Geriİzzet ÇAPA Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

Çok güzel ama bir o kadar da zor bir kadın Defne Samyeli... Bu yüzden de hiç kolay bir röportaj olmadı. Aramızda kalsın, bir ara ikimiz de röportajı yarıda bırakıp, masadan kalkmayı düşünmüş bile olabiliriz.

Bütün bunların yanında ne sorduysam hepsine takır takır cevap verdi. Bu tarz röportaj yapmayı çok sevmememe rağmen, bittiğinde keyifli bir söyleşi ortaya çıktı. Buyrun efendim, karşınızda Defne Samyeli...

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

* Malatyalı Samyeli Ailesi’nin dünyalar güzeli kızı Defne, hikayesini anlatmaya nereden başlar acaba...
- Bu masalsı girişini bozduğum için özür dilerim ama Malatyalı olduğumu nereden çıkardın (gülüyor)?
* Valla Vikipedia’nın yalancısıyım...
- Viki’de hakkımda yazılanların neredeyse hepsi yanlış. Onlara göre sadece Malatyalı değil; aynı zamanda da Balık burcuyum (gülüyor). Kendilerine mail gönderip düzeltme yapmalarını istememe rağmen ne yazık ki hiç cevap alamadım. Katıldığım panel ve oturumlarda da bu bilgilerle anons ediliyorum. Ama bahsettikleri kişi maalesef ki ben değilim. Sanırım hayatını anlatmayı sevmeyenler için internette kurgu yaşam hikayesi hazırlayan özel bir grup var (kahkahalar).

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

BABAMIN BOŞLUĞUNU HAYATIMDAKİ HERKESLE KAPATMAYA ÇALIŞTIM

* İşte beklediğin fırsat... Haydi gel o zaman işin doğrusunu senin ağzından dinleyelim...
- İstanbullu amiral bir babayla, Adana’nın Ramazanoğulları Ailesi’nden gelen bir annenin kızıyım. Bir de erkek kardeşim var. Annem hâlâ üzerimde çok etkisi olan, güçlü bir kadın. Ne kadar itiraz edersem edeyim, kendimi günün sonunda onun dediğini yaparken buluyorum. Babamla geçirdiğim zamansa küçük yaşlardan itibaren entelektüel yanımı beslememi sağladı. Çocukluğum, kitaplar ve plaklar arasında geçti. Onunla Türk sanat müziği çok dinlerdik, özellikle de Mediha Şen Sancakoğlu’nu... Babam hayatımdan bir anda çıkınca büyük bir boşluğa düştüm.
* Kaç yaşındaydın babanı kaybettiğinde?
- 13 yaşındaydım. Şefkati annemde buldum hep, ama kafaca evde kendime en yakın gördüğüm kişi babamdı. Ayrıca kadınların hayatında babalar gerçekten çok önemli oluyor.
* Yoksa sen de ilişkilerinde baba figürünü arayan tiplerden misin?
- Öyle olduğumu hiç düşünmedim ama bunun yanında ilk evliliğimi benden 12 yaş büyük biriyle yaptım. Belki de farkında olmadan bilinçaltımda böyle bir arayış vardır. 18 yaşında iş dünyasına girdiğim için hep kendimden büyük insanlarla çalıştım. Sanırım babamın boşluğunu hayatımdaki iş arkadaşı, partner, kısacası herkesle kapatmaya çalıştım ama babanın yeri ayrı tabii.

ÜNİVERSİTEDE TAM BİR İNEKTİM

* Annene haksızlık yapmıyor musun?
- Hayır, annem benim her şeyim. Sadece babamın hayatımdaki öneminin altını çizmeye çalışıyorum. Annem tek başına iki çocuk yetiştirmek için bazen baskıcı olsa da hep güçlü bir şekilde yoluna devam etmiş bir kadın... Beraber yaşıyoruz, hâlâ her atacağım adımı ona danışırım. Mesela konservatuvar yerine Boğaziçi Üniversitesi’ne girmem gibi...
* Yine klasik bir “kızım kolunda altın bilezik olur” repliği mi?
- (Gülüyor) Aynen öyle vallahi... Herkesin saygı duyacağı bir işimin olmasını şart koştu. Boğaziçi’ne girdim girmesine de çalışmaya başlayınca okulu yarım bırakmak zorunda kaldım. Ama neyse ki sonra öğrenci affıyla geri dönüp, diplomamı bölüm birincisi olarak aldım.
* Alt dönemim olduğundan biliyorum, üniversitede senin için “tam bir inek” derlerdi...
- Hem de nasıl (kahkahalar)! Aslında benim için her işi iyi yapmak bir takıntı... Bu bulaşık yıkamak olsa bile öyle... Zaten bu yüzden en iyisini yapmak için çabalayan insanlara saygım sonsuz.

