Mehmet İren

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim

28 Şubat 2021
Aktör John Krasinski’nin ‘Güzel Haberler’ formatından feyz aldım ve hafta boyunca kendimi gündemde pozitif gelişmeler aramaya adadım. Kendimce sonuç da aldım. Tabii benim pozitifim ABD’li bir bireyinkinden farklı oluyor...

Fenomen dizi ‘The Office’ten hatırlayacağınız John Krasinski bir süredir YouTube’da ‘Some Good News’ (Bazı Güzel Haberler) isimli bir program yapıyor. Haklı olarak pandemi döneminde içimizi iyice karartan dünyadan sıkılmış. Köşe bucak iyi haber aramaya başlamış. Sabahları bol bol e-postaya gelen gündem derlemesi okuyan bir kişi olarak hissiyatını fazlasıyla anlıyorum. Üstelik kendisi bir de Batı’nın gündeminden darlanıyor. “Ben sana biraz da Türkiye gündemi atayım da iç daraltan gündemin kralını gör sevgili John” diyebilirim ona.

Sonuçta Krasinski’den feyz almaya ve gündemin güzel haberlerine odaklanarak yaşam kalitemi biraz yükseltmeye karar verdim. Hafta boyunca “Aaa bu tatlıymış dediğim” haberleri kenara attım. Tabii benim pozitiften anladığımla ABD’li bir bireyin anladıkları arasında bazı farklar olabiliyor. Buyurun, seçtiğim beş habere ve bunları ne açıdan pozitif bulduğuma bakalım...

Para cepte kalacak

- Liverpool Üniversitesi’nin araştırması fazla içki tüketimine daha meyilli olan meslekleri ortaya koydu. İmalat ve inşaat endüstrilerinde çalışan nitelikli işçilerin içki tüketmeye daha meyilli olduğu sonucuna ulaşılmış. Benim açımdan olumlu çünkü bu meslek gruplarında yer almadığım için param cebimde kalacak. Yer alsaydım sıkıntıydı, zira malumunuz içki fiyatları meyilli bireyleri fazlasıyla üzecek kadar yüksek.

- Laboratuvar maymunu zor bulunur olmuş. Koronavirüs aşıları için deneme yapılacak maymun bulunamıyormuş. Bunun sebeplerinden biri de Çin’de vahşi hayvan kaçakçılığına ciddi cezalar getirilmesi... Çin bu kategoride dünya lideri. O taraflarda hayvan kaçırılmazsa vahşi hayvanların çektiği zulüm küresel ölçekte bir nebze azalıyor. Bu gelişmeyi harika bir haber olarak listeme eklemişim. Durup durup yeni bir kaçak maymun edinen Türk YouTube fenomeni birey de rahat durursa maymunlar bir süre huzur bulabilir.

‘Bodyguard karga’

- Haberin iyisi Reddit’te bulunur. Tabii bu platformdan ben de borsada fırlayacak senetler ya da patlama yapması muhtemel kripto paraları öğrensem iyiydi ama onu beceremiyorum. Pozitif haber bulabiliyorum ki ona da şükür. ABD’de kadının biri bahçesindeki kargaları besleyerek kendisine alıştırmış. Buraya kadar güzel. Ancak kargalar bir süre sonra kadını koruma görevini de üstlenmeye karar vermiş ve ona yaklaşan komşulara saldırmaya başlamışlar. Kadın da Reddit’teki bir hukuk grubuna gelip akıl danışmış: “Bu kargalar birini yaralarsa ben sorumlu tutulur muyum?” “Evet, tutulursun çünkü vahşi hayvanları kendine alıştırarak sorumluluğuna almışsın” demişler. Ama olay mahkemeye değil bambaşka bir yöne gitmiş. Bütün mahalle kargaları beslemeye başlamış. Kargalar herkese alışmış. Sonunda da bahçesinde düşen yaşlı bir mahallelinin etrafında uçup yaygara yaparak yardım çağırmış ve zor durumdaki yaşlı bireyin hayatını kurtarmışlar.

