‘Milletvekili olmasaydı şimdi hapisteydi’

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Mardin Milletvekili Tuma Çelik hakkında ‘nitelikli cinsel saldırı’ iddiasıyla fezleke düzenledi. Mağdur kadın yerel seçim çalışmalarında milletvekilinin tecavüzüne uğradığını iddia ederken Çelik iddiaları ‘Komplo’ diyerek yalanlıyor. Olay neden yaklaşık 2 yıl sonra şimdi ortaya çıktı? Deliller ne anlatıyor? Adli Tıp Uzmanı Nevzat Alkan ile konuştum.

‘Milletvekili olmasaydı şimdi hapisteydi’
Mardin Milletvekili Tuma Çelik

SOMUT DELİL OLMASA FEZLEKE HAZIRLANMAZDI

Adli Tıp Uzmanı Nevzat Alkan cinsel saldırı suçlamalarında delillerin büyük önem taşıdığını söylüyor ve başsavcılığın hazırladığı fezlekeye gönderme yaparak “Demek ki savcılık araştırmış ve bir kanaate varmış. Kanaate varmak için ortada somut delil olması gerekir. Suç mahallinde sperm, kan örnekleri ya da başka lezyonlar bulunmuş olacak ki savcılık ‘Yeterli delil var’ diyerek fezleke hazırlamış” diyor.

KAN YA DA DNA TESTİ YAPILMIŞTIR

MAĞDUR İFADESİ:Tuma Çelik seçimde birlikte çalışmayı teklif etti. Çocuklarım olduğunu ve aile içi sorunlarım bulunduğunu söyleyip kabul etmedim. Bana ‘Gel bize gidelim, bir kahve içer, sorunlarını konuşuruz’ dedi. Evde kahve içtikten sonra bana tecavüz etti. O gün, özel günümdü. Salondaki kanepenin üzeri kan lekesi oldu.”

ADLİ TIP CEPHESİ:Kanepede kan lekesi varsa alınan örnek kadının kan grubu ile karşılaştırılmış, bulunan sperm örneklerinin kime ait olduğu DNA testi ile ispatlanmıştır. Bunlar uydurulabilecek deliller değil. Zira sonuçları ağırdır. O nedenle savcılık delil olmasa böyle bir hamle yapmazdı.”

‘TECAVÜZE UĞRADIM’ DEMEK ZORDUR

Mağdur kadın cinsel saldırının 31 Mart 2019’daki seçim çalışmaları sürecinde yaşandığını iddia ediyor. Ancak şikayetini 25 Aralık 2019’da yani olaydan yaklaşık 1 sene sonra yapıyor. Bu noktada HDP’li milletvekili Çelik ‘komplo’ kartını öne sürerek şantaja maruz kaldığını söylüyor. Adli Tıp Uzmanı Nevzat Alkan’a ‘Neden 1 yıl sonra?’ diye soruyorum. Alkan “Bu konuda kesin konuşamamakla beraber durumun daha çok kadınla alakalı olduğunu söyleyebilirim. Cinsel saldırıya uğrayan bir kadın için şikâyetçi olmak gerçekten zordur. Hele evli ve anneyse. Süreç hem kendi ruh sağlığı hem ailesi açısından yıpratıcıdır” diyor.

MAĞDUR İFADESİ:Olayı ancak bir ay sonra kız kardeşime anlattım, sonra ailem öğrendi. Süryani Dernekleri Federasyonu Başkanı’ndan yardım istedim ancak ‘Seni öldürmekten beter ederim, ayaklarına sıkarım’ diye tehdit edildim. Bunun üzerine Süryani Derneği’ni taşladım. Hakkımda soruşturma başlatıldı.
Şikâyetten vazgeçmeleri karşılığında bana ‘Partiye yönelik yıpratma çabalarıdır, Tuma Çelik ile hakkımızda çıkanlar dedikodudur’ şeklinde evrak imzalattırıldı.”

ADLİ TIP CEPHESİ:Belli ki mağdur kadın inat etmiş ve konunun üzerine gitmekten vazgeçmemiş. Bana göre birileri araya girip, tarafları uzlaştırmaya çalışmış. Belli ki kadın da yardım beklemiş, hatta konu uzamasın diye ‘uzlaşmak istemiş’ bile olabilir. Ama hoyrat davranılınca 1 yılın sonunda gitmiş şikâyetçi olmuş. HDP’li vekil ‘Yaptım’ demeyeceğine göre, ki kimse demez, elbette ‘şantaj’ diyecek.”

İFTİRA İSE İSPATLAMAK ERKEĞİN SORUMLULUĞU

Alkan “Kadının beyanı esastır” diyor. Yine de akıllarda şu soru var: “Peki ama iftira olamaz mı?” Savcılığın delil olmadan böylesi ağır bir suçlama ile ortaya çıkamayacağına vurgu yapan Alkan “Ancak” diyerek parantez açıyor: “Kadın ile adamın kendi rızaları ile beraber olduğunu, sonra da kadının ‘Bana saldırdı’ dediğini varsayalım. Bu noktada aksini ispatlamak erkeğin sorumluluğudur.” Burada benim de bir soruyla parantez açmam gerekiyor: “Aksi nasıl ispatlanır?” Alkan “Zor ama mümkün. Daha önceki yazışmalar, video kayıtları delil olarak sunulabilir. Mesela kadın olaydan sonra ‘canım’, ‘sevgilim’ gibi hitaplar kullanmış mı? Erkeğe yönelik maddi bir şantaj var mı? Bu tarz durumlar kadının aleyhine kabul edilir çünkü hiçbir kadın kendisine saldırdığını öne sürdüğü adama ‘sevgilim’ diye hitap etmez” diyor.

MAĞDUR İFADESİ: D.K., milletvekili Çelik’le yaptığı WhatsApp görüşmelerini de dosyaya sundu. D.K.’nın Çelik’e, “Hayatımı bitirdin” şeklinde mesajlar gönderdiği ve HTS kayıtlarında, müşteki ile şüpheli arasında değişik tarihlerde görüşmelerin bulunduğu belirlendi.

ADLİ TIP CEPHESİ: E, o zaman ‘Bu nasıl tuzak?’ Milletvekili önce bunu bir izah etsin bakalım. Bana kalırsa başı gerçekten dertte.”

HER KESİMDEN  ‘SUÇLU’ ÇIKABİLİR

Alkan şöyle devam ediyor: “Rahatlıkla söyleyebilirim, tecrübeyle de sabit maalesef, toplumun her kesiminden, her statüden insan; sanatçı, oyuncu, müzisyen, siyasetçi ya da bilim insanı olması fark etmez, fiziksel ve cinsel saldırıya yönelebilir. Bu tüm dünyada böyledir. Burada önemli olan kadının cesaretlendirilmesi ve olayın arkasında durmasını sağlamaktır. Bunu da ancak ailesi ve sosyal çevresi başarabilir. Devletin de toplum baskısı yaşamaması adına kadına sahip çıkması önemlidir.”

İDDİALAR BÜYÜK BİR KOMPLO

İDDİANIN ortaya atılması ile partisinden istifa eden Tuma Çelik ile görüştüm. Yaşananların kendisine yönelik bir komplo olduğunu belirterek, “Tüm bunlar bir kadının bana yönelik iftiraları. Madem böyle bir şey oldu, neden 1 yıl sonra savcılığa şikâyette bulundu? Çok yakında ben de delillerle bir basın toplantısı düzenleyeceğim. İddiaları çürüteceğim” diyor.

HDP KADIN MECLİSİ ARAŞTIRIYOR

HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran ise “Özellikle kadınların bilmesini isterim ki HDP kadınların mücadelesinin bileşkesinden oluşmaktadır. Mücadelemiz erkek egemenliğine karşıdır. Herkesin içi rahat olsun, bu işin peşini bırakmayacağız, net bir tutum alacağız. Önceki pratiklerimizle de bu durum sabittir. Soruşturma tamamlanır tamamlanmaz sonuçlarını paylaşacağız” diyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

1 kalpte 2 aşk mümkün mü

Başrollerini Cansu Dere ile Caner Cindoruk’un paylaştığı Kanal D’nin fenomen dizisi ‘Sadakatsiz’, son bölümüyle en çok izlenen yapım olurken sosyal medyada da zirveye oturdu. Eşini aldatan Volkan karakteri, “İki kadından birini seç” tavsiyesi veren arkadaşına, “Ben ikisini de seviyorum. İnsan aynı anda iki kadını neden sevemesin?” deyince tartışmanın fitili ateşlendi. 1 kalpte 2 aşk olur mu? Sadakatsizliğin temel nedeni ne? Aldatılan mı yoksa aldatan mı aldanır? Denklemi çözmeye çalıştım.

ALDATMANIN GENİ YOK KARAKTER MESELESİ

CİNSEL Sağlık Enstitüsü Derneği Genel Başkanı ve psikoterapist Dr. Cem Keçe’ye “1 kalpte 2 aşk olur mu?” diye soruyorum. Bilimsel yanıtı, “Elbette. Hatta fazlası bile olabilir. Çünkü bu insanın doğasında var” oluyor. Tam dehşete kapılmışken bu kez Dr. Keçe kendi sorup, kendi yanıtlıyor: “Olmalı mı? Hayır. Çünkü aldatan aldanır” deyiveriyor. Şu aldatmanın insanın doğasında olması meselesi. Biraz kafa kurcalayıcı... “Aldatmanın geni mi var?” Dr. Keçe şöyle özetliyor: “Aldatmanın genetik olduğunu düşünmüyorum. Birçok farklı nedeni olabilir. Bu kişinin çocukluğunda öğrendiği-modellediği bir davranış biçimi olabileceği gibi boşluk duygusu, farklılık arayışı, cinsel ya da duygusal tatminsizlik gibi sorunlardan da kaynaklanabilir. Bu bana göre biraz da karakter meselesi.”