18 YAŞINA KADAR MAKYAJ YAPAMADIM

* Ana haber spikerine bağlama hemen... Daha geçmişte yaptığın zıpırlıklardan bahsedecektik!

- Bildim bileli hep olgun bir çocuktum. Tabii bu çılgın hayaller kurmadığım anlamına da gelmiyor... Senaryo yazar, kuzenlerime rol dağıtır, evdekilere gösteriler düzenlerdim. Ciddi bir Ajda Pekkan hayranı olduğum için aynanın karşısına geçip onun Fransızca şarkılarını söylemeye çalışırdım. Zaten konservatuvarda okumayı, sabahtan akşama kadar bülbül gibi şakıdığım için çok istemiştim, kısmet değilmiş! Ama kendimi Broadway sahnesinde bir müzikalde o kadar hayal ettim ki, eğer kuantum düşünceye dair söylenenler doğruysa bir gün o sahnede olacağımdan eminim (kahkahalar).
* Kim bilir belki de evrenden istediklerin annene çarpıp geri dönmüştür?
- (Gülüyor) Ama onu da anlayıp, hak veriyorum. Dönemin şartlarında iki çocuğu idare edebilmek için temkinli davranmak zorundaydı. Düşünsene 18 yaşına kadar makyaj yapmama bile izin vermedi. Tüm baskısına rağmen okula giderken eteğin belini kıvırıp, gözüme kalem çekerdim arkadaşlarım gibi.
* Ama müzik aşkı başka bahara kaldı...
- Doğrudur, konservatuvara gidemedim ama TRT’nin çocuk korosuna yazıldım. Hafta sonları Elmadağ’daki stüdyoya gidip şarkılar söylerdik. Beni bir görsen, kendimi kameralara göstermek için şarkı söylerken ne abartılı hareketler yapıyorum, ne abartılı hareketler... Amacım sadece dikkat çekmekti.
* Kim bilir koroya seçilmek için de neler yapmışsındır...
- Bak o hikaye gerçekten çok tatlı... Annemin kuzeni ut çalar, anneannem de “Kızım sen duyarak okuyorsun” diye devamlı benden şarkı isterdi. İşte bu yüzden de aslında doğal olarak hazırdım. Sınavda şarkı söylemem istenilince ben direkt “Gündüzüm Seninle Gecem Seninle”ye girdim (kahkahalar). Jüridekiler de “7 yaşındasın, çocuk şarkısı söylemezsen olmaz” deyince “Atatürk Ölmedi Yüreğimde Yaşıyor”la tam puanı aldım.