Yazının Devamını Oku

Mars’a mı gitsem Meksika’ya mı?

21 Şubat 2021
Bir daha bana bir takside uzaya gitmekle ilgili bir soru sorulursa daha net bir duruş sergilemek niyetindeyim. Boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırıyorum.

Uzun zaman sonra taksideyim. Ana arterler açık. Radyoda Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım’ın açıklamaları var. Bir noktada “Biz uzayda olmak mecburiyetindeyiz” cümlesi geçiyor. Şoför Bey de bu noktada bana dönüp “Mecbur muyuz uzaya gitmeye?” diyor.

Anında “Ben gitmem” diyorum. Hızımı da alamayarak ekliyorum: “Mars’a  gideceğime Meksika’ya giderim.” Bu, çok sevdiğim bir arkadaşımın “Uzaya gitmek ister miydiniz” sohbetlerinden birinde verdiği cevap. “Konu ‘uzağa gitmek’ olunca Meksika benim için şu anda yeterince uzak ve henüz kendisini görmedim” diye de devam etmişti. O zaman bu zaman bu bakış açısı bana aşırı makul gelir.

Yoksa aslında uzaya gitmeye hiç karşı değilim. Ama ‘mecburiyet’ düzleminde sorulunca hiç gidesim gelmiyor. Ayrıca ben de daha Meksika’yı görmedim.

Filmlerde gördük, gemide birisi mutlaka psikopatlaşır

Şoför Bey “Yok” diyor, “Ona bakarsan ben Meksika’ya da gitmem. Orası da uzak. Temsil edilmek olarak diyorum, uzayda temsil edilmeli miyiz?” Böyle başlayan sohbetimizi uzaya gitmek kaça patlar konusunda afaki hesaplamalar, uzayda madencilik imkânlarına yok bilgiyle genel bakış ve Elon Musk başlıklarına değinerek tamamlıyoruz. Lakin nasıl verimli bir sohbetse taksiden ve kardan çıkıp bilgisayar başına ulaştığımda aklımda hâlâ benzer sorular dönmeye devam ediyor: Bu uzay dediğin başı sonu belli ufak bir alan değil. Temsil edilelim edilmesine de neresinde temsil edilelim tam olarak?

Bir daha bana bir takside bu soru sorulursa daha hazır, daha net ve daha kararlı bir duruş sergilemek niyetindeyim. Dolayısıyla gün içinde boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırmak istiyorum.

Mars’ta temsil edilelim desen o iş zaten sakat. Elon Musk “Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadan önce Mars’ta şehirler kurmalıyız” diyor ama uzaycıların ciddi bir kısmı onunla hemfikir değil. Gitmek çok pahalıya geliyor, ortam elverişsiz, acil bir durum olsa yardım gelmesi minimum iki yıl çekiyor ve şu ana hiçbir astronot Dünya’dan gezegenimizi göremeyecek kadar uzaklaşmadığı için böyle bir yola çıkanların akıl sağlığının da yolun sonuna kadar dayanmayacağından şüpheleniyorlar.

Yazının Devamını Oku

Hangi gün aslında dündü?

14 Şubat 2021
Pandemi iş hayatını değiştirdi değiştirmesine de değiştire değiştire zaman döngülü bir filme çevirdi. Bu temadaki filmleri o kadar da fantastik bulmadığımız günlerden hepimiz biraz daraldık sanki, değil mi?

Platformda açtığım film zaman döngülü çıktı, anında kapattım. En bilineni ‘Groundhog Day’ (Bugün Aslında Dündü - 1993) olan temayı biliyorsunuz. Kahramanımız sürekli aynı günü yaşar. Ben (ve sanırım daha pek çok insan) bu temayı artık haliyle hiç fantastik bulmuyorum ve kendisine tahammül edemiyorum.

Neredeyse aynı günü tekrar yaşama meselesini ziyadesiyle deneyimledik. Fark olarak belki bizim döngümüzde 5+2 sisteminin olması.

