GeriMehmet İren Biraz da güzel şeylerden bahsedelim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim

Aktör John Krasinski’nin ‘Güzel Haberler’ formatından feyz aldım ve hafta boyunca kendimi gündemde pozitif gelişmeler aramaya adadım. Kendimce sonuç da aldım. Tabii benim pozitifim ABD’li bir bireyinkinden farklı oluyor...

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim

Fenomen dizi ‘The Office’ten hatırlayacağınız John Krasinski bir süredir YouTube’da ‘Some Good News’ (Bazı Güzel Haberler) isimli bir program yapıyor. Haklı olarak pandemi döneminde içimizi iyice karartan dünyadan sıkılmış. Köşe bucak iyi haber aramaya başlamış. Sabahları bol bol e-postaya gelen gündem derlemesi okuyan bir kişi olarak hissiyatını fazlasıyla anlıyorum. Üstelik kendisi bir de Batı’nın gündeminden darlanıyor. “Ben sana biraz da Türkiye gündemi atayım da iç daraltan gündemin kralını gör sevgili John” diyebilirim ona.

Sonuçta Krasinski’den feyz almaya ve gündemin güzel haberlerine odaklanarak yaşam kalitemi biraz yükseltmeye karar verdim. Hafta boyunca “Aaa bu tatlıymış dediğim” haberleri kenara attım. Tabii benim pozitiften anladığımla ABD’li bir bireyin anladıkları arasında bazı farklar olabiliyor. Buyurun, seçtiğim beş habere ve bunları ne açıdan pozitif bulduğuma bakalım...

Para cepte kalacak

- Liverpool Üniversitesi’nin araştırması fazla içki tüketimine daha meyilli olan meslekleri ortaya koydu. İmalat ve inşaat endüstrilerinde çalışan nitelikli işçilerin içki tüketmeye daha meyilli olduğu sonucuna ulaşılmış. Benim açımdan olumlu çünkü bu meslek gruplarında yer almadığım için param cebimde kalacak. Yer alsaydım sıkıntıydı, zira malumunuz içki fiyatları meyilli bireyleri fazlasıyla üzecek kadar yüksek.

- Laboratuvar maymunu zor bulunur olmuş. Koronavirüs aşıları için deneme yapılacak maymun bulunamıyormuş. Bunun sebeplerinden biri de Çin’de vahşi hayvan kaçakçılığına ciddi cezalar getirilmesi... Çin bu kategoride dünya lideri. O taraflarda hayvan kaçırılmazsa vahşi hayvanların çektiği zulüm küresel ölçekte bir nebze azalıyor. Bu gelişmeyi harika bir haber olarak listeme eklemişim. Durup durup yeni bir kaçak maymun edinen Türk YouTube fenomeni birey de rahat durursa maymunlar bir süre huzur bulabilir.

‘Bodyguard karga’

- Haberin iyisi Reddit’te bulunur. Tabii bu platformdan ben de borsada fırlayacak senetler ya da patlama yapması muhtemel kripto paraları öğrensem iyiydi ama onu beceremiyorum. Pozitif haber bulabiliyorum ki ona da şükür. ABD’de kadının biri bahçesindeki kargaları besleyerek kendisine alıştırmış. Buraya kadar güzel. Ancak kargalar bir süre sonra kadını koruma görevini de üstlenmeye karar vermiş ve ona yaklaşan komşulara saldırmaya başlamışlar. Kadın da Reddit’teki bir hukuk grubuna gelip akıl danışmış: “Bu kargalar birini yaralarsa ben sorumlu tutulur muyum?” “Evet, tutulursun çünkü vahşi hayvanları kendine alıştırarak sorumluluğuna almışsın” demişler. Ama olay mahkemeye değil bambaşka bir yöne gitmiş. Bütün mahalle kargaları beslemeye başlamış. Kargalar herkese alışmış. Sonunda da bahçesinde düşen yaşlı bir mahallelinin etrafında uçup yaygara yaparak yardım çağırmış ve zor durumdaki yaşlı bireyin hayatını kurtarmışlar.

- Türkiye Uzay Ajansı’nın ilk iş ilanını garson ve temizlik görevlisi için açmasını da pozitif olarak işaretlemişim. Çünkü istihdamın artması her şekilde olumlu. Ayrıca Türkiye’de her iş önce bir çay demlenmesiyle başlar. Uzay Ajansı’nın da işe buradan başlaması bence anlamlı.

- Son olumlu haberim de Katar’daki plaj voleybolu turnuvasından. Katar ilk kez kadın turnuvası düzenleyecekti ve ilk iş olarak kadın sporcuların kıyafetlerine kafayı takmış, “Bikini giymesinler, şort ve tişört giysinler” demişti. Alman sporcular direkt boykot kararı aldı. Katar da sonuçta hizaya geldi ve sporcuların kıyafetlerine burnunu sokmayacağını açıkladı. İnsanların yediğine, içtiğine, giydiğine karışılmasına çok ayar olduğum için böyle had bildirmeleri aşırı pozitif buluyorum.

X

Hoca bitir artık kışı, bitir!

Baharı bekleyen kumrular bu günleri görse sinirden kendilerini keserlerdi. Her sabah bir ümit gözümü açıp yine gri gri günler görmekten çok sıkıldım. Nisanda olduğumuz teyit edilip gereğinin yapılmasını temenni ediyorum.

Üşüyoruz: Zaten sınırlı saatlerde, sınırlı gerekçelerle sokağa çıkabilen, çok affedersiniz, serbest gezemeyen tavuğa dönmüş kişileriz. Bir de o sınırlı çıkışlarda titremek, çıktığına çıkacağına pişman olmak, olacak iş değil.Geçen sabah açtım pencereyi, olanca gücümle “Hoca bitir artık, bitir” diye bağırdım. Haberlere bakıyorum, ‘Bütün cemreler düştü’ diyor; takvime bakıyorum nisanı gösteriyor, pencereden dışarı bakıyorum, havanın bu gelişmelerden hiç haberi yokmuş gibi bir haller... Meteorolojiye güvenecek olursak siz bu satırları okurken hava bir nebze açmış olmalı. Ama önümüzdeki hafta tekrar bir süredir içinde oturduğumuz gri fona geri dönecekmişiz. Bu Londra’nın nimetlerinden faydalanmadan negatif yanını bol keseden deneyimlememize vesile olmak için tasarlanmışa benzeyen havanın benim ve pandemi el verdiğince muhatap olabildiğim sınırlı sayıdaki insan üzerindeki etkisini tane tane sıralayayım.

Motivasyon ağaçta yetişmiyor: Yani kendimizi salmayalım, depresyona sarılmayalım, işi gücü bırakıp kendimizi dağlara vurmayalım diye olağanüstü bir çaba sarf ediyoruz. E, her sabah kalkıp “Geçen hafta mıydı neydi, hani bir ara güneş çıktıydı” diye diye günleri karşılamaya devam edersem ne olacak bu motivasyonun hali?

Barajlar taşacak: ‘Bu yıl da barajlar boş’ diye tonla haber okuduk. Sonra yağmur yağdı, doldular. Artık taşma noktasına gelecekler, yüzde 70’i geçmiş. Bir damla daha yağmura, kara ihtiyacımız yok, hamdolsun. O yüzden ellerimizi kaldırıp hep beraber sesleniyoruz: Yağdırma Mevlam su, lütfen.

Uyanamıyoruz: Yataktan çıkıyoruz da uyanmış olmuyoruz. Bilmem kaç gündür işten eve döndüğümde anca uyanmış oluyorum. İşe mi gittim, rüya mı gördüm bilemediğim tuhaf anlar yaşanıyor.

Kış müzikleri fazla dinlenmekten aşındı: Bahar playlist’lerine geçmek istiyoruz. Gri, soğuk havalarda açılan neşeli bahar şarkısından hayır gelmiyor. Geçen bir ‘Here comes the sun’ çalayım, belki çağırdıkça gelir dedim. Play’e bastığım gibi sigorta attı. Evren bile inanmadı baharın gelme ihtimaline.

Size sokağa çıkamasanız da camdan bakınca görebileceğiniz güneşli bir hafta sonu temenni ediyorum. Ama tabii esas olan o güneşin bizimle kalıp kalmayacağı. Artık dördüncü cemre mi lazım, beşinci cemre mi, ne lazımsa inşallah en kısa sürede gereken yer neresiyse oraya düşer.

Yazının Devamını Oku

Tekrar hoşgeldin korona anksiyetesi

Geçen yıl bu zamanlar ‘karantina sonrası yapacaklarım’ listeleri hazırlıyordum. O listeye dönüp baktım, başarı yüzdesi yerlerde sürünüyor. Motivasyon desen o da bitmiş. Elimde kala kala, durup durup tekrar hortlayan korona anksiyetesi kalmış.

Bundan yaklaşık bir yıl önce korona günleri yeni başlamışken sizlere korona sonrası için planlarımı listelemiştim. Bir yıl sonra hâlâ hiçbir şeyden çıkamadığımız, tam tersine korona anksiyetesinin aynen geri geldiği göz önüne alınırsa bu listenin üzerinden bir geçip boyumuzun ölçüsünü ne kadar aldığımızı görmemizin yeridir, zamanıdır diye düşünüyorum.

Mesela demişim ki “Beslenmeden mustaribim”. “Çıkınca seni bir daha göremeyeceğim karbonhidrat” diye de devam etmişim. Bir hedefe bu kadar uzak düşülür. Tamam, pandemiden çıkamadık ayrı ama insan biraz olsun durumla barışır da bari pandemi içinde bazı şeylere tekrar çekidüzen vermeye çalışayım der. Yok! Her sabaha “Merhaba poğaçacı” diye başlıyor, çılgın gibi poğaça yiyorum. Beslenme işini düzeltmeye dair tüm ümitlerimi çöpe attım.

Sosyalleşme işinde “Çevrimiçi sosyalleşmeden hiç şikâyetçi değilim” gibi bir açıklamam olmuş. “Bunu karantina sonrası da sürdürebilirim” demişim. Bu konuda fikrim de ihtiyaçlarım da değişti. Artık hiç sosyalleşmesem de olur bir noktadayım. O gün geldiğinde yaşam koçu tutup tekrar sosyal beceriler kazanmaya çalışmam lazım.

Lakin geçen gün okuduğum üçüncü sayfa haberine göre de yaşam koçları ayda 40 bin lira kazanıyormuş. Ben sosyalleşme becerisi edinmeye böyle paralar ödemem.

Yani gelecek yıl bu zamanlar listeyi tekrar kontrol ederken muhtemelen sosyalleşme kelimesinin anlamını bile unutmuş olacağım. Parti üyesi olup kongrelere falan katılabilirim gerçi. Gördüğüm kadarıyla en sosyal ortamlar oralarda dönüyor şu aralar.

“Evden çalışma işine fazlasıyla alışmış olacağım ve ofise gitmek bana lüzumsuz gelmeye başlayacak” demişim. Valla şimdi tıpış tıpış gidiyorum işe. İş hayatımıza düzenli PCR testi olmayı ekledik sadece. Bu konuda da yanılmış, öngörülerimizi sahanın dışına doğru atmışız hep.

Herkes ekmek yapıyordu o günlerde. Marketlerde maşa bulunmuyordu. “Azmettim, ben de ilk gördüğüm yerde alacağım, er geç alacağım, yapacağım son şey olsa bile eve maya dolduracağım” demeye getirmişim. Almadım.

Yazının Devamını Oku

Sokağa çıkmak ya da çıkmamak...

Sokağa çıkma... Şimdi çık, bir saat kal, dön. Vazgeçtik çıkma. Hadi hadi çık, peki… Bu sistemler, renklenen iller, saatli açılıp kapanan bakkallar, gün bazlı açılıp kapanan tekeller beni yordu. Arkadaşım Ercan’ı ise daha bile fena yapmış. Yaptığım araştırmaların sonuçlarına bakılırsa postkarantina anksiyetesi diye bir şeye tutulmuş olabiliriz.

“Abi sonuçta kendini böyle ani değişimlere çok hızlı atmamak lazım, uzmanlar da bu böyledir diyor” diyor arkadaşım Ercan ve devam ediyor: “Halı saha gibi düşün. İki yıl oynamadıktan sonra, sahaya çıkınca bir açma-germe bile yapmadan dalıp koşturursan n’olur sonuç?”

“Sokağa çıkmadan önce açma-germe yapalım, bengay sürelim mi diyorsun yani sen şimdi?” diye sormadan edemiyorum.

Çünkü konumuz sokağa çıkmak. Ercan bu kapanma, açılma, kapanma, bazen açılma, bazen biraz daha açılma haline alışamadı. Kapanma kafasından da pek çıkamadı. Şimdi biliyoruz, bir sürü insan artık pandemiye fazlasıyla dolmuş, ‘ne pahasına olursa olsun sokakta olmak istiyorum’ aşamasında. Ama Ercan bunlardan değil.

Aslında ben de ondan çok çok daha iyi durumda değilim. İşe gidip gelen bir insan olduğum için dışarıyla ilişkim daha iyi ama ‘sokağa çıkmış olmak için sokağa çıkmak’ noktasında onun kadar olmasa da zorlandığım oluyor. Zaten çıktığım sokaktan pek bir randıman alamadığımdan da daha önce bahsetmiştim. Şu sıra uyguladığımız haftada bir gün teneffüs sistemi bana da tam uymadı. Sokak dediğin bazı noktalarda pandemi öncesi yoğun saatteki toplu taşıma kadar kalabalık. Hafta sonu yasaksız günde şöyle bir camdan bakınca, apartman kapısından çıkarken basmam gerekirse yanıma Akbil alsam mı diye düşünmeden
edemiyorum.

Ercan’ın durumu benden bariz biçimde beter ama. Anlaşılır da bir durum bu. Pek çok insan bu pandemi döneminde eve kapanınca orada zaman içerisinde bir koza inşa etmiş oldu. Ekmeği fırına verdim; toplantıları üstümde gömlek, altımda pijama altıyla hallettim; platformlarda ne var ne yok izledim, hadi hop bugün de bitti derken sokağa çıkma alışkanlığını da çaktırmadan kaybedeyazdılar.

KENDİNCE SPİRİTÜEL BİR DAMAR YAKALADI

Yazının Devamını Oku

‘Normal’ bir hafta sonu

Kademeli normalleşme dalgasını ıskalamayayım diye sahillerde gönül rahatlığıyla fink atmaya, oturup sakin sakin bir şeyler yemeye çalıştım. Pek verimli olmadı...

Normalleşmeyi hemen hissetmenin en mantıklı yolu sahile gitmek gibi göründü. Yasak olunca malum, bahsetmiştim, polis bir yandan, zabıta diğer yandan sahili kesiyor. Kolluk kuvvetleri tarafından durdurulmadan su kenarında gezindim. Kendimce yaptığım “Erken gideyim, millet de benim gibi sahile aç, çok kalabalık olur” öngörüm öngörüymüş ama yine de yeterince önü görememiş. Ben 9’da olay mahalline vardığımda saatlerdir orada olan, evden masa, sandalye, koltuk ne varsa getirip çimlerin üzerinde küçük bir salon kurmuş gruplar vardı. Geceden gelip orada kaldıklarından bile şüpheleniyorum. Kapatmaların çoğumuzu normalde üşeneceğimiz şeyleri yapmaya, mesela sabahın 6 buçuğunda kalkıp epey bir eşyayı en yakın deniz kenarına taşımaya sürüklemiş olması da ihtimal dahilinde.

Yasaksız bir günde uzun zamandır yasağa takıldığım için yapamadığım bir şey daha var. Arabayla süpermarkete gidip büyük çaplı aylık alışveriş yapmak.

GİT-GEL MARKET, İKİ SAAT

Kötü bir fikir olduğunun farkındayım. Ama ne kadar kötü bir fikir olabilir ki? Şu kadar olabilir: Arabayla 15 dakika sürmesi gereken yol gidişte 1 saat 10 dakika, dönüşte 50 dakika sürebilir mesela. Sürdü de nitekim. Gitti mi sana iki saat sadece markete git-gel hattıyla! Zaten kontağı çevirdim, sokaktaki birinci köşeyi döndüm, kendimi trafikte buldum. Yani 7 yaşımdan beri günlük bazda köprü geçerim. Köprü trafiğinin köprüye gitmeyenleri bile bağlayacak şekilde başladığını, başlangıç noktasının da bizim sokağın köşesi olduğunu hiç görmemiştim.

Markette de hatırı sayılır bir yoğunlukla karşılaşıp iki saatimi de orada bırakınca günün kullanılabilir kısmının üçte birini zaten yemiş olduk.

Günün kalanında anlamlı bir şeyler yapmak zorundayım artık. Yasaksız günü heba edemem.

Bir yıl sonra hafta sonu sokağa çıkabilir ve bir yerde oturup bir şeyler yiyebilir olunca yiyeyim bari diyerek denemelere başlıyorum. Bu restoran deneyimi denen şeyi neredeyse tüm detaylarıyla unutmak üzereyim. Beni bu hale getiren pandemi, insanları restoranda bir masa için birbirini kesecek hale getirmiş. Herkes ta hafta ortasından yer ayırtmış. Masa bulan beri gelsin. Kahvecide de durum aynı şekilde. Kahveyi elde aldım almasına da sokakta elimde kahveyle kalakalınca hiç normalleşmiş hissedemedim kendimi.

Yazının Devamını Oku

Gevşeyelim gevşemesine de...

Bu dönemde hepimiz çok gerildik. Ben kendi adıma gevşerim gevşemesine de bu denetleme işlerinin yarattığı durumdan gevşemem zaman alabilir. Bir süre güldüm eğlendim ama ufak ufak asabım bozulmaya başladı zira...

Şimdi ben geçen hafta sonu dişçiden dönüyorum. Parkın yanından geçerken bir polis kibarca “İyi pazarlar, parka girmeyin lütfen, olur mu?” diye uyardı. “Tamam, doktordan eve gidiyorum zaten” dedim. “Tamamdır, geçmiş olsun” dedi, geçtik.

Bir önceki hafta da aynı noktada eve gitmek için en kestirme yolun gerçekten parkın içinden geçtiğine ikna etmek ve parmağımla gösterip çıkacağımı vaat ettiğim çıkıştan çıkarak eve ulaşmak gibi bir yaşanmışlığım olmuştu.

Sonra eve geldim. Haberlere bakıyorum, Bursa’da dağ ilçelerinden birinde hayvanlarını otlatmak için dışarı çıkan yaşlı kadını jandarma bulup eve gitmesi için uyarmış. “Şefkatli yaklaşım herkesin takdirini kazandı” diyor. O kadar da kazanmamış ama bakınca. 75 yaşındaki Ümmü Nine de gerilmiş zaten karşısında şefkatli de olsa jandarmayı görünce birden.

Onun ardından biraz daha gezinince Beyoğlu’nda bir saçma ceza kilitleme vakası düştü. Kadının nefes almak için kısa bir süre maskesini indirip geri taktığını kameralardan tespit edip ceza yazmaya kalkan bir memurumuz olmuş.

Daha önce bu korona denetlemeleri kapsamında gördüğüm en saçma videoyu hatırladım. Kahramanmaş’ta tedbirler çerçevesinde denetim yapan ekiplerin potpurisi. Ekipler önce motosikletteki evli bir çifti durduruyor, “Sizde hiç sosyal mesafe kalmamış” diyor. Motosikletteki kadın haklı olarak şaşalamış, o şaşkınlıkla ağzından “Ama eşim” yanıtı dökülüyor. Polis Nuh diyor, peygamber demiyor. “Şurada otobüs durağı var” diyorlar. Adamcağız eşini otobüs durağına bırakıp yoluna devam ediyor. Sonrasında aynı ekip bir aracı çeviriyor. Adam annesini hastaneye götürmekte. Kadını ön koltuktan kaldırıp arka koltuğa geçiriyorlar sosyal mesafe olsun diye. Sürücü bir “Hasbinallah” çekip yoluna devam ediyor. Finalde bir de genç çevrilmiş. “Bir günle yırttın” diyorlar. Çünkü oğlanın bir gün önce doğum günüymüş ve yaş kısıtlamasından bir günle kurtulmuş. “Ama yine de işini hallet, hızlıca evine git” diye uyarıyorlar.

Şimdi gevşeme falan diyoruz, iyi güzel. Ben de bu korona konusunda normalleşmeye hazır hissediyorum kendimi. Ama bu denetlemelerin kendinden mizahlı hallerinden, olası bir problemde ilk önlemin her zaman için yeşil alanlara erişimi engellemek olmasından biraz fazla darlandım. Bu gerilimden gevşemek kısmı pek kolay olmayacak gibi geliyor.

Ayrıca görünüşe göre ancak vatandaşın elini taşın altına koyup hazırladığı excel tablolarıyla anlamayı başarabildiğimiz hangi il ne kadar normalleşecek sürecinde de bunlardan daha çok görecek gibiyiz. Mesela drone’larla maske denetlemesinin devam edeceğini görüyorum. Buna da ‘Dinamik Denetleme’ deniyormuş. Bu drone’ların hayatımıza girip iyice oyuncak olduğu dünyaya “Yeter artık germe beni!” diye bağırmadan edemiyorum.

Yazının Devamını Oku

Mars’a mı gitsem Meksika’ya mı?

Bir daha bana bir takside uzaya gitmekle ilgili bir soru sorulursa daha net bir duruş sergilemek niyetindeyim. Boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırıyorum.

Uzun zaman sonra taksideyim. Ana arterler açık. Radyoda Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım’ın açıklamaları var. Bir noktada “Biz uzayda olmak mecburiyetindeyiz” cümlesi geçiyor. Şoför Bey de bu noktada bana dönüp “Mecbur muyuz uzaya gitmeye?” diyor.

Anında “Ben gitmem” diyorum. Hızımı da alamayarak ekliyorum: “Mars’a  gideceğime Meksika’ya giderim.” Bu, çok sevdiğim bir arkadaşımın “Uzaya gitmek ister miydiniz” sohbetlerinden birinde verdiği cevap. “Konu ‘uzağa gitmek’ olunca Meksika benim için şu anda yeterince uzak ve henüz kendisini görmedim” diye de devam etmişti. O zaman bu zaman bu bakış açısı bana aşırı makul gelir.

Yoksa aslında uzaya gitmeye hiç karşı değilim. Ama ‘mecburiyet’ düzleminde sorulunca hiç gidesim gelmiyor. Ayrıca ben de daha Meksika’yı görmedim.

Filmlerde gördük, gemide birisi mutlaka psikopatlaşır

Şoför Bey “Yok” diyor, “Ona bakarsan ben Meksika’ya da gitmem. Orası da uzak. Temsil edilmek olarak diyorum, uzayda temsil edilmeli miyiz?” Böyle başlayan sohbetimizi uzaya gitmek kaça patlar konusunda afaki hesaplamalar, uzayda madencilik imkânlarına yok bilgiyle genel bakış ve Elon Musk başlıklarına değinerek tamamlıyoruz. Lakin nasıl verimli bir sohbetse taksiden ve kardan çıkıp bilgisayar başına ulaştığımda aklımda hâlâ benzer sorular dönmeye devam ediyor: Bu uzay dediğin başı sonu belli ufak bir alan değil. Temsil edilelim edilmesine de neresinde temsil edilelim tam olarak?

Bir daha bana bir takside bu soru sorulursa daha hazır, daha net ve daha kararlı bir duruş sergilemek niyetindeyim. Dolayısıyla gün içinde boş vakitlerimi kendimi bu hususta geliştirmeye ayırmak istiyorum.

Mars’ta temsil edilelim desen o iş zaten sakat. Elon Musk “Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadan önce Mars’ta şehirler kurmalıyız” diyor ama uzaycıların ciddi bir kısmı onunla hemfikir değil. Gitmek çok pahalıya geliyor, ortam elverişsiz, acil bir durum olsa yardım gelmesi minimum iki yıl çekiyor ve şu ana hiçbir astronot Dünya’dan gezegenimizi göremeyecek kadar uzaklaşmadığı için böyle bir yola çıkanların akıl sağlığının da yolun sonuna kadar dayanmayacağından şüpheleniyorlar.

Yazının Devamını Oku

Hangi gün aslında dündü?

Pandemi iş hayatını değiştirdi değiştirmesine de değiştire değiştire zaman döngülü bir filme çevirdi. Bu temadaki filmleri o kadar da fantastik bulmadığımız günlerden hepimiz biraz daraldık sanki, değil mi?

Platformda açtığım film zaman döngülü çıktı, anında kapattım. En bilineni ‘Groundhog Day’ (Bugün Aslında Dündü - 1993) olan temayı biliyorsunuz. Kahramanımız sürekli aynı günü yaşar. Ben (ve sanırım daha pek çok insan) bu temayı artık haliyle hiç fantastik bulmuyorum ve kendisine tahammül edemiyorum.

Neredeyse aynı günü tekrar yaşama meselesini ziyadesiyle deneyimledik. Fark olarak belki bizim döngümüzde 5+2 sisteminin olması.

Sokağa çıkma yasaklı hafta sonları deneyim olarak birbirlerinin tuhaf tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi günleri de benzer bir şekilde kendi 5’li tekrarlarına dönüşüyor.

Hafta içi tekrarları ve hafta sonu tekrarları birbirlerinden biraz ayrılıyor ama. Hafta sonu tekrarlarını ele almıştık, bu kez hafta içi tekrarlarını ele alacağız.

Çünkü bu aralar pandemi dönemi iş hayatını nasıl değiştirecek sorusunun cevabını bulmuş gibi hissediyorum.

Öncelikle nasıl değiştirdiği ayrı, bir kere değiştirdi, sonra hiç ellemedi, aynen öyle devam etti. Evden çalışanları şöyle değiştirdi: Video konferans işine geçilince biliyorsunuz. “Nasıl olsa evdeyiz, hallederiz” ve “Yeni döneme adapte oluyoruz” kısmına geldik. Bu kısım çabuk tarafından coştu. Daha fazla çalışılır, daha fazla ve daha saatsiz iş için iletişilir oldu. Sonra da bu ilginç biçimde pek çok sektörde büyük ölçüde böyle kaldı.

Yazının Devamını Oku

İnsan gündemine yeter dedim

Hayvanseverler insan sevmez derler, bu doğru bilgi değil. Ama kendi adıma insanı değilse de insanın gündemini sevmekte biraz zorlandığımı kabul edebilirim. Bu yüzden kendimi hayvan gündemine verdim.

Çok söylenir, siz de duymuşsunuzdur: Hayvanseverler insan sevmiyor. Doğru olmadığı araştırmalarla da sabit, o ayrı ama benim açımdan şu doğru olabilir, insanların gündemini sevmiyorum. O yüzden sabah günün haberlerini şöyle bir tarama ritüelimde bazı düzenlemelere gitmeyi denedim. İnsanlar yerine hayvanlar âleminin gündemine bakıyor, “İnsanlara da başkası baksın artık” diyorum.

Tabii Türkiye özelinde orada da çoğunlukla iç açıcı şeyler olmuyor. Mesela geçen güne, sürekli geldi, gelecek denen ama bir tarih verilmeyen Hayvan Hakları Yasası’nın taslağı olduğu iddia edilen metne bakarak başladım. Evde üç hayvandan fazlasını bulundurmanın yasaklanacağını gördüm. Yine olmayan bir probleme çözüm üretilmiş olmasına sinir olup kapattım.

Daha pozitif bir haber arayışıyla rotamı tilkilere çevirdim. Türkiye’nin pek çok köşesinden “Sevimli tilki yemek için şuraya indi” haberleri akıyor. Haftada üç tilki haberi garanti ajanslarda. Mesela bu sabahın tilkisi Tokat Reşadiye’den... Kaplıcaya gelen tilkiye çorba ve ekmek ikram edilmiş. Sivas’ta başka bir tilki kendini pideciye zimmetlemiş. Kedilerle birlikte kapıda yemek yiyormuş. Bu tatlı tilki haberleri de aslında o kadar tatlı değil tabii. Hayvanın doğal ortamında yiyecek kalmamış, gelip kaplıcadan medet umar olmuş. Ayrıca saf değiliz, ajansa düşmeyen ve insana yaklaşması tam tersi etki yaratıp vurulan bir tilki daha olduğunu biliyoruz.

Böyle insan içine inen yabandomuzu da oluyor ama bizde pek hoş karşılanmıyorlar. Lakin Fransa’nın Nimes kentinde de domuzlar sokağa inmiş. Bir sorun yaşamadan gezinmiş, yemeklerini yiyip gitmişler.

Pozitif haber arayışımı sürdürüyorum. Ordu’da dereye düşen danayı itfaiye eri sırtında taşıyarak çıkarmış. İşte pozitif. Aynı dana Kurban Bayramı’nı sağ salim atlatamayabilir tabii ama ajansın danayı bu kadar yakından takip edeceğini sanmıyorum. Dolayısıyla hikâyenin sonunu öğrenemeyeceğim.

Eski sevgiliden intikam

Pozitif bir haber de ABD’de var. Joe Biden’ın iki köpeğinden biri olan Major barınaktan çıkıp Beyaz Saray’a kadar ulaşan ilk köpek olmuş. Buyurun size güzel bir detay: Portakal Reis son 120 yılda Beyaz Saray’da köpeksiz yaşayan ilk başkanmış. James Polk ve Andrew Johnson’ın da köpekleri yokmuş. Bu ikisi de aynı Portakal Reis gibi dört yıl oturabilmişler başkan olarak. Köpek yoksa ikinci dönem başkanlık da yok diyebiliriz yani.

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu aslında geçen hafta sonuydu

Size de kısıtlamalı hafta sonları giderek birbirine benziyormuş gibi gelmiyor mu? Geçip giden cumartesi ve pazarlara bakıyorum, hepsinde olan biteni birkaç anahtar kelimeyle özetleyebilirim; poşet, köpek, izin kâğıdı, park-bahçe ve bira...

Al Pacino’nun ‘Şeytanın Avukatı’nda malum tiradı vardır ya hani: “Bak ama dokunma. Dokun ama tatma. Tat ama sakın yutma!” ‘Hafta sonu sokağa çıkma yasağı’ denince benim aklıma gelen şeylerden biri bu. Birbiriyle yer yer çelişen, yer yer de duruma göre tuhaf esneklikler gösteren kurallar silsilesi. Kısıtlamanın aklıma getirdiği diğer şeyleriyse şöyle anahtar kelimeleriyle aktarayım...

Poşet: Kısıtlamanın olmazsa olmazı. Malum sokak yasak ama market serbest. Elinizde bir market poşeti varsa pekâlâ markete gidiyor veya marketten dönüyor olabilirsiniz. Hal böyle olunca poşeti kapan kendini sokağa atıyor. Bir poşete birkaç mandalina, bir de ekmek atarsanız (illa marketten almanıza gerek yok, evden de doldurabilirsiniz) Kadıköy’den Bostancı’ya kadar yürüseniz bile sorun olmuyor.

Köpek: Hollanda’da kırk yılın başı iki sokağa çıkma yasağı gelince ortalık birbirine girdi, malum. Yasaktan kaçmak için köpek kiralama gibi ilginç bir yöntem devreye girmiş. Ancak ben bizim bu taraflar için uyarayım: Köpek her ne kadar evden çıkabilme yetkisi verse de asla ve asla bir market poşeti yerine geçmiyor. Mesela köpekle sokakta ileri geri yürümeyeyim, şu 500 metre aşağıdaki parka ineyim derseniz, polis gelip “Yalnız köpekleri kapımızın önünde gezdiriyoruz” diye kovalıyor. Siz kovalanırken elinde ekmekli poşetle yürüyüş yapan teyzeler de yanınızdan akıp gidiyor. Ayrıca iki kişi bir büyük poşetle istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ama ‘iki kişi-tek köpek’ işlemiyor. “Niye bu köpeği iki kişi gezdiriyor” diyorlar.

İzin kâğıdı: Bu belge çok iyi. ‘Arabayla gezebilir’ mealine geliyor ve isminin korkutuculuğunun tersine gayet kolay edinilebiliyor. Kimle konuşsam izin belgesi var.

Park-bahçe: Pandeminin başından beri ilk kapanan yerler oluyor her seferinde. Bu da beni feci geriyor. O yüzden ne zaman kısıtlama lafını duysam “Aman önce parkı kapatsınlar ha, açık falan unutulmasın maazallah” demeden edemiyorum. Misal başta da dediğim gibi elinize poşeti aldınız ya da gerçekten markete gittiniz, dönerken de bir kahve alıp yol kenarındaki banka oturdunuz, sorun yok. Gidip parktaki banka oturdunuz, yok o olmaz. Açık alanlara erişimi engelleyerek yapılan önlem alma işini hiçbir şekilde kavrayamadım. Kavrayan varsa bana e-posta atsın.

Bira: Malum kısıtlamanın bir ayağı da alkollü içki satışı. Bu ilk başladığında haftalık market işini çözerken ‘İki-üç de bira alayım, madem yasakmış’ dedimdi. Sonra alışkanlık oldu, her hafta alıyorum. Ama tüketimi öyle bir alışkanlık olmadı. Zaten soğuk havalarda, alkollü-alkolsüz fark etmez, soğuk içecek tüketen bir kişi de değilim. Evde tonla bira birikti. Artık ya eşe dosta ev hediyesi olarak götüreceğim ya da bahar gibi yatırım aracı niyetine satarım, bilemiyorum. En azından şu alkollü içki satışı yasağı kalksa da ben de inadımdan almaktan kurtulsam diye dua ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Hava soğudukça üşüyorum, üşüdükçe söyleniyorum

Bir zamanlar soğuğa belli bir noktaya kadar dayanabiliyordum. Geçen günlerde anladım ki o bağışıklık günleri çok eskilerde kalmış. İnsan 35’ini geçtikten sonra varsayılan fabrika ayarları kolay üşüyen bir insana dönüyor.


Sahilde hayvan, türdaşlarıyla koşsun da az yorulsun, biz de akşam kafa dinleyelim peşindeyiz. Benim iki kelimemden biri “Çok soğuk!” Eşbaşkana da bir yerden sonra sıkıntı geliyor. Ya başka bir şey söylemem ya da bir süre bir şey söylememem konusunda beni nazikçe uyarıyor. Susmak için yaşadığım en soğuk günleri düşünüyorum.

Ankara, 7 - 8 yaşındayım: Gerçek bir İç Anadolu kışını erken yaşımda Ankara’da kucaklamışım. Ve temel bir derdim var: Külotlu çorap giymek istemiyorum. Annem havanın dondurucu soğuğundan mütevellit haklı olarak bana yün külotlu çorap giydirmekte kararlı. “Erkekler külotlu çorap giymez” diye tutturunca diyor ki “Ya kim görecek?” Ben de diyorum “Giydiğimi ben bileceğim ya, giymem”.

Tabii o zamanlar toplumsal cinsiyet meseleleri şimdiki durumunda değil. Şimdi olsa takılmazdım. Benzer bir kavgayı yıllar sonra mahalle maçlarında kalecilik yaptığım için bacaklarım delik deşik eve gelirken de verdim. Annem “Madem yerlerde yuvarlanacaksın tayt giy” dedi. Ben taytı erkekliğe yakıştıramadım. Annem dönemin Beşiktaş kalecisinin spor sayfasındaki fotoğrafını gösterip “Bak adam profesyonel, o bile giyiyor” dedi.

İstanbul, 13-14 yaşındayım: Yaşımız bir noktaya gelmiş ama hiç okulu kırmamışız. Bir gün önceden üç arkadaş sözleşiyoruz. Okula gider gibi çıkıp dışarıda buluşuyoruz buluşmasına ama şehrin en soğuk günlerinden birine toslamışız. Doğru dürüst paramız da yok. Bütçemiz sinemaya yetecek kadar. İlk seans 11.00’de. Saat 7.30’dan 11.00’e kadar sinemanın karşısındaki ATM’nin içinde bekliyoruz. Gerçekten efendi gibi okula gidip kaloriferli sınıfta düzgün düzgün oturmadığımıza bin pişman olduğumuz saçma sapan bir gün! Gittiğimiz film de bir şeye benzemiyor. Çıkınca da eve dönülebilir saat gelene kadar bu kez sinemanın olduğu pasajın iç merdivenlerinde oturarak vakit geçiriyoruz.

En yüksek ilçede, her gece 02.00 nöbeti...

Eskişehir, 19-20 yaşındayım: Meydandaki saat -24 dereceyi gösteriyor. Sanki İç Anadolu kışlarından nasibimi yeterince almamışım gibi... Sadece gözümü açıkta bırakan bir kar maskesi edinmişim. Ağzımdan çıkan hava, maskenin kapalı ağız kısmında donuyor. Elinle vurdukça tok tok diye ses geliyor. Bir de dümdüz şehirdeki iki yokuştan birinde oturup diğerinde okuyorum... Okuldan eve varana kadar 27 kere falan düşüyorum. Neyse ki gençken kemikler kolay kırılmıyor!

Van, 25-26 yaşındayım: Kurayla bir şey çekilecekse en enteresanını çekmeyi âdet edindiğimden askerlik için Başkale Hudut Taburu’nu çekmişim kurada. Bilen bilir, kendisi Türkiye’nin en yüksek ilçesi. Sonbahar başladı mı kar da inceden başlıyor... Ben bir de şubatta oradayım. Yetmezmiş gibi nöbet yazan vatandaşla kantinde diyet soğuk çay sırası yüzünden tartışmışım. Kulağa saçma gelebilir ama tabura 15 günde bir kamyon geldiği için kantinde bir şey bulunmuyor. Tek meşrubat diyet soğuk çay. Kamuflajlı 400 adam, hiçbirimiz diyette değiliz ama artık meşrubat olsun, tadı sudan farklı olsun da ne olursa olsun noktasındayız! O yüzden kavgasını verdiğim içecek anlamlı. Anlamsız olan, yazıcının kindar bir insan olup konuyu bir ay sürecek bir meseleye dönüştürmesi ve bana sürekli gece 2.00 nöbeti yazması. Nöbet kulübesinde mütemadiyen titrerken bir yandan “Hay soğuk çay gibi senin” diye aralıksız söyleniyorum.

Yazının Devamını Oku

Robot da olsa bir nikâh ister

Yıllardır önümüze bazı gelecek tahminleri konur. Bazıları karamsar, bazıları iyimser olur… Karamsarlar, sizden hoşnut değilim, annemi korkutuyorsunuz. İyimserler, siz iyisiniz ama anlamadığım bazı takıntılarınız var. Mesela robotlarla bizi evlendirmekte niye ısrarcısınız? Mahallede laf mı çıkar diye çekiniyorsunuz?


Annem televizyonda bir kısım fütüristi dinlemiş. Şansına da biraz karamsar fütüristler düşmüş. Zaten dünyanın bütün sorunlarının nedeni 65 yaş üstü vatandaşlarımızmış, onları hiçbir şekilde ortalığa salmazsak her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi tavırların takınıldığı günümüz şartlarından iyice bunalmış durumda. Bir de üzerine televizyonda “Gelecek de pek fena olacak” diyen adamlar gelince iyice canı sıkılmış. Daha lafını tam bitirmeden anında itibarsızlaştırdık fütüristleri. “Ya bırak onları, ne dediler de çıktı bu zamana kadar Allahını seversen” diye gömdük de gömdük. Hatta hızımızı alamayıp “Fütürist dediğin astrolog gibi bir şey zaten” falan gibi giderek sertleşen söylemlere bile girdik.

Biraz yüklenmiş olabiliriz ama tamamen haksız da değiliz. Bize zamanında eli kulağında denilen uçan kaykay, uçan araba, bunların hiçbiri gelmedi. Haydi diyelim bunlar biraz da sinemacıların serbest uçuşlarıydı. Onlar zaten bu konuda bahtsızlıklarıyla sabıkalı. İnterneti bile öngöremeyip video sinyalleriyle beynimizin ele geçirileceği gelecekleri falan hayal ettiler.

Ama mesela 1933’te çok da uzak olmayan bir gelecekte insanların tepegöz misali tek gözlü olacağını tahmin eden Thomas Hall Shastid’i ne yapacağız? Öngörüsüne göre insanlar okuma, yazma, saat tamiri, değerli taşların kesimi gibi faaliyetlerde hep ortada bir odak noktasına baktığı için evrilecek ve tek göz sistemine geçecekti. Ya da bir zaman yolculuğu yapıp 1955’e uzansak Alex Lewyt’in 10 yıl içinde nükleer elektrik süpürgelerinin hayatımıza gireceği yönündeki tahminlerini dinleyebilirdik.

Daha iyisi var. 1995’te gökbilimci Clifford Stoll, Newsweek’te yayımlanan makalesinde tahmin hakkını internetin bir yıl içinde yok olup gideceği yönünde kullanmıştı.

Ay’da koloni kurduk mu?

Yetmedi derseniz 1964’te yapılan tahminlerden bir parça vereyim: “2024’e geldiğimizde Ay’da koloniler ve okyanus altında şehirler kurmuş olacağız.” Yapabildik mi? Hayır. Onun yerine ne yapabiliyoruz mesela? HES kodunu İstanbul Kart’a bağlayabiliyoruz.

Demem o ki böyle bol keseden konuşuyorsunuz, sonra hiçbiri tutmuyor; hem insanları geriyor, kafalarını karıştırıyorsunuz hem de yıllar sonra işte böyle afacanın biri çıkıp size sallıyor da sallıyor. Değer mi yani? Bakın çok açık konuşuyorum, annemi korkutmanıza izin vermeyeceğim fütüristler.

Yazının Devamını Oku

2020’nin bana yapıştırdığı özelliklerin hepsi aynen duruyor

Normalde de yeni bir yılın ilk haftası eski yıldan tam çıkamamışlık duygusuyla geçiyordu. Ama bu yıl farklı. 2020’den çıkamamış gibi hissetmiyorum, kesin olarak çıkamadım!


İnsanlar bugünü her zaman için geçmişten daha negatif değerlendirmeye meyilli olurmuş. Ben demiyorum, mobilyacı dükkânını açamadığı için sıkıldıkça WhatsApp’tan bana saran Ercan söylüyor.

“Bir şeyler dönüyor”

Kendisi oldukça ciddiye alarak yaklaştığı pandemiden zaman içinde giderek uzaklaştı. “Bütün bunlar Bill Gates’in oyunu” noktasına gelmedi ama “Ben onu bilmem, bence bir şeyler dönüyor” bölümüne geldi. Son zamanlarda en sevdiği ünlü, Zonguldak’ta dükkânının kapısına “Maske takmadan girin” yazdığı için 24 kez ceza yiyen esnaf. Bizimki bunu son 300 yılın en cesur sivil itaatsizlik eylemi olarak görüyor.

Ama bana söylediği, bugünü daha negatif değerlendirme meselesinin bununla bir ilgisi yok. Bunu Facebook’ta okumuş. Okuduğuyla yetinmemiş, düşünüp üzerine kendi de koymuş. “Misal” dedi: “Çocukken gittiğin maçlardan hatırladığın anları say desem, hep seninkilerin kazandığı maçlardan hatırlarsın. İnsan beyni kötü anıları daha az kaydediyor.”