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

GÜZELLİK YARIŞMASINDA “BENİM BURADA NE İŞİM VAR” DEDİĞİM ANLAR ÇOK OLDU

* Maşallah tek başına “Hisseli Harikalar Kumpanyası” gibiymişsin...
- Aynen öyle... Her tarakta bezim vardır benim. Çocukluk yıllarım giriş sınavları ve yarışmalarla geçti. Milli Eğitim’in kompozisyon yarışmalarından TÜBİTAK’ınkilere kadar birçok ödülüm vardı. Hem edebiyat hem de matematiğim çok kuvvetliydi. Resim bursu da kazanmışlığım vardı. Müziğe olan ilgimi zaten bilmeyen yoktu...
* Azmedip bu çabalarının meyvesini yıllar sonra güzellik yarışmasında almışsın.
- Bunların güzellik yarışmasına etkisi oldu mu bilmem ama yarışmaya girmemi Boğaziçi’nden yakın bir arkadaşım çok istedi. O zamanlar Türkiye’nin ilk özel kanalı Magic Box yeni açılmıştı. Okulun kantininde tüm gün Körfez Savaşı’ndan verdikleri CNN canlı yayınını izlerdik ama bize atari oyunu gibi gelirdi. Bir gün o kanalda güzellik yarışması reklamı dönmeye başladı. Annem, önce “hayır” demesine rağmen organizasyonu düzenleyen bir televizyon kanalı olunca izni kopardım.
* “Bu kızı tutabileceğim kadar tuttum, bu saatten sonra hiç şansım yok” demiştir bana kalırsa...
- (Gülüyor) İyi de ben de katılmaya o kadar hevesli değildim ki! Neticede o zamana kadar güzelliğimle değil hep bilgi ve yetenekle sınandığım işlerde ipi göğüslemiştim. Neyse sonunda okuldakilerin ısrarıyla fotoğrafımı gönderdim. Yarışma döneminde “Benim burada ne işim var?” dediğim anlar da çok oldu ama finale kalan herkes gibi bana da ekran yolu açıldı. Ve hayatımın işini buldum.
* Sonra da Allah yürü ya kulum dedi...
- Evet bu anlamda şanslıydım ama inan ki o dönem sunuculuk yapmak gerçekten çok zor bir işti. Düşünsene ne metin yazarı var ne de prompter... Cağaloğlu’ndaki binanın üst katındaki küçücük bir stüdyoda hem haber hem de eğlence programları yapılırdı. Hafta sonu uzun tuvaletler giyip, kafamda taçlarla müzik eğlence programı sunar, canlı yayında çekiliş yapıp araba dağıtır, sabahları da “İyi Günler Türkiye”de Ümit Usta’yla yemek pişirirdik.
* Oldu olacak kanalın kapısında yatsaydın...
- (Kahkahalar) Gerçekten de öyle! Eve uyumaya gitmenin dışında pek vaktim kalmıyordu ama benim için muazzam bir tecrübeydi. 18’inde birine böyle bir fırsat kolay kolay verilmez. Aşk ve tutkuyla işimi yaptığım için bu şansları iyi kullandım.

ÇOK SATACAK ŞARKILAR YAPMAYI BEN DE BİLİRDİM

* Galiba aynı aşkı Melih Kibar’la 90’larda yaptığın albüme karşı beslemedin...
- Aşkolsun! Popüler olmak isteseydim, çok satacak şarkılara imza atmasını ben de bilirdim. Bunun yerine zor olanı seçip, kaliteli ve yıllar sonra bile dinlenebilecek şarkıları tercih ettim. İzzetciğim, ben uzun soluklu kariyer arzulayan insanlardanım. Böylelerinin hedefi bir anda parlayarak, çok satıp sonra sönmek asla olamaz (burada ciddi ciddi sinirlendi).
* Fırçayı da yedik!
- Başarısızmışım gibi gösterip, damarıma bastın da ondan! O albüm satış patlaması yapmamış olabilir ama Melih Kibar ile emeğimize laf söyletmem. Kaldı ki müziğe ve kendi sesime yatırım yapmaya devam ettim. 20 yıl boyunca şan eğitimi aldım, hâlâ da devam ediyorum.
* Lafı kendince gediğine oturtup haddimi bildirdin de, umarım tekrar albüm yapmayı da bastonla yürümeye başladığında düşünmüyorsundur...
- Merak etme bastonla yürümeme daha çok var (gülüyor). Ama doğru bir noktaya değindin. 80’lerime kadar şan çalışarak, eşe dosta şarkı söyleyip hiç albüm yapmayabilirdim de. Benim daha şöhretli olmaya ihtiyacım yok ki! Birkaç kontrat mevzusu yaşadığım için 90’lardaki müzik endüstrisinin bir parçası olmak istememiştim. Doğru zaman ve şartlar gelirse olur, gelmezse hiç olmaz dedim.
* O beklediğin doğru zaman geldiği için mi “Son Arzum”la yeniden müzik piyasasına dönmeye karar verdin?
- Evet, artık geldiğine inanıyorum. Yapımcım Haluk Polat bana önerdiğinde anladım ki “Son Arzum” kalbime dokunan bir şarkı... Herhangi bir PR ya da pazarlama çalışması yapmadan da öyle içimizden geldiği gibi usulca paylaştık şarkıyı... Ardından da “Paramparça” dizisinde yayınlandı.

