Bu ‘korona sonrası’nı gözüm tutmadı

Tatile gitmek istesen önce ‘arabaya kaç çamaşır suyu koymalıyım’ diye düşünmek gerekiyor. Kafeye gitsen yarım yamalak uygulanan prosedürlerden geriliyorsun. Sizi bilmem ama benim pandemi sonrası normalleşmede ilk temaslarım hiç de verimli geçmiyor.

"Evet o tarihlerde müsait. Tamam alıyorum rezervasyonunuzu. Kendi çarşaflarınızı, yastık kılıflarınızı ve temizlik malzemelerinizi getirmeniz gerekiyor.”

Ne mi yapıyorum? 10 gün kafa dinlemek için rezervasyon yaptırıyorum. Sonra kiraladığım arabayı ayrıca dezenfekte ettirmem gerekiyor mu, gerekiyorsa nerede ettireceğim, tatile giderken bagajda litre litre çamaşır suyu taşımak biraz anlamsız bir hareket değil mi gibi konuları da değerlendirip programı bağlamaya çalışacağım.

Sonra denizde sosyal mesafe, plajda maske, şezlong silme gibi başlıkları etüt edip bilmemiz gerektiği halde atladığımız, eksik kalan prosedür var mı ona bakacağım. Bütün bunlar bittiğinde “Abi bu kadar zahmetli tatil olmaz ben vazgeçtim. Telefonu kapatır iki hafta evde vantilatör karşısında otururum, sen sağ ben selamet” deme noktasına hâlâ gelmemişsem valiz işiyle ilgilenmeye geçebilirim.Bu ‘korona sonrası’nı gözüm tutmadı
Kafede çene hamağı

Karantina sonrası ‘ilk temas’ meselelerinin tamamında bu sorunu yaşıyorum açıkçası. Mesela kahve içmeye arkadaşlarla buluştum. Mekânda otururken maskeyi çene hamağı modeline geçirmek gerekiyormuş. Gelip uyarıyorlar. Komple çıkarıp çantana falan koyamıyorsun. Çenede duracak. Tek kulaktan sarkıtma yöntemi de kabul görüyor. Ana fikir maskenin varlığının görülmesi yani anladığım kadarıyla. Peki, ben bunu çenede tutuyorum da garson arkadaş az önce iki ayrı masadan hesap alırken paralara dokundu, sonra aynı elle bana vereceği su şişesini ağzından tuttu getirdi masaya bıraktı. Ne anladım böyle olunca çenede maske tutma protokolünden? Önlemlerimizde bir ince samimiyetsizlik var gibi geliyor yani bazen.

O sizin lakaytlığınız

Ayrıca bir de gerginlik var tabii. Markete gittim orada da kavga çıktı. Bir abi maskesiz gezen bir çifte “Bütün bunlar sizin lakaytlığınız yüzünden oluyor zaten” diye çemkirdi. Marketin kalanı da çeşitli cephelerde polemiğe katılınca iki dakika bekleyeceğimiz kasa sırasında 14 dakika polemiğin bitmesini beklemiş olduk. Abi de özünde haklıydı bu arada sanki o ayrı. Başka bir gün kasiyer belli ki daraldığından üç saniyeliğine maskesini çıkarıp geri taktı. Aynı sırada iki kişi birden olay çıkardı. Kadın anlatamadı da ‘gerçekten üç saniye çıkardım ve hepinizle aramda iki metreden fazla vardı’yı.

Vazgeç tatilden de!

Demem o ki bu normalleşme süreci başladığından beri bütün ilk temaslar benim için hem zahmetli hem gergin hem de işin özünde amacına çok da hizmet etmeyen, hatırı sayılır miktarda dostlar alışverişte görsüncülük barındıran prosedürler gibi görünüyorlar. Böyle olunca da yapacağım şeyi yapmak anlamsız hale geliyor. Çünkü şöyle bir havam değişsin diye kalkıştığım işten sıkılmış, gerilmiş olarak geri dönüyorum.

Şeytan diyor ya ‘biz zaten zamanının normalinden ne hayır gördük ki’ bu normalleşmeden randıman alacağız! Vazgeç tatilden de yeni normalden de ‘bilmemneden’ de. Bir sen, bir ben, bir de vantilatör yuvarlanıp gidelim.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Robot da olsa bir nikâh ister

Yıllardır önümüze bazı gelecek tahminleri konur. Bazıları karamsar, bazıları iyimser olur… Karamsarlar, sizden hoşnut değilim, annemi korkutuyorsunuz. İyimserler, siz iyisiniz ama anlamadığım bazı takıntılarınız var. Mesela robotlarla bizi evlendirmekte niye ısrarcısınız? Mahallede laf mı çıkar diye çekiniyorsunuz?


Annem televizyonda bir kısım fütüristi dinlemiş. Şansına da biraz karamsar fütüristler düşmüş. Zaten dünyanın bütün sorunlarının nedeni 65 yaş üstü vatandaşlarımızmış, onları hiçbir şekilde ortalığa salmazsak her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi tavırların takınıldığı günümüz şartlarından iyice bunalmış durumda. Bir de üzerine televizyonda “Gelecek de pek fena olacak” diyen adamlar gelince iyice canı sıkılmış. Daha lafını tam bitirmeden anında itibarsızlaştırdık fütüristleri. “Ya bırak onları, ne dediler de çıktı bu zamana kadar Allahını seversen” diye gömdük de gömdük. Hatta hızımızı alamayıp “Fütürist dediğin astrolog gibi bir şey zaten” falan gibi giderek sertleşen söylemlere bile girdik.

Biraz yüklenmiş olabiliriz ama tamamen haksız da değiliz. Bize zamanında eli kulağında denilen uçan kaykay, uçan araba, bunların hiçbiri gelmedi. Haydi diyelim bunlar biraz da sinemacıların serbest uçuşlarıydı. Onlar zaten bu konuda bahtsızlıklarıyla sabıkalı. İnterneti bile öngöremeyip video sinyalleriyle beynimizin ele geçirileceği gelecekleri falan hayal ettiler.

Ama mesela 1933’te çok da uzak olmayan bir gelecekte insanların tepegöz misali tek gözlü olacağını tahmin eden Thomas Hall Shastid’i ne yapacağız? Öngörüsüne göre insanlar okuma, yazma, saat tamiri, değerli taşların kesimi gibi faaliyetlerde hep ortada bir odak noktasına baktığı için evrilecek ve tek göz sistemine geçecekti. Ya da bir zaman yolculuğu yapıp 1955’e uzansak Alex Lewyt’in 10 yıl içinde nükleer elektrik süpürgelerinin hayatımıza gireceği yönündeki tahminlerini dinleyebilirdik.

Daha iyisi var. 1995’te gökbilimci Clifford Stoll, Newsweek’te yayımlanan makalesinde tahmin hakkını internetin bir yıl içinde yok olup gideceği yönünde kullanmıştı.

Ay’da koloni kurduk mu?

Yetmedi derseniz 1964’te yapılan tahminlerden bir parça vereyim: “2024’e geldiğimizde Ay’da koloniler ve okyanus altında şehirler kurmuş olacağız.” Yapabildik mi? Hayır. Onun yerine ne yapabiliyoruz mesela? HES kodunu İstanbul Kart’a bağlayabiliyoruz.

Demem o ki böyle bol keseden konuşuyorsunuz, sonra hiçbiri tutmuyor; hem insanları geriyor, kafalarını karıştırıyorsunuz hem de yıllar sonra işte böyle afacanın biri çıkıp size sallıyor da sallıyor. Değer mi yani? Bakın çok açık konuşuyorum, annemi korkutmanıza izin vermeyeceğim fütüristler.

Yazının Devamını Oku

2020’nin bana yapıştırdığı özelliklerin hepsi aynen duruyor

Normalde de yeni bir yılın ilk haftası eski yıldan tam çıkamamışlık duygusuyla geçiyordu. Ama bu yıl farklı. 2020’den çıkamamış gibi hissetmiyorum, kesin olarak çıkamadım!


İnsanlar bugünü her zaman için geçmişten daha negatif değerlendirmeye meyilli olurmuş. Ben demiyorum, mobilyacı dükkânını açamadığı için sıkıldıkça WhatsApp’tan bana saran Ercan söylüyor.

“Bir şeyler dönüyor”

Kendisi oldukça ciddiye alarak yaklaştığı pandemiden zaman içinde giderek uzaklaştı. “Bütün bunlar Bill Gates’in oyunu” noktasına gelmedi ama “Ben onu bilmem, bence bir şeyler dönüyor” bölümüne geldi. Son zamanlarda en sevdiği ünlü, Zonguldak’ta dükkânının kapısına “Maske takmadan girin” yazdığı için 24 kez ceza yiyen esnaf. Bizimki bunu son 300 yılın en cesur sivil itaatsizlik eylemi olarak görüyor.

