Geriİhsan Yılmaz Türkülere kanca atmışlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkülere kanca atmışlar

Müzik devi Amerikan Universal’ın, YouTube’da bulunan yüzlerce Türk halk müziği ve Türk müziği eserini hak sahibiymiş gibi kendi adına kaydettiği (claim attığı) ortaya çıktı.

Müzik dünyasının neredeyse tamamında artık dijital platformlar kullanılıyor. Spotify, YouToube gibi kanallardan dünyanın her yerinde üretilen müziğe, video klibe ulaşmak mümkün. Eserler dinlendikçe, izlendikçe de hak sahiplerine telifleri bu global kuruluşlar tarafından ödeniyor. Buraya kadar her şey normal. Ancak Türkiye’nin önde gelen müzik yapım firmalarından Kalan Plak, dünya müzik devi Amerikan Universal’ın, YouTube’da bulunan yüzlerce Türk halk müziği ve Türk müziği eserini hak sahibiymiş gibi adına kaydettiğini (claim attığı) ortaya çıkardı. Bu usulsüzlüğü ortaya çıkaran Kalan Müzik sahibi Hasan Saltık, mahkemeye başvurarak bilirkişiyle delil tespitinde bulundu. İlk tespitlere göre işin boyutunun sadece Kalan Müzik yapımları ile sınırlı olmadığı, anonim şarkı ve türkülerden telif sahibi belli popüler şarkılara kadar hatta Türk dizi ve film müziklerine kadar uzandığı belirlendi.

Türkülere kanca atmışlar

‘YAZILIMDAN KAYNAKLI’ DENDİ

Hasan Saltık, sanatçısı Çimen Yalçın’ın yorumlayıp YouTube’a yüklediği anonim ‘Şu Karşıki Dağda Kar Var Duman Yok’ türküsüne Universal Publishing’in (UMPI) teknik deyimle ‘claim attığını’ (sahiplik iddiasında bulunduğu) saptadı. UMPI Türkiye ofisine bunun ne anlama geldiğini soran Hasan Saltık, yurtdışındaki yanlış yazılımdan kaynaklanan bir sorun olabileceği yanıtını aldı. Ertesi gün de Çimen Yalçın klibi üzerindeki hak talebi iddiasını silerek geri çekti. Araştırmayı derinleştiren Saltık, Neşet Ertaş’tan Mahzuni Şerif’e, Ahmet Aslan’dan Âşık Veysel’e, Âşık Daimi’ye kadar hakları Kalan Müzik’e ait yüzlerce eserin aynı şekilde UMPI adına claim atıldığını saptadı. Üstelik bunun sadece Kalan Müzik’e ait eserlerle sınırlı olmayıp diğer yapımcılara ait yüzlerce eserde de aynı yolla bağlantı kurulduğu ortaya çıktı.

Türkülere kanca atmışlar

DİZİ MÜZİKLERİ DE VAR

İstanbul Birinci Fikri Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’ne başvuran Kalan Müzik, bu ihlallerin bilirkişi marifetiyle tespitini isteyerek dava açtı.

Kalan Müzik mahkemeye YouTube’da çok tıklanan Şevval Sam, Ahmet Aslan, Cengiz Özkan, Selçuk Balcı gibi sanatçılarının ‘Çukur’, ‘Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’, ‘Bir Zamanlar Çukurova’ gibi popüler dizilerde kullanılan ve kendi üretimleri olan eserleri ile yine Âşık Veysel, Neşet Ertaş, Âşık Mahzuni, Feyzullah Çınar, Fikret Kızılok, Erkan Oğur gibi sanatçılarının eserlerinin linklerini de delil olarak sundu.


HASAN SALTIK: OZANLARIMIZIN HAKLARINA ÇÖKTÜKLERİ ANLAŞILIYOR

Türkülere kanca atmışlar


“BU usulsüzlüğü saptadıktan sonra Universal’ın Türkiye ofisinden bilgi istedik. Onlar da bunun yurtdışındaki yanlış bir yazılımdan kaynaklandığı gibi tatmin edici olmayan bir yanıt verdi. Her ne hikmetse, bu yanlış 5 yıldır devam ediyor. Başvurduğumuz bu işin diğer muhatabı YouTube Türkiye ofisi de bunda kendi sorumlulukları olmadığını, sadece danışmanlık hizmeti verdiklerini söyleyip şikâyetimizi Amerika’daki merkezlerine yapmamız gerektiğini bildirdi. Bununla asıl ilgilenip takip etmesi gereken meslek örgütlerimiz Türkiye Musiki Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) ile Musiki Eserleri Sahipleri Grubu Meslek Birliği (MSG) ise konudan bihaber çıktı. Uyarımız üzerine konuyu takip etmeye başlayan MESAM, YouTube’da 18 ay içinde itiraz edilmezse, UMPI gibi ‘claim’ sahiplerine telif ödenebileceği sonucuna vardı. Bu iddia doğru ise milyonlarca dolarlık haksız telif topladıkları ya da toplayabilecekleri anlaşılıyor. Türkiye’de bir eseri aranje etmenin telif bedeli yokken, yurtdışında anonim bir eseri aranje eden herhangi biri bu yolla hak sahibi haline gelip milyonlarca dolar telif toplayabilir. Dolayısıyla işin boyutunu tam kestiremesek de ‘claim’ atmanın sonucunda bu uluslararası firmaların bu usulsüzlük ile halk müziği ozanlarımızın haklarına çöktükleri anlaşılıyor.”