HAYAT İNSANI ÜZERİNE TİTREDİĞİ KONULARLA SINIYOR

* Musiki tarafına tekrar döneceğim ama önce şu meşhur şortla televizyona çıkma olayını bir konuşsak diyorum...
- Ergenlik dönemi psikolojisi, ensest ilişki gibi toplumu bilgilendirmemiz gereken konuların konuşulduğu programdan bahsediyorsun sanırım.
Gazetelerde ekran görüntümü bacak bacak üstüne atarken dondurup “Şort açılımı” diye abuk sabuk haberler yapılmasaydı şimdi böyle bir soru soramayacaktın.
Önemli konularda kadınları bilgilendirmek adına içinde yer aldığım projenin şortumla anılması ne kadar manasız ve yazık!
* Ne yani magazinciler seni sevmiyor mu?
- Sevmediklerini düşünmüyorum ama hayat insanı üzerine titrediği konularla sınıyor galiba. Benim için her zaman adımın iyi anılması çok önemliydi. Ömür boyu her attığım adımda başarının yanı sıra itibar ve saygınlık peşinde koştum, ne var ki sonunda hiç hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düşen de ben oldum. Bu da bana bir hayat dersidir.
* Madem laf oraya geldi, geçen yılki sosyal medya saldırısından sonra Mesut Yar’ın programında yaptığın açıklamalara ekleyecek sözün var mı?
- Beni ve ailemi rencide eden iftiralar hakkında bir açıklama yapmış, bu iğrenç dedikoduyu çıkaranların ekmeğine yağ sürmemek adına olayı daha dillendirmeden hukuki süreci başlatacağımı söylemiştim. Namusumu, hayattaki duruşumu, saygınlığımı hedef alan bu saldırının davalarını hâlâ takipteyim, geçen hafta savcılıktaydım.

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

İKİ UÇ ARASINDA YAŞANAN KİRLİ ŞAVAŞA KURBAN EDİLDİM

* Neden seni hedef seçmiş olsunlar, ne özelliğin var ki?

- Ah bir bilsem! Haber değerim yüksek, belki ondandır. İki uç arasında yaşanan kirli bir savaşa kurban edildiğimi düşünüyorum. Bir de belki gün gelip de böyle bir kara propaganda için yüz aradıklarında ellerini ovuşturarak “Defne Samyeli olsun” diyen kızdırdığım birileri vardır. Nişanlım Emre (Alkin) ile bu konuda araştırma yaptık. Elde ettiğimiz bilgileri yeni kitabı “Paylaşmazsak Olmazdı”da yazdı. Merak eden alıp oradan okusun, bu röportajın konusu bu değil. Beni ve ailemi üzen insanların bir gün mutlaka ortaya çıkarılacağına inanıyorum.
* Gazeteciliğe de bu yüzden mi veda ettin peki?
- Kendi web sitem üzerinden istediğim zaman, sansüre uğramamış yazılar yayınlamak inan ki beni daha çok tatmin ediyor.
* Diplomatik cevapları bir yana bırakalım; bıraktın mı, bıraktırıldın mı?
- Bıraktırıldım yani işten çıkarıldım. Bu ikinci kez oldu. Yöneticisinden uzmanına kadar bu sektörün muazzam bir değişime uğradığı malum. Daha çocuk yaştayken sunduğum programların yapımından da sorumluydum. Salt sunucu olmadım ki hiç. Habercilik mesleğinde geldiğim noktada, içeriğine yüzde yüz hakim olmadığım hiçbir yayını sunmam söz konusu bile olamaz. Bu yıllardır da böyle. Bilen bilir! İçerik başkasının olacak, “Şu kişi konuğunuz” diyecekler. Ben de kredibilitemi ekranda harcayacağım, öyle mi? Ne adına? Sevgiyle ayrıldım işimden. Yapmak, keşfetmek istediğim başka birçok iş var.
Şu an onlara yoğunlaşmış durumdayım. 20 senemi verdim diye ölene kadar televizyoncu ya da gazeteci kalacağım gibi bir inadım yok.
* Sanki “Her şeyi bırakıp gidesim var” dermişsin gibi...
- Yoo... Bu benim ülkem. Hiçbir yere de gitmeye niyetim yok! Bununla beraber dünyanın her yerinde yaşayıp, geçimimi sağlayabilecek gücü de kendime fazlasıyla buluyorum. Ne var ki burası kadın için zor bir ülke.
Kadın gazeteci, kadın çaycı, kadın spor yazarı, kadın avukat... Erkeklerle eşit şartlarda olmamaktan hep yakınıyoruz ama kadınlar olarak birbirimizin arkasını kollamaktan da aciziz.