Sokağa çıkma yasaklı hafta sonları deneyim olarak birbirlerinin tuhaf tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi günleri de benzer bir şekilde kendi 5’li tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi tekrarları ve hafta sonu tekrarları birbirlerinden biraz ayrılıyor ama. Hafta sonu tekrarlarını ele almıştık, bu kez hafta içi tekrarlarını ele alacağız.

Çünkü bu aralar pandemi dönemi iş hayatını nasıl değiştirecek sorusunun cevabını bulmuş gibi hissediyorum.

Öncelikle nasıl değiştirdiği ayrı, bir kere değiştirdi, sonra hiç ellemedi, aynen öyle devam etti. Evden çalışanları şöyle değiştirdi: Video konferans işine geçilince biliyorsunuz. “Nasıl olsa evdeyiz, hallederiz” ve “Yeni döneme adapte oluyoruz” kısmına geldik. Bu kısım çabuk tarafından coştu. Daha fazla çalışılır, daha fazla ve daha saatsiz iş için iletişilir oldu. Sonra da bu ilginç biçimde pek çok sektörde büyük ölçüde böyle kaldı.

Yazının Devamını Oku

İnsan gündemine yeter dedim

7 Şubat 2021
Hayvanseverler insan sevmez derler, bu doğru bilgi değil. Ama kendi adıma insanı değilse de insanın gündemini sevmekte biraz zorlandığımı kabul edebilirim. Bu yüzden kendimi hayvan gündemine verdim.

Çok söylenir, siz de duymuşsunuzdur: Hayvanseverler insan sevmiyor. Doğru olmadığı araştırmalarla da sabit, o ayrı ama benim açımdan şu doğru olabilir, insanların gündemini sevmiyorum. O yüzden sabah günün haberlerini şöyle bir tarama ritüelimde bazı düzenlemelere gitmeyi denedim. İnsanlar yerine hayvanlar âleminin gündemine bakıyor, “İnsanlara da başkası baksın artık” diyorum.

Tabii Türkiye özelinde orada da çoğunlukla iç açıcı şeyler olmuyor. Mesela geçen güne, sürekli geldi, gelecek denen ama bir tarih verilmeyen Hayvan Hakları Yasası’nın taslağı olduğu iddia edilen metne bakarak başladım. Evde üç hayvandan fazlasını bulundurmanın yasaklanacağını gördüm. Yine olmayan bir probleme çözüm üretilmiş olmasına sinir olup kapattım.

Daha pozitif bir haber arayışıyla rotamı tilkilere çevirdim. Türkiye’nin pek çok köşesinden “Sevimli tilki yemek için şuraya indi” haberleri akıyor. Haftada üç tilki haberi garanti ajanslarda. Mesela bu sabahın tilkisi Tokat Reşadiye’den... Kaplıcaya gelen tilkiye çorba ve ekmek ikram edilmiş. Sivas’ta başka bir tilki kendini pideciye zimmetlemiş. Kedilerle birlikte kapıda yemek yiyormuş. Bu tatlı tilki haberleri de aslında o kadar tatlı değil tabii. Hayvanın doğal ortamında yiyecek kalmamış, gelip kaplıcadan medet umar olmuş. Ayrıca saf değiliz, ajansa düşmeyen ve insana yaklaşması tam tersi etki yaratıp vurulan bir tilki daha olduğunu biliyoruz.

Böyle insan içine inen yabandomuzu da oluyor ama bizde pek hoş karşılanmıyorlar. Lakin Fransa’nın Nimes kentinde de domuzlar sokağa inmiş. Bir sorun yaşamadan gezinmiş, yemeklerini yiyip gitmişler.

Pozitif haber arayışımı sürdürüyorum. Ordu’da dereye düşen danayı itfaiye eri sırtında taşıyarak çıkarmış. İşte pozitif. Aynı dana Kurban Bayramı’nı sağ salim atlatamayabilir tabii ama ajansın danayı bu kadar yakından takip edeceğini sanmıyorum. Dolayısıyla hikâyenin sonunu öğrenemeyeceğim.

