeye bu kadar mesafeli olur mu ya? Zaten iki adım yürünebilir alan, iki satır yaya yolu var, vatandaşın ciddi bir kısmı bu hatları Martı’yla kat etmekle kafayı bozmuş. İleri geri aynı hatta gezinen var, tekerlekli hamster gibi onlar bir yanda, “Senle şöyle bir sahilde el ele Martı sürsek” gibi bir romantizmi diğer yanda. Bize de yol vere vere, zikzak çizerek yürümek düşüyor. Yayaları komple yeraltına alalım, bitsin bu eziyet gerçekten.

Daha bitmedi... Hız yapası olup ehliyet alamadığı için gönlünce hızlanamayan -18 kardeşlerimizde de sıkıntı var. Geçen akşam deprem oluyor zannettim, meğerse apartmana Martılı ergen çarpmış. Sen yokuştan aşağı inerken gaza gel, sonra o gazdan istesen de geri geleme, yokuşun dibindeki bizim apartmana yapış. Binayı salladı oğlan bir elektrikli scooter’la neyse ki kırmamış bir yerini.

Koşu pistinde kumları ata ata hız yapıyor

Bütün söylenmemi tek bir argümana oturtmam gerekirse, o da şu: Kamusal alan adabı üzerine kafa yormayan toplum ve bireyler için uygun değil bu alet zaten en başta. Ağzında sigarayla motosiklet süren adam kaldırımda ters yönden üzerimize geliyor diyoruz, siz diyorsunuz bunlara bir de elektrikli scooter verelim. O da alıp o scooter’ı kum koşu pistinde, etrafta oturan herkesin üzerine kırmızı kumları ata ata hız denemesi yapıyor, başından atmak istediği çocuğuna oyuncak diye veriyor, yengeyi arkaya atıp kaldırımda gezmeye çıkıyor. Olabilecek olan da buydu zaten. 

X

Yeni mi yıl?

Bu ay itibariyle yeni yıl kararları, yeni yıl alışverişi, yeni yıl burç yorumları işlerinin başlangıç fişeğini ateşlememiz gerekiyordu. Ama ortalıkta bir ateş falan görünmüyor. Bu noktada çok anlamlı olduğunu düşündüğüm bir önerim var: Yılı da yaz saati gibi sabitlemek... Takvimlerimiz de sürekli 2021’i gösterse kimseyi bozmaz muhtemelen.

Şimdi benim size içinde ekonomi kelimesi geçmeyen bir şeylerden bahsedesim var. Çünkü herkes ama herkes bundan bahsediyor. Özel hayatımda ben de sürekli bundan bahsediyorum. O yüzden bu aralar canımı sıkan başka şeyleri konu edeyim diyorum.

Mesela yeni yıl. Ecnebi haber kanallarında sürekli olarak ‘Yeni yıl hazırlıkları şöyle başladı, böyle gidiyor’ haberleri görüyorum. İnsanın normalde ‘Ya ne güzel işte, süslemesi, neşesi, şarkısı bilmem nesi’ diyesi gelebilir. Ama gelmiyor. Bakıp bakıp gıcık kapıyorum. Geçen yıl da aman yeni yıl falan diye kutladık, bak ne oldu bu yıl!

Şimdi mesela açıp baktım. Geçen yıl “Yeni yıldan en büyük beklentim bu yılın bitmesi” demişim. Sonra ne olmuş? Pandemi ve yan ürünleri devam etmiş, üstüne çeşit çeşit lokal kriz gelmiş, finalini de “Şu üstümden uçan şey dolar kuru mu” diye bakarak getirmişiz.

Bu olayı sadece ekrandaki yeni yıl geliyor haberlerine bakarak yapmıyorum. Geçen gün bir arkadaşım geldi, “Yıl sonlarında bana nasıl olsa yıl bitiyor diye bir her şeyi sallama hali geliyor, sende de oluyor mu” diye sordu. “Yok. Ben zaten yılın bittiğinin farkında değilim. Şubat 2021’de olmadığımıza geçen gün uyandım” dedim. Büyük oranda da doğruyu söyledim.

İş ortamında da yeni yıl işleri, yeni yılsal meselelerle ilgili e-postalar geldiğinde aynı saflıkla şaşırıyor, “Aralık oldu mu ya” diye sorarken buluyorum kendimi.

İçimi rahatlatan kısım şu: Gördüğüm kadarıyla bu o kadar da bana has bir durum değil. Normalde yılın bu zamanlarında başlayan “Yeni yılda ne yapıyoruz” soruları gelmiyor. Her taraftan fırlayan yeni yıl alışverişi reklamları da önüme düşmüyor. Yeni yıl kararları listeleriyse ortalıkta yok. Demek ki yeni bir yıla girme fikrine milletçe o kadar da sıcak bakmıyoruz. Bu konuda saat sisteminde olduğu gibi bir düzenlemeye gidip yılı sabitlesek kimse sorun etmez gibi görünüyor. Neticede sabah 7.30 ile gece 3.00 arasında aydınlık açısından hiçbir fark olmamasına az çok alışmışız. Takvimlerimiz de sürekli olarak 2021’i gösterse kimseyi bozmaz muhtemelen. Saati, takvimi ve dahi kuru uygun gördüğümüz bir yere sabitleyerek yaşam kalitemizi de şu noktada sabitlememizin önünde hiçbir engel yok.

GAZA GELMEM ARTIK

Yazının Devamını Oku

‘Sar ordan bir süpürge, iki paket mama’

‘Muhteşem Cuma’ muhteşem cuma olalı böyle muhteşemlik görmemiştir. Ortalık tam bir ana baba günü. Herkes bir dükkânda alışverişini tamamlamak için sırasını bekliyor. Gelin size biraz AVM’den bildireyim…

Bu Black Friday’in adını belli hassasiyetler çerçevesinde güncelleyip ‘Muhteşem Cuma’ yapmıştık ya, çok iyi yapmışız. AVM’de bir cuma geçirmişim ki, bu kadar muhteşem bir cuma olabilemez. Bunda ‘Muhteşem Cuma’nın hemen önüne denk gelen ‘Allah Seni Bildiği Gibi Yapsın Salı’nın ciddi bir katkısı oldu.

Perşembe akşamı bozulan elektrik süpürgesinin yerine gözüme kestirdiğim, hayvan tüyü toplamada iddialı modeli sormak için ilgili süpürge markasının bir AVM şubesini aradım. Dedim “Şu model var mı”, adam dedi ki “Var ama hemen gelip almanız lazım”. Beni bir gülme tuttu çünkü böyle saçma bir aciliyet daha önce yaşamamıştım. “Elektrik süpürgesini bugün aldın aldın; almadın, daha da sana süpürge satmayacağız” mı diyorlar, ne diyorlar anlamaya çalıştım.

Biraz gülerek bundan bahsettim. Adam öbür taraftan bana “Valla ben bu kadar diyebiliyorum, bugün almanızı tavsiye ederim” dedi geçti.

Başka AVM’deki bir şubeyi aradım. Orada da benzer bir ton çıktı karşıma. “Yakın oturuyorsanız hemen gelin, yarına bırakmayın.” Ben telefonun öbür tarafında biraz daha gülüp eğlenince satış görevlisi sonunda ağzındaki baklayı çıkardı: “Yarın zam gelecek, elimizde 10 adet var, bugün bu fiyattan satılan son cihazlar.”

Al başına belayı. Az biraz ‘Böyle saçmalık olur mu ya, yaşadığımız gerilimin dandikliğine bak’ diye söylendikten sonra hadi bari dedim, hayat da bana macera diye en fazla süpürgeyi zamsız fiyattan kapma heyecanı sunabiliyormuş demek. Montu kaptığım gibi vurdum kendimi yola. İçimden hâlâ gülüyorum.

AVM’ye girince gülmeyi bıraktım. Çünkü gerçekten süpürgecide kuyruk var. Başka şeycilerde de var.

Girdim içeri, “Şu modeli istiyorum” dedim. Satış görevlisi hanımefendi “Tabii, özelliklerini anlatayım” dedi. “Yok” dedim, “Anlatmayın, verin cihazı, ödeyeyim gideyim”.

Biraz şaşaladı. “Yani hiç sorunuz yok mu” dedi. “Yok, kafam net, süpürgeye hâkimim, alayım gideyim ben. Zaten sizin de işiniz yoğun” dedim. “O zaman cihazı getiriyorum” dedi, “Getirin getirin” dedim. Ödedim, aldım, çıktım. Makineye geçen ay baktığımda 1.000 lira daha ucuzdu. Yan taraftaki elmalı teknoloji mağazasının önündeki kuyruğa baktım. “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı da yazdırmasın, dolar kuru uçarken telefon da aldırmasın” dedim, geçtim.