 

X

Sanat dünyası tarihi tersanede buluştu

Haliç’te Osmanlı döneminden kalma ‘Tersane İstanbul’, tarihinin en görkemli gecelerinden birini yaşadı önceki gün.

Kültür sanat dünyası Hasköy’de, eski adıyla Taşkızak Tersanesi’nde bir araya geldi. Pandemi sonrasında gerçekleşen ilk uluslararası sanat fuarı olan 16. ‘Contemporary Istanbul’un davetlilere özel yapılan açılışına ilgi büyüktü.

Haliç’i eski ihtişamına kavuşturmak ve şehrin yeni kültür sanat merkezi olmak için yola çıkan Tersane İstanbul, sanatseverlerden tam not aldı.



Akbank ana sponsorluğunda düzenlenen fuar, 9 bin 500 metrekareye yayılan üç kapalı salon ve 10 bin metrekare açık alanda 57 galeriyi ağırlıyor.

15 yıldır Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin sergi salonlarında düzenlenen fuar, Tersane İstanbul’un yüksek tavanlı tarihi dokusunda adeta başka bir kimliğe bürünmüş. Sergilenen eserler kadar böyle bir sanat etkinliğine sahne olan mekân da ziyaretçilerin ilgisini çekti. Özellikle deniz kıyısındaki açık alana kurulan büyük boyutlu heykeller

Yazının Devamını Oku

Nâzım Hikmet’in ‘Memet’leri

Nâzım Hikmet’in oğlu Mehmet Nâzım’ın hayat hikâyesinin anlatıldığı ‘İşitiyor musun Memet?’ kitabındaki bazı iddialar yayın dünyasında tartışma başlattı.

Gazeteci-yazar Sibel Oral, yakın çevresindeki dostlarının tanıklıkları ve arşiv belgelerine dayanarak oluşturduğu kitapta, Mehmet Nâzım’ın yakın dostu yazar Gündüz Vassaf’ın, özellikle Memet Fuat ve Nâzım Hikmet’in kitaplarını yayınlayan Adam Yayınları hakkındaki söylediklerine yazar ve eleştirmen Semih Gümüş’ten itiraz geldi.



Gündüz Vassaf kitapta Memet Fuat’ın, Nâzım Nikmet’in yıllarca mirasçısı, temsilcisi gibi davrandığını, her ne kadar annesiyle evli olsa da, Nâzım Hikmet ona ‘oğlum’ dese de biyolojik oğluymuş gibi tanınmaya pek de karşı çıkmadığını söylemişti.

İddiaları önemli bir ahlaki sorumsuzluk örneği olarak niteleyen Semih Gümüş, 1990-2015 yılları arasında on beş yıl boyunca Adam Yayınları’nda editör ve Adam Öykü dergisinin Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığını, 2002’deki vefatına kadar da Memet Fuat’la birlikte çalışma fırsatı olduğunu, yapılan bu açıklamaların çamur atmaktan ibaret olduğunu belirtti.

SAĞLIĞINDA SEKİZ KİTABI YAYIMLANMIŞTI

Yazının Devamını Oku

'Tarih bir romana sığar mı?'

Son romanı ‘Veba Geceleri’yle, tarihi gerçek ve roman gerçeği tartışmasını yeniden alevlendiren Orhan Pamuk ile tarihçi Edhem Eldem mini bir söyleşi dizisinde bir araya geliyor.

Yapı Kredi Yayınları’nın Instagram hesabından yayınlanacak söyleşi yarın ve 30 Eylül Perşembe günleri iki bölüm halinde yayınlanacak ve yayının ertesi günü kurumun YouTube kanalından da izlenebilecekmiş.

Pamuk ve Eldem, “Bu hem tarihi bir roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir” diye başlayan ‘Veba Geceleri’ni, “Tarihçiyi yazardan ayıran özellikler neler? Bildiğimiz anlamda tarih yazımı nasıl ortaya çıktı? Tarihi roman türü içerisinde tarih nerede duruyor? Romancı ve tarihçi arasındaki ‘güç dengesi’ hakkında ne söylenebilir?” gibi soruların çerçevesinde konuşacaklar.



Tarihçi Edhem Eldem, Kitap-lık dergisinin 215’inci sayısında yer alan ‘Tarih bir adaya sığar mı?’ başlıklı incelemesinde tarihin romandaki yerini şöyle açıklıyor: “O dönemde Osmanlı topraklarında yaşanan ve görülen başlıca ümitler, kaygılar, meraklar, yenilikler, gelenekler, korkular, çekişmeler küçücük bir adada baş gösteriyor. [...] Orhan Pamuk’un Osmanlı tarihini bir adaya sığdırmayı, sıkıştırmayı başardığını söyleyebiliriz. Aslında Minger’e sığan sadece Osmanlı tarihi değildir; dünya tarihidir, hatta da genel anlamda tarihtir.”

Orhan Pamuk

Yazının Devamını Oku

Neş’e Erdok’un resim tutkusu

Beşiktaş Akaretler’deki Sıraevler’de düzenlenen Artweek, İstanbul’un sanat sezonu için hızlı bir açılış oldu. Sanatçıların ürettikleri yeni işleri görmek için büyük bir fırsat.