Eski sevgiliden intikam

Pozitif bir haber de ABD’de var. Joe Biden’ın iki köpeğinden biri olan Major barınaktan çıkıp Beyaz Saray’a kadar ulaşan ilk köpek olmuş. Buyurun size güzel bir detay: Portakal Reis son 120 yılda Beyaz Saray’da köpeksiz yaşayan ilk başkanmış. James Polk ve Andrew Johnson’ın da köpekleri yokmuş. Bu ikisi de aynı Portakal Reis gibi dört yıl oturabilmişler başkan olarak. Köpek yoksa ikinci dönem başkanlık da yok diyebiliriz yani.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu aslında geçen hafta sonuydu

31 Ocak 2021
Size de kısıtlamalı hafta sonları giderek birbirine benziyormuş gibi gelmiyor mu? Geçip giden cumartesi ve pazarlara bakıyorum, hepsinde olan biteni birkaç anahtar kelimeyle özetleyebilirim; poşet, köpek, izin kâğıdı, park-bahçe ve bira...

Al Pacino’nun ‘Şeytanın Avukatı’nda malum tiradı vardır ya hani: “Bak ama dokunma. Dokun ama tatma. Tat ama sakın yutma!” ‘Hafta sonu sokağa çıkma yasağı’ denince benim aklıma gelen şeylerden biri bu. Birbiriyle yer yer çelişen, yer yer de duruma göre tuhaf esneklikler gösteren kurallar silsilesi. Kısıtlamanın aklıma getirdiği diğer şeyleriyse şöyle anahtar kelimeleriyle aktarayım...

Poşet: Kısıtlamanın olmazsa olmazı. Malum sokak yasak ama market serbest. Elinizde bir market poşeti varsa pekâlâ markete gidiyor veya marketten dönüyor olabilirsiniz. Hal böyle olunca poşeti kapan kendini sokağa atıyor. Bir poşete birkaç mandalina, bir de ekmek atarsanız (illa marketten almanıza gerek yok, evden de doldurabilirsiniz) Kadıköy’den Bostancı’ya kadar yürüseniz bile sorun olmuyor.

Köpek: Hollanda’da kırk yılın başı iki sokağa çıkma yasağı gelince ortalık birbirine girdi, malum. Yasaktan kaçmak için köpek kiralama gibi ilginç bir yöntem devreye girmiş. Ancak ben bizim bu taraflar için uyarayım: Köpek her ne kadar evden çıkabilme yetkisi verse de asla ve asla bir market poşeti yerine geçmiyor. Mesela köpekle sokakta ileri geri yürümeyeyim, şu 500 metre aşağıdaki parka ineyim derseniz, polis gelip “Yalnız köpekleri kapımızın önünde gezdiriyoruz” diye kovalıyor. Siz kovalanırken elinde ekmekli poşetle yürüyüş yapan teyzeler de yanınızdan akıp gidiyor. Ayrıca iki kişi bir büyük poşetle istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ama ‘iki kişi-tek köpek’ işlemiyor. “Niye bu köpeği iki kişi gezdiriyor” diyorlar.

İzin kâğıdı: Bu belge çok iyi. ‘Arabayla gezebilir’ mealine geliyor ve isminin korkutuculuğunun tersine gayet kolay edinilebiliyor. Kimle konuşsam izin belgesi var.

Park-bahçe: Pandeminin başından beri ilk kapanan yerler oluyor her seferinde. Bu da beni feci geriyor. O yüzden ne zaman kısıtlama lafını duysam “Aman önce parkı kapatsınlar ha, açık falan unutulmasın maazallah” demeden edemiyorum. Misal başta da dediğim gibi elinize poşeti aldınız ya da gerçekten markete gittiniz, dönerken de bir kahve alıp yol kenarındaki banka oturdunuz, sorun yok. Gidip parktaki banka oturdunuz, yok o olmaz. Açık alanlara erişimi engelleyerek yapılan önlem alma işini hiçbir şekilde kavrayamadım. Kavrayan varsa bana e-posta atsın.