Yazının Devamını Oku

Hayat 40’tan sonra başlar!

İnternete bakarsak 27’sini geçmiş herkes ‘boomer’; bugün var, yarın yok. Valla genç kardeşlerimiz bizi beğenmiyor olabilir. Ama 40 artı olmanın en güzel yanlarından biri başkalarının senin hakkında ne düşündüğünü çok da umursamamaya başlamak…

Biliyorsunuz günümüzde ‘40’lı yaşlar aslında yeni 20’ler’ akımı var. Ama bu akım sadece offline ortamlarda, dergilerde falan oluyor. Hatta 50’ler ve 60’lar yeni 20’ler kabul ediliyor. Ama internette işler farklı. Oralarda üniversiteyi bitirdiyseniz geçmiş olsun, artık yaşlısınız.

Misal geçenlerde bir tweet vardı. “Bu siteye 2008’de giren tayfa ne kadar gizemli, daha Türkiye’de düzgün internet yok, sen buradasın düşünsene” gibisinden. Bir süre sonra bir başkasıyla karşılaştım. ‘Titanic’ filmini sinemada izleyenlerin helvasının kavrulmak üzere olduğundan bahsediyordu. Altına alıntılar sıralanmış. Kimi diyor ki “Ben ‘Eşkıya’yı sinemada izledim, hepinizden daha yaşlıyım”, kimi diyor ki “Ben Evde Tek Başına’yı izledim en yaşlı benim.” Ben de ‘Moonwalker’ı sinemada izledim de, ‘Bu filmlerin helvayla alakası ne?’ demeden duramıyorum.

EKME BİÇME DÜNYASI

İnternette 27 yaşından gün almış herkese bir ayağı çukurda muamelesi yapılıyor, Z kuşağı ile boomer’lar arasında hiçbir jenerasyon kalmamış gibi bir hal tavır var. Gençlerin gözünde bugün var yarın yok muamelesi görüyoruz. Alışsınlar, bir yere gittiğimiz yok.

Hatta gitmediğimiz gibi görünüşe göre iyi de durumdayız. Misal The Economist’in 2019 Dünya Mutluluk Araştırması’na göre insanların mutluluk seviyesi 40 yaşından sonra artmaya başlıyor.

Bunun çeşitli nedenleri var. Mesela bu eşiği atlayanlar insanların kendileri hakkında ne düşündüğünü daha az umursamaya başlıyormuş (net doğru bu) ve daha bir sürü şeyi sorun etmemekten kaynaklı rahatlama yaşanıyormuş. Tabii bu araştırmayı cevaplayanların pandemi öncesinde ve de sabah akşam döviz kuru takip etmek durumunda kalmadıkları bir ülkede yaşadıkları şerhini de düşelim.

Sosyal medyadaki 30 yaş altı kardeşlerimiz hiç kusura bakmasın, benim kendi adıma en sevindiğim şeylerden biri 40 yaşımı geçmiş olmak.

Yazının Devamını Oku

‘Kurban olam, yol ver geçem’

Kentte yürümek hakikaten zorlu bir mücadele. Çok fazla engeli aşmak gerekiyor. Mesela Instagram noktaları... Öyle gülüp geçmeyin. İçinde bir tıkanıp kalırsanız son fotoğraf çekilene kadar orada kıpırdamadan durmanız gerekebiliyor…

Spor yapıyor musunuz? Ben kendimi yapıyor sayıyorum. Aplikasyonlarda falan data girmem gerekirse ‘aktif bir yaşam tarzı var’ seçeneğini işaretliyorum. Çünkü İstanbul’da kaldırım kullanıyorum. Üstelik bunun sadece fiziksel değil, zihinsel de bir egzersiz olduğu, sağlam kafanın sağlam vücutta bulunmasına katkı sağladığı kanaatindeyim.

Mesela bu haftanın konuyla bağlantılı ev içi diyaloğu şöyle gelişti:

–Ne demek caddenin köşesindeki binayı yıkmışlar! Orası benim veterinere gitmek için seçtiğim en sakin rotaydı. Şimdi hafriyat kamyonundan geçilmeyecek. Ben nereden gideceğim veterinere?

–Yukarıdan git.

–Olmaz, orada kaldırım daralıyor, o dar kısım da scooter otoparkı olarak kullanılıyor. Yola inmek gerekiyor. Yola inince köpek olay çıkarıyor.

–Şuradan gitsen?

–Orada da gençlerin Instagram noktası var, geçiş zor.

Görüldüğü üzere sadece yürümüyor, strateji de yapmak durumunda kalıyorum.

Yazının Devamını Oku

Yılın kelimesi gerçekten yılın kelimesi mi?

Oxford İngilizce Sözlüğü yılın kelimesini seçmiş. Geçen yıl pandemi sebebiyle seçememişlerdi, bu yıl çok da değişen bir şey olmamasına rağmen küt diye “Yılın kelimesi aşıdır” deyivermişler. Bunlar bu kelimeleri hangi mantıkla seçiyor diye dert edindim, son 10 yılın kelimelerinde gezindim. Sonuçtan memnun değilim.

Oxford İngilizce Sözlüğü yılın kelimesini seçmiş. Seçilen kelime ‘vax’, yani aşının kısaltması. Bizde yeterince kısa olduğu için daha da kısaltmaya gerek kalmıyor. Geçen yıl yılın kelimesini seçmemiş, “Eşi görülmemiş bu yıl için uygun bir kelime olmadığına karar verdik” demişlerdi.

Bu yıla aşı kelimesini koyabiliyorsak geçen yıla da virüs, pandemi gibi bir kelimeyi koyabilirdik. Evden çalışınca rehavete kapılmış, işin kolayına kaçmışlar kanaatindeyim.

Oxford Sözlük ekibinden bir kere kıllandığım için şöyle son 10 yıla bir bakasım var...

2019’un kelimesi ‘İklim acil durumu’ seçilmişti. Bu niye seçilmiş? Muhtemelen o yıl Greta Thunberg’den biraz çekinmişler.

2018’de düzgün çalışılmıştı. O yılın kelimesi ‘toksik’. Yıl içinde sözlükte en çok aranan kelime olmuş. ‘Toksik kültür’, ‘toksik erkeklik’, ‘toksik ilişki’ gibi kullanımlardan hatırlıyoruz. Güzel seçim... O yıl listeye giren ama yarışı kazanamayan diğer kelimeler içinde de ilginç şeyler var. Mesela BDE (‘Big Dick Energy’ olarak İngilizce açıyor ve öyle bırakıyorum)... ‘Involuntary celibate’ yani istemsiz bekârın kısaltması olan ‘incel’... Bunu acaba Türkçeye ‘isbek’ olarak geçirsek uygun düşer mi?

2017’de seçilen kelime ‘youthquake’. Deprem kelimesinden ayarlanmış, ‘gençlik sarsıntısı’ anlamına geliyor. ‘Antifa’ kelimesiyle yarışıp kazanmış. O yıldan sonra bu kelimeyi bir daha duyan olmamış. Başakşehir’in şampiyonluğu gibi denebilir.

2016’da nabza ve konjonktüre göre şerbet vermemiş sevgili Oxford’umuz. ‘Post-truth’ (gerçeklik ötesi) kelimesini seçmiş. Beğendik, devam...

2015’te tamamen zırvalanmıştı. Hatırlayan, hatırlayacaktır. Gülmekten ağlayan surat emojisi yılın kelimesi seçildi. 2020’de de saçmaladıkları göz önüne alınırsa demek ki beş yılda bir zırvalıyor bu çocuklar. Uzun uzun da anlatmışlardı ‘Emojilerin de artık kelime sayılmasından hareketle’ falan diye. ‘Bu yıl uğraşamadık, bir uyanıklık yapalım, geçelim’ dedik demiyorlar da...

Yazının Devamını Oku

Kafamda kur sesleri

Çocukken evimizin telefon numarasıyla bir döviz bürosununki arasında tek rakam fark vardı. Sürekli döviz bürosuna ulaşmak isteyenler arıyordu. Babamı telefonda bazen “Elbette, getirin, bozarız. Ama hemen, aniden düşebilir” derken buluyordum.

Oyuncu Feyyaz Yiğit’in ‘Gibi’ dizisinde attığı bir hilti tiradı var... Hilti sesinin insanın kendi kafasındaki düşünceleri bile bastırdığından bahsediyor. “Belki son iki saatte çok güzel bir şeyler düşündüm. Ama bilmiyorum, hiçbirini duyamadım” diyor. Bir haftadır ben de dövizle ilgili bu ‘hilti sesi’ni duyuyorum. Kafamdaki kur grafikleri diğer sesleri bastırıyor. Kafayı dağıtmak, düşünceleri kurdan murdan çekmek için başka şeylere odaklanmaya çalışıyorum, olmuyor.