YASAK İSTEK DOĞURUYOR

Yasak, istek doğurur, tutku ve heyecan yaratır. Yasak olan her zaman cezbeder. Unutmayın ki insanoğlu cenneti elinin tersiyle itmiş ve ‘yasak’ elma için cennetten kovulmayı göze almış. İnsanın doğası ve ruhu böyle. Aldatma da böyle değil mi? Diğer kadınlar ya da erkekler yasak. Bu yasak da bilinçdışında bir yerlerde merak ve heyecan uyandırır ve ilk fırsatta bu yasağı delme isteği yaratır. Aldatma aslında bir kalıba da sığmaz. Kişi illaki şu nedenle aldatır diyemeyiz. Her aldatmanın kendine özgü koşulları var. Ancak kesin olan şu ki, hiçbir aldatma durup dururken olmaz, bir istek, bir ihtiyaç yöneltir insanı aldatmaya...”

AİLEDEN GELEN ÖĞRETİLER

Psikoterapist Dr. Cem Keçe, aldatma olgusunun çoğu zaman kişilerin ailelerinden gelen bir aktarım olduğunu belirterek “Eğer kişinin babası ya da annesi aldattıysa ya da yakın ailesinde böyle bir hikâye varsa o kişi de aldatabilir. Aldatanların ve aldatılanların ailelerinde sıklıkla bunu görüyoruz. Buna ‘geçmişin tekrarlanma zorlantısı’ diyoruz. Yine, araştırmalara göre bakıcı-anneanne, babaanne gibi birden fazla ve birbirinden farklı fiziksel ve duygusal farklılıklar taşıyan anne türevleriyle büyüyen erkek çocukları ruhsal gelişimlerinde gelgitler ve bağlanma sorunları yaşayabiliyor. Çocuğun bilinçdışına yerleşen iki kadın durumu ileriki yaşlarda kendini ilişki içerisinde tekrar edebilir. Çünkü şu an ve şimdi, geçmişin bir tekrarıdır; zaman, mekân, oyuncular değişse de roller hep aynıdır” diyor.

HER ALDATMA BOŞANMAYLA BİTMİYOR

Yazının Devamını Oku

Nafaka: Süreli mi süresiz mi olmalı

Yoksulluk nafakasının yoğun şekilde gündeme gelmesinin üzerinden 2 yasama dönemi geçti. Gözler Meclis’in yeni yasama dönemine çevrilmişken konu AK Parti toplantısında yeniden gündemdeydi. Adalet Bakanlığı’nın ‘2- 6 yıl arası süre sınırı’ önerisini AK Partili vekiller desteklemezken, nafaka süresinin davanın durumuna göre hâkim inisiyatifine bırakılmasını isteyenler çoğunlukta. Şüphesiz konunun 2 tarafı var. Hem kadınlar hem de ‘nafaka mağdurları.’ Bakın onlar süresiz nafaka konusunda neler diyor...

SANILDIĞI GİBİ SÜRESİZ DEĞİL

AVUKAT Selin Nakıpoğlu nafaka konusunda asıl mağdurun erkekler değil, kadınlar olduğunu söylüyor. Peki nasıl? Boşandığı ya da boşanma aşamasında olduğu kadına 200-300 lira nafaka vermemek için baskı yapan ve hatta şiddet uygulayan erkekler olduğunu hatırlatan Nakıpoğlu, “Nafaka miktarları kadınları yoksulluktan kurtaracak ya da çocukların bakımını karşılayacak düzeyde değil. Nafaka ödemekle yükümlü erkeklerin çoğu gelirlerini asgari ücretten göstermek, kayıt dışı çalışmak ve malvarlıklarını başkasının üzerine yapmak gibi yöntemler ile nafaka miktarını düşürmekte. Nafakasını düzenli alamayan kadınların çoğu icra takibi yoluna gitmemekte, gidenlerin ise çoğunun erkeğin ikametgâh adresini değiştirip tebligatı almaması gibi nedenlerle eli boş kalmakta” diyor.

Birçok kadının “Yeter ki yakamdan düşsün” diyerek nafaka hakkından feragat etmek zorunda kaldığını da hatırlatan avukat Nakıpoğlu “Toplumsal cinsiyet ve cinsiyete dayalı işbölümünün bu kadar keskin hatlarla çizilmiş olduğu bizim gibi toplumlarda kadınların işgücüne katılım oranı düşük. Evlilik birliği içerisinde hiç çalışmamış, çocuklara bakmış, tüm emeğini eşinin ve çocuklarının hizmetine sunmuş kadınlara boşandıktan sonra ‘Ne yaparsan yap!’ deniliyor. 45 yaşına gelmiş, 3-4 çocuk bakmış ve hiç çalışmamış bir kadın iş bulabilir mi? Evliyken ‘Aman çalışmasın, evinin kadını olsun’ boşandıktan sonra ‘Gitsin çalışsın!’ Kadının yok sayıldığı onca yıl ne olacak?” diye soruyor.

MAGAZİN FİGÜRLERİ ÖRNEK DEĞİL

Ünlülerin ya da magazin figürlerinin yahut 2-3 zenginin eski eşlerinden aldığı nafakalardan yola çıkarak kadınların genelinin nafaka ile zenginleştiğini düşünmenin toplum gerçeğini yansıtmadığını söyleyen avukat Nakıpoğlu, “Türkiye’de yüksek nafaka oranı yüzde 1, geriye kalan yüzde 99’un 200 liralık nafakayı dahi alamadığını biliyoruz. Diyelim kadın çalışmak istedi, iş de buldu. Çocuğunu nereye bırakacak? Bakım emeğini kim üzerinden alacak?” diyor. Avukat Nakıpoğlu ‘Süresiz nafaka kaldırılsın’ şiarıyla yapılan tartışmaların anlamsızlığına Türk Medeni Kanunu’na atıfta bulunarak şu örneği veriyor: “176. maddede nafakanın kaldırılmasına ilişkin şartlar belli. Buna göre nafakasını ödeyemeyecek durumdaki kişi, dava açıp durumunu ispatlaması halinde bu yükümlülükten kurtulabilir. Ayrıca nafaka yükümlülüğü evlilik ve ölüm durumunda otomatik, nafaka alanın yoksulluktan kurtulması ve şartlarının iyileşmesi halinde ise dava ile ortadan kalkar.”

HÂKİME BIRAKILMASIN SÜRE SINIRI KONULSUN

Yazının Devamını Oku

Hoşgörüden uzaklaşıyor, toplumsal şiddeti besliyoruz

İstanbul Avcılar’da eli sopalı ve baltalı 3 kişi park tartışması yaşadıkları komşularını hastanelik etti. Görüntüler dehşet verici! Gelin görün ki bu ne ilk ne de belli ki son olacak. Zira ünlüsünden ünsüzüne, sanatçısından eğitimcisine kadar toplumsal bir cinnet hali söz konusu. Yasaya göre suç olmasına rağmen üzerinde bıçak, arabasında sopa taşıyanların sayısı artmakta! Toplum olarak çıldırdık mı? Kendi adaletimizi kendimiz sağlayacaksak yasalar niye var? Konunun uzmanlarıyla masaya yatırdım.

CEZALAR SUÇLUYU KORUYOR MAĞDURU DEĞİL

AVUKAT Mahir Işıkay, aslında benim de öngördüğüm gibi toplumsal cinnet halinin her geçen gün artmakta olduğunu ve bunun adli makamlara da yansıdığını söylüyor. Bu öyle bir şiddet ki yaş, cinsiyet, memleket ayrımı yapmadığı gibi, topluma iyi örnek olması beklenen şarkıcılar, oyuncular kız arkadaşlarına ya da komşularına şiddet uygularken kameralara yakalanıveriyorlar. Peki ama neden? Avukat Işıkay “Siyasetin bile kutuplaştığı, kavgadan beslendiği bir dönemden geçiyoruz. Ayrıca kitap değil TV’den beslenen bir toplum olduk. Vurdulu kırdılı, mafyatik diziler hayli popüler. Özellikle de gençler bu karakterleri örnek alıyor, özeniyorlar” diyor.

YARGIYA GÜVEN DUYMUYORUZ

“Adalet karşısında boynu kıldan ince olmak” gibi önemli bir deyimimiz vardı. Hatırlatıyor ve soruyorum: “Yargıya güvenimiz tam mı?” Avukat Işıkay, “Pek sayılmaz” diyerek şöyle yanıtlıyor: “Yargının üzerine, hem doğru karar verme hem de adalete erişimin zorlu ve uzun süreçler içeriyor olmasından kaynaklı gölge düştü. ‘Mahkemeye gitsem ne olacak?’ deniyor. Daha vahimi, cezalar yetersiz kalıyor. Bugün 2-3 yıl ceza alan bile 1 gün hapis yatıp ertesi gün salıveriliyor. Dünyanın en iyi ve modern ceza kanunlarına sahibiz ancak uygulanışında sorun var. Yasalar mağdur değil, sanıktan yana. Sanık ya da hükümlü ceza aldığında ilk sorduğu ‘Yatarı ne?’ oluyor. ‘Nasıl olsa af çıkar. Nasıl olsa infaz kanunundan yararlanır, cezanın 3’te 2’sini yatarım’, ‘Pandemi var, izine çıkarım’ diye düşünülüyor ve kimse yapacağından geri kalmıyor. Mağdur ise çektiği, yaşadığı ile kalıyor.”