Bira: Malum kısıtlamanın bir ayağı da alkollü içki satışı. Bu ilk başladığında haftalık market işini çözerken ‘İki-üç de bira alayım, madem yasakmış’ dedimdi. Sonra alışkanlık oldu, her hafta alıyorum. Ama tüketimi öyle bir alışkanlık olmadı. Zaten soğuk havalarda, alkollü-alkolsüz fark etmez, soğuk içecek tüketen bir kişi de değilim. Evde tonla bira birikti. Artık ya eşe dosta ev hediyesi olarak götüreceğim ya da bahar gibi yatırım aracı niyetine satarım, bilemiyorum. En azından şu alkollü içki satışı yasağı kalksa da ben de inadımdan almaktan kurtulsam diye dua ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Hava soğudukça üşüyorum, üşüdükçe söyleniyorum

24 Ocak 2021
Bir zamanlar soğuğa belli bir noktaya kadar dayanabiliyordum. Geçen günlerde anladım ki o bağışıklık günleri çok eskilerde kalmış. İnsan 35’ini geçtikten sonra varsayılan fabrika ayarları kolay üşüyen bir insana dönüyor.


Sahilde hayvan, türdaşlarıyla koşsun da az yorulsun, biz de akşam kafa dinleyelim peşindeyiz. Benim iki kelimemden biri “Çok soğuk!” Eşbaşkana da bir yerden sonra sıkıntı geliyor. Ya başka bir şey söylemem ya da bir süre bir şey söylememem konusunda beni nazikçe uyarıyor. Susmak için yaşadığım en soğuk günleri düşünüyorum.

Ankara, 7 - 8 yaşındayım: Gerçek bir İç Anadolu kışını erken yaşımda Ankara’da kucaklamışım. Ve temel bir derdim var: Külotlu çorap giymek istemiyorum. Annem havanın dondurucu soğuğundan mütevellit haklı olarak bana yün külotlu çorap giydirmekte kararlı. “Erkekler külotlu çorap giymez” diye tutturunca diyor ki “Ya kim görecek?” Ben de diyorum “Giydiğimi ben bileceğim ya, giymem”.

Tabii o zamanlar toplumsal cinsiyet meseleleri şimdiki durumunda değil. Şimdi olsa takılmazdım. Benzer bir kavgayı yıllar sonra mahalle maçlarında kalecilik yaptığım için bacaklarım delik deşik eve gelirken de verdim. Annem “Madem yerlerde yuvarlanacaksın tayt giy” dedi. Ben taytı erkekliğe yakıştıramadım. Annem dönemin Beşiktaş kalecisinin spor sayfasındaki fotoğrafını gösterip “Bak adam profesyonel, o bile giyiyor” dedi.

İstanbul, 13-14 yaşındayım: Yaşımız bir noktaya gelmiş ama hiç okulu kırmamışız. Bir gün önceden üç arkadaş sözleşiyoruz. Okula gider gibi çıkıp dışarıda buluşuyoruz buluşmasına ama şehrin en soğuk günlerinden birine toslamışız. Doğru dürüst paramız da yok. Bütçemiz sinemaya yetecek kadar. İlk seans 11.00’de. Saat 7.30’dan 11.00’e kadar sinemanın karşısındaki ATM’nin içinde bekliyoruz. Gerçekten efendi gibi okula gidip kaloriferli sınıfta düzgün düzgün oturmadığımıza bin pişman olduğumuz saçma sapan bir gün! Gittiğimiz film de bir şeye benzemiyor. Çıkınca da eve dönülebilir saat gelene kadar bu kez sinemanın olduğu pasajın iç merdivenlerinde oturarak vakit geçiriyoruz.

En yüksek ilçede, her gece 02.00 nöbeti...