Ama bana söylediği, bugünü daha negatif değerlendirme meselesinin bununla bir ilgisi yok. Bunu Facebook’ta okumuş. Okuduğuyla yetinmemiş, düşünüp üzerine kendi de koymuş. “Misal” dedi: “Çocukken gittiğin maçlardan hatırladığın anları say desem, hep seninkilerin kazandığı maçlardan hatırlarsın. İnsan beyni kötü anıları daha az kaydediyor.”

Söylediğinde doğruluk payı var. Bir önceki hafta “Kadınlardan daha çok arkeolog çıkar çünkü geçmişi eşelemeyi severler” yazan aforizmayı bulup getirmişti. Cevap vermememe bozuldu. Yanımda olsa gözlerimi devirmeme de ayrı bozulurdu.

Sosyalleşme çabasına destek olayım diyerek “İyi dedin de buraya nereden geldin” diye sordum. “Bu 2020 en kötü yıldı diyordum, sonra bunu okudum, aklıma yattı, sana yazayım dedim” diye cevap verdi. “2021 bana iyi geldi valla ya şimdi düşününce” diye de ekledi.

Onun adına sevindim, her aklından geçeni benle WhatsApp’tan paylaşma ya da beni not defteri olarak kullanmasına o kadar sevinmedim. Kendisini emojilerle uğurladıktan sonra da düşündüm. Hiç 2021’e girmiş gibi olmadığını fark ettim.

Yazının Devamını Oku

Bu yıldan beklentim geçen yılın bitmesi

Yeni yıl beklentilerimi düşündüm ve başlıktaki sonuca vardım. Diğer yandan yılbaşına yeni yıl kararları almadan girmek istemiyorum. Üstelik bazı kararlarda krizi fırsata çevirme imkânım bile varken...


Âdettendir, her yılbaşı şöyle bir oturup yeni yıldan beklentilerimiz ele alınır. Ben de bir süredir şapkamı önüme koydum, 2021’den beklentilerimi düşünüyorum. Ama pek bir yere varamıyorum ki 2020’nin beklenti namına neyimiz varsa alıp kafamıza attığı göz önüne alındığında aslında oldukça normal bir durum. Her düşündüğümde gelecek yıla heyecanlanmak yerine biten yıla bir kere daha sinirlenip kalkıyorum oturumdan. Efendi olmasını bekliyorum 2021’den, efendi. Biraz düzgün olsun, insanların asabını bozup durmasın yeter, başka ihsan istemez.

Bu yıl kendimle ilgili aldığım kararlar cephesindeyse bazı ilerlemelerim var. Birkaç karar alabildim. Şöyle sıralayayım...

Bir kere bu yılı önden planlamak pek akıllı işi değil. O yüzden yıl boyunca “Ne olur ne olmaz” diyerek kısa vadeli hedefler koyacağım. En uzun hedefim 10 günü geçmeyecek. Örneğin “Salı günü kendime kazak alacağım”, “Perşembe günü noterdeyim, kimse buna engel olamaz” gibi. Bunları gerçekleştirebilmek bence zaten ciddi başarı. Mevcut durumda “Hafta içi işe git, sokağa çıkma yasağına toslamadan eve dön, hafta sonu zaten hepsi kapalı, ee ne oldu bizim noter” gibi bir tablo rahatlıkla oluşabiliyor.

Spor yapmak ya da yapmamak...

Krizi fırsata çevireceğim. Mesela bu yılı her yıl aldığım ama uygulayamadığım bazı kararları uygulamak için kullanabilirim gibi duruyor pekâlâ. Her seferinde bu sene bir maratona kayıt olacağım derdim. Bence bu sene direkt o sene. Zaten bu iş sürerse iptal olur ya da sokağa çıkma yasağına toslar. Büyük ihtimalle koşmam gerekmeyecek. Böylece yılların yeni yıl kararı bu yıl aradan çıkmış olur.

Yine bu yıl spor namına ne varsa hiçbirini yapmadığıma göre, 2021’de daha çok spor yapacağım maddesini de aynı rahatlıkla listeme ekleyebilirim. İki ayda bir yarım saat basket oynasam “Geçen yıldan daha fazla spor yaptım” diyebileceğim sayıya ulaşmış olurum.

Yıllardır yılbaşı listelerime giren ‘Bütçeni düzene koy’ maddesi için de kararlılıkla atabileceğim adımlardan oluşan fırsatlar var. Özellikle pandemi döneminde olur olmaz abone olduğum platformlardan sitelere ciddi bir temizliğe girebilirim. Sonuçta dünyada üretilen bütün içeriklere erişimim olmasına gerek olmadığını bu yıl deneyerek öğrendim. Hatta bu kısma ‘Abuk sabuk çevrimiçi atölyelere iş olsun diye kayıt olma’ notunu da düşeyim kendime, hazır aklıma gelmişken.

Yazının Devamını Oku

2020’den öğrendiğim 5 şey

İstesek de unutamayacağımız sevgili 2020’ye iyi tarafından bakmaya çalışıyorum. Bu deneyim dolu yılın bana öğrettiği şeylere odaklanmayı deneyebilirim mesela. Önümüzdeki yıldan genel beklentimse bu kadar eğitici öğretici olmaması...

- Her zaman en saçma ihtimalleri düşünerek yola çıkmak gerektiğini öğrendim. Mesela sokakta başından geçen günlük vakalar üzerinden birtakım şakalar yapmaya çalışacaksan, “Ya bir aksilik olur da sokağa çıkamazsam” diye de düşüneceksin. Bir B planın olacak. ‘Bizim salonun halleri’ falan gibi mesela. Senenin uzun bir kısmında hava dediğini ya camdan ya da fonda bir gerilim müziğiyle aldık. Neyse ki sokağın tamamı bir acayip ruh halindeydi de az da çıksak her seferinde başımıza tuhaf bir şey geldi.

Yılın bir noktasında iş değiştirme durumum oldu. İşe giriş evraklarını vermek için ofise gittim. Ertesi gün karantina geldi. Yeni başladığım yere bir daha adım atamadığım gibi beraber çalıştığım insanlarla da ekran üzerinden tanıştım. İlk defa yüz yüze gelmemiz için 2.5 ay beklemek gerekti. Birbirimizin bacakları olduğunu görünce şaşırdık. Uzun bir süre birbirimizi sadece üst vücut kadrajında görmüştük. Buradan şu dersi çıkardım: İnsanları iki boyutlu değerlendirmemek, alan derinliğiyle görmek lazım.

- Sadece ev ve market arasında hareket ettiğim dönemde tıraş olmama gerek kalmadı hissine kapıldım. Bunu alışverişe üç gün arka arkaya aynı svetşört ile gitmeyle taçlandırdım. Kapüşonu da kafama geçirince markette üniversite öğrencisi zannedilir ve “Ne istedin canım” şeklinde hitap edilir oldum. Hırpanilik açısından yeterince kendimi salarsam genç gösterdiğim sonucuna vardım. Buradan “Yaş sadece bir sayıdır, insan hissettiği ve kapüşon taktığı yaştadır” gibi bir farkındalık edindim. Sürdürülebilir bir genç kalma yöntemi değil gerçi. O yüzden farkındalığı da beni bir süre heyecanlandırdıktan sonra söndü.

Aşırı tüketimin gerçekten o şeyden bir süre sonra bir daha yüzünü görmek istememecesine bıkmana sebep olduğunu öğrendim. Mesela ben dizi formatından neredeyse komple baydım. Bir dizi daha görmeye, izlemeye takatım kalmadı gibi oldu. Hikâyesini üç, bilemedin altı bölümde anlatıp bitiremeyene tahammülüm yok noktasına geldim. Sonra bu bölüm sayıları da fazla geldi, hikâyeler maksimum 3 saat içerisinde anlatılıp bitirilecek, yoksa ben yokum diye tutturdum. Birkaç hafta dizi işine komple es verdim, dizi formatı detoksuna girdim de tekrar makul ölçekte dizi izleyebilir oldum.

Teneffüs yok mu teneffüs?

- Hem her iş ofise gitmeden oluyormuş hem de hiçbir iş ofise gitmeden olmuyormuş. Bu da bu yılın bana gösterdiği insan kaynakları vecizesi oldu. Bir kere evde olunca daha çok çalışıyorsun. Şunu da halledelim, hazır evdeyken aradan çıkaralımlar bitmiyor, evin kendi işleri üstüne biniyor, biriyle iş için kavga edeceksin, çevrimiçi olarak aynı tadı vermiyor. Yüz yüze gelemeyince de soğuyorsun, tonla dert. Ayrıca aile içi ilişkiler asker ocağı ilişkileriyle tuhaf paralellikler göstermeye başlıyor. Ordugâhın kantini sayılabilecek hane mutfağındaki son topkek için kavga etmekten tut, birbirine mıntıka temizliği kitlemeye kadar uzanan durumlar oluşuyor. Ofissizlik ev içi iletişime “Devrem”, “Toprağım” gibi hitap kelimelerinin eklemesini an meselesi yapıyor.