BİREYSEL SİLAHLANMA ARTIYOR

Son yıllarda meydana gelen cinayetlerin ve yaralamaların çoğunun pompalı tüfekle gerçekleştirildiğini belirten avukat Işıkay, “İnternetten tüfek almak çok kolay. Ruhsat zorunluluğu yok. Silah denilince sadece ateşli olanları düşünmeyin. Bıçak, odun, sopa taşımak da suç. Halil Sezai olayını hatırlayın. Mahkeme Sezai’nin elindeki odunu silah sayarak doğru bir karar verdi. Bir adamın burnunu tıkayıp ağzına suyu boşaltın; kullanıldığı yere göre bir bardak su bile silah olabilir. Kişi yaptığının yanına kâr kalmayacağını, sonucunun ağır olabileceğini bilmeli ki orantısız güç uygulamasın” diyor.

İHKAK-I HAK YASAKTIR

Yazının Devamını Oku

Makamlar insana değil insan makamlara değer katar

Denizli’de maske denetlemesi sırasında, döner ustasının kendisiyle sohbet etmemesine sinirlenen ve eldiven takmamasını gerekçe göstererek “İşletmeyi kapatın” talimatı veren Vali Ali Fuat Atik, tepkiler üzerine özür diledi. Valinin özrü şüphesiz kıymetli ancak ortada ciddi bir halkla ilişkiler faciası, empati yoksunluğu ve en önemlisi ‘üslup’ problemi var. Bürokrasiden siyasete kadar geniş bir yelpazedeki bu üslup sorunu nasıl çözülür? Konunun uzmanlarına sordum.

EMPATİ BECERİSİ GELİŞTİRİLMELİ

SİYASAL iletişim uzmanı Suat Özçelebi, sosyal medya olmasaydı döner ustasının belki de kendisine kesilen ceza ile kalacağını belirterek “Biz de çok büyük olasılıkla bu olayı duymayacaktık. Olay belki de sadece yerel basına yansıyacak ve orada kalacaktı. Sosyal medya sayesinde tepkiler karşılık buldu ve Denizli Valisi de hatasının farkına varıp hemen özür diledi” diyerek sosyal medyanın gücüne dikkat çekiyor. Özür demişken, Vali Atik’in imla hataları nedeniyle 3 kez değiştirdiği özür metnini hatırlatıyorum. Özçelebi, “Bu bile başlı başına bir olay! Devlet makamından yapılan bir açıklama; dili kötü, dil bilgisi daha da kötü. ‘Şahsımın yaklaşımı şahsımı da üzdü’ diyor. Bu nasıl bir dil? Akıl alır gibi değil. Elbette sayın vali yazmamıştır bu metni. Muhtemelen halkla ilişkiler, basın danışmanlığı ya da özel kalemi kaleme aldı. Burada da işte ekibinizin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Krizin iyi yönetilemediği aşikâr. O nedenle kamu bürokratları da siyasetçiler de hem kendilerini, hem de ekiplerini böylesi krizlere karşı eğitmeli, önlemler almalı.”

EGOYA DİKKAT

Özçelebi şöyle devam ediyor: “Sayın vali bir denetime çıkmış. Denetimin ilk koşulu empati olmalı. Vali Atik’te ise empati sıfır. Amaç sadece ceza kesmek mi? Evet ise hata bulmak kolay. Amaç diyalog kurmak, tatlı bir dille uyarmak, bir daha olmamasını sağlamak ise empati o noktada devreye girmeli. Usta orada döner derdinde, can hıraş çalışıyor. Mekâna giden sizsiniz. Önce bir kendinizi tanıtmalısınız. Herkes sizi tanımak zorunda değil ki... Sayın Vali biraz empati yapabilse ortada sorun olmayacak. Bizim devlet adamlarımız ile siyasetçilerimizin yaptığı en büyük yanlışlardan biri de olayları kişiselleştirmeleri. Tepkileri kendilerine saygısızlık yapılmış gibi algılıyorlar. Bir yöneticinin, hele de halkla doğrudan ilişkili ise ilk öğreneceği şey empati yapmak, empati yeteneğini geliştirmek olmalı. ‘Ben’ dili halkla çalışan bir yönetici için çok tehlikeli. Egoya da dikkat etmek gerekir.”

MALZEME İNSAN İSE EĞİTİM ŞART

MANİFESTO Halkla İlişkiler Başkanı Ozan Özkan, halk sağlığı açısından bakıldığında valinin uyarı yapmasını doğru ancak uyarıyı yapma üslubunu problemli bulduğunu söylüyor. Özkan, “Bu adam bir döner ustası. Devlet ile işi yoksa valiyi tanımayabilir. Esnaf valiyi tanımıyor ise ve vali bu nedenle bir üzüntü içerisindeyse bana göre burada bir tanıtım zafiyeti vardır ki bu da Sayın Vali’nin halkla ilişkiler ekibinin yetersizliğinden kaynaklı. Yani Vali’nin ‘İşletmeyi kapatın’ talimatı iddia edildiği gibi bu tanınmama meselesinden kaynaklı ise ekibinin yapılan işlerin duyurulması, valinin tanıtılması adına daha çok çalışması gerekliydi” diyor. Halkın devletten dolayısıyla da bir validen hele de bu pandemi döneminde daha bağışlayıcı, kucaklayıcı, yol gösterici olmasını beklediğini ifade eden Özkan şöyle devam ediyor: “Valinin üslubunun sert ve kucaklayıcı olmamasından kaynaklı bir sorun var burada. Bu üslup onu hataya sürüklemiştir.”

BU İŞ EKİP İŞİ

Yazının Devamını Oku

Üç maymunu oynuyorlar: 'Görmedim duymadım bilmiyorum'

Azerbaycan ordusunun topraklarını geri almaya başlaması ile Ermenistan, Azerbaycan’ın ikinci büyük kenti Gence’de sivilleri hedef aldı. 3’ü çocuk, 13 ölü var. Ermenistan dünyanın gözü önünde insanlık ve savaş suçu işlemeye devam ederken ne dünya liderlerinden ne de dünya basınından çıt çıkıyor! İyi de neden?

KIŞKIRTMAK İÇİN SİVİLLERİ ÖLDÜRÜYORLAR

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Özden Zeynep Oktav Azerbaycan’ın askeri gücü ve başarısına atıfta bulunarak “Azerbaycan’ın Ermenistan karşısında önlenemez bir yükselişi söz konusu. Günlerdir tansiyonun bir an olsun düşmediği savaşa Rusya müdahale etmiş ve ateşkes imzalanmıştı. O ateşkesi dahi bozan Ermenistan tarafıydı ki bana göre Rusya’nın zaten bu hamle ile amacı Ermenistan’a yanaşmaktı. MİNSK grubuna bakın, Amerika-Fransa... Buralarda güçlü Ermeni lobileri var. Daha derine inelim. Kundakta bebeğin hayatını kaybettiği, sivillere yönelik acımasız saldırıların bu şiddette sürüyor olması Orta Asya, Güney Kafkasya’daki güç dengesi ile alakalı bana göre” diyor.



ULUSLARARASI HUKUKA SADIK KALINMALI

Sivillerin acımasızca katledilmesine varan böylesi büyük bir saldırının tek amacının Azerbaycan’ın sıcak çatışma içine çekilmek istenmesinden kaynaklı olduğunu belirten Prof. Dr. Oktav şöyle devam ediyor: “

Yazının Devamını Oku

Adalet tecelli mi etti, yoksa vicdanlar yaralı mı

Sevgilisini darp ettiğini düşündüğü Özgür Duran’ı bıçaklayarak öldüren, davası kadına karşı şiddetin durdurulması noktasında sembol olan Kadir Şeker’e mahkeme ‘kasten adam öldürme’ suçundan 12 yıl 6 ay ceza verdi. Çoğunluk karara itiraz ediyor. Kadir Şeker’in tahliye edilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bugüne kadar pek sesi duyulmayan maktulün ailesi ve avukatları adaletin tecelli ettiği görüşünde. İşte size iki farklı bakış açısı. Sizce kim haklı?

KAMU VİCDANI RAHATSIZ

MÜNEVVER Karabulut, Pınar Gültekin cinayetleri başta olmak üzere kamuoyunu yakından ilgilendiren birçok davaya gönüllü bakan avukat Dr. Rezan Epözdemir, mahkemenin Şeker’e verdiği 12 yıl 6 ay cezanın hayli ağır olduğu görüşünde. Şöyle özetliyor: “Yargılama sonucunda mahkeme, TCK 81. ve TCK. 29 maddesi uyarınca ‘Haksız tahrik altında kasten adam öldürme’ dedi. Bu gerekçeyle de Kadir Şeker önce müebbet hapse çarptırıldı, sonra cezası tahrik nedeniyle 15 yıla, iyi hal indirimi de yapılarak 12 yıl 6 ay hapse indirildi. Ancak mahkeme, en alt sınırı uygulayarak, 12 yıl, sonra takdir indirim sebepleri uygulayarak cezayı 10 yıla indirebilirdi. Ama yapmadı. ‘Haksız tahrik indirimi’ üst sınırdan uygulanmayarak hakkaniyete aykırı bir karar verildi.”

‘BANA DOKUNMAYAN YILAN’ MI DİYELİM

Avukat Epözdemir, Kadir Şeker’in maktulle önceye dayalı hiçbir bağı, tanışıklığı ya da husumeti olmadığına atıfta bulunarak “Bir parkta bir kadına şiddet uygulandığını görüyor. ‘Fiziki şiddet yok’ demeyin. 6284’e göre sözlü saldırı da şiddet türüdür. Eğer maktul bir kadına bağırıp çağırıyor, sözel bir şiddet uyguluyor olmasa Kadir Şeker olaya müdahil olmayacaktı. Kadir Şeker yurttaşlık görevini ifa etmiş, kadına uygulanan şiddete müdahale etmeye çalışmıştır. Zaten bugün bizim sorumluluk sahibi yurttaşlarımızdan beklentimiz bu değil midir? Hele de ortada kadına şiddet varsa, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ deyip geçip gitmek mi, yoksa müdahale etmek midir doğru olan” diye soruyor.

MEŞRU MÜDAFAA SINIRI TARTIŞILMALI

Bu noktada araya giriyor, Kadir Şeker’in olaya elindeki bıçakla müdahale ettiğini ve ortada orantısız bir güç olduğunu hatırlatıyorum. Avukat Epözdemir, Kadir Şeker’in öncesinde bir kadına, sonrasında kendisine yönelen bir saldırıya karşı kendisini savunmak zorunda kaldığını ve bunun da pek de ölçülü bir savunma olmadığını kabul ediyor ve “Daha küçük bir müdahale ile maktulü püskürtebilirdi. Ama maktulün ölümüne sebebiyet verdi. Meşru müdafaa sınırı aşıldı ancak ortada bu sınırın aşılmasını maruz görebilecek bir heyecan, korku ve telaş var. Bu noktada ceza verilmemeliydi. Kaldı ki Kadir Şeker daha önce hiçbir adli olaya karışmamış, bir kadına yönelen şiddeti bertaraf etmek için olay yerine gitmiş, yurttaşlık görevini ifa ederken olay vuku bulmuş. Tahliye edilmeliydi” diyor.

KARAR İSTİNAFA GİDECEK

Yazının Devamını Oku

Yakın siyasi tarihin darbe parolası: ‘Işıklar yanıyor’

Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu kararının ardından AYM’nin fotoğrafını paylaştı, altına “Işıklar yanıyor” notunu düştü. Yıldırım’ın bu paylaşımına farklı kesimlerden, birçok siyasetçiden tepki yağdı. Zira yakın Türkiye siyasi tarihini iyi bilenlerin de hatırlayacağı gibi, “Işıklar yanıyor” aslında bir darbe parolası. Ne alakası var? Paylaşım neden bu kadar tepki çekti? İşte yanıtları.

32. GÜN VE BİRAND YORUMU

“Işıklar yanıyor” cümlesiyle, Türkiye aslında benim de yanında çalışma şansı yakaladığım, duayen gazeteci rahmetli Mehmet Ali Birand sayesinde tanıştı. Birand, Türkiye’nin yakın siyasi tarihini mercek altına aldığı 32. Gün belgeselinde Genelkurmay Başkanlığı’nın ışıklarının sabah erken saatlere kadar yanmasıyla darbe girişimi arasında şöyle bir bağlantı kuruyordu: “Genelkurmayın ışıkları sönükse mesele yok demekti, ışıklar yanıyorsa bunun tek anlamı vardı: Ordu tedirgindi. 15 Ekim gecesi (1960 darbesi ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın 16-17 Eylül 1961’de idam edilmesinden hemen sonra yapılan ilk seçim tarihi) Genelkurmayın ışıkları sabaha dek yandı.”

‘IŞIKLAR YANIYOR’ NE DEMEK

1960 sonrasında, 1970’te de bu süreç devam etti. Ne zaman darbe söylentisi çıksa Ankara’da gazeteciler Genelkurmay binasının önünde turlar, ışık nöbeti tutar, buna göre tahmin yürütürlerdi. Gece ışıklar yanıyorsa darbenin yakın olduğu söylenirdi. Hatta iddiaya göre Kenan Evren 12 Eylül 1980 darbesini, durum anlaşılmasın diye binanın ön cephe ışıklarını kapatıp arka odalarda plan yaparak hazırlamıştı. Tarihe “post-modern darbe” olarak geçen 28 Şubat döneminde de bir benzeri yaşanmış, Genelkurmayın ışıkları açık bırakılarak psikolojik bir mesaj verilmişti.

Yakın tarihimiz “demokrasiye balans ayarı yapmak” ya da “Genç subaylar rahatsız” gibi benzer göndermelerle dolu.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN DİK DURUŞU ZEDELENMİŞTİR

Yazının Devamını Oku

Merkür retrosunda bizi ne bekliyor

“Astroloji bir bilim midir, değil midir?” tartışmaları sürse de kaçınılmaz bir gerçek ki ‘Mars, Merkür, retro’ gibi kelimeler çoğumuzun hayatına girmiş durumda. Öyle ki en astrolojiye inanmayanın bile ağzında, hele de son 10 gündür, “Bu hafta Merkür retrosu varmış” lafı var. Nedir bu Merkür retrosu? Merkür’e ne olacak da hem şahsi hem de ülkeler genelinde dengeler değişecek? Uzmanına sordum.

HAREKETE GEÇME DEĞİL SORGULAMA ZAMANI

YAPTIĞI nokta atışı tahminlerle modern çağın Nostradamus’u olarak anılan astrolog-yazar Can Aydoğmuş, Merkür’ün temsil ettiği değerleri sıralamakla başlıyor söze: “Merkür iletişim gezegenidir. Teknoloji ve iletişimle alakalı her şeyi temsil eder; tüm elektronik eşyaları, taşınma, yeni iş-yeni hayata başlama, evrak, kâğıt işleri gibi... Merkür’ün geri gidecek olması ise bu alanlarda başarı elde edilemeyeceği, yanlış anlaşılmalar ile öfke patlamaları olabileceğine işaret. Mesela bir eve mi taşınmak istiyorsunuz? Taşınmayın, çünkü bu yanlış bir karar olur ama taşınacağız evin çevresini, konumunu, tapusunu hatta komşularınızı araştırın. Yani ‘Eyleme geçmeden önce sorgulayın’ diyor bize. Merkür retrosu senede 3 kez olur. Bu son geri hareketi ise 14 Ekim’de başlayacak, 3 Kasım’da duracak. Aslında Merkür geri gitmeyecek ancak hareketi öylesine yavaşlayacak ki dünyaya göre sanki geri gidiyormuşçasına bir izlenim olacak. O yüzden retro deniyor.”

TÜRKİYE’Yİ NELER BEKLİYOR?

Aydoğmuş, Merkür ile Mars’ın da aynı zamanda ters döndüğünü belirterek “Mars’ın ters hareketi Merkür’ün geri hareketine göre daha nadir bir durum olduğu için ekstra dikkatli olmakta fayda var. Dünya ve Türkiye’de eylemler, terör saldırıları, yangınlar, çok ciddi gerginlikler, kayıplar, doğal afetler yaşanabilir demek bu. Türkiye bu süreçte sınırdaki ve kendi içindeki düşmanları ile mücadele edecek. Yangınlar, patlamalar, büyük kazalar, beklenmeyen saldırılar olabilir. Toplu buluşma, eylem, protesto, yürüyüş ve etkinliklerden uzak durmakta fayda var. Yurtdışı bağlantılı iş kaynakları, yatırımlar ve kâğıt işlerinde sorunlar yaşanabilir. 2022 Nisan’a kadar Türkiye’nin sağlık evindeki enerjisi de hayli düşük. Doktor ve hastanelerle alakalı bazı sıkıntılar yaşanabilir. Öyle ki sağlık konusu uzun süre gündem olacak. Bu süreç 15 Ocak 2021’e kadar devam edecek. Bu süreçte ekonomik bazlı sıkıntılar olabileceği gibi bazı büyük şirketler de el değiştirebilir. Yeni bir işe başlamak için ideal zamanlar değil. Ferahlama ne zaman derseniz, 2023 Mayıs sonrası. Türkiye altın çağını yaşayacak. Adeta Lale devri yaşanacak.”

KORONAVİRÜS NE ZAMAN BİTER?

“2023’ün Mayıs’ından sonra koronavirüsten tamamen kurtulacağız. Gündemden çıkacak. Maskeler tarih olacak. Hemen panik olmayın! ‘Çok uzak’ demeyin. 2021’in Şubat ayına kadar aşı bulunur. Tabii ilaçların onay alması, tüm dünyaya yayılması zaman alabilir. 2020 Ekim, Kasım, Aralık; 2021 Ocak ayında, tutulmaların da etkileri nedeniyle kısıtlamalar ve kapanmalar olabilir.”

DÜNYA LİDERLERİ DEĞİŞİYOR

Yazının Devamını Oku

Terör örgütü yine ‘ciğerlerimizi’ yaktı

3 gün önce Hatay’ın Belen ilçesindeki ormanlık alanda başlayıp Arsuz ve İskenderun’daki yerleşim yerlerine sıçrayan yangın, 33 saat sonra kontrol altına alındı. Havanın aydınlanmasıyla ortaya yürek yakan görüntüler çıktı. 4000 dönümlük alanda ciğerlerimiz cayır cayır yanarken onlarca ev ve işyeri de tahliye edildi; fabrikalar, araçlar büyük hasar gördü. Terör örgütü PKK yanlısı sosyal medya hesapları yangınları ‘Ateşin Çocukları İnisiyatifi’ adlı örgüt tarafından çıkarıldığını iddia etti. İyi de neden? Terör örgütü sözde çok savunduğu doğayı yakarak nasıl bir propaganda amaçlıyor?

PKK ÇARESİZLİĞİNİN ÖCÜNÜ ALMAYA ÇALIŞIYOR

EMEKLİ albay, savunma stratejisi ve güvenlik uzmanı Dr. Yusuf Alabarda söze bir atasözü ile giriyor: “Eşeğini dövemeyen semerine tekme atar.” Ne demek bu? Dr. Alabarda şöyle açıklıyor: “Terör örgütü PKK, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan operasyonlar sayesinde, Türkiye içerisinde terör eylemi gerçekleştirme kapasitesini yitirdi. Tamamen hamasetten arındırılmış, net cümlelerle söylüyorum bunu. PKK, 1984 yılında, kundaktaki bebeği öldürmekten nasıl çekinmediyse bugün de sahadaki çaresizliğinin bir şekilde öcünü almak, infial uyandırmak, toplum içerisinde kargaşa çıkarmak için bu tarz eylemlere başvuruyor. Çünkü PKK da çok iyi biliyor ki bugün Hatay’da, öncesinde Bodrum, Marmaris, İzmir’de yaktığı ormanlarla ülkeyi ele geçirme, toprak elde edebilme şansı yok ama infial uyandırma şansı var. Böylelikle toplumda kaos ve kargaşa yaratarak kutuplaşmayı derinleştirmeyi planlıyor. Dolayısıyla PKK’nın çıkardığı bu ilk yangın değil, son da olmayacak.”



TEKNOLOJİYİ KULLANMALI

Yazının Devamını Oku

Çocuğa cinsel istismara dur de!

Çorum’da hayatını kaybeden 3 yaşındaki erkek çocuğunun, annesi ve onun erkek arkadaşı tarafından cinsel istismara uğradığı iddia edildi, Türkiye ayağa kalktı. Saptanması diğer türlerine göre çok daha zor olan “çocuk cinsel istismarı” konusunda konuşmak zor olsa da bir noktada bilinçlenmek ve çocukları da doğru bilgilendirmek önemli. Yasaların yeterliliğini, neler yapılabileceğini uzmanlara sordum.

İSTİSMARCIYI UZAKTA ARAMAYIN

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı ve Çocuk Koruma ve Araştırma Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Halis Dokgöz’e ilk önce 3 yaşındaki çocuğun cinsel istismara uğrayıp uğramadığının nasıl belirleneceği ve sürecin nasıl işleyeceğini sordum. Prof. Dr. Dokgöz ebeveynlerin ilişki durumu bozukluğu, ebeveynlerden birinin eksikliği ya da ebeveynden başka evde bir başka kişinin (genellikle bir akrabanın) yaşıyor olmasının çocuk istismarı potansiyelini arttırdığını belirterek “Bu vakada da baba yok, annenin erkek arkadaşı olduğu iddia edilen bir erkek var. Çocuğu acile götürüyorlar ve doktor muayene sırasında durumu fark ediyor. Üniversitelerde çocuk koruma Sağlık Bakanlığı bünyesinde ise çocuk izlem merkezleri ve Adli Tıp var. İstismar var mı yok mu? Varsa derecesi ne? Çocuğun bedeni üzerinde sperm, kıl gibi saldırgana ait bulgu, tırnak içinde bir iz, materyal var mı? Tüm bu deliller toplanacak. Er ya da geç bu çocuğun başına ne geldiği ortaya çıkar. Ayrıca iddialara göre bu vakada çocuğa yönelik dijital istismar da söz konusu. Çocuğun mahrem görüntülerinin para karşılığı satıldığı iddiaları var. Bu da istismarın bir başka boyutu. O nedenle çok önemli bir vaka. Hassasiyetle çalışılmalı. İddialar doğru ise görüntüleri satanlar kadar satın alanların da peşine düşülmeli” diyor.

CEZA İNDİRİMİNE GİDİLMEMELİ

Toplumda cezaların yetersiz olduğuna dair bir inanış olduğunu belirten Prof. Dr. Dokgöz şöyle devam ediyor: “Aslında tam aksine Türk hukuk sisteminde özellikle çocuğun cinsel istismarı, şiddet, ölümlü vakaların değerlendirilmesi konusunda suçun cezalandırılması ile alakalı yeteri kadar düzenleme var. Ancak bizdeki en büyük sıkıntı hukukun uygulanması. Bizde suçlu maalesef aldığı cezayı yatmıyor. ‘Yatarı ne’ diye bir kavram var. Kişinin 20 yıl ceza aldığını varsayalım; infaz yasasından-denetimli serbestlikten-iyi halden faydalanıyor. 6-7 yıl yatıp çıkıyor. Özellikle çocuğa yönelik istismar, kadına şiddet, ölümle sonuçlanan cinayet ve hayvan hakları konularında asla bir ceza indirimine gidilmemesi gerektiğine bunun da yasal bir düzenlemeyle sağlanması gerektiğine inanıyorum.”

KOL KIRILIR AMA YEN İÇİNDE KALMAMALI

Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği’nin Çocuk İstismarı Raporu’na göre Türkiye’de cinsel tacize uğrayan çocukların yüzde 68’i akrabaları tarafından bu duruma maruz kaldı.

Yazının Devamını Oku

Şehirden stresten kaçmak kalbi korumaya yetmiyor mu

Büyük şehrin stresinden, karmaşasından, kirli havasından uzaklaşıp Muğla Köyceğiz’e yerleşmiş, doğayla iç içe bir yaşam kurmuştu Serdar Oral ve oyuncu eşi Özgü Namal. Kariyerlerinin zirvesinde seçtikleri daha huzurlu, daha sakin ve daha sağlıklı bu yaşam biçimi birçok kez haber de oldu. Ancak yoga ve nefes terapisti Serdar Oral’ın kalp krizi sonucu ani vefatıyla aile sarsıldı. En içten ve en derin baş sağlığı dileklerimi iletiyorum. Kafamdaki “Nasıl olur da bir insan böylesi sağlıklı bir yaşam sürerken kalp krizinden vefat eder?” sorusunun cevabını bulmak için ise uzmanların kapısını çaldım.

GENETİK YATKINLIĞI OLANLAR DİKKATLİ OLMALI

MEMORİAL Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, kalple sağlıklı yaşam ve spor arasındaki denge üzerine önemli araştırmalar yapmış bir isim. Prof. Dr. Sönmez, “Koroner damar hastalıklarında değiştirilemeyecek 2 faktör var: Biri genetik ikincisi de cinsiyet” diyor. Yani kadınlara oranla erkeklerin kalp krizi geçirme ihtimali daha fazla. Genetik yatkınlık da cabası. Prof. Dr. Sönmez şöyle özetliyor: “Eğer ailenizde kalp-damar rahatsızlıklarına bağlı erken ölümler varsa, ileride aynı genetiğe sahip olmanızdan dolayı bu hastalığın sizi bulması olası. Bu kişiler normalden 10 kat daha dikkat etmeli. ‘Nasıl olsa sağlıklı yaşıyor, kendime dikkat ediyorum’ demeniz yeterli değildir. Genetik problemi olanlar için kalp-damar rahatsızlıkları maalesef bir anlamda kaderdir ve bazen hiçbir risk faktörü içinde olmayan insanlar da kalp krizi geçirebilirler.

SAĞLIKLI YAŞAMAK PROBLEMİ ÇÖZMEZ

Beslenme, yaşam tarzı, yoga-spor yapmak, kilo almamak gibi etmenlerin değiştirilebilen faktörler olduğunu belirten Prof. Dr. Sönmez, “İnsan 0 yaşındayken damar yaşı da 0’dır. Ancak hayat boyu bu böyle devam etmez. 25 yaşındaki bir insanın damar yaşı 30-35 olabilir. Yıpranma kat sayısı önemlidir. Demek istediğim şu: Elbette dağda yaşayan çobanla hayatını büyükşehirde geçiren ve her gün stres içinde, oradan oraya koşturan bir kişinin kalbi aynı olmuyor. Doğada yaşamak, sağlıklı beslenmek çok çok önemli ancak bunlar hasta- lığı yavaşlatan etmenler, tamamen ortadan kaldıran değil” diyor.

KALBİNİZİN FALINA BAKTIRIN

Ailesinde kalp ve damar hastalıklarına bağlı olarak erken ölüm yaşayanların, diyabet hastalarıyla aşırı kiloluların risk grubunu oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sönmez, “Risk grubunda olanlar 30, olmayanlar ise 40 yaşından itibaren yılda 1 kez muhakkak kontrole gitmeli. Kan tahlilleri, efor testi, tansiyon kontrolü, kalp grafisi (EKG) yaptırmalı. Önemli bir tembihim daha var: Bilgisayarlı koroner anjiyo! Muhakkak yaptırılmalı. Bu çok gelişen yeni bir yöntem. Bize yüzde 90 doğruluğa yakın şekilde hastanın koroner damar geçmişi ile alakalı tüm bilgileri veriyor. Hasta tomografi masasına yatıyor. Kolundan bir ilaç veriyoruz. Bilgisayarlı tomografi ile kalpten alınan ince kesit görüntüler, tüm damarlar önümüze geliyor. 15 dakika içinde o kişinin hastalığa yatkınlığını öğrenmek ve önlem almak mümkün olabiliyor. Ben buna kalbin falına baktırmak diyorum. Lütfen eğer genetik yatkınlığınız olduğunu düşünüyorsanız siz de kalbinizin falına baktırın. Her şey normal ise sorun yok ama sorun var ise anında müdahale ederek yaşam kurtarmak mümkün” diyerek önemli bir uyarıda bulunuyor.

FAZLA SPOR VÜCUDA ZARARLI

Yazının Devamını Oku

What is happening to güzel Türkçemize

Pandemiye rağmen sevgilisiyle verdiği partilerle tepki çeken manken Şevval Şahin, bir programda yemek rutinini yarı Türkçe yarı İngilizce anlatınca sosyal medyanın diline düştü. Türkiye’de doğup büyüyen, Londra’da üniversite eğitimi alan Şahin için hadi “Hâlâ oraların etkisinde” diyelim. Ama o tek değil ki! Sahanda yumurtaya ‘sunny side up’ diyen sosyal medya fenomeni Duygu Özaslan, Şeyma Subaşı ve diğerleri... Nedir bu Türkçenin çektiği?

ŞEVVAL ŞAHİN NE DEDİ

“BURADAN çıkınca lunch’a (öğle yemeğine) giderim. 8-9 gibi de akşam yemeği. Sonra benim binge eating mode’um (tıkanırcasına yemek yeme hali) oluyor. Netflix ve chill (dinlenirken) yaparken ice cream (dondurma), chips (cips), chocolate (çikolata) yiyorum. Junk food (abur cubur) hepsi var.”

‘PLAZA DİLİ’ DİYE BİR GERÇEK VAR

BAŞKENT İletişim Bilimleri Akademisi kurucusu ve dilbilimci Levent İnce çok fazla yabancı kelime kullanılmasının hem dilimize hem de kültürümüze yeteri kadar değer vermemekten kaynaklandığını düşünüyor. Sadece sosyal medya fenomenleri değil, beyaz yakalılarında aynı dili kullandığını belirten İnce, başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “Geçtiğimiz günlerde 3 saatlik önemli bir toplantıya katıldım. Harika bir plaza, muhteşem bir ofis. Çıktığımda yanımdaki arkadaşıma ‘Konuşulanlardan bir şey anladın mı?’ diye sordum. Zira ben yüzde 40’ını anlamamıştım. ‘Arkadaşlar bu meeting (toplantı) neden set edildi (ayarlandı)’ diye başlayan ve plaza dili isimli bir skeç vardı TV’de hatırlarsınız. Sanki birebir içindeyim. Temel söz varlığımız günlük 100-120 kelime zaten. Buna geniş söz varlığımızı ekleyebilsek başka bir dilin etkisi altında kalmayız. O nedenle gençlere erken yaşlarda kitap sevgisi aşılamak, ders gibi değil, Türkçenin ne kadar geniş ve köklü bir dil olduğunu öğretmemiz gerek.”

YABANCI DİL BİLMEK STATÜ GÖSTERGESİ SANILIYOR

ROMANLARI

Yazının Devamını Oku

Cinsiyetsiz moda

Bebe yaka, kurdeleli, turuncu renk mini erkek elbiseleri, ‘basma desen’ gece şıklığı, pazara giderken bile giymekten imtina edeceğiniz garip vatkalı elbiseler, takunya terlikler, dış görünüşü hayli farklı mankenler... Dünyaca ünlü moda devlerinin son yıllarda yürüttüğü kampanyalar, akıllara ister istemez “Modacılara ne oldu?” sorusunu getiriyor. İki tasarımcıya sordum, aldığım ortak yanıt: “Kalıplaşmış cinsiyet normlarına bir meydan okuma bu.”

KALIPLAŞMIŞ CİNSİYET NORMLARINA DİKKAT ÇEKİYOR

MODA dünyasının erkek giyiminde öncü isimlerinden biri de moda tasarımcısı Hatice Gökçe. Tarkan, Hayko Cepkin, Yalın, Can Bonomo gibi pek çok ünlü isim için sahne kostümleri tasarlayan Gökçe’ye Gucci’nin tasarladığı erkek elbiselerini işaret ederek “Sorun ne?” diye soruyorum. Modanın herkese kolaylıkla ulaşabilen ve etkileyebilen ama aynı zamanda acımasızca yerden yere vurulabilen bir sektör olduğunu söyleyen Gökçe, “Aslında bir sorun yok. İlk bakışta garipseseniz de moda bugüne kadar hep bunu yaptı. Hep en uç noktayı gösterdi ve değişimin adımlarının atılmasını sağladı. Amaç dikkat çekmek ve bu yolla cinsiyet eşitliği-cinsiyetsizlik-kalıplaşmış cinsiyet normları başta birçok kavramın da konuşulmasını sağlamak. Yoksa bu çalışmalar ‘Haydi erkekler, alın da giyin bunları’ diyerek yapılmış işler değil. Bütün erkekler böyle giyinsin diye bir amacı yok. Aslında ortada ‘itici’ de bir görüntü var. Ama birtakım fikirlerin konuşulması için buna ihtiyaç var. Ben de yaptığım bazı işlerde dikkat çekmek için buna benzer yollar kullanıyorum” diyor.

DEĞİŞMEKTE OLAN ERKEK PROFİLİ

Bir kadının erkek gibi giyinmesine maskülenlik diyor, bir erkeğin kadın gibi giyinmesine ise cinsiyetçi bir yaklaşım sergiliyoruz. Belli ki moda artık cinsiyet kalıplarından çıkmak istiyor. Tasarımcı Gökçe de benzer görüşte, şöyle devam ediyor: “Kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerini yıkmak için moda endüstrisi renk, konsept, sunum biçimi, kumaş kalitesi ve dijital teknolojiyi de de kullanarak ‘en uç’ noktayı göstererek aslında değişmekte olan erkek profiline bir gönderme yapıyor. Ve o göndermeyi abartıp, karikatürleştiriyor ki toplumun en alt tabakasından en üstüne kadar bu konu konuşulsun. İnsanların ‘Bu ne ya?’ dedikleri kampanyalar aslında akışkan cinsiyet anlayışının ileride ne kadar çok konuşulacağının da göstergesi. Cinsiyet akışkanlığı denilen kavram, bireyin cinsel yöneliminden çok, cinsel kimliğiyle alakalı. 90’ların sonunda maskülen, retroseksüel, metroseksüel gibi kavramlar girmişti hayatımıza. Bu kavramlar erkeklerin kendilerini bulmalarını sağladı. Alışveriş pazarını kadınlar domine ederken bir anda erkekler de potaya girdi. Çünkü hayat artık öyle akıyordu. Evlilikler, sosyal yaşam şekilleri, aile kavramı farklılaşmıştı. Doğal olarak bir nesil de böyle büyüdü. Eskiden sadece ‘klasik’ bir giyim tarzı varken bugün bu jenerasyonun konuşacağı başka konular var artık.”

ACABA DAHA NELER GÖRECEĞİZ

TÜRKİYE

Yazının Devamını Oku

Organik ürün aldatmacası koronayla tavan yaptı

“Bağışıklığımı nasıl güçlendireceğim?” Şüphesiz koronavirüs salgınıyla birlikte hem doktorlara en çok sorduğumuz, hem de internette arattığımız yegâne sorulardan biri bu. Cevabı ‘organik’ pazarında arayanların sayısı ise bir hayli fazla. Hele ki sosyal medya organik ürün satanlarla dolu. Ama dikkat! Çünkü organik diye aldığınız ürünlerin çoğu organik olmayabilir. Bakın uzmanlar neler anlatıyor...

ŞÖYLE BİR BAKARAK AYIRT EDEMEZSİNİZ

İç hastalıkları uzmanı Dr. Ayça Kaya, organik pazara olan ilginin salgın nedeniyle ve e-ticaret yoluyla arttığına dikkat çekiyor. Ancak bu noktada bir uyarısı var: “Organik adı altında satılan her ürün organik olmayabilir.” Dr. Kaya şöyle devam ediyor: “Tüketicinin hangi besinin organik, hangisinin organik olmadığını ‘şöyle bir bakarak’ ayırt etmesi mümkün değil. Organik pazarlardan alınsa dahi o besin organik olmayabilir. Organik tarım çok aşamalı ve masraflı olduğu için bugün birçok üretici yapmaktan kaçınır durumda. Tarlaya 7 sene bir şey ekmeyeceksiniz, ilaç atmayacaksınız, tarım yaptığınız arazinin hemen yanındaki arazinin de organik olması gibi birçok standardı var bu işin. Ancak tüm bu koşulları sağlayanlar ‘organik sertifikası’ alabiliyor.

Bu sertifikaya sahip olan her ürün rahatlıkla satın alınabilir. Onun haricinde pazardan ya da internetten alınan hiçbir ürünün gerçekten organik olup olmadığını bilemeyiz. Onun yerine doğal ürünlere yönelmek, her sebze meyveyi zamanında tüketmek daha faydalıdır. Örneğin domatesi kışın değil de yazın yiyeceksiniz.”

SADECE ORGANİK BESLENMEKLE OLMAZ

“Bağışıklık sistemi aslında kocaman bir bütündür. Sadece ‘organik’ ürün tüketerek bu sistemin güçlendirilmesi mümkün değildir. Gece uykumuz, yaptığımız egzersiz, içtiğimiz su, stresi ne kadar yönetebildiğimiz, yiyeceklerimizin kalitesi kadar önemli. Spor yapmıyor, her gün en az 10 bin adım atmıyorsanız, 8-10 bardak su içmiyorsanız, en az 8 saat kaliteli uyku uymuyorsanız, karbonhidrat ağırlıklı, yağlı yiyecekler ile besleniyorsanız, masada bolca gazlı- şekerli içecekler varsa, fazlaca stresliyseniz en organiğinden dahi sebze meyve yeseniz bağışıklığınızı kanatlandıramazsınız.”

ORGANİK NEYE DENİR

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs Trump'ı alt edecek mi yoksa seçimin galibi mi yapacak

Ne söylese olay olan nereye gitse protesto edilen, söylemleri, egosu ve hatta kullandığı beden dili ile Amerika’nın en ‘farklı’ başkanı Donald Trump koronavirüse yakalandı. Hem de yüzde 8-10 gibi Biden’ın gerisindeyken. Trump aradaki farkı kapatabilecek mi? Hastalığı hafif atlatır ise 14 günlük karantina ona ne kaybettirir, ne kazandırır? Bu savaştan galip çıkamazsa ne olur? Amerikan siyasetini yakından takip eden isimlere sordum.

DÖNÜŞÜ MUHTEŞEM OLABİLİR

Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi Başkanı Burak Küntay’a ilk sorum ‘Trump hastalığı 14 günlük karantinayla hafif atlatır ve sahalara dönerse ne olur?’ Küntay “15 Ekim’de yapılması planlanan ve Biden ile bir kez daha karşı karşıya geleceği ikinci münazarayı kaçıracak gibi duruyor. Birkaç gün ertelenebilir de iptal de edilebilir. Bu Trump için bir dezavantaj olur mu? Yapılan anketlere göre Trump’ın Biden’ın gerisinden gittiğini düşünürsek münazaranın gerçekleşmeyecek olması Trump’ın hanesine eksi yazmaz ancak artısından edebilir. Ki bu münazarada Biden’dan daha çok artı yapması gereken Trump’ın kendisi. Ayrıca Trump’ın en önemli özelliği sahada kendi partisinin üyelerini mobilize edebilmesidir. Böylesi kritik bir dönemeçte sahalardan en az 15 gün uzak kalması muhakkak sürece olumsuz etki edecektir” diyor.



‘ABARTTIĞINIZ COVID BUYDU’ DİYEBİLİR

Yazının Devamını Oku

Neye göre vaka neye göre hasta

Sağlık Bakanlığı temmuz ayında günlük olarak paylaştığı koronavirüs verilerinin ifadesinde değişikliğe gitmiş ve ‘vaka sayısı’ olarak belirtilen kısım ‘hasta sayısı’ olarak değiştirilmişti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, vaka ve hasta sayısındaki ayrımı anlattı, hasta sayısını esas aldıklarını belirtti. Bu açıklama, bilim insanları arasındaki tartışmayı da alevlendirdi. Nedir bu vaka ve hasta sayısı ayrımı? Her vaka hasta mıdır? Vaka sayısının bilinmesinin önemi ne? İşte yanıtlar...

HER VAKA HASTA DEĞİLDİR

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz” dedi. Yani sahada filyasyon ekiplerinin tespit ettiği asemptomatik denilen (hastalığa dair ateş, öksürük, nefes darlığı gibi hiçbir belirtisi olmayan) kişiler günlük tabloya eklenmiyor. Yerine hasta sayıları veriliyor. Hasta sayısı neye deniyor peki? “Semptomu olan, hastanede yatmayan; semptomu olan ve hastanede yatan kişiler günlük hasta sayısı olarak veriliyor.”

SEMPTOM YOKSA ‘HASTA’ DENİLEBİLİR Mİ

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamının aynı olmadığını belirterek “Sokakta gezen onlarca kişi aslında virüsün taşıyıcısı. Bu kişilere ‘hasta’ diyor muyuz? Hayır. Bu kişilerin sayılarını biliyor muyuz? Hayır. Gelelim bu tarafa: ‘Türkiye’de kaç hasta var?’ diye sorulduğunda ne diyoruz? ‘Bugüne kadar 30 bin hastamız var’ diyoruz. Ya da işte ‘Şu kadar hastamız oldu. Bunlardan şu kadarı iyileşti, şu kadar sayıda kişi vefat etti’ diyoruz açıklarken, öyle değil mi? Sokakta gezen ve hiçbir klinik bulgusu dahi olmayan bu kişilere hasta demiyorsak, tesadüfen bir test sonucu pozitif olduğu ortaya çıkan ancak ateş, öksürük, nefes darlığı gibi hastalığa dair hiçbir belirtisi olmayan, en ufak bir tedavi dahi uygulanmayan bu kişiye ‘hasta’ mı diyelim?” diye soruyor.

Prof. Dr. Dökmetaş şöyle devam ediyor: “Bunun bir de tersini düşünün. Diyelim hafif ateş, karın ağrısı, tat ve koku alma bozukluğu gibi hafif semptomlar var. Geldiniz, test yaptık ama negatif çıktı. O zaman ‘hasta’ değil misiniz? Ki zaten PCR testleri yüzde 70 civarında doğru çıkıyor. Zamanından önce yapılırsa, uygun alınmazsa, testin özelliğine bağlı yalancı negatiflik vermesi olası.

AVRUPA’DA DA DURUM BENZER

Bizim insanlarımız ifrat-tefrit içerisinde. Oysa bu durum hangi açıdan bakmak, neresinden görmek istediğinizle doğru orantılı. Ki Türkiye’nin şu an yaptığı

Yazının Devamını Oku

İlk karşılaşmanın galibi yok

ABD’de seçimlere neredeyse bir ay kalmışken, canlı yayınlanan ve 90 dakika süren ilk başkanlık münazarasına adayların birbirlerinin sözünü kesmesi, stüdyoda oluşan kaos, karşılıklı suçlamalar ve hakaretler damga vurdu. Trump aşırı öfkeli, Biden nispeten sakindi. Peki tartışmanın kazananı kim oldu? Beden dilleri, vurguları seçmene ne mesaj verdi? İlk düellonun seçim sonucuna etkisi ne olur? Uzmanlara sordum.

TAM BİR KAKAFONİ

BİLGİ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emre Erdoğan, münazaranın alışılagelen tartışmalardan olmadığını belirterek, “Tam bir ‘kakafoni’. Amerikan münazara geleneğindeki gibi fikirlerin nezaketle karşılıklı açıklanmasını bir kenara bırakın, 90 dakika boyunca moderatör de dahil 3 kişi birbirine bağırdı, kişisel sataşmalar oldu. Hiçbir argümanı anlayamadık. Ama şu an siyaset ortamı da zaten bizim alışageldiğimiz gibi değil. Dolayısıyla zamanın ruhunu yansıttılar” diyor.

AMAÇLARINA YÖNELİK OYNADILAR

Prof. Dr. Erdoğan, Trump’ın her zamankinden agresif, Biden’ın ise daha yavaş olduğunu söylüyor ve “İki taraf da tribünlere oynadı, daha da kötüsü kendi tabanlarına mesaj verme kaygısı içindeydiler. Kararsızların karar verebileceği bir tartışma olmadı. Trump, Biden’ın akli melekelerinin zayıflığını ispatlamaya yönelik hamleler yaptı. Gürültü yapıp öteki tarafın dikkatini dağıtmaya çalıştı. Biden ise daha yavaş kaldı” diyerek koyu Demokrat ve Cumhuriyetçiler cephesinde bir şey değişmeyeceğine dikkat çekiyor. ‘Peki aradakiler?’ Prof. Dr. Erdoğan, “Aradaki Cumhuriyetçilere, Biden’ın yavaşlığı konusunda yeterince malzeme çıktı. Ortadaki Demokratlarda ise bir rahatsızlık var ama onlar da şimdilik bunu ‘Trump gibi biriyle tartışılmaz’ diyerek açıklıyor. Yani ortada büyük bir değişiklik yok” diyor. Trump’ın şov dünyasından geldiğini ve özellikle de kameralara nasıl oynanması gerektiğini bildiğini
de hatırlatan Erdoğan, Trump’ı ‘dinamik’ Biden’ı da ‘dersine iyi çalışmış’ bulduğunu söylüyor.

KARARSIZLAR HÂLÂ KARARSIZ

AMERİKAN

Yazının Devamını Oku

Kafkasya’da savaş resmen başladı mı

Dünyanın çözüme kavuşamayan en eski ihtilaflardan biri olan Dağlık Karabağ sorunu, 30 yıl sonra, hafta sonu başlayan çatışmalarla bir kez daha alevlendi, geniş çaplı bir savaşın eşiğine gelindi. Azerbaycan ve Ermenistan tarafları seferberlik ve sıkıyönetim kararıyla haftaya başlarken, bölgeden çok sayıda can kaybı haberi geliyor. Dünden bugüne süreçleri, sürecin arkasındaki aktörleri ve nereye gidildiğini, uluslararası hukuk uzmanı Prof. Dr. Mesut Hakkı Çaşın ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar ile konuştum.

AZERBAYCAN TOPRAĞI İŞGAL ALTINDA

YEDİTEPE Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Çaşın’a Dağlık Karabağ sorununun nasıl başladığını soruyorum, şöyle özetliyor: “Dağlık Karabağ’daki çatışmanın kökenleri 19. yüzyıla dayanıyor. Osmanlı ile Çarlık Rusya arasındaki mücadelede Rusya’nın galebe çalması, mevcut güç dengelerini de değiştirdi. Uyuşmazlığın ana noktası burası. Karabağ’daki ilk Türk-Ermeni çatışması 1905 Rus İhtilali’nden sonra yaşandı. Çarlık Rusya’sı, imzaladığı anlaşmalarla İran’dan ve Osmanlı’dan yaklaşık 1 milyon 300 bin Ermeni’yi Azerbaycan- Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelere göç ettirdi. Karabağ’ın etnik bünyesindeki Ermenilerin sayısı böylelikle artmaya başladı. 1920’de ise Zengezur’un batısı Ermenistan tarafından ilhak edilince Nahçıvan Azerbaycan’ın ana karasından ayrı kaldı. 1923’te Sovyetler Birliği’nin Karabağ’a, Azerbaycan’a bağlı otonom bölge&vilayet statüsü vermesiyle bir süre çatışmalar dursa da 1980’lerin sonunda Sovyet kontrolünün zayıflamaya başlamasıyla bölgede içten içe yanan Azeri-Ermeni uyuşmazlığı yeniden alevlendi. Dağlık Karabağ Özerk Yönetimi’nin önce Ermenistan’a bağlanmak için karar alması, 1991’de Sovyetlerin yıkılmasının ardından da bağımsızlık ilan etmesi bölgedeki çatışmaların geniş çaplı bir savaşa dönüşmesine neden oldu. 1992’de Hocalı Katliamı ile savaş vahşete dönüştü. 1993 de Ermeniler 7 rayonun tamamını ele geçirince bölgedeki nüfusun yüzde 25’ini oluşturan Azeriler de bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Oysa Saka Türklerinden beri bu bölge Azerbaycan toprağıdır.”

ÇÖZÜMÜN ÖNÜNDE PAŞİNYAN VAR

Prof. Dr. Çaşın, “3 aydır bölgede ne oluyor?” sorumu ise şöyle yanıtlıyor: “BM Güvenlik Konseyi’nin ve AGİT kapsamında kurulan Minsk gurubun Ermenistan’ın işgalci olduğu ve derhal bu toprakları terk etmesine yönelik aldığı kararlar var. Kararlara rağmen Ermenistan, Nahçıvan ve Azerbaycan’daki topraklarını genişletme derdinde, ki bunu ilk olarak temmuz ayındaki ‘Tovuz’ saldırısı ile denedi. Tovuz saldırısı bir yönüyle jeo-stratejik etki alanının ileriye taşınması, bir yönüyle de Karabağ için yeni bir cephe hattı oluşturmanın çabasıydı. Ancak Azerbaycan’dan ciddi bir karşılık aldı. Akabinde Türkiye de Azerbaycan ile ortak tatbikat yaparak ‘Yanındayız’ mesajı verdi. Bana kalırsa Rusya ile Ermenistan’ın da arası açık. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ermenistan Başbakanı’nın çözüme engel olduğunu söyledi ve işgal altındaki 5 bölgenin Azerbaycan’a geri verilmesini, bölgeye barış güçlerinin konuşlandırılmasını istedi ama sonuç alamadı.”

“Peki ne olacak?” Ermenistan’ın sınırların değişmezliği ilkesini ihlal ettiğini, buna karşılık Azerbaycan’ın misilleme hakkını kullandığını belirten Prof. Dr. Çaşın, “Yeni bir jeopolitik planlama ile Libya’dan Suriye’ye Kıbrıs’tan Karabağ’a doğru gerginliğin arttığı bu ortamda Rusya’nın da sıkıştırılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Bunun arkasında Batı’nın, en çok da Fransa’nın ve ciddi bir diyaspora baskısının olduğunu düşünüyorum. Ermeni tarafı ciddi bir algı operasyonu içerisinde ve yegâne gayesi Türk düşmanlığı. Türkiye dikkatli hareket etmeli. Ani şekilde Nahçıvan’a girilirse Türkiye de müdahil olur ve bu Kafkasya’da büyük bir savaş demek. Paşinyan’ın uluslararası toplum tarafından acilen izole edilmesi lazım” diyor.

ERMENİSTAN’IN HEDEFİNDE ENERJİ JEOPOLİTİĞİ VAR

Yazının Devamını Oku

Pozitif hastaya elektronik bileklik geliyor

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, gazeteci Muharrem Sarıkaya’ya koronavirüs testi pozitif çıkan ve evde karantinada kalması gerekirken düğün dernek gezenleri engellemek için ‘elektronik bileklik’ uygulaması getirileceğini açıkladı. Kadına şiddet olaylarında sıklıkla kullanılan ‘elektronik kelepçe’ uygulamasına benzeyen bu sistem nasıl olacak? ‘Hayat Eve Sığar’ uygulamasından farkı ne? Vaka sayılarında bir düşüş yaşatır mı? Hukuki açıdan dezavantajları var mı? Uzmanlara sordum.

İngiltere

KİŞİSEL BİLGİLER GÜVENCEYE ALINMALI

BİLİŞİM hukukunda uzman avukat Özlem Kurt, elektronik kelepçe uygulamalarının mahkeme kararı ile alındığı ve Adalet Bakanlığı’nca uygulandığını, Sağlık Bakanlığı’nın hayata geçirmeyi planladığı elektronik bileklik uygulamasının ise her ne kadar benzer de olsa aynı uygulama olmadığını belirtiyor. Yani yasal mevzuat açısından pozitif bir hastaya bu bilekliklerin takılmasının önünde bir engel yok. Avukat Kurt, “Ama” diyerek parantez açıyor: “Bu bahsedilen uygulama bizim nesnelerin interneti dediğimiz, farklı araçların internet üzerinden birbirlerine veri ve bilgi akışı sağlıyor olması durumudur. Bilgi akışı bir cihazdan bir cihaza olabileceği gibi bir cihazdan bir merkeze olabilir. Kanunen yasak değil ancak bu bilgi akışı kişilerin rızasına bağlıdır. Hastanın yaşı, boyu, adresi, TC kimlik numarası gibi kişisel tüm verileri eğer bilekliğe yüklü olacaksa, o zaman kişisel verilerin güvenceye alınması ve korunması büyük önem sarf eder. Elde edilen kişisel veriler başka hiçbir amaçla kullanılmayacak ve devlet güvencesinde mi olacak? COVID-19 hastasının bilgileri çalınır, kötü niyetli kişilerin eline geçer ya da konumunun belli olmasından dolayı başına başka bir iş gelirse o zaman ne olacak? Veriler, insan ve hasta haklarına uygun şekilde saklanabilecekse güzel  bir uygulama. Ancak aksi uygunsuz durumlar yaratabilir.


Hong Kong

HERKESE KELEPÇE VURMAK PEK MÜMKÜN DEĞİL

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, Sağlık Bakanlığı’nın daha önce ‘Hayat Eve Sığar’ uygulamasını başlattığını hatırlatarak “Zaman zaman telefona ulaşılamayan, sistemin bloke olduğu anlar oluyor. Bu bileklikler o noktada da mı devreye girecek? Net bilmediğimiz için net de konuşamıyoruz ama bu işin maliyet yükünün ağır olacağını düşünüyorum” diyor. “Peki ne yapmak gerekir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: “Bir kere insanımızın bilinçlenmesi şart. Siz ‘pozitif’ olduğunuz halde evden çıkarsanız, ki çıkanlar genellikle eş, dost, akrabalarına gidiyor, bir başka sevdiğiniz de hasta olacak! Sevdiğinizin hasta olmasını ister misiniz? Yakında, Anadolu’dan büyükşehirlere tersine göç başlayacak. Mümkünse kalın yerinizde. Kıpırdamayın. Hz. Muhammed bir hadisinde ‘Nefsine yapılmasını hoş görmediğin şeyleri diğer insanlar için de hoş görme!’ diye buyuruyor. ‘Ben iyi olayım da başkası hastalansın’ demenin kul hakkına girdiği inanç ve kanaat önderlerince topluma anlatılabilir. Kamu spotları hazırlanıp TV’lerde yayımlanırsa daha etkili olabilir. Yoksa tüm topluma ‘kelepçe’ vurmak hem gerçekçi hem de pek mümkün gelmiyor bana.”


Yazının Devamını Oku

Güzelleşmek uğruna canınızdan olmayın

Biraz daha dolgun hatlara sahip olmak için kalçasına botoks yaptırmak istedi. Ancak kendisine enjekte edilen sıvı nedeniyle 1 gün sonra öldü. Ortaya çıktı ki 1 çocuk annesi henüz 38 yaşındaki Kübra Boyraz’ı aramızdan alan güzellik merkezi ruhsatsızdı. Aman dikkat! Uzmanlar uyarıyor. İğneyle yapılan her türlü işlem sadece dermatolog ya da estetik cerrahlar tarafından yapılmalı, işin ehli olmayan doktorlara dahi güvenmemeli!

ELİNE ENJEKSİYONU ALAN BOTOKS YAPIYOR Dermatolog-Dr. Oya Aydın botoksun ölümcül bir madde olmadığını ancak içine karıştırılabilecek birtakım maddelerin anaflaktik denilen alerjik reaksiyona sebep olabileceğini söylüyor. Dr. Aydın “Uygun koşul ve uzman ellerde yapılan botoksun öldürücü etkisi yoktur. Zaman zaman baş ağrısı, kaşların fazla kalkması, ufak görme sorunları gibi yan etkileri olabilir. Sanıyorum hayatını kaybeden bu genç kadına ruhsat almamış bir toksin uygulaması yapıldı. Dünyada geçerli olan sadece 3 adet botoks çeşidi var. Ancak sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla onayı olmayan bazı toksin maddeler de sanki botoks gibi pazarlanmaya çalışılıyor. Oysa 200-300 liraya botoks olmaz” diyor.

İŞİN EHLİ OLMAYANA GÜVENMEYİN

Güzellik algısının her geçen gün daha büyük önem kazandığı toplumda bu pastadan pay almak isteyen uyanıkların da ortaya çıkmaya başladığını belirten Dr. Oya Aydın şöyle devam ediyor: “Eline enjeksiyon alan botoks yapıyor! Hemşirelerden tutun da belli süre bir doktorun yanında çalışan estetisyenlere, kadın doğum uzmanları ile diş hekimlerine kadar hemen hemen herkes işin içinde. Oysa botoksun yapıldığı bölge, dozu ve malzeme o kadar önemli ki. İşin ehli olmayan kişiler tarafından yapılan her uygulama son derece sakıncalıdır. Güzelleşmek için masaya yatmadan önce uygulamayı kimin yaptığını iyice araştırın. 50-100 lira ucuz olacak diye evinin bir odasında ya da kuaför salonunda uygulama yapan kişilere güvenmeyin. Vatandaşa olduğu kadar bakanlığımıza da önemli görev düşüyor. Bizler çok sıkı denetim altındayız ancak aynı denetimin merdiven altı çalışanlara uygulanması lazım. Asıl kontrol edilmesi gereken yerler yeteri kadar denetlenmiyor. Sonra işin faturası biz uzman hekimlere kesiliyor.”


SOSYAL MEDYAYA BAKARAK DOKTOR SEÇİLMEZ

Medikal Estetik Hekim Dr. Pınar Yozgatlı Karagülle Clostridium botulinum olarak isimlendirilen bir bakterinin ürettiği toksinden elde edilen botoksun solunum kaslarına dozundan daha yüksek miktarda yapılması halinde her şeyin mümkün olabileceğini belirtiyor. Karagülle “Ancak estetik kaygısı ile yapılan botoksun miktarı o kadar minimaldir ki ölüme sebebiyet vermez. Sadece alerji yapabilir. Piyasada elbette sahtesi var ve ucuzdur ama işi bilen doktor arkadaşlarımızın hiçbiri buna tenezzül etmez. Kübra hanımın neden hayatını kaybettiği illa otopsi sonucu ortaya çıkacaktır ancak bir hekim olarak kullanılan maddenin botoks değil vücut dolgusu olduğunu ve yanlış uygulandığı için de bir damar tıkanıklığına sebep olduğunu düşünüyorum” diyor.

MERDİVEN ALTI GÜZELLİK OLMAZ

Yazının Devamını Oku