İŞ GÖRÜŞMESİNİ BENİ GÖRMEK İÇİN FIRSAT BİLEN ERKEKLERDEN FENALIK GELMİŞTİ

* Dışını anladık, peki iç güzelliğin için neler yapıyorsun?
- Gün içinde hayata ara verip, meditasyon yapmadığımda dengem şaşıyor. Kendimi daha çok tanımaya çalışıyorum. Ne olduğumun ve ne olmadığımın farkındayım.
* Ne değilsin?
- Mesela zalim değilim, daha zalim olmayı isterdim halbuki. Hepimizin içinde alt kimlikler var; katil, savaşçı, romantik, antipatik, ukala gibi... Farklı olaylar ve şartlar her birimizde bunları tetikleyip ortaya çıkarıyor.
* Bu yüzden mi ukala gözüküyorsun?
- Olabilirim tabii. Çocukken daha ukala ve sevimsiz, çok da bilmiş biriydim ama törpüledim diye umuyorum.
* Güzel olmandan dolayı biraz kaprislisin de sanki...
- Öyleyim! Ya da prensipli diyelim.
* Desene nişanlın Emre yandı! Nasıl tanıştınız?
- Futbol Federasyonu Genel Sekreterliği yaptığı dönemde, İngilizce sunum hazırlamak için bana geldiklerinde tanışmıştık. Sonra beni kahve içmeye davet etti. Bunun için 6-7 ay beklemesi gerekti.
* Niye, gözün mü tutmadı?
- Hayır ama belgesel yapmak için o dönem çok fazla insanla görüşmek zorundaydım. Profesyonel olduğunu düşündüğüm toplantıların hepsi maalesef ki bir kahve içmeye ya da akşam yemeğine bağlamalarla sona eriyordu. O dönemde bırak güzel olmayı iş dünyasında sadece kadın olmanın zorluklarını çok iyi anladım. İş görüşmesini bile beni görmek için bir fırsat bilen erkeklerden fenalık gelmişti. Zaten mesafeli biriyim. Kendimi iyice kapattığım, işlerimi de yüz yüze görüşmek yerine e-mail’le yürüttüğüm bir dönemdi.
* Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan daha zor demişler...
- Erkekler hakkında önyargı oluşturacağım yeteri kadar olaya şahit oldum, inan. Emre’yi hiç tanımıyordum... Ayrıca günümüzde kadınlar ve erkekler birbirlerinin kalbini çalmak için o kadar çok yalan söylüyor ki! Ben ilişkisiz yaşayamayan kadınlardan değilim. Yalnız da çok mutluyum. Eğer hayatımda olması gereken biriyse, nasıl olsa bir gün, bir yerde karşıma çıkar diye düşündüm. Emre de bu temkinli halime anlayış gösterip uzun süre bekledi. Ve sonunda kazanan da o oldu (gülüyor).