Sağ olsun bu yılın tüm sunduklarından bazı dersler çıkardık. Önümüzdeki yıldan genel beklentimse bu kadar eğitici, öğretici bir yıl olmaması. Teneffüs gibi bir şey ayarlanabilirse hatta, o daha bile güzel olur.

Yazının Devamını Oku

Bu sabahların az ışığı olmalı

“Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın andır” denir ya, hah işte o lafı unutun. Bırak şafağı, teorik olarak şafak söktükten sonra sabah oluyor, yollara düşüyoruz ve hâlâ gecenin en karanlık anının içinde oluyoruz... Böyle sabah olmaz!


Ben aslında karanlıkta kalkmanın çok da yabancısı değilim. Ya da eskiden değildim. Ortaokul, lise yıllarım boyunca evle okulu Boğaz Köprüsü ayırırdı. O dönem sabah köprü geçmenin de kuralları vardı. 7’den önce köprüye girersen geçersin, beş dakika bile olsa sonra girersen o geçiş 1.5 saati bulur.

Okul servisi de ilk beni alırdı. Sabah 5.45’te kapının önünde olurdum. En azından fiziksel olarak. Beyin fonksiyonlarım ben servise bindikten bir 10-15 dakika sonra evden çıkıyordu. Son günlerde sabahları camdan bakarken hep o günleri hatırlıyor, adeta çocukluğuma dönüyorum.

“Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın andır” denir ya. Bu söz aklımda dönüp duruyor. Zamanla doğruluklarını kaybeden karizmatik laflar listesi yaparsam en tepeye kendisini yazacağım. Çünkü bırak şafak sökmeden önceki anı, teorik olarak şafak söktükten sonra bile karanlık tam performans devam ediyor.

Sabahları yatakta gözümü açıyorum, “Ha daha sabah olmamış, erken gözümü açmışım” diyorum ve her seferinde yanılıyorum. Sabah ne kelime, saat 8’i geçmiş. Bir havanın, bir de benim bundan haberimiz yok.

Köpeğim de kalkmıyor

Kalkıp köpeğe hadi dışarı çıkalım yapıyorum. Hayvan bana “Gece gece niye sokağa çıkıyoruz” diye bakıp yatmaya devam ediyor. Kaç kere çemkirdim kendisine “Benim seni değil senin beni kaldırman lazım sabahları” diye, o da kendince “Sabahı kim kaybetmiş de biz bulalım, yat geri yat” cevabını verdi. Mümkün olsa “Abi ben sabahları tuvalete gitmekten vazgeçtim, akşam gideriz boş ver bu kör karanlıkta ne işimiz var sokakta” diyecek.

Devlet sokağa çıkma yasağını değiştirse, sokağa mecburi çıkılacak, evde oturana ceza var yasası çıkarsa yine de çıkmak istemeyeceğin şartları oluşmuş durumda.

Yazının Devamını Oku

Bu caddeyi bir yerlerden hatırlayacağım sanki

İstiklal Caddesi’nin 7 bin kişilik kontenjanında kendime yer buldum. Her gördüğümde beni kendinden uzaklaştıran cadde pandemi koşullarında iyice tuhaf bir yere dönüşmüş. Distopik kelimesini kullanmak istemezdim ama bu kadar güzel oturduğu başka yer yok.


Korona morona bir yana, İstiklal Caddesi’nin girişi epey bir süredir takındığı hale tavra son derece uygun olmuş gibi göründü bana. Son yıllarında bana iyiden iyiye AVM hissi veren bir yere dönüşmüştü. “Şu yerlere de aslında mermer ya da ıslak zemin bir şey yapsalar, temizlemesi kolayı olur bir paspas atar geçersin” diye sık sık aklımdan geçiriyordum. Bu sebepten girişte yapılan uygulamayı hiç yadırgamadım. Caddeye girişler sağ kapıdan, çıkışlar diğer kapıdan olmuş. Dedektör eksik, o da eklenirse post-pandemi sürecinde bile kullanmaya devam edilebilir.

Kapıya gelmeden önce büfelerde yeni bir uygulama var ama. Gelgelcilik müessesesi... Her büfenin önünde elinde menüyle durup gelene geçene menüyü okutmaya ve kolundan tutup ıslak hamburger satmaya çalışan gelgelciler var. Büfeler nispeten şanslı. Gerçi boykot çağrılarının bile yıkamadığı ismi lazım değil bir kısım büfeyi pandemi de yıkamaz! Lakin cadde boyundaki dükkânlar seçenek sahibi değil. Yürürken en çok gördüğünüz kelime ‘kiralık’ oluyor.

Ya arka sokaklarda mahsur kalırsam

En çok gördüğünüz de polis ve zabıta. Arabayla gelen polis ve zabıta, yürüyerek gelen polis ve zabıta, caddeye giriş yapılmasın diye kapatılmış sokakların başında sigara içen polis ve zabıta diye gidiyor.

Başında ‘Turkey’ yazılı fesiyle kontenjanla içeri alınmış turistlere dondurma satmayı bekleyen ama eski neşesini haklı olarak kaybetmiş bir adet Maraş dondurmacısı var. Onun dışında gel-al ile işi biraz olsun sürdürme umudu taşıyan birkaç restoran açık. Operasyonunu o şekle döndüremeyecek ya da döndürse de çok bir anlamı olmayacak mekânlar direkt kapalı.

Önünde sıra olan yerler bir tek bankalar. Onun da sebebi malum, sayıyla içeri müşteri alınması... İlerlemeye devam ediyorum. Bir yandan yerdeki ‘Buradan yürüyün’ oklarına bakarken şu caddeye lisede ilk kez Çiçek Pasajı için geldiğimiz zamana bak, içinden geçtiğim ortama bak demeden edemiyorum. O arada üstümden bir de drone geçiyor. Şu pandemi boyunca bir kez daha distopya kelimesini kullanmayacağım diye kendime söz verdiydim aslında ama insana zorla kullandırtıyorlar. Bomboş, ultra güvenlikli, yan girişleri kapalı İstiklal Caddesi’nde yürürken üstümden drone geçti dediğinde yolun sonunun o kelimeye çıkmaması imkânsız oluyor zaten.

Sonra arka sokaklardan birindeki işimi halledip dönerken ‘Ya beni şimdi caddeye geri almazlarsa’ diye endişeleniyorum. Derde bak, arka sakaklarda mahsur kalırsam diye kaygılandırıyor insanı. Geçerken Çiçek Pasajı’na yan yan bakıp “Bence sen de kendine bir yer bak, yasağıydı şusuydu busuydu derken bu işlerin bir kısmı alışkanlık yapar, seni burada çok tutmazlar. Karşıya taşınmayı bir düşün” diyorum.

Yazının Devamını Oku

Bu maskeli adam ve onun başka yüzleri

Efsanevi film serisi ‘Star Wars’da Darth Vader maskesini taşıyan David Prowse hayatını kaybetti. İki lafımızdan birinin maske olduğu şu günlerde gelmiş geçmiş en ünlü maske ve onun altındaki adamla ilgili biraz konuşalım.


Maskeler oksijen alımını etkiliyor mu, sokakta maske takmayana laf etmek faşizm mi, yoksa maskeyi takmayınca başka insanların sağlığını riske atarak faşist değilse bile bencil mi oluyoruz? Bu maske meselesinin hem sosyal medya gündemini hem sınırlı sayıdaki sosyalleşmelerimizin gündemini aralıksız domine etmesi bir türlü bitmiyor.

Tam da bu maske işleriyle kafayı iyiden iyiye bozmaya başlamışken dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü maskelilerinden birinin, Darth Vader maskesinin altındaki adam David Prowse’un ölüm haberi geldi. Maskeli bir profil olarak ünlü olmak şimdilerde o kadar da acayip karşılanmayabilir. Türkiyemizde Şokopop’tan Immanuel Tolstoyevski’nin maymun maskesine, BantMag’ın maskelisine kadar türlü türlü maskeli ünlümüz var.

Demek ki ‘maske bazı şeylere engelse bile şöhrete engel değil’ diyebiliriz. Ama en ünlü maskenin ardındaki adamdan bahsederken bunu dememiz çok da doğru olmuyor galiba. Zira arada büyük haber ajanslarının Prowse’un ölüm haberini paylaşırken yanlış resim kullandıklarını gördük. En çok da Grand Moff Tarkin’i oynayan Peter Cushing kullanıldı fotoğraflarda... Rahmetli yaşarken de sık sık Darth Vader’ın sesi olan James Earl Jones’la karıştırılırdı.

Aslında Vader’ın seslendirmesini de kendisi yaptı ama sesinin kullanılmadığını ancak filmin galasında öğrenebilmişti. ‘Return of The Jedi’daki ünlü maske çıkarma sahnesinde de oynadı. Ancak kullanılanın kendi yüzü olmadığını yine filmin galasında öğrendi. ‘Star Wars’un her galasına “Acaba George bu sefer bana nasıl bir kazık attı” diye düşünerek gitmek de tuhaf olsa gerek.

Büyüklük gösterdi

Lucas’la derdi bu kadarla da bitmedi. ‘Star Wars’un hayranları tarafından düzenlenen her türlü etkinlikte başköşeye oturtuldu. Ama Lucas’ın düzenlediği resmi ‘Star Wars’ etkinliklerine girişi yasaklandı. Lucas kendisini ‘sinir bozucu’ buluyordu. Adamın sesini al kullanma, görüntüsünü al kullanma, haber de vermeden galada göster, sonra “Bu adam benim sinirimi bozuyor” de. Tam da ‘Star Wars’u çok sevenlerin bile sabrını ince ince zorlayan Lucas’a yakışan hareketler.

Prowse’la ilgili en iyi bilinen şeylerden biriyse ‘Star Wars’u, o evreni ve serinin hayranlarını çok sevdiği, kendisiyle resim çektirmek isteyen kimseyi geri çevirmediği, davet edildiği her etkinliğe güle oynaya gittiği yönünde. Nitekim “George’a kırgın değilim. Oturduğum evi ‘Star Wars’ sayesinde aldım. Bu sayede ailemi geçindirdim ve sağlık masraflarımı karşıladım” beyanını vermişti. George’a kırgın olmamak da tamamen kendi büyüklüğü açıkçası. Biz George’a bu konu da dahil pek çok konuda kırgınız.

Yazının Devamını Oku

Ayıdan post, evden ofis olmayabiliyor

Evden çalışmak iyi güzel de bir elektrik gitse gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalıyorsun. Gidip çalışılabilecek kafeler de kapalı. Normalde bir önemi olmayacak şeyleri büyük krizlere çeviren bu yıldan her geçen gün biraz daha hoşlanmıyorum.


Sabahın körü köpekçiliği için evden çıktım, köşede Ayedaş arabasını gördüm ve dedim ki: “Ben bittim.” Zira belli ki bir aksiyon alınacak o aksiyon da benim elektriklerimin kesilmesi anlamına gelecek. Seslenerek sorgu suale başladım. Seslenmek deyince bu ifade bana biraz abartılı geldi diyebilirsiniz. Demeyin. Zaten çok sosyal bir kişi olmadığım için devletin koyduğu iki metreye bir-iki metre de ben gönlümden ekliyorum. İki metre de “Canım” diye uzanana “Alırım o canını” diye havlamaya girişen sevimli psikopat köpeğim koyuyor. Etti mi sana aslanlar gibi altı metre. Telefonla konuşsak konuşuruz.

Neticede haklıymışım. 17.00’ye kadar elektriklerim kesilecekmiş. E güzel de benim tonla işim var yetiştirmem gereken. Birini bitirip öbürüne koşacağım. İnternet olmadan nasıl olacak?

Kapanan kafelere bir kez daha hayıflanarak, arkalarından karalar bağlayarak düşünmeye başladım. Böylece geçen yıl olsa hiç dert olmayacak şeylerin ne kadar büyük meselelere dönüştüğünü de bir kez daha idrak ettim.

Evde kalmasına kalayım da kalamıyorsam nerede kalacak, daha önemlisi nerede çalışacağım? Parka gidip telefondan hotspot açsam şarjım bitmeden ve hipotermiye girmeden önce kaç iş halledebilirim ki!

Olabilecek en makul çözüm bir komşuya sığınmaktı. Öyle yaptım, kafası kopmuş tavuk gibi mahallede kendisi ve interneti müsait durumda olan komşu aradım. Hayır, gerilimin tekrardan yükseldiği, “Gripten çok da farklı değil” rahatlamasının çok da anlamlı olmadığı sonucuna varılan bu dönemde insanları arayıp “Size gelebilir miyim” demek de netameli. Ne bilecek adam sokaktan iş mi getiriyorum, virüs mü?

Neticede beni ve işlerimi akşamüzerine kadar evine kabul eden, elektriği kesilmemiş bir arkadaş buldum da günü biraz kurtarabildim.

‘Çalışamadım, elektrik kesik’ mi deseydim...

Yazının Devamını Oku

Gözümde canlanır koskoca mazi

Geçmişe duyulan özlem, şu sıralar Ferdi Özbeğen olarak tezahür etmekte. Mazimde kendisiyle bir buçuk kez temas etmişliğim var. Madem rüzgâr oradan esiyor, iyi-kötü demeyeyim, anlatayım. Sonra da ‘Dinlemeyeni niye dövüyorsunuz’ diye soracağım.


Bodrum’dayız; 1990’ların başı... Bütün aile orada. Akrep Nalan’ı gördüm. Ünlü görünce çocuk halimle ekstra bir sevindim tabii. Hemen imza almak için yana döne kâğıt aramaya başladım. Buldum. Pek girişken bir çocuk değildim, o yüzden birkaç tur da cesaretimi toplamak için döndüm. Sonra ‘ne olacaksa olsun’ diyerek gittim, “Merhaba bir imzanızı alabilir miyim” demeye. O da güldü, gayet tatlı bir şekilde imzaladı kâğıdı. Güle oynaya döndüm. Fakat şöyle bir sorun olmuş. Yanında da Ferdi Özbeğen oturuyormuş. Ben onu tanımıyordum. Manzarayı uzaktan gören dedem ki çok duyarlı, hassas bir insandı. Hemen beni yakaladı, “Yanındaki de ünlü, çok ayıp oldu adama, hemen git ondan da imza iste” dedi. Aynen gidip bir imza da Ferdi Bey’den aldım. Evde hâlâ durur çocukluk eşyalarım kutusunda.

Sonra bir kere de ortaokul mezuniyetimde görmüştüm kendisini. İlgili organizasyon komitesi nasıl şekilli bir operasyon yönettiyse valla Ferdi Özbeğen’i mezuniyete getirmeyi başarmıştı. Şu sıra ortalık Ferdi Özbeğen’den geçilmez olunca lise WhatsApp grubumuzda da konuşuldu haliyle.

Köşkte büyüdük biz tabii

Kendisiyle ilgili iki anım bunlardır. Geçen Twitter’da “Sırça köşklerinizde Ferdi Özbeğen’i beğenmezdiniz, bak şimdi ne oldu” gibisinden laf itelemeler gördüm, oradan geldi aklıma. Bizim ev böyledir. Durup durup çeşitli sebeplerle sırça köşk statüsü kazanır. Bu sefer de içeride Ferdi Özbeğen çalmadığı için güme gitti. İlan edenlerin canı sağ olsun, ne diyeyim, biz alışığız. Anan baban üniversite mezunu mu sırça köşk, taverna dinlemez miydiniz hop sırça köşk, değişik bir mutfak kültüründen bir şey mi sevdin, ahan da yakaladık sırça köşk... Köşk terbiyesi aldığımızdan ters de çıkamıyoruz. Hayır, hayatımda da kimseye onu niye dinliyorsun, bunu niye dinlemiyorsun, vay efendim ne demek bilmem neyi sevmemek diye arıza çıkarmış bir kişi de değilim. Ama maşallah bize arıza çıkarmaya gelince kimse fırsatı ıskalamıyor.

Valla işin doğrusu ben gerçekten müziğini bana göre bulmazdım o zamanlar. Şimdi yeniden keşfedildi. Ben hâlâ bana göre bulmuyorum. Sırça köşkümde bir değişiklik yok. Dün ne çalıyorsak bugün de onu çalıyor, başkasının köşkünün penceresinden içeri kafamızı uzatıp gereksiz sataşmalara da girmiyoruz. Dolayısıyla “Bak şimdi ne oldu, n’aber” çekene fiks cevap olarak “Bir şey olmadı valla aynen devam, sende ne var ne yok” diyorum.

İçimden ‘sevdiğiniz, değer verdiğiniz bir şey tekrar patlama yaptığında mutlu olup tadını çıkarmak yerine sizinle aynı sayfada olmayanlara laf iteleme için fırsat kovalamaya çıkmazsanız hayattan daha çok randıman alırsınız ama tabii sizin bileceğiniz iş’ dediğim de oluyor.