Söylediğinde doğruluk payı var. Bir önceki hafta “Kadınlardan daha çok arkeolog çıkar çünkü geçmişi eşelemeyi severler” yazan aforizmayı bulup getirmişti. Cevap vermememe bozuldu. Yanımda olsa gözlerimi devirmeme de ayrı bozulurdu.

Sosyalleşme çabasına destek olayım diyerek “İyi dedin de buraya nereden geldin” diye sordum. “Bu 2020 en kötü yıldı diyordum, sonra bunu okudum, aklıma yattı, sana yazayım dedim” diye cevap verdi. “2021 bana iyi geldi valla ya şimdi düşününce” diye de ekledi.

Onun adına sevindim, her aklından geçeni benle WhatsApp’tan paylaşma ya da beni not defteri olarak kullanmasına o kadar sevinmedim. Kendisini emojilerle uğurladıktan sonra da düşündüm. Hiç 2021’e girmiş gibi olmadığını fark ettim.

Yazının Devamını Oku

Bu yıldan beklentim geçen yılın bitmesi

Yeni yıl beklentilerimi düşündüm ve başlıktaki sonuca vardım. Diğer yandan yılbaşına yeni yıl kararları almadan girmek istemiyorum. Üstelik bazı kararlarda krizi fırsata çevirme imkânım bile varken...


Âdettendir, her yılbaşı şöyle bir oturup yeni yıldan beklentilerimiz ele alınır. Ben de bir süredir şapkamı önüme koydum, 2021’den beklentilerimi düşünüyorum. Ama pek bir yere varamıyorum ki 2020’nin beklenti namına neyimiz varsa alıp kafamıza attığı göz önüne alındığında aslında oldukça normal bir durum. Her düşündüğümde gelecek yıla heyecanlanmak yerine biten yıla bir kere daha sinirlenip kalkıyorum oturumdan. Efendi olmasını bekliyorum 2021’den, efendi. Biraz düzgün olsun, insanların asabını bozup durmasın yeter, başka ihsan istemez.

Bu yıl kendimle ilgili aldığım kararlar cephesindeyse bazı ilerlemelerim var. Birkaç karar alabildim. Şöyle sıralayayım...

Bir kere bu yılı önden planlamak pek akıllı işi değil. O yüzden yıl boyunca “Ne olur ne olmaz” diyerek kısa vadeli hedefler koyacağım. En uzun hedefim 10 günü geçmeyecek. Örneğin “Salı günü kendime kazak alacağım”, “Perşembe günü noterdeyim, kimse buna engel olamaz” gibi. Bunları gerçekleştirebilmek bence zaten ciddi başarı. Mevcut durumda “Hafta içi işe git, sokağa çıkma yasağına toslamadan eve dön, hafta sonu zaten hepsi kapalı, ee ne oldu bizim noter” gibi bir tablo rahatlıkla oluşabiliyor.

Spor yapmak ya da yapmamak...

Krizi fırsata çevireceğim. Mesela bu yılı her yıl aldığım ama uygulayamadığım bazı kararları uygulamak için kullanabilirim gibi duruyor pekâlâ. Her seferinde bu sene bir maratona kayıt olacağım derdim. Bence bu sene direkt o sene. Zaten bu iş sürerse iptal olur ya da sokağa çıkma yasağına toslar. Büyük ihtimalle koşmam gerekmeyecek. Böylece yılların yeni yıl kararı bu yıl aradan çıkmış olur.

Yine bu yıl spor namına ne varsa hiçbirini yapmadığıma göre, 2021’de daha çok spor yapacağım maddesini de aynı rahatlıkla listeme ekleyebilirim. İki ayda bir yarım saat basket oynasam “Geçen yıldan daha fazla spor yaptım” diyebileceğim sayıya ulaşmış olurum.

Yıllardır yılbaşı listelerime giren ‘Bütçeni düzene koy’ maddesi için de kararlılıkla atabileceğim adımlardan oluşan fırsatlar var. Özellikle pandemi döneminde olur olmaz abone olduğum platformlardan sitelere ciddi bir temizliğe girebilirim. Sonuçta dünyada üretilen bütün içeriklere erişimim olmasına gerek olmadığını bu yıl deneyerek öğrendim. Hatta bu kısma ‘Abuk sabuk çevrimiçi atölyelere iş olsun diye kayıt olma’ notunu da düşeyim kendime, hazır aklıma gelmişken.

Yazının Devamını Oku

2020’den öğrendiğim 5 şey

İstesek de unutamayacağımız sevgili 2020’ye iyi tarafından bakmaya çalışıyorum. Bu deneyim dolu yılın bana öğrettiği şeylere odaklanmayı deneyebilirim mesela. Önümüzdeki yıldan genel beklentimse bu kadar eğitici öğretici olmaması...

- Her zaman en saçma ihtimalleri düşünerek yola çıkmak gerektiğini öğrendim. Mesela sokakta başından geçen günlük vakalar üzerinden birtakım şakalar yapmaya çalışacaksan, “Ya bir aksilik olur da sokağa çıkamazsam” diye de düşüneceksin. Bir B planın olacak. ‘Bizim salonun halleri’ falan gibi mesela. Senenin uzun bir kısmında hava dediğini ya camdan ya da fonda bir gerilim müziğiyle aldık. Neyse ki sokağın tamamı bir acayip ruh halindeydi de az da çıksak her seferinde başımıza tuhaf bir şey geldi.

Yılın bir noktasında iş değiştirme durumum oldu. İşe giriş evraklarını vermek için ofise gittim. Ertesi gün karantina geldi. Yeni başladığım yere bir daha adım atamadığım gibi beraber çalıştığım insanlarla da ekran üzerinden tanıştım. İlk defa yüz yüze gelmemiz için 2.5 ay beklemek gerekti. Birbirimizin bacakları olduğunu görünce şaşırdık. Uzun bir süre birbirimizi sadece üst vücut kadrajında görmüştük. Buradan şu dersi çıkardım: İnsanları iki boyutlu değerlendirmemek, alan derinliğiyle görmek lazım.

- Sadece ev ve market arasında hareket ettiğim dönemde tıraş olmama gerek kalmadı hissine kapıldım. Bunu alışverişe üç gün arka arkaya aynı svetşört ile gitmeyle taçlandırdım. Kapüşonu da kafama geçirince markette üniversite öğrencisi zannedilir ve “Ne istedin canım” şeklinde hitap edilir oldum. Hırpanilik açısından yeterince kendimi salarsam genç gösterdiğim sonucuna vardım. Buradan “Yaş sadece bir sayıdır, insan hissettiği ve kapüşon taktığı yaştadır” gibi bir farkındalık edindim. Sürdürülebilir bir genç kalma yöntemi değil gerçi. O yüzden farkındalığı da beni bir süre heyecanlandırdıktan sonra söndü.

Aşırı tüketimin gerçekten o şeyden bir süre sonra bir daha yüzünü görmek istememecesine bıkmana sebep olduğunu öğrendim. Mesela ben dizi formatından neredeyse komple baydım. Bir dizi daha görmeye, izlemeye takatım kalmadı gibi oldu. Hikâyesini üç, bilemedin altı bölümde anlatıp bitiremeyene tahammülüm yok noktasına geldim. Sonra bu bölüm sayıları da fazla geldi, hikâyeler maksimum 3 saat içerisinde anlatılıp bitirilecek, yoksa ben yokum diye tutturdum. Birkaç hafta dizi işine komple es verdim, dizi formatı detoksuna girdim de tekrar makul ölçekte dizi izleyebilir oldum.

Teneffüs yok mu teneffüs?

- Hem her iş ofise gitmeden oluyormuş hem de hiçbir iş ofise gitmeden olmuyormuş. Bu da bu yılın bana gösterdiği insan kaynakları vecizesi oldu. Bir kere evde olunca daha çok çalışıyorsun. Şunu da halledelim, hazır evdeyken aradan çıkaralımlar bitmiyor, evin kendi işleri üstüne biniyor, biriyle iş için kavga edeceksin, çevrimiçi olarak aynı tadı vermiyor. Yüz yüze gelemeyince de soğuyorsun, tonla dert. Ayrıca aile içi ilişkiler asker ocağı ilişkileriyle tuhaf paralellikler göstermeye başlıyor. Ordugâhın kantini sayılabilecek hane mutfağındaki son topkek için kavga etmekten tut, birbirine mıntıka temizliği kitlemeye kadar uzanan durumlar oluşuyor. Ofissizlik ev içi iletişime “Devrem”, “Toprağım” gibi hitap kelimelerinin eklemesini an meselesi yapıyor.

Sağ olsun bu yılın tüm sunduklarından bazı dersler çıkardık. Önümüzdeki yıldan genel beklentimse bu kadar eğitici, öğretici bir yıl olmaması. Teneffüs gibi bir şey ayarlanabilirse hatta, o daha bile güzel olur.

Yazının Devamını Oku

Bu sabahların az ışığı olmalı

“Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın andır” denir ya, hah işte o lafı unutun. Bırak şafağı, teorik olarak şafak söktükten sonra sabah oluyor, yollara düşüyoruz ve hâlâ gecenin en karanlık anının içinde oluyoruz... Böyle sabah olmaz!


Ben aslında karanlıkta kalkmanın çok da yabancısı değilim. Ya da eskiden değildim. Ortaokul, lise yıllarım boyunca evle okulu Boğaz Köprüsü ayırırdı. O dönem sabah köprü geçmenin de kuralları vardı. 7’den önce köprüye girersen geçersin, beş dakika bile olsa sonra girersen o geçiş 1.5 saati bulur.

Okul servisi de ilk beni alırdı. Sabah 5.45’te kapının önünde olurdum. En azından fiziksel olarak. Beyin fonksiyonlarım ben servise bindikten bir 10-15 dakika sonra evden çıkıyordu. Son günlerde sabahları camdan bakarken hep o günleri hatırlıyor, adeta çocukluğuma dönüyorum.

“Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın andır” denir ya. Bu söz aklımda dönüp duruyor. Zamanla doğruluklarını kaybeden karizmatik laflar listesi yaparsam en tepeye kendisini yazacağım. Çünkü bırak şafak sökmeden önceki anı, teorik olarak şafak söktükten sonra bile karanlık tam performans devam ediyor.

Sabahları yatakta gözümü açıyorum, “Ha daha sabah olmamış, erken gözümü açmışım” diyorum ve her seferinde yanılıyorum. Sabah ne kelime, saat 8’i geçmiş. Bir havanın, bir de benim bundan haberimiz yok.

Köpeğim de kalkmıyor

Kalkıp köpeğe hadi dışarı çıkalım yapıyorum. Hayvan bana “Gece gece niye sokağa çıkıyoruz” diye bakıp yatmaya devam ediyor. Kaç kere çemkirdim kendisine “Benim seni değil senin beni kaldırman lazım sabahları” diye, o da kendince “Sabahı kim kaybetmiş de biz bulalım, yat geri yat” cevabını verdi. Mümkün olsa “Abi ben sabahları tuvalete gitmekten vazgeçtim, akşam gideriz boş ver bu kör karanlıkta ne işimiz var sokakta” diyecek.

Devlet sokağa çıkma yasağını değiştirse, sokağa mecburi çıkılacak, evde oturana ceza var yasası çıkarsa yine de çıkmak istemeyeceğin şartları oluşmuş durumda.

Yazının Devamını Oku

Bu caddeyi bir yerlerden hatırlayacağım sanki

İstiklal Caddesi’nin 7 bin kişilik kontenjanında kendime yer buldum. Her gördüğümde beni kendinden uzaklaştıran cadde pandemi koşullarında iyice tuhaf bir yere dönüşmüş. Distopik kelimesini kullanmak istemezdim ama bu kadar güzel oturduğu başka yer yok.


Korona morona bir yana, İstiklal Caddesi’nin girişi epey bir süredir takındığı hale tavra son derece uygun olmuş gibi göründü bana. Son yıllarında bana iyiden iyiye AVM hissi veren bir yere dönüşmüştü. “Şu yerlere de aslında mermer ya da ıslak zemin bir şey yapsalar, temizlemesi kolayı olur bir paspas atar geçersin” diye sık sık aklımdan geçiriyordum. Bu sebepten girişte yapılan uygulamayı hiç yadırgamadım. Caddeye girişler sağ kapıdan, çıkışlar diğer kapıdan olmuş. Dedektör eksik, o da eklenirse post-pandemi sürecinde bile kullanmaya devam edilebilir.

Kapıya gelmeden önce büfelerde yeni bir uygulama var ama. Gelgelcilik müessesesi... Her büfenin önünde elinde menüyle durup gelene geçene menüyü okutmaya ve kolundan tutup ıslak hamburger satmaya çalışan gelgelciler var. Büfeler nispeten şanslı. Gerçi boykot çağrılarının bile yıkamadığı ismi lazım değil bir kısım büfeyi pandemi de yıkamaz! Lakin cadde boyundaki dükkânlar seçenek sahibi değil. Yürürken en çok gördüğünüz kelime ‘kiralık’ oluyor.

Ya arka sokaklarda mahsur kalırsam

En çok gördüğünüz de polis ve zabıta. Arabayla gelen polis ve zabıta, yürüyerek gelen polis ve zabıta, caddeye giriş yapılmasın diye kapatılmış sokakların başında sigara içen polis ve zabıta diye gidiyor.

Başında ‘Turkey’ yazılı fesiyle kontenjanla içeri alınmış turistlere dondurma satmayı bekleyen ama eski neşesini haklı olarak kaybetmiş bir adet Maraş dondurmacısı var. Onun dışında gel-al ile işi biraz olsun sürdürme umudu taşıyan birkaç restoran açık. Operasyonunu o şekle döndüremeyecek ya da döndürse de çok bir anlamı olmayacak mekânlar direkt kapalı.

Önünde sıra olan yerler bir tek bankalar. Onun da sebebi malum, sayıyla içeri müşteri alınması... İlerlemeye devam ediyorum. Bir yandan yerdeki ‘Buradan yürüyün’ oklarına bakarken şu caddeye lisede ilk kez Çiçek Pasajı için geldiğimiz zamana bak, içinden geçtiğim ortama bak demeden edemiyorum. O arada üstümden bir de drone geçiyor. Şu pandemi boyunca bir kez daha distopya kelimesini kullanmayacağım diye kendime söz verdiydim aslında ama insana zorla kullandırtıyorlar. Bomboş, ultra güvenlikli, yan girişleri kapalı İstiklal Caddesi’nde yürürken üstümden drone geçti dediğinde yolun sonunun o kelimeye çıkmaması imkânsız oluyor zaten.

Sonra arka sokaklardan birindeki işimi halledip dönerken ‘Ya beni şimdi caddeye geri almazlarsa’ diye endişeleniyorum. Derde bak, arka sakaklarda mahsur kalırsam diye kaygılandırıyor insanı. Geçerken Çiçek Pasajı’na yan yan bakıp “Bence sen de kendine bir yer bak, yasağıydı şusuydu busuydu derken bu işlerin bir kısmı alışkanlık yapar, seni burada çok tutmazlar. Karşıya taşınmayı bir düşün” diyorum.

Yazının Devamını Oku

Bu maskeli adam ve onun başka yüzleri

Efsanevi film serisi ‘Star Wars’da Darth Vader maskesini taşıyan David Prowse hayatını kaybetti. İki lafımızdan birinin maske olduğu şu günlerde gelmiş geçmiş en ünlü maske ve onun altındaki adamla ilgili biraz konuşalım.


Maskeler oksijen alımını etkiliyor mu, sokakta maske takmayana laf etmek faşizm mi, yoksa maskeyi takmayınca başka insanların sağlığını riske atarak faşist değilse bile bencil mi oluyoruz? Bu maske meselesinin hem sosyal medya gündemini hem sınırlı sayıdaki sosyalleşmelerimizin gündemini aralıksız domine etmesi bir türlü bitmiyor.

Tam da bu maske işleriyle kafayı iyiden iyiye bozmaya başlamışken dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü maskelilerinden birinin, Darth Vader maskesinin altındaki adam David Prowse’un ölüm haberi geldi. Maskeli bir profil olarak ünlü olmak şimdilerde o kadar da acayip karşılanmayabilir. Türkiyemizde Şokopop’tan Immanuel Tolstoyevski’nin maymun maskesine, BantMag’ın maskelisine kadar türlü türlü maskeli ünlümüz var.

Demek ki ‘maske bazı şeylere engelse bile şöhrete engel değil’ diyebiliriz. Ama en ünlü maskenin ardındaki adamdan bahsederken bunu dememiz çok da doğru olmuyor galiba. Zira arada büyük haber ajanslarının Prowse’un ölüm haberini paylaşırken yanlış resim kullandıklarını gördük. En çok da Grand Moff Tarkin’i oynayan Peter Cushing kullanıldı fotoğraflarda... Rahmetli yaşarken de sık sık Darth Vader’ın sesi olan James Earl Jones’la karıştırılırdı.

Aslında Vader’ın seslendirmesini de kendisi yaptı ama sesinin kullanılmadığını ancak filmin galasında öğrenebilmişti. ‘Return of The Jedi’daki ünlü maske çıkarma sahnesinde de oynadı. Ancak kullanılanın kendi yüzü olmadığını yine filmin galasında öğrendi. ‘Star Wars’un her galasına “Acaba George bu sefer bana nasıl bir kazık attı” diye düşünerek gitmek de tuhaf olsa gerek.

Büyüklük gösterdi

Lucas’la derdi bu kadarla da bitmedi. ‘Star Wars’un hayranları tarafından düzenlenen her türlü etkinlikte başköşeye oturtuldu. Ama Lucas’ın düzenlediği resmi ‘Star Wars’ etkinliklerine girişi yasaklandı. Lucas kendisini ‘sinir bozucu’ buluyordu. Adamın sesini al kullanma, görüntüsünü al kullanma, haber de vermeden galada göster, sonra “Bu adam benim sinirimi bozuyor” de. Tam da ‘Star Wars’u çok sevenlerin bile sabrını ince ince zorlayan Lucas’a yakışan hareketler.

Prowse’la ilgili en iyi bilinen şeylerden biriyse ‘Star Wars’u, o evreni ve serinin hayranlarını çok sevdiği, kendisiyle resim çektirmek isteyen kimseyi geri çevirmediği, davet edildiği her etkinliğe güle oynaya gittiği yönünde. Nitekim “George’a kırgın değilim. Oturduğum evi ‘Star Wars’ sayesinde aldım. Bu sayede ailemi geçindirdim ve sağlık masraflarımı karşıladım” beyanını vermişti. George’a kırgın olmamak da tamamen kendi büyüklüğü açıkçası. Biz George’a bu konu da dahil pek çok konuda kırgınız.

Yazının Devamını Oku

Ayıdan post, evden ofis olmayabiliyor

Evden çalışmak iyi güzel de bir elektrik gitse gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalıyorsun. Gidip çalışılabilecek kafeler de kapalı. Normalde bir önemi olmayacak şeyleri büyük krizlere çeviren bu yıldan her geçen gün biraz daha hoşlanmıyorum.


Sabahın körü köpekçiliği için evden çıktım, köşede Ayedaş arabasını gördüm ve dedim ki: “Ben bittim.” Zira belli ki bir aksiyon alınacak o aksiyon da benim elektriklerimin kesilmesi anlamına gelecek. Seslenerek sorgu suale başladım. Seslenmek deyince bu ifade bana biraz abartılı geldi diyebilirsiniz. Demeyin. Zaten çok sosyal bir kişi olmadığım için devletin koyduğu iki metreye bir-iki metre de ben gönlümden ekliyorum. İki metre de “Canım” diye uzanana “Alırım o canını” diye havlamaya girişen sevimli psikopat köpeğim koyuyor. Etti mi sana aslanlar gibi altı metre. Telefonla konuşsak konuşuruz.

Neticede haklıymışım. 17.00’ye kadar elektriklerim kesilecekmiş. E güzel de benim tonla işim var yetiştirmem gereken. Birini bitirip öbürüne koşacağım. İnternet olmadan nasıl olacak?

Kapanan kafelere bir kez daha hayıflanarak, arkalarından karalar bağlayarak düşünmeye başladım. Böylece geçen yıl olsa hiç dert olmayacak şeylerin ne kadar büyük meselelere dönüştüğünü de bir kez daha idrak ettim.

Evde kalmasına kalayım da kalamıyorsam nerede kalacak, daha önemlisi nerede çalışacağım? Parka gidip telefondan hotspot açsam şarjım bitmeden ve hipotermiye girmeden önce kaç iş halledebilirim ki!

Olabilecek en makul çözüm bir komşuya sığınmaktı. Öyle yaptım, kafası kopmuş tavuk gibi mahallede kendisi ve interneti müsait durumda olan komşu aradım. Hayır, gerilimin tekrardan yükseldiği, “Gripten çok da farklı değil” rahatlamasının çok da anlamlı olmadığı sonucuna varılan bu dönemde insanları arayıp “Size gelebilir miyim” demek de netameli. Ne bilecek adam sokaktan iş mi getiriyorum, virüs mü?

Neticede beni ve işlerimi akşamüzerine kadar evine kabul eden, elektriği kesilmemiş bir arkadaş buldum da günü biraz kurtarabildim.

‘Çalışamadım, elektrik kesik’ mi deseydim...

Yazının Devamını Oku

Gözümde canlanır koskoca mazi

Geçmişe duyulan özlem, şu sıralar Ferdi Özbeğen olarak tezahür etmekte. Mazimde kendisiyle bir buçuk kez temas etmişliğim var. Madem rüzgâr oradan esiyor, iyi-kötü demeyeyim, anlatayım. Sonra da ‘Dinlemeyeni niye dövüyorsunuz’ diye soracağım.


Bodrum’dayız; 1990’ların başı... Bütün aile orada. Akrep Nalan’ı gördüm. Ünlü görünce çocuk halimle ekstra bir sevindim tabii. Hemen imza almak için yana döne kâğıt aramaya başladım. Buldum. Pek girişken bir çocuk değildim, o yüzden birkaç tur da cesaretimi toplamak için döndüm. Sonra ‘ne olacaksa olsun’ diyerek gittim, “Merhaba bir imzanızı alabilir miyim” demeye. O da güldü, gayet tatlı bir şekilde imzaladı kâğıdı. Güle oynaya döndüm. Fakat şöyle bir sorun olmuş. Yanında da Ferdi Özbeğen oturuyormuş. Ben onu tanımıyordum. Manzarayı uzaktan gören dedem ki çok duyarlı, hassas bir insandı. Hemen beni yakaladı, “Yanındaki de ünlü, çok ayıp oldu adama, hemen git ondan da imza iste” dedi. Aynen gidip bir imza da Ferdi Bey’den aldım. Evde hâlâ durur çocukluk eşyalarım kutusunda.

Sonra bir kere de ortaokul mezuniyetimde görmüştüm kendisini. İlgili organizasyon komitesi nasıl şekilli bir operasyon yönettiyse valla Ferdi Özbeğen’i mezuniyete getirmeyi başarmıştı. Şu sıra ortalık Ferdi Özbeğen’den geçilmez olunca lise WhatsApp grubumuzda da konuşuldu haliyle.

Köşkte büyüdük biz tabii

Kendisiyle ilgili iki anım bunlardır. Geçen Twitter’da “Sırça köşklerinizde Ferdi Özbeğen’i beğenmezdiniz, bak şimdi ne oldu” gibisinden laf itelemeler gördüm, oradan geldi aklıma. Bizim ev böyledir. Durup durup çeşitli sebeplerle sırça köşk statüsü kazanır. Bu sefer de içeride Ferdi Özbeğen çalmadığı için güme gitti. İlan edenlerin canı sağ olsun, ne diyeyim, biz alışığız. Anan baban üniversite mezunu mu sırça köşk, taverna dinlemez miydiniz hop sırça köşk, değişik bir mutfak kültüründen bir şey mi sevdin, ahan da yakaladık sırça köşk... Köşk terbiyesi aldığımızdan ters de çıkamıyoruz. Hayır, hayatımda da kimseye onu niye dinliyorsun, bunu niye dinlemiyorsun, vay efendim ne demek bilmem neyi sevmemek diye arıza çıkarmış bir kişi de değilim. Ama maşallah bize arıza çıkarmaya gelince kimse fırsatı ıskalamıyor.

Valla işin doğrusu ben gerçekten müziğini bana göre bulmazdım o zamanlar. Şimdi yeniden keşfedildi. Ben hâlâ bana göre bulmuyorum. Sırça köşkümde bir değişiklik yok. Dün ne çalıyorsak bugün de onu çalıyor, başkasının köşkünün penceresinden içeri kafamızı uzatıp gereksiz sataşmalara da girmiyoruz. Dolayısıyla “Bak şimdi ne oldu, n’aber” çekene fiks cevap olarak “Bir şey olmadı valla aynen devam, sende ne var ne yok” diyorum.

İçimden ‘sevdiğiniz, değer verdiğiniz bir şey tekrar patlama yaptığında mutlu olup tadını çıkarmak yerine sizinle aynı sayfada olmayanlara laf iteleme için fırsat kovalamaya çıkmazsanız hayattan daha çok randıman alırsınız ama tabii sizin bileceğiniz iş’ dediğim de oluyor.

Aslında ‘bunlar ne saçma dertler ya’ da diyebilirim ama her konuda ortam gergin. Bir de Ferdi Özbeğen üzerinden kavgalaşmaya yerim yok. Zaten önüme bir ‘Dilek Taşı’, bir de ‘Sabır Taşı’ koysan hangisi ünlü şarkıydı, hangisi içliköftesi meşhur restorandı ayıramayacak bir kişiyim. Milletimiz şu dönemde böyle şeyleri karıştıran karakterlere müsamaha gösterecek gibi durmuyor.

Yazının Devamını Oku