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

EMRE’YLE ARKADAŞLIĞIMIZ MÜZİKLE FLÖRTE DÖNDÜ

* Starların bile artık albüm çıkarmaya cesaret edemediği günümüzde, bu işe girmek biraz delilik değil mi?
- Açıkçası albüm yapmanın delilik olduğunu hiç düşünmüyorum. Kışa doğru hem yeni hem de eski şarkılardan oluşan, Türkçe sözlü bir albüm çıkaracağım. Gelecek hafta da sürpriz bir isimle “Son Arzum”a çok güzel bir klip çekeceğiz.
* Nişanlın Emre ne diyor müzikle uğraşmana, kıskanmıyor mu?
- Niye kıskansın ki, gurur duyuyor. İlk andan beri de benim en büyük destekçilerimden biri... Emre de zaten Duman grubunun eski bas gitaristi. Birlikte evde sık sık karaoke geceleri düzenliyoruz.
* Kısaca yolu müzikten geçen herkes bir gün bir yerde buluşuyor...
- (Kahkahalar) Haklısın, Emre’yle arkadaşlığımızın flörte dönmesi de müzik sayesinde oldu. Sevdiğimiz şarkılardan bahsederken ne kadar iyi anlaştığımızı fark ettik. O rock, ben daha çok pop ve R&B seviyorum ama olsun geçinip gidiyoruz.
* Kader ağlarını müzikle ördü desene...
- Örmüş bile! Bak sana çok ilginç bir hikaye daha anlatayım. Gençken koyu bir Tom Jones hayranıydım. Mesleğe yeni başladığımda ilk röportaj yaptığım kişi de o oldu. Bu da evrenin bir mesajı olmasın sakın (gülüyor)?
* “Aldım bir kere mikrofonu elime, artık beni kimse durduramaz” diyorsun...
- İçime sinen işler yapmak için yeterince bekledim. Bundan sonrası için en büyük hayalim binlerce kişiye konser vermek...
* Var mı bari teklif?
- Olmaz mı? Hem de kısa vadede... Ekip kurup çalışmalara başladık bile. İstediğim çizgide ve kalitede organizasyonlar olduğu sürece de sahnede olacağım.
* Ses güzel, eh kadın da güzel... Daha ne olsun!
- Aman efendim iltifat ediyorsunuz. Bu görüntüde kalabilmek için neler yaptığımı bir bilsen (gülüyor). Şaka bir yana da yediğime içtiğime dikkat ederim. Haftada bir gün de detoks yapıp, sporumu asla ihmal etmem. 18 yaşından beri aynı kiloda kalabilmeyi kolay mı zannediyorsun.

Hak etmediğim dedikodu ve iftiraların ortasına düştüm

KEMOTERAPİDEN SONRA PERUKLA HABER SUNMA FİKRİ BENİ ÇOK GERDİ

* O günleri tekrar hatırlatmak istemem ama yakalandığın kanserden bahsetmeden de olmaz...
- İkinci çocuğuma hamile kalmayı kafayı koyduğum zamanlardı. Test yaptırdım ve rahim ağzında, kansere dönüşme ihtimali olan hücreler bulununca “acil ameliyat ol” dendi.
* Sen de bavulunu topladığın gibi Amerika’nın yolunu tuttun...
- Aslında burada rahatlıkla yapılabilecek konizasyon diye çok kolay bir işlemdi. Ama yıllar öncesinde eski eşimin kendi sağlık sorunuyla ilgili Türkiye’de yapılan bir testin sonucunun yanlış çıkması bizi çok korkutmuştu. Bundan dolayı Eren, ABD’ye gidelim diye ısrar etti.
* O süreç boyunca nasıl güçlü kalabildin peki?
- Aslında kanser ihtimalini öğrendiğimde büyük panik yaşadım. Düşünsene 28 yaşındaydım ve bir bebek daha istiyordum. İşimle ilgili yaşadığım korku ise bambaşkaydı.
* Ekranların senden vazgeçeceğini mi düşündün?
- Hayır ama kemoterapi yüzünden saçlarım dökülünce perukla haber sunarsam insanların nasıl tepki vereceğini düşündüm. Yaptığım işe odaklanamamaktan ya da halsiz kalıp işe gidememekten çok korkuyordum.
* Neyse ki bunların hiçbiri olmadı...
- Haklısın! Tüm o korkularımın boşa olduğunu yaşadıkça öğrendim. Sonuç olarak patoloji raporu olayın çok başında müdahale ettiğimizi ortaya koydu. Bu konuyla ilgili konferanslar verdim ve Türkiye’de Smear Test patlaması yaşandı. Pek çok kadın kontrolden geçti. Boşuna “Şer gibi görünen şeylerin altında hayır vardır” dememişler.

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku