GeriFulya Soybaş 10 yaşındaki Atakan üzerinden Türkiye eleştirisi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

10 yaşındaki Atakan üzerinden Türkiye eleştirisi

Sosyal medyanın fitilini ateşlediği, yazılı ve görsel medyanın kuralsız iştahıyla beslediği Atakan Kayalar ‘dâhi’ iken bir gecede eleştiri oklarının hedefi haline geldi. Neyse ki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı konuya el attı. Peki, biz nerede yanlış yaptık? İşte yanıtı.

ÇOCUK HAKLARI İHLALİ

Burcu Meltem Arık, Eğitim Reformu Girişimi’nde eğitim gözlemevi koordinatörü. Atakan özelinde en başından bu yana bir hak ihlali işlendiğini söylüyor. Yani hata aslında en başında. “İyi niyetli olduğu söylenen bir video çekimi var ortada. O videoyu çeken kişilerin gerçekten çocuğu merkeze koyan bir yaklaşımı olsaydı daha farklı bir tutum içinde olmaları gerekirdi” diyor. Örnekliyor: “1- Çocuğun görüntülerini çekiyorsunuz. Ondan izin aldınız mı? 2- Videoyu çektiniz, paylaşırken ailesine sordunuz mu? 3- ‘Çocuğun mutluluğu için’ denilmiş. Nasıl ve nereden bileceğiz? Çocuk bir bireydir. Bireyin yararı gözetilmeden kimlik ve aile bilgileri paylaşılarak videonun yayıma sokulması hak ihlali ve çocuk istismarıdır.”

10 yaşındaki Atakan üzerinden Türkiye eleştirisi

ÖNCE DÂHİ, ŞİMDİ CANAVAR

Atakan başta olmak üzere birçok çocuğun özellikle sosyal medya eliyle benzer duruma düşürüldüğünün altını çizen Arık, bilinçsizce atılan her adımın çocukları sosyal medya gibi ‘güvensiz’ bir ortamda ekonomik/sosyal/cinsel/siyasi istismara açık hale getirdiğini söylüyor. Arık, “Bunu çeken kişi, çocuğun bu durumundan gerçekten etkilendiyse kamu kurum ve kuruluşlarıyla irtibata geçebilir, sivil toplum örgütlerinden ya da bir uzmandan yardım alabilirdi. Yaptığımız hareketin çocuğa zarar verip vermediğini özenle sorgulamadan asla adım atmamalıyız” diyor. Atakan’ın popülaritesinin artmasıyla doğru orantılı linç edilmeye başlandığını belirten Arık, “Çocuğun hakları, özgürlük alanı, onun da bir birey olduğu, özel ihtiyacı olduğu unutuldu gitti. Çocuk nesneleşti. Önce övüldü, şimdi canavarlaştırıldı. Atakan özelinde çocukların birey oldukları gerçeğini toplumun hatırlaması gerekiyor” diyor.

SOSYAL MEDYA NE DİYOR?

* Kristal ve indigo çocuklardan biriyse, ki ihtimal dahilinde, çok üzücü.

* Maalesef çok sağlıklı görünmüyor. Hayatın içerisinde uyum sorunu yaşayacak.

* Yurtdışında bu tür çocuklar özel eğitim alıyor. Biz dalga geçiyoruz. Coğrafya kaderdir.

* Neresi yetenekli? 2 kelime ezberlemiş, bize dâhi diye pazarlanıyor.

* Ne filozof çocukmuş arkadaş! Bizimkiler 10 yaşında 600 sayfalık Kuran’ın tamamını ezberliyor.

* Ah be çocuk, sen git top peşinde koş, arkadaşlarınla oyna.

KENDİMİZLE YÜZLEŞTİK

“Bir toplumda en çok neyin eksikliği hissediliyorsa, ona karşı yüklenen anlam da o kadar farklılaşabiliyor. Mesela başka bir ülkede 10 yaşındaki bir çocuğun ‘filozof’ olması olağan bir durum olarak algılanabilecekken, kitap okuma oranlarının hayli düşük olduğu Türkiye’de eksikliği yaşanan bu durum üzerinden insanlar kendisiyle yüzleşti. Zaten özgüvensiz ve yaralı bir toplumuz. Yetenek ya da akıl denilen şeyi ithal etmeye alışmışız. Bu çocuğun doğal yeteneği haliyle bizde kimlik sıkıntısı yarattı.”

BİZİ NEDEN RAHATSIZ ETTİ?