Mesela kurun ilk uçuşa geçtiği gün kendimi Barbados gündemine verdim. Tam biz “Aha, bir günde yüzde 15 daha fakirleştik” diye dertlenirken bu güzide Karayip ülkesi ilk cumhurbaşkanını seçiyordu. Birleşik Krallık ile yollarını seviyeli olarak ayırıp cumhuriyete geçiyorlar. “Ne güzel bak” dedim, “bugün dünyada birileri için mutlu bir gün olarak hatırlayacakları bir tarih.” Ama Barbadoslular kafamdaki rakamları, dış mihrakların ekonomimiz üzerindeki oyunlarını bir yere kadar susturuyor. Madem konu başlığını değiştiremiyorum bari bükmeyi deneyeyim, o konuyu alıp pozitif noktalara doğru çevireyim, dedim. Dolar kuru denince aklıma gelen eğlenceli anları düşünmeye başladım.

Mesela çocukluğumda evimizin telefon numarasıyla bir döviz bürosunun numarası arasında tek rakam fark vardı. Bundan dolayı sürekli olarak döviz bürosuna ulaşmak isteyenler tarafından aranıyor, “Yanlış numara” deyip kapatıyorduk. Tabii bu çok tekrarlanınca artık kendimize bazı eğlenceler yaratmak gerekiyordu. Bazı sabahlar kalkıp babamı telefonda şöyle konuşmalar yaparken duyuyordum: “Dolar sabah 1.400’dü, şimdi 2.700... Elbette, getirin, bozarız. Ama hemen getirin, aniden düşebilir.” Böyle böyle çok insanı evden dolar bozdurmaya fırlattık.

Şimdiki aklımız olsa “Getirin tabii, hatta bozdurduğunuz dolara karşılık tavuk döner de hediye ediyoruz” derdik. Bu anı beni bir yere kadar götürdü. Sonra baktım yine “Ne olacak bizim bu ekonomik darlanmamız” diye kaygılanır oluyorum. Hemen başka bir kur anıma odaklandım.

2018’de kendimizi heyecanlı bir Balkan seyahatine atmıştık. Girdiğimiz ülkelerde euro kullanan tek diyar olan Karadağ’a giriş yaptık. Biraz sonra çın çın telefonum ötmeye başladı. Ülkemizde kur patlamış. Öyle olunca sen benim bütün rezervasyonlar birer birer dönmeye başla... Vaat ettiğim ödemeler kart tarafından ödenemez olmuş. Tek tek arayıp “Rezervasyonu ben iptal edersem yüzde 50 kesinti yapıyor, böyle de bir durum var, bir güzellik yapıp siz iptal eder misiniz” demek durumunda kaldım. Allah’tan dünya gündemini takip eden, empatisi yüksek rezervasyon sahiplerine denk geldim de hepsi “Olur tabii, ne demek” dedi, yardımcı oldu.

Sonrasında şöyle bir kafayı toplayalım diye deniz kenarına oturduk. Tam o sırada havadan süzüle süzüle bir 20 euro geldi ve bacağıma yapıştı. “İşte” dedim, “adamlar ‘onların doları, euro’su varsa bizim Allahımız var’ derken yerden göğe kadar haklıymış. Gökten kafamıza euro düştü.” O 20 euro’yu hemen harcadık.

Bu kur işlerine bu kadar kafayı takacağımı bileydim en azından kur bağlantılı bir iş seçerdim.

Yazının Devamını Oku

Taksi buldum, boşa akmasın

Şehirde arabanız yoksa, elektronik scooter da kullanmıyorsanız bazı güzergâhlara asla gidemeyeceksiniz demektir. Çünkü taksiyi kim kaybetmiş de siz bulasınız! Ben geçenlerde bu fikirden tamamen vazgeçmişken kazara bir tane buldum...

Üç sene önce taksilere, bakın tek bir taksiye de değil, birden fazla taksiye makul bir zaman aralığında binmişim, bunu da ‘Çek dedim Sarı Öfke’ye’ başlığıyla buraya yazmışım. İnanılmaz. Taksiye biniliyormuş. Hem de öyle haftada ortalama üç-dört kere binilebilecek bollukta. Hey gidi zamanlar... Bunu hatırlayınca, bu eski bol taksili zamanları da hatırlamak biraz çarptı herhalde. Sonrasında şöyle bir şey oldu...

Öylesine yürürken sokağın köşesine geldiğimde duran boş bir taksi gördüm. Şoför içinde küfür kâfir halinde, kendi kendine. Birisi aplikasyondan bunu çağırmış ama başka taksiye binmiş gitmiş. Hop bindim. O da hop diye küfrünü hızlıca bağladı, kapattı, “Sen mi çağırdıydın abi” dedi.

“Yok. Ben çağırmadım ama taksi bulmayalı yıllar oldu. Boşa akmasına göz yumamam. Çek Beşiktaş’a” dedim. Niye Beşiktaş? Bir sebebi yok, makul bir mesafe göründü. Kısa değil, beni indirmez; uzun değil, beni bitirmez; yolu biliyorum, hat uzamaz.

CANIM MUHABBET ÇEKTİ

Şoför aplikasyondan çağırıp binmeyen yolcuya sallamaya devam etme ama istersem benle beraber sallama eğilimindeydi. Hiç oraya girmeden “E” dedim, “Nasıl gidiyor siyaset?” Böyle eski günlerdeki gibi, inince eşe dosta anlatırım da şöyle olacakmış, böyle olacakmış, taksiciler böyle diyormuş, arabaya bilmemkim binmiş geçen de o şöyle demiş falan... Niyetim o.

Eskiden takside bu sohbetlere girmeye de hiç yanaşmazdım ama o kadar zaman olmuş ki taksiye binmeyeli, resmen canım çekti.

Ama bütün bu nostalji basmasının içinde yine de bir tuhaflık var. Sonuçta başkası çağırmış, binmemiş falan da olsa taksiye bir denemede binmişim. Bir de üstüne turistik yerdeyiz.

Burada taksi dediğine Türkçe konuşarak pek binilmez. Taksici “Ben o tarafa gitmiyorum” diyebilirdi, “Arabayı teslim edeceğim” diyebilirdi, hiçbirini demedi.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un en güzel yanı şehirden çıkması...

Şehrimizi övüyoruz da bazen bunu iş olsun diye yapıyoruz. Misal ben bu aralar ne zaman başka bir şehre gitsem, her seferinde ‘Bunların yaşam kalitesi bizden yüksek’ diyorum.

Yahya Kemal’in “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür” sözünü biliyorsunuzdur. Pek sevilir, bol kullanılır. O zamanlar öyleydi belki bilinmez ama kimse kusura bakmasın, günümüzde ne Ankara’nın ne de başka bir yerin İstanbul’a dönüşü güzel falan değil. Bir kere nereden geliyorsanız gelin, İstanbul’a yaklaşmaya başladığınızda şehrin güzide trafiğinin içine düşüyorsunuz. Bu trafiğin içinde evine çabuk varmaya çalışan hemşerilerimiz makaslar atarak ilerliyor. Siz de yolun zaten yorgun olarak girdiğiniz son kısmında, en zor etaba konsantre olup kazasız belasız şehre ulaşmaya çalışıyorsunuz. Mesela bu yolu geçen hafta Ankara’ya doğru aldım. Ankara’ya varınca şehre temiz temiz giriyorsunuz.

Bu konulara nereden geldik, derseniz ben bu aralar İstanbul’dan çıkıp nereye gitsem ‘Bunlar bizden baya bir daha iyi yaşıyorlar’ diyorum. Bu konseptte bu haftaki konuğumuz Ankara’ydı ve aynı şeyi yine dedim. Evet sevgili izleyenler, Ankaralıların yaşam kalitesi biz İstanbulluları her türlü katlıyor.

FRANSIZ BALKON ZIRVALIĞI

Bir kere barınma meselesinde her türlü öndeler. Malum ben hobi olarak emlak fiyatlarını takip ediyorum. Gittiğim şehirlerde de bu evi kaçtan kiralıyorlar acaba gibi boş işlerle uğraşmayı seviyorum. Ankara şehrinde nezih semtlerin göbeğinde koca koca evler tutabileceğiniz fiyatlara bizim İstanbul’da parkta bank kiralayabilirsiniz anca.

Sonracığıma çok güzel ağaçlı sokakları, az katlı binaları ve balkonları var. Biz İstanbul’a en son balkonu 90’larda inşa ettik, o da depremde yıkıldı. Şimdi Fransız balkon denen zırvalıkla muhatabız.