Eskişehir, 19-20 yaşındayım: Meydandaki saat -24 dereceyi gösteriyor. Sanki İç Anadolu kışlarından nasibimi yeterince almamışım gibi... Sadece gözümü açıkta bırakan bir kar maskesi edinmişim. Ağzımdan çıkan hava, maskenin kapalı ağız kısmında donuyor. Elinle vurdukça tok tok diye ses geliyor. Bir de dümdüz şehirdeki iki yokuştan birinde oturup diğerinde okuyorum... Okuldan eve varana kadar 27 kere falan düşüyorum. Neyse ki gençken kemikler kolay kırılmıyor!

Van, 25-26 yaşındayım: Kurayla bir şey çekilecekse en enteresanını çekmeyi âdet edindiğimden askerlik için Başkale Hudut Taburu’nu çekmişim kurada. Bilen bilir, kendisi Türkiye’nin en yüksek ilçesi. Sonbahar başladı mı kar da inceden başlıyor... Ben bir de şubatta oradayım. Yetmezmiş gibi nöbet yazan vatandaşla kantinde diyet soğuk çay sırası yüzünden tartışmışım. Kulağa saçma gelebilir ama tabura 15 günde bir kamyon geldiği için kantinde bir şey bulunmuyor. Tek meşrubat diyet soğuk çay. Kamuflajlı 400 adam, hiçbirimiz diyette değiliz ama artık meşrubat olsun, tadı sudan farklı olsun da ne olursa olsun noktasındayız! O yüzden kavgasını verdiğim içecek anlamlı. Anlamsız olan, yazıcının kindar bir insan olup konuyu bir ay sürecek bir meseleye dönüştürmesi ve bana sürekli gece 2.00 nöbeti yazması. Nöbet kulübesinde mütemadiyen titrerken bir yandan “Hay soğuk çay gibi senin” diye aralıksız söyleniyorum.

Yazının Devamını Oku

Robot da olsa bir nikâh ister

17 Ocak 2021
Yıllardır önümüze bazı gelecek tahminleri konur. Bazıları karamsar, bazıları iyimser olur… Karamsarlar, sizden hoşnut değilim, annemi korkutuyorsunuz. İyimserler, siz iyisiniz ama anlamadığım bazı takıntılarınız var. Mesela robotlarla bizi evlendirmekte niye ısrarcısınız? Mahallede laf mı çıkar diye çekiniyorsunuz?


Annem televizyonda bir kısım fütüristi dinlemiş. Şansına da biraz karamsar fütüristler düşmüş. Zaten dünyanın bütün sorunlarının nedeni 65 yaş üstü vatandaşlarımızmış, onları hiçbir şekilde ortalığa salmazsak her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi tavırların takınıldığı günümüz şartlarından iyice bunalmış durumda. Bir de üzerine televizyonda “Gelecek de pek fena olacak” diyen adamlar gelince iyice canı sıkılmış. Daha lafını tam bitirmeden anında itibarsızlaştırdık fütüristleri. “Ya bırak onları, ne dediler de çıktı bu zamana kadar Allahını seversen” diye gömdük de gömdük. Hatta hızımızı alamayıp “Fütürist dediğin astrolog gibi bir şey zaten” falan gibi giderek sertleşen söylemlere bile girdik.

Biraz yüklenmiş olabiliriz ama tamamen haksız da değiliz. Bize zamanında eli kulağında denilen uçan kaykay, uçan araba, bunların hiçbiri gelmedi. Haydi diyelim bunlar biraz da sinemacıların serbest uçuşlarıydı. Onlar zaten bu konuda bahtsızlıklarıyla sabıkalı. İnterneti bile öngöremeyip video sinyalleriyle beynimizin ele geçirileceği gelecekleri falan hayal ettiler.

Ama mesela 1933’te çok da uzak olmayan bir gelecekte insanların tepegöz misali tek gözlü olacağını tahmin eden Thomas Hall Shastid’i ne yapacağız? Öngörüsüne göre insanlar okuma, yazma, saat tamiri, değerli taşların kesimi gibi faaliyetlerde hep ortada bir odak noktasına baktığı için evrilecek ve tek göz sistemine geçecekti. Ya da bir zaman yolculuğu yapıp 1955’e uzansak Alex Lewyt’in 10 yıl içinde nükleer elektrik süpürgelerinin hayatımıza gireceği yönündeki tahminlerini dinleyebilirdik.

Daha iyisi var. 1995’te gökbilimci Clifford Stoll, Newsweek’te yayımlanan makalesinde tahmin hakkını internetin bir yıl içinde yok olup gideceği yönünde kullanmıştı.

Ay’da koloni kurduk mu?

Yetmedi derseniz 1964’te yapılan tahminlerden bir parça vereyim: “2024’e geldiğimizde Ay’da koloniler ve okyanus altında şehirler kurmuş olacağız.” Yapabildik mi? Hayır. Onun yerine ne yapabiliyoruz mesela? HES kodunu İstanbul Kart’a bağlayabiliyoruz.

Demem o ki böyle bol keseden konuşuyorsunuz, sonra hiçbiri tutmuyor; hem insanları geriyor, kafalarını karıştırıyorsunuz hem de yıllar sonra işte böyle afacanın biri çıkıp size sallıyor da sallıyor. Değer mi yani? Bakın çok açık konuşuyorum, annemi korkutmanıza izin vermeyeceğim fütüristler.

Yazının Devamını Oku

2020’nin bana yapıştırdığı özelliklerin hepsi aynen duruyor

10 Ocak 2021
Normalde de yeni bir yılın ilk haftası eski yıldan tam çıkamamışlık duygusuyla geçiyordu. Ama bu yıl farklı. 2020’den çıkamamış gibi hissetmiyorum, kesin olarak çıkamadım!


İnsanlar bugünü her zaman için geçmişten daha negatif değerlendirmeye meyilli olurmuş. Ben demiyorum, mobilyacı dükkânını açamadığı için sıkıldıkça WhatsApp’tan bana saran Ercan söylüyor.

“Bir şeyler dönüyor”

Kendisi oldukça ciddiye alarak yaklaştığı pandemiden zaman içinde giderek uzaklaştı. “Bütün bunlar Bill Gates’in oyunu” noktasına gelmedi ama “Ben onu bilmem, bence bir şeyler dönüyor” bölümüne geldi. Son zamanlarda en sevdiği ünlü, Zonguldak’ta dükkânının kapısına “Maske takmadan girin” yazdığı için 24 kez ceza yiyen esnaf. Bizimki bunu son 300 yılın en cesur sivil itaatsizlik eylemi olarak görüyor.

Ama bana söylediği, bugünü daha negatif değerlendirme meselesinin bununla bir ilgisi yok. Bunu Facebook’ta okumuş. Okuduğuyla yetinmemiş, düşünüp üzerine kendi de koymuş. “Misal” dedi: “Çocukken gittiğin maçlardan hatırladığın anları say desem, hep seninkilerin kazandığı maçlardan hatırlarsın. İnsan beyni kötü anıları daha az kaydediyor.”

Söylediğinde doğruluk payı var. Bir önceki hafta “Kadınlardan daha çok arkeolog çıkar çünkü geçmişi eşelemeyi severler” yazan aforizmayı bulup getirmişti. Cevap vermememe bozuldu. Yanımda olsa gözlerimi devirmeme de ayrı bozulurdu.

Sosyalleşme çabasına destek olayım diyerek “İyi dedin de buraya nereden geldin” diye sordum. “Bu 2020 en kötü yıldı diyordum, sonra bunu okudum, aklıma yattı, sana yazayım dedim” diye cevap verdi. “2021 bana iyi geldi valla ya şimdi düşününce” diye de ekledi.

Onun adına sevindim, her aklından geçeni benle WhatsApp’tan paylaşma ya da beni not defteri olarak kullanmasına o kadar sevinmedim. Kendisini emojilerle uğurladıktan sonra da düşündüm. Hiç 2021’e girmiş gibi olmadığını fark ettim.

Yazının Devamını Oku