Aslında ‘bunlar ne saçma dertler ya’ da diyebilirim ama her konuda ortam gergin. Bir de Ferdi Özbeğen üzerinden kavgalaşmaya yerim yok. Zaten önüme bir ‘Dilek Taşı’, bir de ‘Sabır Taşı’ koysan hangisi ünlü şarkıydı, hangisi içliköftesi meşhur restorandı ayıramayacak bir kişiyim. Milletimiz şu dönemde böyle şeyleri karıştıran karakterlere müsamaha gösterecek gibi durmuyor.

Yazının Devamını Oku

Öğrencilikteki yaşam kalitesini bir daha yakalayamamak...

Üniversiteden arkadaşımla o yıllarda oynadığımız bir bilgisayar oyununun yeni versiyonunun piyasaya çıkışını heyecanla, lakin üzerinde gördüğümüz fiyatı da esefle karşıladık. Bu durum da aklımıza, “O diplomayı aldıktan sonra bizim yaşam kalitemiz niye sürekli aşağı gitti, almasaydık daha mı iyiydi acaba?” sorusunu getirdi tabii.

Bilen bilir, “Baldur’s Gate” 1998 çıkışlı bir oyun serisi. Geçenlerde çok uzun bir aradan sonra üçüncüsü piyasaya çıktı. Ben de bir süre “Ya eski günlerin hatırına şu işe girsem ve zaten elimde sınırlı miktarda kalmış olan saatlerimi bu şekilde harcasam mı?” diye düşündüm. Ama bu kısa düşünce, fiyatının 60 dolar olduğunu görünce hızla buharlaştı.

Aynı şeyi başka dönemdaşlarım da düşünmüş ki geçen sabah üniversitedeki ev arkadaşımdan şöyle bir mesaj aldım:

“Oğlum, ‘Baldur’s Gate 3’ oynayayım, gençliğime gençlik katayım dedim. Ama 500 lira satış fiyatı koymuşlar. Bilgisayar da kaldırmıyor zaten, yenisini alsam alamam. Bir oyun oynamak binlerce liralık projeye dönmüş. Şimdi fark ettim ki biz hayatımızın en ‘Beverly Hills günleri’ni aslında fark etmeden üniversitede yaşamışız. İstediğimiz zaman ‘Baldur’s Gate’ oynuyor, istediğimiz zaman bir şeyler içmeye gidiyorduk. Tamam evin salonunda yer yer çekirdek kabukları falan vardı yerde ama yaşam kalitemiz açık ara daha yüksekti. Oradan sonra hep aşağı gittik.”

Hijyen arttı, refah düştü

Güldüm ve katıldım kendisine. Çekirdek meselesi biraz sıkıntıydı evet. Üçüncü ev arkadaşımız çok çekirdek yiyordu, önüne geçemiyorduk. Seviyorduk da kendisini çekirdeği haricinde, o yüzden atmak istemedik. Bir gün park bankında çok affedersiniz bira içerken arkadaşın yere bakıp hüzünle “Yalnız bu bank ve çevresi bizim kanepe ve çevresinden daha temiz durumda” dediğini hatırlıyorum.

Ama hijyendeki tartışılmaz artışa karşılık, refahımızda düşüş olduğu tespiti büyük oranda doğru. İki uyduruk bilgisayarı odadan odaya kablo çekerek birbirine bağlamıştık ve canımız hangi yeni çıkan oyunu çekerse bir şekilde edinip oynayabiliyorduk. ‘Sokak yemeği’ kavramı o zamanlar şu andaki gibi havalı bir şey değildi. ‘Füme bilmemneli dürüm 57 lira’ gibi menüler yoktu. Dolayısıyla sokakta bir şey yemek, esnaf lokantasına gitmek, yeri geldi akşam iki eğlenmeye gitmek gibi hususlarda da çok sıkıntı yaşamıyorduk. Şimdi aynı ekip buluşalım da akşam yemeğe gidelim dedik mi, birisi mutlaka “Ya boş verin dışarıyı, gelin ben size evde makarna yapayım” diyor. İyi yönünden bakacak olursak bunu bir gençlik ritüeli kabul edebilir, “Ne güzel, genç gibi yaşıyor, genç kalıyoruz” diyebiliriz.

Ha bugün olanlardan neyimiz yoktu? Platformlar yoktu mesela. O yüzden arkasına çataldan anten taktığımız televizyonda ‘Çocuklar Duymasın’ ve yerel kanalda piyanist şantör izleyebiliyorduk. Gerçi bunun da faydasını görmüş olabiliriz. İzlenecek mantıklı bir şey olmadığından daha dışadönük insanlar olmak zorunda kaldık.

98 modelini mi alsak?

Yazının Devamını Oku

Karakolda ayna yok, şaka var

Bu hafta işim karakola düştü. Her yerde ağzından çıkanı kulağı duymama noktasına gelen ben, devlet dairelerinde bu huyumu bastırmak için çaba sarf ederim. Çünkü bilirim ki buralarda çok konuşanları sevmezler, sevmezlerse işini de görmezler.

Sağa sola laf yetiştirmede pek de bir sorun yaşamayan ben, iş devlet daireleri söz konusu olduğunda bambaşka biri oluyorum. Kafamızda yer etmiş bir kere, buralarda sorun çıkarırsan işini halletme konusunda ileri gidemediğin gibi yapılacak işi de yapılmaz hale getirirsin diye.

O yüzden karşımda duran mezarlık görevlisine “Ben şu mezarı arıyorum” dediğimde bana onun bulunamaz olduğunu söyleyecek. “Kayıt yok mu arkadaşım” dersem de iyice yardımcı olmayacağından susup demeyeceğim. Gidip tek tek mezar taşlarını okumayacağım diye düşünüyorum. Hiç öyle olmuyor, görevliler e-devletten bulamadığım mezarı eski defterleri sayfa sayfa tarayarak bulup bir de beni başına kadar götürüyorlar.

Ertesi gün mezarlıklardan edindiğim özgüvenle karakoldayım. Buradayım çünkü beni o mezarlık ziyaretine taşıyan kiralık aracımı gece biri darp etmiş. Aynalar bir yanda, silecek diğer yanda...

Partikül bana yapışır

Bir abi var önümde. Diyor ki: “Benim cep telefonum çalınmıştı, ben onu internette satılırken buldum.” Memur arkadaşlar adamı odadan odaya sürüyorlar. “Sen” diyorlar, “bak şu odaya gir, oradaki arkadaşa anlat, o yardımcı olur”. Abi gidiyor, hop en baştan başlıyor hikâyeyi anlatmaya. Biraz da deli muamelesi görüyor. Gerçi ben devletin memurundan iyi anlayacak değilim, belki de delidir, gözünden anlaşılıyordur, bilemem.

Sıra bana gelince “Senin ne vardı” deniyor. “Şimdi nerden baksan benim sana bir 15 yaş farkım var, 20’ye kadar da gidiyor olabilir, niye böyle senli benli olduk anında” demiyorum tabii. Zaten maske de yok kimsede, sinirlenip bir çemkirse partikül, parçacık ne varsa direkt gelir bana yapışır.

Sendir, bendir takılmadan işimi halledip gitmenin peşindeyim. “O rapordan tutamayız, bu rapordan tutarız” falan deniyor. Hangi raporu koparsam kârdır diye alıp çıkıyorum. Ertesi gün yine aynı yerdeyim çünkü kaşe unutulmuş. Dünkü rapor kayıtlardan çıkmıyor, içime atıyorum. Eskisini bulup getiriyorum. “Ha” diyorlar, “Bunu hazırlayan arkadaş burada değil, bir saate gelir, sen dışarıda bekle”, içime atıp bekliyorum. İlgili arkadaş geliyor bir saat sonra ama bu sefer de önüme eline sahte para tutuşturulan bir esnaf gelmiş, onu da bekliyorum.

Sıram gelince ben ve maskesiz memur arkadaşlar bir odaya doluşup baştan alıyoruz. “Hasmın var mı” diyorlar, “Yok” diyorum. “İyi bak, belki vardır, ne malum” diyorlar. Benim de şakalarım var ama “Burada şakaları biz yaparız, çık, bir saat daha bekle” derler düşüncesiyle hop o şakaları da gönderiyoruz içimize.

Yazının Devamını Oku

Ben bu köpeğin üzerinde tahakküm mü kuruyorum?

Hayvan-insan ilişkilerine çok kafa yoran biriyim. Ben, taksiciler ve internet, bu konuda büyük çatışmalara giriyoruz. Peki bundan hayvanların, özellikle de benim köpeğin haberi var mı? Yok tabii ki.

İnternet dediğin yerle taksi koltuğu birbirine inanılmaz benziyor. İnsanların aynı zırvalıkları tekrar tekrar söylediği, hiç “Ben ne konuşuyorum, bu söylediğimin aslı astarı var mı?” diye düşünmediği ortamlar ikisi de. Nitekim öndeki şoför kaldırımda köpek gezdirenlere bakıp “Bu hayvanseverler insan sevmiyor abi” deyince kaşımı daha önce yüzlerce kez olduğu gibi kaldırmak zorunda kalıyorum. “Bizim bir arkadaşın karısı” diyor “Kediyi kocasından çok seviyordu, adam ‘Ya ben ya kedi’ dedi, boşadı kadın bunu.”

Dayanamayıp “Başkan” diyorum; “Uç örnekler bunlar. Kaldı ki kediyi kendine rakip gören adamı da boşarlar yani...”

Aslında hayvanlarla dostluk kuran insanların, insanlarla ilişki kurmakta sorun yaşadığına, bu yöndeki becerilerinin eksik olduğuna dair de bir araştırma mevcut değil. Tersine, veriler hayvanların ‘sosyalleşmeyi kolaylaştırıcı’ etkileri olduğunu gösteriyor. Bunun doğruluğuna bütün köpek sahipleri kefil olabilir. Tabii bu konuyu uzun uzadıya taksici bireyle tartışıp ortamı bir panele çevirmeye niyetim yok. Eve döndüğümde köpeğe şöyle bir bakıyorum. “Ya” diyorum, “İnsan sevmiyormuşum, o yüzden senle iyi anlaşıyormuşuz.” Bön bön bakıyor ve lisanı münasiple “Bırak şimdi onu bunu da iki top at neşemizi bulalım” çekiyor bana beden diliyle.

Onun yine kafasını çok takmadığı ama benim hem internetten hem de böyle şeylere kafa yormayı seven arkadaşlarımdan çok sık duyduğum bir şey daha var: “Sizin bu hayvanlarla kurduğunuz ilişki aslında bir tahakküm, bir iktidar ilişkisi.”

Bu beni ‘insan sevmiyorsunuz’ argümanının tersine biraz geren bir husus. Ara ara dönüp köpeğe bakıyorum, “Allah’ını seversen söyle, tahakküm kuruyor muyum” diyorum. Köpekte yine tık yok. Hasılı bana sorarsanız ya da mesela siz değil de bir taksici sorarsa, insanlarla hayvanlar arasındaki tüm ilişkileri iktidar gibi bir gerekçeyle okuyup geçmek bence çok sağlıklı değil. ‘İnsan sevmiyorlar ondan kedi köpek bakıyorlar’ da ha keza aynı kategoride. Bu ilişkiler tek bir nedensel etkene indirgenemeyecek kadar çeşitli ve değişken.

Şimdi aslında bütün bu kafamdakileri durak durak dolaşıp bütün taksici abilere, internetin köşesine bucağına ve bu yazıyı sonsuza kadar uzatarak size anlatmaya devam edebilirdim.

Lakin kaynak sıkıntım var. Daha doğrusu yoktu ama az önce ben bu yazıyı yazarken oluşmuş. Anlattıklarıma dayanak olarak İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Biz ve Onlar, Hayvanlarla Bağımızı Anlamak’ isimli kitaptan faydalanıyordum. Dur biraz daha faydalanayım diye içeriden almaya gittiğimde benim köpeğin de aynı kaynaktan farklı bir amaçla faydalandığını gördüm. Yemiş yarısını kitabın. Şimdi üzerinde tahakküm kurmadan yaptığının yanlış olduğunu ona anlatmaya çalışacağım. Başarı ihtimali düşük bir sınav ama olsun, kazanmak için sevmedik sonuçta.

Yazının Devamını Oku

Kış bana bir adım yaklaşsın ben ona koşarım

Hiçbir şey anlamadığımız bir yaz ve sonbahar bitti, yağmurlar sahaya indi. Ben hazırım, halkımız salgından korkmuyorsa ben de mevsimden korkmam.

Kış yaklaşıyor da bana mı yaklaşıyor? Valla evet, belli açılardan bana yaklaşıyor. Kışlık kostümlerim hazır. Köpek, sahillerde insan kalmayacak, her yer onun ve arkadaşlarının olacak diye memnun. Kararlı sporcular ve cevval köpek sahiplerinden başka kimselerin ortalıkta gözükmediği sabah 6.30 nöbetine dikilip parka koşmaktan da evde koridora top atıp getirmekten de biraz baymıştık. Zaten top işi de pek iyi gitmiyordu. Çünkü topu atıyorum, peşinden gidiyor. Top sandalye altına falan girdiyse eğilip almaya üşeniyor. Aynı coşkuyla topsuz olarak gelip, oturup mama bekliyor. ‘Top yok ama şöyle düşün, ya ben de gelemeseydim? Cana geleceğine mala gelsin sonuçta öyle değil mi?’ gibi bir bakmalar, bir haller...

Bunun yanı sıra artık camları kapatabileceğim; martıdan düşenler, ilişki problemleri yaşayıp bağrışanlar, sokak particileri eve doluşmamış olacak.

Ayrıca üzeri halı ve battaniye kaplanmış arabaları son derece eğlenceli buluyorum. Birer sokak sanatı havası veriyor. Ama yağmurlu günlerin beni endişelendirdiği yanlar da var. Malum kapalı mekân konusu en başta. Yemin ediyorum COVID polisliği yapmıyorum. İnternette çılgın gibi küresel vaka sayılarını falan da takip etmiyorum. Ama çeşitli ülkelerde önlemlerin yeniden sıkılaştırıldığını ‘Artık pandeminin p’sini duymak istemiyorum’ desen bile duyuyorsun. Zaten konudan artık bu boyutta, bir koşarak uzaklaşma çabasıyla uzaklaşmak da mantıksız olur. Bizde bu işler çoktan yaşandı bitti ruh hali hüküm sürüyor.

Hazır değilim ama korkmuyorum

Bu rahatlığın bir dayanağı var mı diye merak ediyor insan. Mesela geçen yağmurdan kaçınmak için şurada bir şeyler içelim diyerek girdiğimiz dükkân. Elemanın maskesi yoktu. “Siz de mi taksanız” dedim, “Siz takıyorsunuz ikimizin de takmasına gerek yok” dedi. Böyle bilimsel bakış açılarını görünce rahatlığın dayanağı konusundaki sorumun cevabını da almış oluyorum işte. Sonra vay efendim sen de konulara çok negatif bakıyorsun, kolay sorun çıkarıyorsun... Şimdi ben “Şöyle önlem aldık, böyle eşeği sağlam kazığa bağladık” diyenlere mi inanacağım, bu kardeşimiz gibi pandemiyi demirden korksak trene binmezdik çizgisinde karşılayanlara mı?

Kışın trafiğine, ‘o tarafa gitmem bu yağmurda abi’sine, zaten metrekare savaşları ve kim inecek kim binecek kavgalarıyla doğalda gergin olan, pandemiyle iyice herkes kendinden mesul, burası metrobüs havasına giren toplu taşımasına ve kaldırım taşı var sandığım yerde su birikintisi bulmasına hiç hazır değilim, o kısım da ayrı. Ama halkımız pandemiden korkmuyorsa ben de bir mevsimden veya yağmurdan korkacak değilim.

Yazının Devamını Oku

Ne mozaiği, peyzaj, peyzaj!

Bütün haftayı ele geçiren ‘yol kenarında peyzaj mı olsun resim mi’ kavgası beni başka bir şey düşünemez hale getirdi. İstanbul ve yeşil alan deyince aklıma ne geliyor, daha doğrusu bir şey geliyor mu diye şöyle bir kafa patlattım. Sonuç aşağıda.

Yine önüme düşen bir tweet: “Mahalleye yeni taşınan bir grupla mahalle ahalisi arasında gürültü sebebiyle pencereden bağrışmalı kavga çıktı. ‘Burası Kadıköy, gürültüden rahatsız olan Bağcılar’a gitsin’ argümanı üzerine kimin Bağcılar’a gitmesi gerektiği konusunda Bağcılarfobik bir tartışma sürüyor şu an.”

Neyse konumuz bu değil. Konumuz yeşil alan. Benim içinde yaşadığım şehirle ilgili son yıllarda hissettiğim durum, bu tweet’in “Burası Kadıköy” çıkışıyla paralel aslında. Şehirden bana “Burası İstanbul! Ağaçtır, yeşilliktir isteyen Akdeniz’e, Ege’ye taşınsın” diyormuş gibi bir elektrik alıyorum.

Kendi adıma yol kenarı peyzajlarını eskiden beri aşırı çirkin ve masraflı buluyordum. Çiçeklerden yapılmış Kız Kulesi kafamdaki yeşil alan tanımından oldukça uzaktı.

Türkiye gündeminde hiç beklemediğin şeylerin ana maddeye dönüşmesi enteresan ama. Konunun “Ne mozaiği ulan, peyzaj, peyzaj” çizgisine geleceği günü heyecanla bekliyorum ki çok da beklememe gerek kalmayacak gibi duruyor.

İstanbul’da ‘yeşil alan’ deyince benim aklıma şahsi tarihimde de yeri olanlardan neler geliyor peki?

İlk isim Göztepe Parkı. Burada bisiklete binmeyi öğrenmiş ve Bulutsuzluk Özlemi Halk Konseri izlemiştim. Top oynamak için de düzenli buraya giderdik. Sonradan yeni düzenleme yapıldı. Bol peyzajlı ve çiçek bahçeli bir alan oldu. Peyzaj seven insanlar burayı da çok sevecektir.

Fenerbahçe Parkı çizgisini bozmuyor

Fenerbahçe Parkı aşırı tatlı ve çizgisini yıllardır bozmayan bir alan. Adını anmaya korkuyorum “Hemen bir düzenleyelim onu” diyen çıkar diye.

Yazının Devamını Oku

Benim köpek acaba sağcı mı solcu mu?

Parka köpekler için oyun alanı yapılmış. Pek anlamlı olmamış ama olsun, niyet güzel. Benim derdim başka. Aynı alanın sosyal medyada ‘köpekler arasında sınıf ayrımı var’ tartışması çıkardığını gördüğümden beri benim köpeğe bakıp politik duruşunu çözmeye çalışıyorum. Henüz tam bir renk vermiyor.

Geçen gün önüme düşen bir tweet: “Parkların içindeki köpek oyun parklarına, sokak köpeklerini almıyorlar. Sınıfsal…”

Tepkiler ve “O iş öyle değil” itirazları üzerine devam edilmiş:

“Köpek sahibi olup bu durumun sınıfsal olmadığını, sağlık amaçlı olduğunu söyleyenler var. Sizin imkânınız olduğu için köpekleriniz düzenli veterinere gidebiliyor, sokak köpekleri kendi paralarını kazanamadığı için gidemiyor. Sınıfsal değil derken aksini kanıtlıyorsunuz.”

Şimdi burada en baştan itiraz edeceğim bir-iki nokta var. Birincisi, bahsi geçen ve fotoğrafı paylaşılan oyun alanını biliyor ve kullanıyorum. Zaten yapılalı bir ay ya oldu ya olmadı. Sokak köpeklerinin içeri girmek gibi bir taleplerini de içeridekilerin onları almamak gibi bir uygulamasını da görmedim. Yani sahada böyle bir kavga yok, sosyal medyayı bilmem.

Ayrıca alan anlamlı bir alan değil, çok dar ve spesifik olarak zinde tutmak yani ‘agility training’ için tasarlanmış, sokak köpeğinin özellikle girmek isteyeceği bir cazibe merkezi değil. Hatta sahipli köpekler bile çok bayılmıyor. Bu işin yarışmaları var, ona hazırlanacaksanız işinize yarar anca. Sokak köpeği arkadaşların sporda kariyer yapma gibi bir hayalleri olduğunu sanmıyorum.

Hepsini geçtim ‘Modalı hayvansever teyze’ diye karikatürize bir stereotiple anılan mahallede, ‘sokak köpeği oraya girmesin’, ‘kedi oradan geçmesin’ gibi mücadeleler verip kazanmayı bırak, parçık pinçik edilmeden olay mahallinden ayrılınabileceğine siz inanıyor musunuz?

Genel hali Victoria Beckham’ı andırıyor

Bir kere işin temelinde evinde hayvan besleyenlerle sokaktaki hayvan için dertlenen, kendi bütçesinden kısırlaştırma gibi işlere koşturan insanlar çoğunlukla aynı insanlar. Gel gör ki bu hayvan işlerinde hem çok fazla gereksiz rüzgâr yapılıyor hem de sosyal medyada ‘hayvansever’ gömmenin reytingi iyi. Millet tuttuğu yerden gömüyor.

Yazının Devamını Oku

Bizim sokağı dinliyorum, gözlerim kapalı

İstanbul’un seslerini kayıt altına alan harika bir proje var. Bir süredir şehri oradan, bizim sokağı da evden dinliyorum. Motorsiklet sesinden marşlara, gitar resitalinden folklor performansına ne ararsanız var.


İstanbul’un seslerini kayıt altına alıp derleyen soundsslike.com çok sevdiğim bir proje. Kentin çeşitli bölgelerinden günlük hayatın çeşitli seslerini dinleyebiliyorsunuz. Siteyi kurcalamaya başladığımdan beri bizim sokağın seslerini de daha bir dikkatli dinler oldum.

Ses kaydı almadım ama yazı kaydı olarak şöyle bir özet geçebilirim...

Bir kere en yaygın sesimiz açık ara motosiklet sesi. Bu çok yönlü bir ses. Bir normal, düz geçen motosiklet sesi var. Bizim sokağa kestirme olsun diye ters yönden girmek çok yaygın bir alışkanlık... Öyle girip hızlıca çıkayım derken yokuşun köşesinde düşme sesi var. Bu durum, geçen günkü dolu gibi hava olaylarında, virajdaki mazgalın da ıslanıp iyice kayganlaşmasıyla zirve yapıyor. Camdan “Geçmiş olsun, iyi misin?” diye seslenmeye epey vakit ayırdığımız oluyor...

Ayrıca ters yönden gelen motorla düz yönden ama yine de hızlı gelen motorun ani karşılaşmasından kaynaklanan tartışmalar, küfürleşmeler oluyor. Bu da çok duyduğum seslerden.

Haftanın belli geceleri keyfi yerinde bir şekilde ‘10’uncu Yıl Marşı’ söyleyerek geçen abi var. Favori seslerimden kendisi. Bazen de hükümete yönelik eleştirilerini kendi kendine seslendirerek geçiyor. Sorun etmiyoruz, içine atacağına bizim sokağa atsın. Bütün büyük hastalıklar içine atmaktan çıkıyor sonuçta.

Karşı binamızın pencereleri bir performans alanına açılıyor. Oradan kaynaklı sesler var. Folklor gösterisi falan olduğu zamanlarda bütün gün evin içinde oynanıyormuş gibi oluyor, o iyi değil. Ama n’apacaksın folklor da bizim sokağın bir rengi sonuçta!

İnşaat sesi tabii ki şehrin pek çok yerinde olduğu gibi olmazsa olmaz... Sürekli duyuyorum. Resmen yaşadığımızı hissettiren bir ses. İnşaat sesi kesilirse öldüm herhalde, o yüzden duyamıyorum diye huylanmaya başlarım.

Yazının Devamını Oku

Müsaitseniz kulak misafirliğine geleceğiz

Yolda yürürken kulağıma şöyle bir takılıp geçen cümleleri aşırı seviyorum. Bazıları o kadar cazip ki “Pardon sizinle biraz havadan sudan muhabbet edebilir miyim?” diye sormak istiyor insan. Bu hafta duyduklarımdan size küçük bir liste hazırladım.

Sağımda solumda konuşulanlara kulak kesilmek, çaktırmadan milletin muhabbetini dinlemek gibi bir alışkanlığım gerçekten yoktur. Ama enteresan diyalogları seçtiğimden midir, çektiğimden midir bilinmez, kulak ucuyla acayip tuhaf şeyler duyduğum oluyor. Bu hafta hava alma seanslarımda kulak misafiri olduklarımı bir kenara not edeyim, alt alta yazınca ne olacak bakalım dedim. İlginç bir sonuç elde ettim. Şöyle bir liste halinde sizinle de paylaşayım.

 Alt sokakta yanımda geçen biri genç, biri orta yaşlı iki erkek birey:

-  Muğla ilçe di mi?

-  İl.

- Fethiye ne oluyor peki o zaman?

 - Kıta o kardeşim. Avrupa, Asya, Fethiye, Amerika...

(Doğru diyorsun usta, coğrafya kaderdir diye müdahil olmamak için kendimi zor tuttuğum bir diyalogdu bu.)

Kaldırımdaki kafe masasında arkadaşına belli bir yaşın üzerinde baba olmanın zorluklarını anlatan hafif yılgın ama samimi kardeşimiz:

Yazının Devamını Oku

İki boyutlu şehir gezmeleri

Bir yerden bir yere gitmek zor, zaten gidilecek pek bir yer de kalmadı artık. Böyle olunca İstanbul’da yaşamanın anlamlı yanları bir bir ortadan kalkmış oluyor. Şehirle bağımı koparmamanın yollarını internette gezerek arıyorum. Sosyalleşme adına bir randıman alınsa da aynı tadı vermiyor tabii...


"Maskeyi kolunuza takmayın, nefes alıp verme işini kolunuz yapmıyor.”

“Hayır efendim açık havada maske takmanın bir mantığı yok, üstelik daha az oksijen alıyoruz, o daha tehlikeli.”

Bu maske kavgaları beni sıktı. Şöyle bir sıkıntım daha var: Benim açımdan şehirde yaşamanın mantığı; terazinin bir tarafında trafikten ekonomik meselelere kadar geniş bir skalada uzanan çektiğimiz çileler varken, diğer tarafında şehrin bize sunduğu nimetlerin yer alması. Nimetten kastım da işte büyük sporcuları kanlı canlı izleyebilmek; festivallerde aynı şekilde dünya çapında ünlü sanatçıları görme şansını yakalamak; konser, tiyatro, sinemaya gidebilmek gibi şeyler...

Ama şimdi maskeyi taksan da takmasan da şehirde hareket etmek zor. Bu saydıklarım zaten yok. Böyle olunca şehirde yaşamak anlamsızlaşıyor. Bu anlamsızlığı bir nebze olsun azaltmak ve yaşadığım şehirle bağlarımı biraz güçlendirmek için çevrimiçi gezmeye başladım. Street View’da sevdiğim yerleri geziyorum.

Yalnız şöyle bir sorun oluyor, koyduğumu yerinde bulamıyorum. Oturduğum bütün binalar yıkılmış. Halbusi “Buralar eskiden komple dutluktu, liseliler hatırlamaz” diyecek kadar da yaşlanmış hissetmiyorum kendimi.

Çocukluğumun geçtiği sokağı geziyorum, tanıyan beri gelsin. “Aktüel mahallemde bir gezintiye çıkayım bari” diyorum. Bu oldukça verimli geçiyor. Hatta bir sokakta arkadaşım Ercan’ı çocuğuyla yürürken bile yakalıyorum fotolarda. Hemen ekran görüntüsü alıp atıyorum kendisine “Yalnız masken yok bebeğim, oluyor mu böyle” diyerekten. O da “Oğlum o fotolar pandemi öncesinden, şu ortamda foto çekmekle mi uğraşacak adamlar” diyor. Bu küçük yazılı atışmayla bir sosyalleşme deneyimi bile yaşamayı başardım işte. Sağ olasın Street View.

Elim değmişken aramızdan ayrıldığından beri Taksim’e, gitmeyi reddettiğim AKM’nin tarafına da bir bakayım diyorum. Yok, burada da sadece boş arsa ve vinç var. Ercan haklı, online gezinti offline gezintinin epey gerisinden geliyor.

Yazının Devamını Oku

Senin müziğin ama benim de kulağım

Açık havada oturmuş, gitarla müzik yapanı dinlemek istemezsen uzağa oturursun. Neticede gitarist sayısı sınırlı. Ama bluetooth hoparlör kullanımı bir ön çalışma süreci gerektirmiyor. Dolayısıyla her yerde. Ondan kaçabilir miyim, kaçsam bile kurtulabilir miyim?

- E buraya çakıl dökmüşler, nerede ateş?

- Ne ateşi?

- Deniz kenarına böyle bir alan yapılmışsa orada hemen ateş yakıp tek gitarla müzik yapmak icap eder. Az dur, yarın öbür gün görürsün.

Yürüyüşümüzde eşbaşkanım gerçekten haklı bir noktaya parmak basıyor. Ateş başında tek gitar yıllar boyunca türlü türlü şakaya malzeme olmuş, buna rağmen üreticisi bol olan geleneksel bir kültür faaliyetimizdir. Biliyorsunuz işte, ‘Akdeniz akşamları bir başka oluyor’ şekli...  Kalabalık ortamlarda kendi müziğini başkasına dinletme meselesi bana hep biraz sıkıntılı gelir. İstemezsen dinlemezsin, “Amatör sanata ters gitmeye gerek yok” diyeceksiniz. Ama o işler öyle olmuyor işte. Misal ben istemediğim halde yan komşumun müziğini gecenin ilerleyen saatlerine kadar dinliyorum, karşı çaprazda bir apartman var, orada da müziğine güvenen bir kardeşimiz var. Onunkini de el mahkûm dinliyorum... Yürüyüşe çıkıyorum, arkamdan gelen bisikletine hoparlör takmış vatandaşın müziğine de yakalanıyorum. İki nefes alalım, deniz kenarında biraz oturalım dersem sahil mahalline hoparlörüyle gelmiş arkadaşların müziğini dinliyorum… Ben sizin müziğinizin neden zorunlu ve aralıksız muhatabı oluyorum?
Özellikle bluetooth hoparlör işi bu oyunu tam anlamıyla değiştiren bir keşif oldu. Eskiden çayırda, çimende, sahilde oturduğunuzda, müzik dinlemek istemiyorsanız en azından sadece gitar çalabilenlerden kaçınmanız gerekiyordu. Gitarı ve ateşi uzaktan görebiliyor, mesafenizi ayarlayabiliyordunuz. Şimdi kimin cebinden hop diye bir hoparlör çıkacağını öngöremiyor ve “Bu akşam dolunay varmış, görebileceğimiz bir yere gidip baksak mı?” diye çıktığınız yolda kendinizi Duman’ın eski albümlerini dinlerken bulabiliyorsunuz. Ayrıca denkleme taşınabilir sehpa ve sandalyeler de eklenirse iş de müzik de rakı masasına dönebiliyor. Açık havada sessiz sakin iki dakika oturayım derken bir anda Müzeyyen Senar...

‘Müşteriler böyle istiyor’ diyorlar

Daha bunun kapının önünden telefonla çaldığı müziğe yüksek sesle eşlik ederek geçeni var, aynı telefonu mekân masasında, mekânın müziğinden bağımsız müzik yapmak için kullananı var, arabasından yayın yapan var, tek müşteri olduğun mekânda arkadaşını duyamayıp “Biraz kısabilir miyiz?” deyince “Müşteriler böyle istiyor” cevabını aldığın mekâncısı var, var oğlu var...

Peki bu kadar sıkılmışım, hiç muhatabına bir şey diyor muyum? Genelde demiyorum. Çünkü müziğine laf etmek insanları genelde kızdırıyor gördüğüm kadarıyla. En son bindiğim takside “Radyoyu kıssak olur mu?” soruma “20 lira veren kendini arabanın sahibi sanıyor, Allah belasını versin böyle mesleğin” diye cevap gelince buna kanaat getirdim. İnip yürüdüm yolun gerisini. En azından yüksek müzik yayını yapan varsa da yanından geçip gidebiliyorsun öyle olunca.

Yazının Devamını Oku

Kara Murat’ı boş verin de bu İstanbullu hanginiz?

“Memleket nere?” sorusunu da onu takip eden “Asıl memleket nere?” sorusunu da sevmem. Verdiğim cevabı da soruyu soranlar sevmez. Alternatif çözümler geliştirdim, kendime uydurma memleketler edindim. Kafam rahat!

Tüm zamanların en süpersonik dizilerinden ‘Battlestar Galactica’da sıklıkla tekrarlanan “Bunların hepsi daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak” cümlesini derin bir oh çekerek içimden tekrarlıyorum. Çünkü taksici az önce sohbet açma maksatlı bir denemede bulundu ve bunu yaparken de klasik hamlelerinden olan “Memleket nere?” sorusunu tercih etti.

Bendeniz bu sorudan nefret ederim. Çünkü “İstanbul” dediğinizde kafanıza direkt olarak “Tamam da asıl memleket nere?” sorusunu yersiniz. Ayrıca hemşericilik çok gereksiz bir şey. Sırf konu uzamasın diye bir dönem kafama göre birtakım şehirler söyleme alışkanlığı geliştirmiştim. Ankara demeyi denedim. Sonra baktım o da tam olarak beklenen cevap değil, kısa dönem Malatyalılık yaptım. Orada da işin “Neresinden?”e uzandığını fark edince Malatyamızın ilçelerini ezberleyip o günkü keyfime göre Arapgir, Darende, Hekimhan falan diye serpiştirmeye başladım. 
Ama bugün kendimi hiç Malatyalı hissetmiyorum. Dolayısıyla “Memleket nere?”ye yapacak bir şeyim de verecek başka bir cevabım da yok:

- Memleket nere?

- İstanbul.

- Yok, asıl memleket nere?

- O da İstanbul.

- Deden?

Yazının Devamını Oku