Sonra mesela fiyatlar. Dışarıda yeme-içme işi bizim buraların ortalama yüzde 40 civarı altında. Az ileride gözüme otoparkın üzerindeki yazı takılıyor. Bir saat 15 lira. Sonra her saat başı 1 lira diyor. Bizim sokaktaki otopark bir saat 30, sonra saat başı 10, 10 yapıştırıyor.

Geçenlerde sokakta yer bulamadım. “Arabayı şuraya koyayım, sonra yer açılınca çekerim” dedim. Bir süre sonra da üşendim, “Kalsın sabaha kadar” dedim, demez olaydım. Sabah sabah zönk diye 100 lira kaybederek başladım güne.

Mesela yine Ankara’da dikkatimi çeken ve bizde pek olmayan bir şey daha. Koyduğun binayı aynı yerde buluyorsun. “Şurada” diyorsun, “30 yıl önce şey vardı”, bakıyorsun, aa yine var. Buralarda 10 yıl önce gördüğün yapıyı tekrar görürsen ‘Ne güzel, henüz yıkılmamış’ diye seviniyorsun.

Yazının Devamını Oku

Çok tutunca devamını çekmişler

Geçen yıl gösterime giren ‘Kış 2021: Pandemi Çılgınlığı’ isimli film iyisiyle kötüsüyle çok ses getirmişti. Şimdi devam filmi olarak ‘Kış 2022’ geliyor. Bakalım ilk filmin üzerine bir şey koyabilecek mi, yoksa aynısının uzatılmış bir kopyası gibi mi olacak?

Kış 2021 isimli filmi hepimiz izledik. Film biraz karışık eleştiriler aldı. Bazıları hayatın alışageldiğimiz hızlı temposuna oranla evden çalışmalı, bazı şeyleri askıya almalı bu versiyonu sakinleşme arası olarak gördü. Bazıları çatı senaryo idare etmesine rağmen sonradan temponun aşırı düştüğünü, sıkıcı bir hal aldığını savundu.

Çeşit çeşit maskelerin, eldivenlerin kullanıldığı film kostüm açısından dikkat çekiciydi. Herkesin yüzünü kapatan bu maskeler filme bir ‘The Dark Knight Rises’ (Kara Şövalye Yükseliyor) hissi katmıştı. Ancak karakterlere gizem ekleyen bu maske faktörü aynı zamanda yüzün büyük kısmını kapattığı için duyguların aktarımı konusunda biraz sıkıntı yarattı. Karakterlerin çoğu sadece sesleriyle ayrışabildi. Set tasarımı açısından da ilginç işler gördük bu filmde. Şehrin en büyük arterlerinin, üniversitelerin, yoğunluktan girmekte zorlanılan binaların bomboş görüntüleri Will Smith’in ‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) filmiyle aşık atabilecek bir görsellik ve duygu ortaya koydu. Ancak ‘hızlı yayılan virüs’ olayının bir süreden sonra hâlâ çözüme ulaşmaması, bitmeyen pandemi hikâyesine bağlanması başta da dediğimiz gibi bir tekdüzelik yarattı.

Şimdi adım adım ‘Kış 2022’ isimli devam filminin gösterim tarihi yaklaşıyor. Bu devam filmleri genelde pek bir şeye benzemez. Gidişata bakılırsa bu seferki de pek farklı olacak gibi durmuyor. Şu an için karşılaşmamız beklenen muhtemel şeyleri şöyle sıralayalım: Kostüm tasarımında çok bir revizyon yok. Sadece biraz hafifleyecek. Yüzü komple kapatan maskeler, eldivenler azalacak, sadece kritik karekterlerde ağırlıklı olarak kullanılacak.

AŞI SAVAŞLARI BAŞLASIN!

İlk filmin çatışmalarından biri olan ve filme teknoloji tabanlı bir gerilim katan ‘Bize çip takarlar mı’ sorusu yine çeşitli karakterlerin ağzından duyulacak.

Bu filmin en temel çatışması aşı savaşları olacak gibi duruyor. Aşı karşıtları, aşı karşıtı olmayıp tereddütleri olduğu için aşı karşıtı poşetine atılanlar, aşı taraftarları, konuya taraf olacak kadar mesai ayırmayıp ‘neyse ne’ diyerek aşıyı bastıranlar arasındaki kavgalar geniş yer tutacak. Aksiyon sahnelerinin bu konu ekseninde dönmesi bekleniyor.

‘Kış 2022’ içinde geçecek önemli gerilimlerden birinin de ‘Kapanacak mıyız, kapanmayacak mıyız’ konusunda yaşanması muhtemel. Bu konu zaten çok su kaldıran bir mesele. Az mı kapanalım, çok mu kapanalım, bazı yerleri açık tutalım, bazılarınıysa açık bırakalım ama garip saat uygulamaları koyalım gibi numaralarla seyirci hop oturtulup hop kaldırılabilir, hop kapatılıp hop açılabilir.

Yazının Devamını Oku

Mahalledeki market sayısı ve gelişmişlik oranı

Bir zamanlar her yere açılan üçüncü nesil kahvecilere çok laf ettim. Şimdi pişmanım. ‘Keşke aynı caddede 36 market olacağına kahveci açılsaydı’ dediğim günlerden geçiyorum.

Evet, epey uzun bir süre küçük esnaf kategorisine giren ne var ne yoksa birer birer kapanıp da yerlerine üçüncü nesil kahveci açılmasına söylendim. “Bu ne kahve aşkıymış arkadaş”, “Bizim terzi nereye gitti ya”, “Bir ülke yılda kaç litre latte tüketebilir kardeşim, yetmiyor mu!” dedim. Ama şimdi geldiğimiz noktada kararımı değiştirmiş bulunuyorum. Muhitimde veya yolum üzerinde herhangi bir yerde bir dükkân kapandığı zaman hemen “İnşallah yerine üçüncü nesil kahveci, gastro pub ya da ‘tuhaf bi şeylerci’ açılır” diye dua etmeye başlıyorum. Çünkü şimdi de sürekli market açılıyor.

Alt sokağımda yıllardır kullandığım pastane, pandemi tantanasına dayanamadı, kapandı mesela. Yerine ne açıldı? Perakende market. Aynı marketin aynı markalısından 300 metre sonra bir tane daha var. Herhalde, dedim onu kapatacaklar. Yooo, kapatmadılar. Strateji gereği onun açtığı caddeye bir şube açmak durumunda olan rakibi de karşısına geldi. Onun sokağının içine turuncu olanın jet versiyonu açıldı. 500 metrekarelik bir alanın içindeki altıncı market olan diğer arkadaş da eskiden dershane olan binanın alt katına girdi. Böyle bir perakendeci bolluğu...

Birkaç yıl önce bir arkadaşımla, bir vesileyle İstanbul’un Allah’ın unuttuğu mahallelerinden birine gitmiştik. Merkeze uzak, herhangi bir sosyal faaliyet alanı yok, ev hariç pek bir şey yok hatta. Bir kuruyemişçi bulduk kazara. Su alırken sorduk “Burada günlük hayat nasıl geçiyor” diye. Adam anlattı bir şeyler. Sonra da “Aslında burası hızla gelişiyor, bak şu köşeye büyük süpermarket açıldı” dedi.

Bir yerin gelişmişlik endeksindeki birinci kriterin süpermarketin varlığı olduğunu ilk kez orada duymuştum. O zaman bunu komik bulmuştuk. Yıllar sonra adamın toplumun genel kanaatini yansıtmada bize oranla ne kadar başarılı olduğunu görmüş olduk.

Gelişmekte olan mahalleye üç perakende market, gelişmiş mahalleye jetinden gurmesine, indirim marketinden şarküteri fiyatına fabrikasyon peynir satan indirimsizine türlü türlü perakende marketler dizilmiş durumda.

Pandemi sağ olsun, bütün işletmeleri bir bir batırırken perakendeyi iyice uçurmuş ve dört yanımızın marketle çevrilmesine vesile olmuş. Mahallede son kalan üç-beş bakkalın gözünün içine bakıyorum artık. Her an ‘Yeter’ deyip giderler de yerlerine küt diye bir büyük market gelir, kendimi kasa sırasında “Arkadaki indirim reyonundan bir şey ister misiniz” sorusunu cevaplarken bulurum diye.

Şimdi, geçen haftanın haberlerine göre marketlerde fiyat denetlemeleri de başlayacakmış. Ekonomi yönetimimizdeki bu yeni açılımla hayat pahalılığıyla mücadelede tek tek etiket okuyacak ekip istihdam etmeyi makul bulmuşuz. Diğer yandan marketçi kardeşlerin en yetkili ağızlarından biri, kahvaltıda yürek yemişçesine çıkıp “Pahalılık bizden değil, ekonomi yönetiminden kaynaklanıyor” demiş. Onun marketleri diğerlerinden biraz önce denetlenecektir muhtemelen.

Yazının Devamını Oku

Sen de öyle her yerde dişini fırçalama

Bir Japon turist kardeşimiz durduk yere bıçaklanmış. “Dişimi fırçalıyordum, bir anda bıçakladılar” demiş, durumu anlamamış. Ben anladım, anlatayım...

Bisikletle dünya turu yapan ‘Japan kişi’ Elazığ’da kamp yaparken bıçaklanmış. Olay, dişini fırçalarken gerçekleşmiş. Haberi görüp de benimle paylaşan arkadaşım altına “Bu milletin sinir uçlarıyla oynamayı bıraksınlar artık. Elazığ’da diş fırçalayacak kadar küstahlaşan birine tabii ki haddini bildirirler” notunu da üzerine iliştirmiş.

Japon kişi daha sonra hastanede “Buralılar nasıl insanlar” sorusuna “10 numara” yanıtını vermiş, Elazığlılardan birçok ikram gördüğünü, gerek yiyecek ve içecek gerekse de konaklama konusunda kendisine çok yardım edildiğini söylemiş. Tabii adamın az önce bıçaklandığı yerin hastanesinde yatarken başka bir şey söyleyecek hali yok. ‘Olmaz olsun böyle Elazığ dersem bir daha bıçaklanabilirim’ diye düşünmüştür kesin...

Anadolu misafirperverliği çok övündüğümüz bir şey olmasına rağmen böyle haberler de sık sık önümüze düşer. Turistin durumunu ben bilmem. Gezdikleri yerlerin sakinleri hangisini çaya davet edip hangisini bıçaklayacağına nasıl karar veriyor, bir kriter var mı, varsa turistin bu kriterlerden  haberi var mı gibi hususlar benim için muallak.

Ama ülkemizi çok gezmiş biri olarak kendi deneyimlerim var. Onlardan yola çıkarak bir temel saptama yapabilirim: Evet, ülkemizde bir misafirperverlikten bahsedebiliriz. Ama size ayran ikram edecek her teyzeye karşılık orada bulunmanıza gıcık kapacak bir dayı da mutlaka vardır.

Mesela bir Niğde seyahatimizde ekipteki erkek arkadaşlardan biri atlet giydiği ve biraz da kaslı olduğu için domatese iki kat fiyat ödemiştik. “Domates ne kadar” diye sorduk, “8 lira” dedi. “Üstünde 4 yazıyor ama” dedik, “Doğrudur ama size 8 lira” dedi. Dağa çıkmak için gitmiştik, en yakın marketle de aramızda mesafe vardı, verdik 8 lirasını, aldık.

Aynı arkadaş sonra Akdeniz Bölgesi’nde başka bir tırmanış projesi için kamp kurmuşken gece çadırının önünde, elinde kürek olan köylüleri buluyor. Allah’tan Japon olmadığı için hırsızlık veya bölgenin ahlakına aykırı herhangi bir durum için orada bulunmadığını anlatmayı başarıyor da küreği kafasına yemeden kurtuluyor. Sonrasında ne zaman  Yaşar Kemal’in ismi geçse “Hiç anlatmasın bana o Anavarza insanının misafirperverliğini, bıraksın o işleri, gözümle gördüm ben, kafama küreği indiriyorlardı durduk yere” der dururdu.

Sonra bir iş arkadaşımızı görev aşkıyla Karadeniz’e gönderip mide krampıyla geri almamız var. Büfede meyve suyu sıktırırken “Abi greyfurt koyma, mideme dokunuyor”  demiş. “Greyfurt dokunur muymuş! Sen nereden geliyorsun” diye sormuş. Bizimki “İstanbul” deyince “İstanbul’dan geldin, bana şekil mi yapıyorsun, al iç şunu, bi şey olmaz” diye greyfurtlu meyve suyunu dayamış burnuna. “Mesele yaratacak gibiydi, içtim mecburen, üç gündür midem yanıyor” diye döndü.

Yazının Devamını Oku

Kontağı çevirdin mi antidepresanı da al!

Doktorlar, kendilerine tedavi için gelen hastalarına sık sık “Stresinizi düşürün” tavsiyesini veriyor. Demek ki doktorlar araba kullanmıyor. Çünkü bu şehirde trafiğe çıkan biri, stresinin de düşemeyeceğini bilir!

İnsanlar yaşlandıkça sakinleşir, ıvır kıvır şeylere sinirlenmeyi bırakırmış. Öyle diyorlar. Kati suretle doğru değil. Doğruysa da bu şehirde değil. Taksicilerin epey bir süredir ‘Sarı öfke’ diye adlandırıldığı bir kentten bahsediyoruz.

Ben de hiçbir şey yapmasam bile burada araba kullanmak durumunda kalıyorum. İstediğin kadar ‘Ben çok sakinim, öyle kolay kolay heyheylenmem’ de. Kontağı çevirip trafiğe çıktın mı, 5 dakikada bütün o lafları yutturuyor hayat sana.

Aslında haritadan baktığında evle işyeri arası arabayla 20 dakika gibi görünüyor. Ama ortalamada iki katına yakın sürüyor. Sadece Kadıköy’den çıkmam bile 20 dakika! Bir sokağa giriyorum, bir bakıyorum kamyon gelmiş, mal indiriyor. ‘Dur o zaman diğer sokaktan döneyim’ diyorum, karşımda tersten gelmiş bir taksici buluyorum. 3 dakika ‘2 inatçı keçi köprüde karşılaşmış’ oynuyoruz. ‘Oradan dönüp başka bir yerden anayola bağlanayım’ diyorum, aaa burada da taşınma varmış.

Sonra dörtlüleri yaktığı sürece arabasını sokak ortasında 10 dakika bırakabileceğini düşünenler var. Dönüşe dönüşe bitmeyen kentsel dönüşüm faaliyetlerinin moloz kaldıran, bina deviren, çimento döken kamyonları var.

Bütün bu engelleri aştık ve daha karga kahvaltısını yapmadan yola çıkmayı başardık diyelim. Sabah sabah makas atanlar, eli kornadan kalkmayanlar, sanki bir de haklıymış gibi atar gider yapanlarla boğuşup gideceğimiz yere anca varıyoruz. Sonra vay efendim sabah sabah neden sinirlisin? Ters yönden gelen motordan son anda çarpmadan kurtuldum, bir araba öne geçmek için emniyet şeridine çıkıp tekrar önüme girmeye çalışan taksiciyle küfürleştim, yaya geçidindeki yayaya yol verdim diye arkamdan korna çalan arabaya el hareketi yaptım, yol bitmeseydi bir 15 dakika daha gitseydim karakolluk olunacak bir olaya daha da karışırdım. Daha ne sinirlenmeyeceğim?

Ha, belli bir saatte varmanız gereken bir yer yoksa, sabah kahvenin yanında bir de antidepresan yutup olan bitene eğlenceli tarafından bakmayı da deneyebilirsiniz.

Mesela geçen gün şahit olduğum, emniyet şeridinde giden polis aracının arkasına takılanlar sahnesi iyiydi. Polis aynadan bakıp arkasında beş araba görünce zank diye durdu, hoparlöründen “Siz neyin peşindesiniz ya” diye bağırdı. Sonra arabadan inip hepsinin ehliyetini topladı. Aslında onun ayıbı oldu biraz çünkü bu şehirde herkes o şeridin emniyet şeridi değil acele işi olanlar şeridi olduğunu bilir!

Yazının Devamını Oku

Aslan yerinde ağırdır

2021 yılında hâlâ Aslan Parkı diye bir tesis açılabilmesini kabul edemiyorum. Kabul edememekle de kalmıyor, kendimi kaybediyor, abuk sabuk süreçler yaşıyorum.

Anaokulunda “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz” sorusunu herkes sırayla çeşitli meslekler söyleyerek cevaplamıştı. Sıra bana geldi. Meraklı gözlerle bana bakan öğretmenime ‘Fil’ diye cevap verip, o gözlerin bezginlikle devrilmesini izlemiştim. Bana insanların büyüyünce hayvan olamayacağını anlattı. O an için ikna olmadım, öğretmenimin dünyayı anlamakta sıkıntıları olduğunu düşündüm. Sonuçta kadın haklıymış.

Fil canlısına o aralar bu kadar düşkün olmamın da bir sebebi vardı. Ankara’daki çocukluğumda hayvanat bahçesine götürülmüştüm. Hayvanat bahçesinde bir yavru fil de vardı. Bir ayağı zincirle bağlanmıştı. Bu halinin beni rahatsız ettiğini, bu hayvanın çizgi filmde gördüğüm Dumbo gibi bir karakter ya da oyuncak olmadığını fark edişimi hatırlıyorum. Bulunduğu durumdan memnun değildi. Hayvanların duygularının olduğunu ilk kez kavradığım anın bu olduğunu sanıyorum. Bir daha da hayvanat bahçesine gitme fikrine hiç sıcak bakmadım.

STRES ALTINDAKİ CEYLAN

Bu yüzden şu anda Ankara’da Aslan Parkı’nın içinde bulunuyor olmaktan büyük bir şaşkınlık yaşıyorum. Yanımda da bana daha önce Kırşehir’deki Evcil Hayvan Parkı’nı gezdiren eleman var. Orada etrafı brandayla çevrili bir kafes görmüş, kendisine “Burada ne var” diye sorunca ‘‘Ceylan’’ cevabını almıştım. Kafesi brandayla kapatmışlardı çünkü ceylan insanları görünce stresten kendini tellere vuruyormuş. “Ceylan evcil hayvan değil, burada bulunmanın kendisine uygun olmadığını göstermek için de elinden geleni yapmış, niye koydunuz buraya” diye sorunca “Çocuklarımız hayvanları tanısın istedik” yanıtını almış ve iyice heyheylenmiştim.

Şimdi yine yanımda bitmiş, aslan gezdiriyor. “Bu saçmalık da senin cin fikrin mi yine” diye soruyorum.

“Netflix’teki aslancı adamdan gördük” diyor. Bu kez deliriyorum. “Ya arkadaş, senin kafan bazı basit şeylere niye basmıyor? Gidip bir de ala ala Allah’ın ABD’sindeki meczubu bulup kendine örnek almışsın. Çocuklar katil balina da görmüyorlar. Görsünler diye Kuğulu Park’ta akvaryuma mı koyacaksın” diye iyice yükselmişken aslanların da bu çıkışımı canı gönülden desteklediğini, zıpladıklarını görüyorum.

Burası artık bir şeylerin yanlış gittiğinden iyice emin olduğum yer. Ortada bir rüya görme durumu var. Henüz uyumakta olduğumu fark edince “Dur bari hazır rüyaymış içimde kalmasın bari” diyerek yanımdaki aslancı kardeşe güzel bir yumruk yapıştırıyorum. Uyandığımda hâlâ sinirliyim. Bütün bu tantana yatmadan az önce gözüme çarpan haber yüzünden oldu. Ankara Gölbaşı’nda açılan hayvanat bahçesindeki 12 aslan ve

2 kaplan kükremeye başlayınca mahalleli şikâyetçi olmuş. Hayvanat bahçesi sahibi “Aslanlar 20 saat uyuyor. Günde 1-2 kere kükrüyorlar” demiş. 12 aslan ve 2 kaplanı mahallenin ortasında, kafe ve restoran olması için kiralanan araziye koymuşsun, onu nasıl yapacağız?

Yazının Devamını Oku

Hepimiz aynı emlakçıdayız

Aynı gemide olup olmadığımızdan şüphe edebiliriz. Ama aynı emlakçıdayız, bu kesin. Buğulu gözlerle yükselen emlak fiyatlarına bakıyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz.

Epey bir süre önce artık eskiliğinden bolca huylanmaya başladığım evimi değiştirmeye karar vermiştim. Ama nasıl olsa bir acelem yok, taşınma gibi maddi manevi insanı hırpalayan bir sürece gireceksem bari değsin, içime sinen bir şey olsun diye geniş geniş bakıyordum. Bu geniş bakmaların sonucunda istediğim sonuca ulaşamadığım gibi, kafamdaki makul kirayla reel kiralık ev fiyatları arasındaki uçurumun giderek açıldığına, bütçemi yukarı iteledikçe fiyatların da yukarı gittiğine, ben kovaladıkça onların kaçtığına şahit oldum. O yüzden son dönem gündemde kendine geniş yer bulan “İstanbul’da konut kiraları sapıttı” haberleri benim için pek yeni haber olmadı.

Önceleri kafamda koyduğum fiyat, ihtiyacımı karşılayan evlerin 1.000 lira altında kalıyordu. Bir süre sonra ben kafamdaki rakamı güncelleyip o 1.000 lirayı ekledim. Ancak aynı şekilde ev fiyatları da yukarı gitti. Kendimi aslında “Bu rakamın üzerine 2.000 daha ekleyebilsem oluyormuş” derken buldum. Ben daha ekler miyim ekleyemez miyim, işte şuradan şuradan kessem, sadece evde otursam falan derken hatta daha cümlemi bitirmeden hop fiyatlar daha da yukarı gitti.

Şimdi geldiğimiz noktada, benim kafamda ilk koyduğum fiyata yarı bodrum, 1+1 öneriyorlar. Aralarda da “Pahalı ama en azından düzgün ev” dediğin evler düşerse de senin görmenle o evlerin tutulması arasında 22 dakika falan geçiyor.

Denemediyseniz deneyin, siz de göreceksiniz. Bu ay 2.500’e baktığınız ev, önümüzdeki ay 3.000, ondan sonraki ayda 3.500’e gidecek. Böylesi ani uçuşlu grafikleri bir kripto para borsasında, bir de İstanbul emlak piyasasında görebilirsiniz.

Bütün bu ev bakma, kira grafiği takip etme süreçlerinde öğrendiğim hayat dersleri şöyle:

- Bir ev size makul gibi görünüyor, bütçenize de uygun gibiyse öyle biraz düşüneyim falan demeyin. Siz düşünürken ev gider.

- Benim gibi köpek sahibiyseniz emlakçılar fiks olarak “Cinsi ne” diye soruyor. Aslında sormak istedikleri şey: “Golden mı değil mi?” Sarı reisler az havladıkları ve sorunsuz bellendikleri için kabul edilebilir bulunuyorlar.

Yazının Devamını Oku

Çocuksuz mekân ayrımcılık mı?

Kişisel cevabımı hemen baştan vereyim: Değildir. Ama mademki sosyal medya yine bir kısırdöngü halinde kafayı bu konuya taktı. Ben de karışmadan edemeyeceğim.

Sosyal medyanın döngüsel bir yapısı var. Her yılın belli zamanlarında aynı konular sanki hiç konuşulmamış gibi sıfırdan tekrar açılıyor. Aynı paternleri takip ederek tekrar konuşuluyor. Birkaç gündür “Çocukların alınmadığı restoranlar” tartışmasının büyük bir hararetle sürdüğünü görüyorum mesela. Bu, aynı bu haliyle geçen yaz da önceki yaz da konuşulmuştu.

+7 ve +13 restoranlar/oteller Türkiye’de de dünyada da 30 yıldan uzun süredir var aslında. Ama nedense her yıl yeniden keşfediliyor ve infial yaratıyor. Bu sefer de önüme düşen sosyal medya post’larında kapıdan geri çevrilen çocukların travmatize olacağı, bunun ayrımcılık olduğu (Apartheid -ayrımcılık- ile kıyaslayacak kadar serbest uçuşa geçenler de olmuş hatta) gibi şeyler yazılıp çiziyordu. Aslında bu ‘yetişkinlere özel’ mekânların hepsi rezervasyonla çalışan ve o rezervasyon listesi genelde dolu olan mekânlar. Yani çocuksuz olarak da gitseniz rezervasyonunuz olmadığı için giremeyeceksiniz ama böyle hayali sahnelerin yarattığı demagoji tabanlı etkileşim daha tatlı oluyor herhalde, o yüzden pek çok kişi tarafından vurgulanmasına rağmen bu kısım es geçilmiş.

Şey yazılmıştı mesela: “Gittiğiniz mekânda gürültü yapan çocuk varsa şansınıza küseceksiniz, rahatsız olmaya hakkınız yok.”

Bir diğer yorumda “Bu konu ‘yaşçılıktan’ bağımsız ele alınamaz” yazıldığını gördüm. Ve bir kez daha bütün kavramları alakalı alakasız demeden, kafamıza göre eğip büktüğümüz bu saçma çağda yaşamanın içimi daralttığını fark ettim.

Sonra aklıma geçenlerde deniz kenarında yaşadığım sahne geldi: Kız çocuğu “Ben üşüyorum çünkü kızım” deyince, “Üşüyorum” diye ağlayan erkek çocuğuna annesi kızı gösterip “Bak ne diyor, sen kız olmadığına göre üşümemen lazım” dedi. Diğer tarafa kafamı çevirdiğimde 9-10 yaşlarında bir kardeşimizin yemek yenen masaların arasında elinde zıpkınla gezdiğini ve saçma sapan hareketler yaptığını gördüm.

Böyle anlarda kendimi şöyle hayal ederken yakalıyorum:

Yazının Devamını Oku

Bu kafayı kim dağıtacak?

Ülke gündemimize başka bir ülke vatandaşı iki gün maruz kalsa depresyondan boğulur. Sanırım biz çok uzun süredir içinde olduğumuzdan kafamızı dağıtmayı bir şekilde başarıyoruz. Ama artık bildiğim tüm yöntemler tükendi. Hatta kendimi gündemin dışına atabilmek için ürettiğim çözümler iyice saçma yerlere gitti.

Yangınlarla geçen bir haftanın ardından hâlâ yeni felaketlere uyanıyoruz. Ben kötü haber yorgunluğuna dayanamayacak hale geldiğimde kendime kaçacak yerler arıyorum. Bu hafta kafamı meşgul etmek için pek de anlamlı olmayan meseleleri düşünerek vakit geçirdim.

Mesela Robin’in ‘dolaptan çıkması’... (‘Dolaptan çıkmak’ İngilizcede bir sırrını gizlemekten vazgeçip ifşa etmek anlamında kullanılıyor.) Biliyorsunuz Batman’ın yardımcısı Robin’in cinsel yönelimi yıllardır tartışılır. Çoğu kişiye göre Robin gizli bir eşcinsel. Ancak çizgi romanın yazar ve çizerleri bu konuyu bulanık bırakmayı tercih ediyordu. Tabii bazı konular biraz da jenerasyon işi. Robin 1940 doğumlu. Hayatının uzun bir kısmını dünyanın çok daha baskıcı ve dar görüşlü olduğu dönemlerde geçirdi. Yani adamın belki ‘dolaptan çıkası’ vardı da konjonktür onun çıkışına hazır değildi. Ta ki bu haftaya kadar...

DC Comics tarafından yayımlanan son sayıda Robin ve erkek arkadaşı Bernard Dowd romantik bir akşam yemeğine çıkmaya karar veriyor. Robin daha önce kadınlarla da romantik buluşmalar yaşamıştı. O yüzden biseksüel olduğu düşünülüyor. Robin açısından sevindirici bir gelişme, ayrıca kafamızı dağıtmak konusunda yardımcı olduğu için de kendisine teşekkürü borç biliyoruz.

Robin’den kafayı kaldırınca ‘Bir süre boşlukta kaldım’ derken Messi PSG’ye imza attı. Elimde hazır bir futbol konusu olmasını fırsat bilerek esnaf arkadaşlarımla muhabbet etmek amacıyla çarşıya indim. Uzun uzun ‘Sen Messi olsan Paris’e gider miydin’ gibi başlıklarla havanda su dövdük.

Bir sonraki günü nereden gelip nereye gittikleri henüz anlaşılamayan fillerle ilgilenerek geçirdim. Duymuşsunuzdur, 14 vahşi Asya fili yaklaşık 17 aydır nerede biteceği belli olmayan bir yolculuk içinde. Koruma alanlarından çıktılar, kilometrelerdir yürüyorlar. Sürekli önlerindeki yerleşim yerleri tahliye ediliyor. Son rapora göre drone’lar ve 25 bini aşkın polis takip ediyormuş filleri.

500 kilometrelik yürüyüşlerinde bir tam tur atıp başladıkları yere doğru tekrar yaklaşmaya başlamışlar. Şimdi bu drone görüntülerini canlı yayımlayan bir mecra var mı, yoksa da niye yok diye aranıyorum. Fil izlemek isteyen kullanıcılar olarak pazarda iyi bir yer kaplıyoruz. Bu beklentimizi karşılayan yayın organı kazanır.

ALACAĞIN OLSUN!

Yazının Devamını Oku

Tatil yan gelip yatma yeri olamaz

Safiye Soyman’ın eşi Faik Bey’den çok şey öğrendim. Yıllardır tatillerimi planlarken kendime ‘Faik Bey olsa nasıl yapardı’ diye sorar, verdiğim cevaba göre hareket ederim. Tabii Faik Bey olmadan ‘Faik Beylik’ yapmanın belli sonuçları olabiliyor.

Her şey yıllar önce başladı ama hangi olayla başladı ondan tam emin değilim. Bir tatil döneminde benim “Yeter artık deniz kenarı bir yerlere git, şezlonga yat, geri gel kafası. Ben öyle sıkılıyorum. Bana içinde bir aksiyonu, aktivitesi, yeni deneyimi olan tatil getirin” diye çıkışmamla da başlamış olabilir. Televizyonda Faik Bey’in Safiye Soyman’ı zorla jet ski’ye, paraşüte falan bindirmesini görüp “Ne kadar dinamik bir ilişki modeli, ne kadar ilham verici bir aile” dememle de...

Ama sonuçta o tatilde masaya dalış brövesi önkoşulunu koymuş, ‘Tatile gidilecekse bröve alınacak’ diye tutturmuştum. Bu işlere mesafeli olan eşimi de aynı Faik Bey gibi “Hadi hadi yaparsın; aslansın, kaplansın” diye gazlayarak olayın içine sürükledim. Sonuç iyi oldu ve herkes yeni adım atılan bu aktiviteden memnun kaldı.

O zamandan beri her tatilde Faik Bey’e bağlıyorum. Aradan geçen sürede yapılan tatillerde kaya tırmanışı, yamaç paraşütü, sörf, 10+ km hiking (doğa yürüyüşü) gibi türlü türlü aktiviteyi tema olarak belirleyip benimle yola çıkma gafletinde bulunanları da peşimden sürükledim.

Bu yıl tutturduğum şeyse yelken oldu. “İkimizin de belinde sıkıntı var, ip mip çekerken belimiz elimizde kalmasın” gibi son derece makul itirazları “Yok, bel çalışmış olur, iyidir” gibi son derece bilimsel argümanlarla savuşturdum. Ve yine Faik Bey’den öğrendiğim hafif mizahlı ısrarcılıkla ekibi eğitim teknesine çıkarmayı başardım. İki gün ders aldık. Sonuçta “Beline dikkat et” diyenler haklı çıktı. Üstüne iki gün yattık. Halı sahada devrinin geçtiğini kabul etmeyip kendini paralayan, sonra da her yerini ayrı burkan adam gibi oldum diyebiliriz.

Ama bu adamların bir ortak özelliği vardır. Böyle yenilgileri kolay kabul etmez, ayağa kalkar kalkmaz hemen yeni maç ayarlarlar. Benim de durmaya niyetim yok. Yattığım yerden manyak gibi Volvo Ocean Race videoları izleyip ayağa kalkar kalkmaz üçüncü kur için tekrar denize döndüm.

Sonuç yine bana yakışan şekilde tekrar sakatlanıp yatağa aynen geri girmek oldu. Tatilin hatırı sayılır bir kısmını ‘kendini ve çevrendekileri irili ufaklı sakatlıklara bulaştır, iyileşme dönemi geçir, yine dene, yine yenil’ derken yedim.

ORTA YAŞ KRİZİ SANDILAR

Yazının Devamını Oku

Sen de her yer gibisin sayfiye

Şehrin daha küçük bir yazlık alana tıkıldığı yerden selamlar. Küçük İstanbul cephesinde değişen çok şey yok. Daha fazla inşaatı yeni şeyden saymazsanız tabii...

Gazeteci arkadaşımız Burak Kuru geçen yıl bu zamanlar Tanıl Bora ile yaptığı röportajda “Sayfiye diye gittiğiniz yer de şehrin su kenarına taşınmış hali gibi. Futbol deyimiyle, sayfiye eski gücünde değil diyebilir miyiz” diye sormuş, Bora da şöyle cevaplamıştı: “İstanbulluların -hepsini kastetmiyoruz elbette ama onlar kendilerini bilirler de diyemiyoruz, zira kendilerini bilmiyorlar!- her vahayı, her su kenarını, her pınar başını, her çardak altını istila etme kudretini tabii biliyorum. İlk soruda da konuşmuştuk, sahil ve arazi yağması, her köşe bucağı zapt ediyor ve dediğiniz gibi, ‘kendine benzetiyor’. İnşaat ve turizm endüstrisi, Marx’ın güzel tabiriyle her yerde kendi suretinde bir dünya kuruyor. Her yer birbirine benzediğinde, gözünüz gönlünüz dinlenemez artık; merakınızı okşayacak bir şey kalmaz.”

Bu tezahürün tam göbeğinden hepinize selamlar. Güney’in incisinde her yer birbirini andırıyor, bu haliyle de yekpare bir yapıya benziyor. Çoğu zaman aslında bir ilçenin köyleri arasında değil, tek bir yazlık sitenin ara sokaklarında dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Sağınızda denizle aranızda binalar, solunuzda kafanızı kaldırdığınızda görebildiğiniz yere kadar binalar, bir beyaz beton çölü.

ONLAR İNMEDİ BİZ ÇIKTIK

Bu ortamda pek çok yerde sürekli bir “Şuraya domuz geldi”, “Aaa buraya da mı domuz iniyormuş” konuşmaları dönüyor. Ama aslında kafanı kaldırıp bakınca görüyorsun ki domuz bir yere inmiş denecek bir durum çok da yok, biz domuza çıkmışız. Baktığın yerde ev ve tesis görüyorsun. Domuzun üzerine kat çıkılmış. Hayvan da ailesini toplayıp iki yemek bulayım diye 100 metre açılsa hop kendini insan yerleşkesinde buluyor.

Trafik ve tüm yan ürünleri aynen burada zaten.

Turizm ayağı yanmış. Pizza siparişim 1.5 saatte çıktı, arkamda bekleyen 57 pizza daha varmış çocuğun söylediğine göre. Daha da bahçeden dışarı adımımı atmam dedim. Atmadım, kararımdan memnunum. Bir şezlong uğruna ne savaşlar yaşanıyor ne güneşler batıyor dışarıda.

Marketler çok acayip. Pandemi öncesi tuvalet kâğıdı krizi, büyük soğan buhranı falan, bunları tamamen unutun. Marketten Moğol ordusu geçmiş ve sabah  geçmeye de devam ediyor. Rafların çoğu 11.00’den itibaren boş. O kadar boş ki zombi filmi gibi görünüyor, bir süre sonra korkup çıkıyorsun bir şey alamadan.

Yazının Devamını Oku

Ben yokken her şeyi ikiyle çarpmışsınız

Yeter miktarda evde kaldıktan sonra sokağa döndüğümüzde bizi bir sürpriz bekliyordu. 6 lirada bıraktığımız ürünler 15 lira bandına çıkmış, en küçük banknot herhangi bir şey alamaz olmuş, hayatın sokağa da sığması biraz biraz zora girmişti...

Bir süredir hem arkadaş ortamlarında hem de sağda solda çok sık duyduğum bir şey var: “Biz içerideyken neler olmuş arkadaş ya!”

‘Pandemi var, evde kalıyoruz’ durumu bitip de insanlar sokağa dönünce ilk fark edilen şey; biz eve girerken ortalıkta olan fiyatlarla şimdi biz çıktıktan sonra gördüğümüz fiyatlar arasındaki uçurum. Biliyorsunuz, her şey düz hesap olsun diye ikiye katlanmış. En küçük banknotumuz 5 lira, oldukça anlamsız bir şeye dönüşmüş. 20’lik 5’lik banknota, 50’lik 20’lik banknota tekabül eder olmuş.

Aslında habire markete girip ne alırsan al minimum 200 liradan aşağı çıkamaz olunca buna ufak ufak alışmaya başlamamız gerekirdi. Ancak pandemi süresince bu duyguyu kavrayabildiğimiz tek yer market olunca da işin boyutlarını tam sindirerek anlayamamışız.

Ben “Oldu olacak pantolonu da bırakayım istersen” duygusunun son örneğini geçen gün bizim oradaki küçük markette yaşadım. Birkaç kalem bir şey aldım. Kafamda da ‘aşağı yukarı şu kadar tutar’ dedim, tezgâha para üstü de alma beklentisiyle iki 20’lik bıraktım. Market abi bana baktı ve “Olmadı o abi, biraz daha koy” dedi. Bir 20 lira daha ekledim. Market abi gülümseyerek baktı “Sen koymaya devam et abi, ben dur diyene kadar 20-20 gönder, artık böyle bu işler” dedi.

HOVARDALIĞIN BÖYLESİ!

Aynı “Yok artık, bunlar da bu kadar tutar mıymış” hissini yaşamak için ertesi gün kahvaltıdayım. Bin yıldır dışarıda kahvaltı etmedik ya. İnsan bir şevkle sosyalleşmeye koşuyor. İki menemen, iki çaya 100 lira bayılınca sosyalleşmenin karanlık yüzüyle karşılaştım.

Birkaç gün sonra ABD’den ziyarete gelen arkadaşım “Ne demek lahmacun 15 lira oldu” diye çıldırınca da aynı his geldi üzerime oturdu, köpeğe geçen yıl 12 liraya aldığım ödül mamalarının 27 liraya çıktığını görünce de...

Sonra işe geldim. Burada da günde minimum beş kere “Bu fiyatlar nedir böyle” konusu açılıyor. Beş kere de dayanamayıp ben açıyorum, etti mi sana on.

Yazının Devamını Oku

Tatile hazırlık...

Aşırı birikmiş tatil ihtiyacı, çok tuhaf yerlere gitmiş görünen fiyatlar, insanın gözünde büyüyen bir uzun yol ve o yola çıkmadan önce yapılması gerekenler listesi… Tatile hazırım ama bakalım tatil bana hazır mı?

“Abi güneydeki ev kiralarını gördün mü? Millet delirmiş! Böyle fiyatlar olabilemez!” Telefondaki arkadaşımın hezeyanına çılgınca hak veriyorum. Birkaç ay önce aynı çığlıkları ben de attım. Biz pandemi sürecinde evdeyken her şeyin fiyatının ikiye katlandığını çıkar çıkmaz fark ettik. Ama güney beldelerindeki fiyat delirmesi, tatilini önden planlamaya karar verenlerin zaten fark ettiği bir şeydi. Korona koşulları sebebiyle ev kiralayarak insandan nispeten uzak tatil yapmak isteyenler geçen yıl aynı tatil için ödediklerinin iki katından fazlasını ödemek durumunda. Ben mesela bütün mart ayımı kısa dönemli kiralık ev fiyatlarına bakıp “İki yıl önce şu rakamın üzerine biraz daha eklesek Yunanistan’da ada kiralardık arkadaş” diye homurdanarak geçirdim. Bir de bol güneş alan bölgelerde bahçeli, küçük bir evimin olmamasına söylendim. Rakamlara bakınca böyle bir mülk sahipliği halinde insanın bir daha çalışmasına gerek kalmıyormuş. Neyse bir sonraki hayatımıza inşallah.

Şimdi hayalleri bırakıp gerçeklere dönme ve tatil öncesi yapılacaklar listesinin üzerinden çize çize gitme zamanı. Araba tutan köpeği 1.000 km yol götürmem gerekiyor. Kusarsa diye arka koltuğa serilecek örtü alındı. Veterinerden araba tutmasına karşı ilaç tavsiyesi alındı. Bu hafta hayvanı alışsın diye olur olmaz arabaya da bindirdim. Beraber arabayla mahallede anlamsız turlar attık. Hayvan bu saçma hareketliliğin nereden çıktığını tam anlayamadı tabii ama olsun. Bugün yaptığı antrenmanlar uzun yolda işine yarayacak kendisi bilmese de...

AKTİVİTE BASKISI

Bol miktarda valizi arabanın küçük bagajına nasıl sığdıracağım diye kafa yoruldu. Maç kafada oynandı. Yetmedi, kâğıt kalemle şunu şöyle koysak, bunu bunun yanına tıpalasak gibi tasarımlar yapıldı. Her kafada oynanan maç gibi sahada bambaşka bir sonuç çıkmasıyla mı bitecek, yoksa işte aynen tasarladığımız gibi oldu mu diyeceğiz, bunu artık bagaj başında yaşayıp göreceğiz.

Sağlık Bakanı’nın “Delta plus varyantı görülen diğer iki ilin isimlerini açıklamayayım” cümlesinden alınması gereken gerilim alındı. Herkes gibi biz de arkadaşlarının önünde isimleri verilip rencide edilmek istemeyen bu iki ilin bizim ve Rusya’nın tercihi olan iller olduğunu tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Bu varyantların Yunan alfabesindeki harfleri bitirmek istercesine arka arkaya sıralanıp durduğunu kendimize hatırlatıp “Yapacak bir şeyimiz olmayan, değiştiremeyeceğimiz durumlar için kaygılanmayalım” notuyla kendimizi sakinleştirme denemeleri yapıldı. Mayolara girilip girilemediği kontrol edildi. “Bunlar bu yılı kurtarır” sonucuna varıldı.

“Tatilin bir saniyesini bile boşa geçirmeyelim, şimdiden bazı aktiviteler planlayalım” denildi. Ama yıl boyunca katılımcıların tamamının turşusunun çıktığı, aktivite falan yapacak halleri kalmadığı, tek istediklerinin bir süre yan gelip yatmak ve mümkünse o sürede telefonla rahatsız edilmemek olduğu sonucuna varıldı. Aktivite baskısından komple vazgeçildi.

Şimdi hayırlısıyla yola çıkış için gün sayma kısmına geldik. Sayılı gün çabuk geçer diye umuyoruz.

Yazının Devamını Oku