Eserleri sergilenen isimlerden biri de Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Neş’e Erdok. Artweek’te sanatseverler kadar genç sanatçılar da etrafını sarmıştı. Bir sevgi ve hayranlık halesinin içinde yaptığı son işleri anlatıyordu.

Neş’e Hanım 81 yaşında ve hep güncel. Geçen hafta Kitap Sanat ekinin kapağını kendisine ayırmıştık. Yapı Kredi Bomontiada’da yeni sergisi açıldı. Son iki yılda, yani evlerimize ve içimize kapandığımız süreçte o hep çalışmış. Geçirdiği ağır hastalık ve salgın, onu resim yapmaktan asla alıkoymamış.

Hüzün kadar gizemli bir enerji de barındıran o kendine has figürleriyle içinden geçtiği zamanın güncesini tutmuş bir anlamda. Çağımızın kanayan yarası göçler ve mülteciler de var resminde, pandemide yaşadıklarımız da. Hatta hepimizin içini yakan son orman yangınları da...

Erkan Aktuğ’a verdiği röportajında çalışma tutkusunu anlattığı bölümleri hayranlıkla okudum.

“Resim yapmazsam eğer yokmuşum gibi” diyen Erdok; “Uzun bir hastane süreci geçirmiştim. Hastaneden çıkıp eve geldiğimde hastalanmadan önce başladığım bir göç resmi vardı, yarım kalmıştı. Onu bitireyim dedim fakat sağ kolumu kaldıramıyordum, yürüyemiyordum. Bir yandan fizik tedavi gördüm, bir yandan da sol kolumla sağ koluma destek olarak o resmi bitirdim. Sonra da aşağı yukarı her ay bir resim yaptım. Ama eve kapalı olduğum için değil. Ben zaten resim yaparken kapanırım, buna alışkınım. Belki resim yapmasaydım çok kötü olabilirdim, bir de o var. Hep söylerim, resim yapmazsam kendimi yokmuş gibi hissediyorum, koronavirüs olsun olmasın” diye anlatıyor yaşadığı süreci.

Siz hep var olun Neş’e Hanım ve üretin. Üretmekteki tutkunuz ve azminiz bize örnek oluyor.

Neş’e Erdok

Yazının Devamını Oku

İşte Memet

Nâzım Hikmet’in Münevver Andaç’la birlikteliğinden olan tek çocuğuydu Mehmet. Annesi Münevver Andaç’la hayatının büyük bir bölümünü Paris’te geçirdi ve 15 Ekim 2018’de vefat etti.

Ressam Mehmet Nâzım hayatı boyunca medyadan uzak durdu, babasıyla ilgili hemen hemen hiç konuşmadı. Çok merak edildi ama hep Nâzım’ın oğlu olduğu için. Dostları verdikleri ölüm ilanında bile fotoğraf olarak Amerikalı aktör Gary Cooper’ın fotoğrafını kullanmışlardı. Bu onun bir fikri ve hayatını didik didik etmek isteyenlere karşı bir cevabı, son şakasıydı sanki.

Büyük çoğunluk onu Nâzım Hikmet’in “Karşı yaka memleket,/sesleniyorum Varna’dan/işitiyor musun?/Memet! Memet!/Karadeniz akıyor durmadan,/deli hasret, deli hasret,/oğlum, sana sesleniyorum,/işitiyor musun?/Memet! Memet!” şiirindeki Memet olarak biliyor.

Her ne kadar bazıları bu şiirin Piraye’nin ilk evliliğinden olan üvey oğlu Memet Fuat’a yazıldığını zannetse de.



Yazının Devamını Oku

Bu kez hayat sanatı taklit etti

Tarihin ilk estetik kuramı sayılan Platon’un mimesis kuramı, sanatın hayatı taklit ettiğini savunur.

Tarih boyunca sanat hayatla, hayat da sanatla anlamlandırılır hep. Felsefecileri, sanatçıları başından beri meşgul eden soruya bir cevap da kendiliğinden geldi geçtiğimiz hafta.

Kabil Havaalanı’nda yaşanan insanlık dramının görüntülerini izledik içimiz sızlayarak. Taliban’dan kaçmak için her yolu deneyen çaresiz insanlar, bırakın uçağın içine balık istifi dizilmeyi, kanatlarına kendilerini bağlamış, üzerine tırmanmış, tekerlek boşluklarına sığınmışlardı. Bu görüntüler Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Halil Altındere’nin beş yıl önce sergilediği ‘Köfte Airlines’ işini hatırlattı. Sosyal medyada Altındere’nin işi ile Kabil’den çekilen fotoğraf yan yana konularak paylaşımlar yapıldı. Evet sanat hayatı taklit etmemiş, bu kez hayat sanatı taklit etmişti adeta.



Halil Altındere de fotoğrafları görünce çok şaşırmış. Hatta kendi eserinden bir detay mı paylaşılıyor diye şüphelenmiş. “Görüntünün gerçek olduğunu anladığımda da şok oldum” diyor.

Yazının Devamını Oku

Küçük Amal’ın yolculuğu İnatçı Keraban gibi oldu

Fransız yazar Jules Verne’in 1883 yılında yayımladığı ‘İnatçı Keraban’ romanının kahramanı Keraban Ağa’ya neden ‘inatçı’ sıfatının takıldığını bilir misiniz?

Konusu II. Mahmut döneminde, Osmanlı sınırları içindeki topraklarda geçen romanda bir ramazan günü Hollandalı tütün tüccarı ve uşağı İstanbul’a gelir ve iş yapacakları Keraban Ağa ile buluşurlar. Keraban misafirlerini akşam yemeği için Üsküdar’daki konağına davet eder. Ancak o gün Boğaz’dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konmuştur. Keraban Ağa inat eder ve bu vergiyi vermemek için misafirleriyle birlikte Üsküdar’a Balkanlar, Kırım ve Kafkasya üzerinden bütün Karadeniz’i dolaşarak gider.

İnatçı Keraban’ın yaptığı gibi bir yolculuğun benzerini 9 yaşında Suriyeli bir mülteci kız çocuğunu simgeleyen 3,5 metre boyundaki bir kukla olan Küçük Amal yapmak zorunda kaldı. Bu kez neden Amal’ın inatçılığı değil, pandemi nedeniyle Yunan adaları ile Türkiye arasında yapılması yasaklanan seferlerdi.



‘The Walk - Yürüyüş’ projesi kapsamında Küçük Amal, 27 Temmuz günü ilk adımını attığı Gaziantep’in ardından Adana, Tarsus, Musalı Köyü - Mersin, Antalya, Pamukkale, Denizli, Selçuk, Urla, İzmir ve Çeşme’yi ziyaret etti. Önemli dernek, vakıf ve sanatçıların işbirliği ile hazırlanan kültür-sanat etkinliklerine katıldı.

Küçük Amal

Yazının Devamını Oku

Bu heykeller Türk Pop-Art’ı olabilir mi?

Diyarbakır'da karpuz, Rize’de çay bardağı, İnegöl’de çatala batırılmış köfte, Gemlik’te zeytin, Amasya’da elma, Korkuteli’nde bazlama...

Son yılların modası haline geldi; her kentin en meşhur ürünü neyse, kendini neyle bütünleştiriyorsa onun devasa heykelini en merkezi meydanına diktirmesi.

Bunların güzelliği-çirkinliği, sanatsal bir değerinin olup olmadığı çok tartışıldı. Ancak sanat dünyasında bu konuyu ciddiye alan pek çıkmamıştı. Zorunlu olarak görüş vermek dışında...



Son olarak sosyal medyada bir fırının reklam amaçlı yaptırdığı dev ekmek üzeri simit ve çay heykeli gündem oldu. Benzer tepkilerle karşılandı o da. Altına yorumlar yapıldı, estetik açıdan beğenilmedi, küçümsendi, çirkin bulundu.

Ancak bu kez başka bir şey daha oldu.

Yazının Devamını Oku

Tanpınar’ın yıllarca sakladığı peçete

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 120’nci doğum günü nedeniyle (23 Haziran 1901) geçen ay Beyoğlu Belediyesi tarafından Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bir dizi etkinlik düzenlendi ve bir de ‘Tanpınar’ sergisi açıldı.

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Arşivi’nden ve özel koleksiyonlardan derlenen eserlerden oluşan sergide Tanpınar’ın özel eşyasından elyazması metinlerine, kişisel notlarından imzalı kitaplarına kadar birçok kıymetli hatırası ilk kez görülüyor.

Tanpınar’ın üç beş fotoğrafını bilen edebiyatseverler için onun farklı dönemlerinden 80 adet resmini görmek serginin sürprizlerinden.

Kişisel eşyası arasında ömür boyu sakladığı bir peçete var ki, sanatçı dostlarının onun hakkındaki samimi düşüncelerini günümüze taşımış.



Füreya Koral, Hakkiye Koral, Mehmet Ali Cimcoz, Tarık Tekel

Yazının Devamını Oku

Sahaf Sakallı Lütfü’nün serencamı

Sahaf dünyasında şok etkisi yaratan bir haber çıktı geçen hafta sonu.

İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, 1 Temmuz’da Kadıköy Caferağa Mahallesi Mühürdar Sokak’ta bulunan bir sahafa baskın düzenlemiş ve yapılan aramalarda, ‘2863 Sayılı Kanun’ kapsamında olan ve Cumhurbaşkanlığı Osmanlı arşivleri tarafından da aranan 12 adet Osmanlı Devleti’nde ‘Kadı Hücceti’ olarak adlandırılan belgeler ve bu belgelerin kayıt altına alındığı ‘Kadı Sicili/Şeriye’ olarak adlandırılan klasör ele geçirilmiş. Belgelerde, Kastamonu Vilayeti Cide kazasında görevli kadılar tarafından görülen davalara ait kararların yazılı olduğu tespit edilmiş.

Haber pek çok yerde sahaf İsmail Lütfü S. büyük bir tarihi eser kaçakçılığı yaparken suçüstü yakalanmış gibi sunuldu.

Kimdir İsmail Lütfü S.?

Sahaf dünyasının ucundan kıyısından geçmiş hemen herkesin tanıdığı, son dönem İstanbul sahaflarının en önemli ve tanınmış isimlerinden Lütfü Seymen, daha çok bilinen adıyla Sakallı Lütfü.

CİMER’E ŞİKÂYET ETTİLER

Kitabiyat, yayıncılık, gazetecilik tarihine, okuma kültürüne, edebiyat tarihine büyük katkıları olan Sakallı Lütfü, dükkânıyla aynı adı taşıyan kitap ve sahaf kültürü dergisi ‘Müteferrika’yı 1993 yılından beri çıkarıyor. Son olarak 59’uncu sayısı bu ay yayımlandı.

Sahaf Müteferrika adlı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Tanıdığım biri tarafından CİMER’e şikâyet edildiğimden ifadem alındı. Otuz seneye yakın elimde bulunan Cide şeriye sicillerinin elimde olmaması gerekiyormuş. Cide ve tarihine ilgi duymanın bedeli...” diye yazdı.

Çöpten bulmuş ve muhafaza etmişti belgeleri. Cide tarihi ile ilgili yazacağı kitabında kullanacaktı. Satışa çıkarmamış, kendi arşivinde saklamıştı. Kaldı ki internette şöyle bir arama yapsanız benzeri yüzlerce belge bulup satın almanız mümkün. Koca koca padişah fermanları müzayedelerde alınıp satılmıyor mu? Resmi kurumlar kendi ihtiyacı olan belgeleri satın alma yoluyla arşivlerine tekrar katabiliyorlar böyle müzayedelerden.

Yazının Devamını Oku

Afyon’a caz değil sucuk ve kaymak heykeli mi yakışır

Afyonkarahisar Kent Konseyi Başkanı Şemsettin Yasan’ın, bu yıl 21’incisi gerçekleştirilen Afyonkarahisar Caz Festivali için sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı skandal açıklama sosyal medyada tepkiyle karşılandı.

Yasan, festivale ilişkin sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda “700 bin nüfuslu Afyon’da Caz Festivali’ne kimler katılır? Yüzde bir olsa 7 bin kişi eder. Gelen bini bile bulmaz. Onun da yarısı protokol. O zaman niye?” diye sormuştu.



Şemsettin Yasan, paylaşımı üzerine gelen bir yoruma da “Ne yapılırsa halk için, halka göre yapılmalı. Halkın çoğunluğuna göre yapılmalı. Caz Festivali halkta karşılığı olmayan bir şey, bir etkinlik. Bize, yani çoğunluğa göre gereksiz ve lüzumsuzdur. Bu da benim bireysel düşünce tezahürümdür. Doğrulara sahip çıktığımız gibi yanlışı da görmezden gelemem” yanıtı vermişti.

Sosyal medyadaki tartışma Afyon’a neyin yakışıp yakışmayacağı üzerine ilerledi.

Sayın

Yazının Devamını Oku

Roman beklerken el yapımı keman geldi

2014 yılında kendini edebiyattan emekli edip roman yazmayı bıraktığını açıklamıştı Türk edebiyatının en özgün kalemlerinden İhsan Oktay Anar.

Bedir Acar’a verdiği röportajında “Severek yaptığım, zevk aldığım şeylerden biri de roman yazmaktı. Onu da tükettim. Yedi kitap yazdım, artık yeter. Sekizincisini yazarsam, bu bir tür enflasyon demektir. Bu yüzden başka bir türe geçebilirim. Bir işi tadında bırakmak gerekir. Elbette bu benim şahsi kanaatim” demişti, son romanı ‘Galiz Kahraman’ı çıkarttığı o yıl. Daha sonra sadece edebiyattan değil, çalıştığı Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden de emekli oldu.



Kendisini tanımayan bir sokak röportajcısının “Evrim teorisine inanır mısınız?” şeklindeki sorusuna verdiği cevapla gündeme gelince ya da bir tanıdığının yaramaz kedisinin kahve yaparken onu rahat bırakmadığı sevimli videoyla hasret giderdi hayranları.

En son yine bir internet sitesinde rastladım kendisine. Hayranları ondan yeni bir kitap beklerken o müzik aleti yapımına vermiş kendisini.

Romanlarında da görüldüğü gibi müzik bilgisiyle dikkat çeken

Yazının Devamını Oku

Edip’ten Alev’e aşk mektupları

Edebiyat tarihinin gizli kalmış bir aşkı daha mektuplar aracılığı ile gün yüzüne çıktı.

İkinci Yeni akımının en önemli ismi Edip Cansever’in seramik sanatçısı Alev Ebüzziya’ya yazdığı mektuplar ‘İki Satır, İki Satırdır’ başlığı ile Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk kez kitaplaştırılarak yayımlandı. Habil Sağlam’ın hazırladığı kitapta Cansever’in Ebüzziya’ya yazdığı 123 mektup yer alıyor.



1962 ile 1976 yılları arasında kaleme alınmış mektuplar, 20’nci yüzyılın biri modern seramik alanında öncü bir rol oynayan, diğeri Türk şiirinin son büyük atılımında başı çeken iki sanatçıyı birbirine bağlıyor. Cansever bu bağı şöyle tanımlıyor mektubunda: “Sen çömlekçisin ben şair... Senin kullanacağın çamurlu tasta, benimki aslan ağzında. Sen rüyanda biçimler görürsün, ben kelime. Bizimki de kolay değil kardeşim. Kolay değil hani. Böyle çile çekmek sanat adına Tanrı’nın günü... Gördün mü, nasıl da uyuverdik O. Veli’nin şiir kalıbına: ‘Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi...’ değil de, değil de ikimiz de sanat delisi.”

Edip Cansever ile Alev Ebüzziya, 1960’lı yılların başında İstanbul’da bir arkadaş çevresinde tanışır. İstanbul’da başlayan mektuplaşmalar, Ebüzziya’nın 1962 yılında bir porselen fabrikasında tasarımcı olarak çalışmak üzere Danimarka’ya yerleşmesiyle birlikte İstanbul-Kopenhag hattında gidip gelmeye başlar. Yüz yüze görüşmeleri Alev Ebüzziya’nın tatil için İstanbul’a geldiği yaz aylarında olur. 1963 yılında David Siesby ile tanışan Ebüzziya, 1967 yılında evlenir. Cansever’in platonik aşkı bu süreçte sıkı bir dostluğa evrilse de mektuplarındaki tutku devam eder. Ebüzziya-Siesby evliliği 1977 yılında sona erdikten sonra Alev Ebüzziya, hayatındaki değişiklikler nedeniyle Cansever ile de yazışmayı keser. İkili mektupların kesilmesinden sonra bir daha görüşmez. Alev Ebüzziya, Cansever’in kendisine gönderdiği mektupları yarım asırdan fazla bir süre saklasa da Cansever 28 Kasım 1975 tarihli mektubunda kendisindeki mektupları (bütün mektupları) ‘üzülüyorum ama zorunluydu’ diyerek yırttığını yazar. Sanki bu mektupların bugüne kadar kalacağı ve okura ulaşacağı kehanetinde bulunur gibi şöyle der: “Gene de bir avuntu kalıyor. Şöyle: benim sana yazdıklarımda, biraz da senin bana yazdıkların yok mu? ‘Bir el karanfilin yanında kalır.”

60’LARIN BOHEM İSTANBUL’U

Yazının Devamını Oku

Yılmaz Güney Oğuz Atay’ın kafasına neden silah dayadı

Yine ortalığı karıştıracak bir iddia ve iddianın sahibi de yine Sefa Kaplan.

Kaplan, hazırladığı ‘Oğuz Atay Sözlüğü’nde ünlü yazarın ‘Günlük’ünün kimler tarafından nasıl çalındığını, yıllar sonra nasıl ortaya çıktığını ve okurla nasıl buluştuğunu anlatmış, konu günlerce tartışılmıştı.

Sefa Kaplan ilk baskısı 2014 yılında Doğan Kitap tarafından yapılan ‘Geleceği Elinden Alınan Adam: Oğuz Atay’ biyografisini yeniden okuruyla buluşturdu. Holden Yayınları tarafından yayımlanan kitapta çok tartışılacak başka bir iddia gündeme getiriliyor.

Yılmaz Güney’in birlikte senaryo çalıştığı Oğuz Atay’ın kafasına silah dayadığı iddiası.

Sefa Kaplan iddiasını Erdoğan Şuhubi’nin Mart 1999 yılında İTÜ Vakfı Dergisi’nde anlattığı bir yazıya dayandırıyor.



Yazının Devamını Oku

Tomris Uyar tartışması

Online kitap satış sitesi Idefix’in ziyaretçi trafiğini artırmak için dün yaptığı paylaşım büyük bir tartışmaya yol açtı.

Okurları ikiye bölen bu paylaşım şöyleydi:

“İkinci Yeni’nin aynı kadına âşık dört şairi Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve aşkına karşılık bulamayan Edip Cansever... Tomris Uyar’a yazdıklarıyla gönlünü almayı başaran, ruhunu ferahlatan bu dört şairden en sevdiğin mısrayı yorumlarla bizimle paylaşmaya ne dersin?”

Başta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçin olmak üzere edebiyat dünyasından pek çok isim sosyal medyada bu paylaşımı eleştirdi.

Her ne kadar Idefix gelen tepkiler üzerine yazıyı kaldırsa da tartışma devam etti. 

Handan İnci, “Bu korkunç metni sitenizden kaldırmanız yetmez, başta Tomris Uyar, bu yazarlara ve okurlarına özür borçlusunuz. Asıl üzücü yanı bunu binlerce takipçisi olan bir kitap sitesinin yapması. Çok yazık” diye yazdı.

Yazar Metin Celâl tepkisini “Ayıp ediyorsunuz! Çok ayıp! Hele bir kitap sitesine hiç yakışmıyor” şeklinde dile getirirken çevirmen ve editör İlknur Özdemir de “Bu edebiyat insanlarını gerçekten böyle mi, bu yönleriyle mi anmalısınız?” dedi.

NEDEN RAHATSIZ ETTİ

Yazının Devamını Oku

Eyfel’den önce Balat’ı boyamıştı

Paris’in simgesi Eyfel Kulesi zaten popülerdir ama son günlerde Instagram fenomenlerinin yeniden gözdesi oldu.

Nedeni dünyaca ünlü Fransız sokak sanatçısı JR’ın yeni çalışması. Sanatçının Eyfel Kulesi’nin altında sanki büyük bir kanyon varmış gibi gösteren bu eseri büyük ilgi görüyor. Kulenin karşısına yapılan eserin içine girenler kayalık bir uçurumdaymış gibi görünüyor. JR kendi deyimiyle ‘göz aldanması’ tekniği denebilecek böyle bir çalışmayı daha önce de İtalya’nın Floransa kentinde uygulamıştı. Dünyanın en çok bilinen ve fotoğraflanan ikonik bir yapısını gözümüzü aldatarak da olsa farklı bir bakış açısı sunarak tekrar görünür ve popüler kılıyor.



JR’ı Türk sanat izleyicisi aslında iyi hatırlar. O bizi o kadar iyi hatırlamasa da...

Sanatçı 2015 yılında ‘Wrinkles of the City’ (Şehrin Kırışıklıkları) projesi kapsamında Balat’taki virane binaların duvarlarına çeşitli resimler yapmıştı. Ne var ki resimlerden birinin üzeri bir gece iddiaya göre zabıtalar tarafından mavi bir boya ile kapatıldı. Sanatçı Twitter hesabından bu duruma tepki göstermiş, Fatih Belediyesi de eseri kendilerinin boyamadığını açıklamıştı.

Olay gizemini halen koruyor bildiğim kadarıyla.

Yazının Devamını Oku

Amerika’nın pandemi açılımını çizdi

Amerika'nın ünlü haber dergisi The New Yorker’ın kapağında usta bir Türk çizerin imzası var bu hafta. Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun.

Derginin kapak konusu pandemi önlemlerini kademeli olarak kaldıran Amerika’nın açılımı. Amerika’da artık hayatın normale dönmeye başlaması. Dergi aynı zamanda Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile pandemi süreci üzerine kısa bir söyleşi de gerçekleştirdi.

Ulusal ve uluslararası pek çok ödülün sahibi olan Ekşioğlu, Türkiye’de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York’ta olmak üzere 34 kişisel sergi açtı.

Atlantic Monthly, The New York Times gibi gazete ve dergilerin yanı sıra Forbes dergisinin kapağında da bir kez çalışmaları yayımlandı.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun The New Yorker’a çizdiği sekizinci kapağı bu. Sanatçı önceki gün sosyal medya hesaplarından da duyurdu 10 yıl sonra tekrar The New Yorker’ın kapağını çizdiğini.

Daha önce 11 Eylül saldırılarının yıldönümünde ve son olarak 16 Mayıs 2011 tarihinde Osama Bin Ladin’in ABD tarafından öldürülmesi üzerine yaptığı ‘Erasing Osama’ adlı çalışmaları derginin kapağında yer almıştı.

BİR YIL ÖNCE HAZIRLADI

Türkiye’de yaşayıp üreten bir sanatçının Amerika’nın en önemli dergilerinden birinin kapağını çizmesi büyük bir başarı. Bütün dünyayı meşgul eden pandemiyi ve Amerika’nın açılımını en iyi anlatan çizimi bir Türk sanatçının yapması...

Yazının Devamını Oku

En çok ressam hangi bölgeden çıkar

Tam 40 yıldır aralıksız sürdürülüyor Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması.

Pınar tarafından çocukların sosyal becerilerini geliştirmek ve onlara resim sanatını sevdirmek amacıyla düzenleniyor yarışma. Bu yıl Türkiye’nin 7 bölgesi, Özel Eğitim ve Uygulama Okulları ile KKTC, Almanya ve Azerbaycan’daki 6 - 14 yaş arası ilköğretim çağındaki çocuklar arasından toplam 12 bin 578 adet başvuru yapıldı.

Yarışmanın son yıllarında jüri üyesi olarak görev yaptığım için çocukların hayal dünyalarının zenginliğini, renklerle olan ilişkilerini gözlemleme fırsatı buluyorum ben de.



Jüri Başkanı Prof. Dr. Mümtaz Sağlam teması ‘Doğayı Seviyorum, Çevreme İyi Bakıyorum’ olarak belirlenen yarışmaya gönderilen eserleri değerlendirirken, çocukların evde geçirdikleri vakitlerde doğaya duydukları özlemi ifade ettiklerini ve hayal dünyalarını coşkuyla resimlediklerini belirtiyor.

Geçen seneye oranla başvuru sayısı 2 kattan fazla artan yarışmaya Marmara Bölgesi’nden 4 bin 363, İç Anadolu Bölgesi’nden 2 bin 295, Ege Bölgesi’nden 2 bin 202, Akdeniz Bölgesi’nden bin 333, Karadeniz Bölgesi’nden 868, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden 721, Doğu Anadolu Bölgesi’nden 557, KKTC’den 167, özel eğitim ve uygulama okullarından 41, Azerbaycan’dan 25 ve Almanya’dan 6 başvuru yapıldı.

Yazının Devamını Oku

#kitaptemelihtiyaçtır

İçişleri Bakanlığı’nın market tedbirleri genelgesinin hangi ürünleri kapsadığına dair kafa karışıklığı her gün yeni bir sürprizi çıkartıyor karşımıza.

Sokağa çıkma yasağı kapsamında marketlerde zorunlu temel ihtiyaçlar dışındaki ürünlerin satışının yasaklanması, neyin temel ihtiyaç olup neyin olmadığı tartışmasını da gündeme getirdi. İlk tepki, bazı marketlerde bant çekilen ürünler arasında hijyenik pedlerin de yer almasınaydı. İçişleri Bakanlığı yetkilileri, pedin hijyenik madde kategorisinde olduğunu belirterek, “Öyle bir yasak yok” açıklamasını yapmak zorunda kaldı.



Tam bu tartışmaların sürdüğü sırada bir başka fotoğraf daha sosyal medyanın gündemine geldi. O da önüne bant çekilmiş kitap raflarıydı. Belli ki satışı yasak kırtasiye ürünleri kapsamına alınmıştı kitaplar da. Edebiyat dünyasından pek çok isim bu fotoğrafı sosyal medyada paylaşıp tepkilerini dile getirdiler. Yekta Kopan’dan Ahmet Ümit’e, Buket Uzuner’e kadar.

Bu görüntünün sorumlusu genelgeyi iyi anlamamış market yöneticisinin kafa karışıklığı olsa keşke. Ancak kitapçıların kapalı olduğunu düşünürsek Bakanlığın kitabı bir temel ihtiyaç maddesi olarak görmediği anlaşılıyor.

FRANSA’DA TEMEL İHTİYAÇ

Yazının Devamını Oku

Yazarın gerçek adı hangisidir

Tartışma konusu şu: Bir yazarın, şairin, sanatçının gerçek adı eserinde imza olarak kullandığı mıdır yoksa nüfus kâğıdında yazan mı?

Biz onu anarken hangisini kullanmalıyız? Konuyu tartışmaya açan Metin Celâl. Şair Oktay Rifat’ın ölüm yıldönümü olan 18 Nisan tarihinde sosyal medya anıcılarının kendisinden ısrarla Oktay Rifat Horozcu diye söz etmelerine takılmış ‘edebiyathaber’ adlı internet sitesindeki yazısında: “Horozcu, Oktay Rifat’ın soyadı olarak kabul ediliyor ve yaygın olarak kullanılıyor. Oysa nüfus kâğıdına göre soyadı ‘Rifat’. Babasının da çocuğunun da torunun da soyadı ‘Rifat’ ama ısrarla ‘Horozcu’ soyadı yakıştırılmış ve şairin adına yapıştırılmış. Biyografilerde, antolojilerde hep böyle geçiyor. Bir an için boş bulunup soyadının ‘Horozcu’ olduğunu kabul etsek bile şair tüm eserlerini ‘Oktay Rifat’ olarak imzalamış, bu seçime saygı duyalım, denilmiyor, soyadı ekleniyor. Hem de olmayan bir soyadı.”

Bu, olmayan bir soyadının şaire yapışma örneği. Edebiyatımızın ‘Üç Kemal’leri, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir’de olduğu gibi pek çok yazar ve şair ise soyadlarını asla kullanmıyorlar eserlerinde. Kimse Yaşar Kemal Gökçeli, Kemal Tahir Demir, Orhan Kemal Öğütçü demiyor. Bunlara Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Sait Faik’ten Hasan Hüseyin’e kadar pek çok ismi eklemek mümkün. Yazarın, şairin, sanatçının eserlerinde kullandığı ismi açık beyan olarak kabul etmek en doğrusu. Metin Celâl sadece konuyu gündeme getirmedi, kendi beyanını da duyurmuş oldu. Metin Celâl Zeynioğlu değil sadece Metin Celâl olarak anılmak istiyor demek ki.

MALİYE, HALİKARNAS BALIKÇISI’NI NORMAL BALIKÇI SANINCAYazarların eserlerinde kullandıkları isimler yüzünden başlarına tuhaf olayların geldiği de oluyor. Bunların en ilginci Halikarnas Balıkçısı’nın yaşadığı. Cevat Şakir Kabaağaçlı yerine sürgüne gönderildiği Bodrum’dan esinlenerek ‘Halikarnas Balıkçısı’ adını kullanan usta yazarı, maliye gerçek bir balıkçı sanıp vergi almaya kalkmış. Halikarnas Balıkçısı maliyeyi gerçek bir balıkçı değil yazar olduğuna nasıl ikna etti acaba? Yevmiye defteri yerine hikâye defterlerini göstermiştir sanırım. REFİK ANADOL SERGİSİNİ 30 BİN KİŞİ GEZDİSON dönemin en çok ses getiren sergisi oldu Refik Anadol’un ‘Makine Hatıraları: Uzay’ı. Pilevneli Galeri pazartesi günü son ziyaretçilerini ağırlayarak kapılarını kapattığında bile içeriye girmek için bekleyenler vardı. Galerinin sahibi Murat Pilevneli sergiye gösterilen bu ilgiden dolayı sosyal medya hesabından bir teşekkür mesajı yayınladı. Pilevneli, 30 binin üzerinde kişinin sergiyi gezdiğini belirterek “Ziyarete gelen sanatseverlerin yarattığı kuyruklar zaman zaman eleştirildi, ancak bu serginin hepimizin hayatından birçok güzelliğin eksildiği böylesi bir pandemi döneminde, bizler için olduğu kadar bu kuyrukları oluşturan binlerce insan için bir umut, bir nefes ve aydınlığın karşılığı olduğuna inanıyorum. Kuşkusuz pandemi ile birlikte gelen kimi imkânsızlıklar bizleri yapabileceklerimiz konusunda engelledi. Bunların sonucu olarak çokça kez sergi saatlerini ve günlerini değiştirmek zorunda kaldık. Fakat kısıtlı zamana rağmen mümkün olduğunca alan yaratarak sergimizin güvenle gezilebilmesini sağladık” diye yazdı.

30 bin kişi bir sanatçının solo sergisi için çok iyi bir sayı. Hele pandemi önlemleri çerçevesinde belli sayıda ziyaretçinin içeriye alınabildiğini, hafta sonu sokağa çıkma yasaklarını düşününce.

DÜNYA CAZ GÜNÜ’NÜ TÜRKÜYLE KUTLAYINUNESCO iyi niyet elçisi efsanevi caz piyanisti Herbie Hancock tarafından yaratılan ve 2011 yılında UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Caz Günü, her yıl 30 Nisan’da dünya genelinde kutlanıyor. Bu yıl kutlamalar ne yazık ki uluslararası organizasyonlarla gerçekleştirilecek konserlerle değil evlerde yapılacak.


Yazının Devamını Oku