Çocuk ergen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Emel Tütüncü’ye göre temel problem Atakan’ın yakınları ve yakınındakiler tarafından bir eşya gibi ‘teşhir’ edilmesinde. “10 yaşındaki bir çocuk basın toplantısı yaptı. 2 gündür TV’lerde, röportajlarda. O yaştaki bir çocuğun bu kadar göz önünde olması sıkıntılı bir durum. Çocuğa verilen değer, pompalanan özgüven ve röportajlar sonrasında/sırasında çocuğun tutum ve davranışları insanları rahatsız etti” diyor. Atakan’ın çocuk olduğu gerçeğini unuttuğumuzu söyleyen Tütüncü, sağduyulu ve serinkanlı kalmayı başaramadığımızı belirtiyor ve ekliyor: “Zaten genel olarak bakacak olursak toplum genelinde ciddi bir nezaketsizlik durumu var. Çocuğa yüklenen ‘Büyüksün’ tutumu onun da bunu söylemleri ile desteklemesi havayı tersine döndürdü. Şu da bir gerçek ki, çocuğa yaşına uygun duygusal ve davranışsal yaklaşımlar öğretilmemiş. Çocuğun sosyalliği zayıf. ‘Tek başıma eğitim almak isterim’ gibi bir açıklaması vardı. Bu mesela narsistlik göstergesi. Yani şunu diyor bize ‘Öyle bir insan olacak ki, benden donanımlı. Hanginiz? Hadi bakalım.’ Bu meydan okuma olarak algılandı ve onu hedef tahtasına oturttu.”

AİLE VE ÇOCUĞA ÖZEL DESTEK ŞART

“3-5 video seyredip teşhis koymak aklı başında bir hekimin yapacağı bir şey değil” diyor psikiyatrist Tütüncü ve şöyle devam ediyor. “Kimilerine göre davranışları ‘enteresan’ olabilir. Açıklamalar sırasında muhabirlere karşı kullandığı dil, ailesinin, özellikle annesinin onu destekleme tarzındaki ‘gariplik’. O kadar ağır ki, bu durum çocukta çevresindeki tüm ilişkilere hükmetme isteği doğurmuş”. Ben “Bundan sonra yapılması gereken nedir?” diye soruyorum. Tütüncü bu konuda çok net: “Bir an önce medyadan elini ayağını çekmeli. Ailesi ile terapi almalı. Sosyal fonksiyonları açısından desteklenmeli. Zekâsı ve yaşı ile doğru orantılı sosyal ortamlarla pekiştirilmeli. Bunların hepsi de en az 10 yıl boyunca devamlı olmalı.”

 

X

'Tam' kapandık nasıl açılacağız

Ramazan Bayramı’nı da içine alan 17 günlük tam kapanma 7 gün sonra bitiyor. Hedef günlük vaka sayılarını 5 binin altına indirmek. Şu an 18 binin altında seyrediyor ve uzmanlara göre 7 gün içinde de en fazla 10 bin altına düşebilir. Elbette bu önemli bir gelişme ama asıl mesele kapanma değil sonrasındaki açılma! 1 hafta sonra eskisi gibi ‘tam açılma’ olursa ‘Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyecek’ diyorlar.

‘KADEMELİ’ OLMAZSA BU İŞ ÇOK ZOR

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş geçtiğimiz mayıs-haziran aylarında tam kapanma sonrası vaka sayılarının 2 binlere düştüğünü ancak hemen sonrasındaki ‘tam’ açılma ile 2-3 ay gibi kısa bir sürede rakamların yeniden 30 binlere dayandığını hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “2. pik böyle yaşandı. Yaz sonu mecbur bir kapanmaya daha gittik, yine rakamları 5 binlere çektik. Sonrasındaki bir açılma daha! Bu sefer 60 binlere çıktık. Tarih tekerrür etmesin. Bu 7 gün sonunda, ben rakamların 10 bin civarında seyredeceğini düşünüyorum, ama diyelim 5 bin hatta 2 binlere düştü. Eğer açılmada eski hataları yaparsak, aşılama devam ediyor olsa dahi, vaka sayıları kısa sürede yeniden 20-30 binleri bulur. ‘Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değsin.’ Akılcı davranmalı, kademeli açılmaya gitmeliyiz, yoksa işimiz zor.”

KAMUDA MESAİ

Prof. Dr. Dökmetaş önce kamuda sonrasında da özel sektörde kademeli mesai uygulamasına gidilmesini öneriyor ve “Mesela bir grup sabah 8’de başlayıp 16 gibi bitirse, diğer grup 12’te başlasa akşam 8 gibi bitirse... Böylelikle yollarda, toplu ulaşımda yoğunluk yaşanmaz. Vatandaşlar da iş yetiştirme telaşıyla sokaklarda kalabalık ve uzun kuyruklar oluşturmazlar” diyor. Restoran ve kafe sahiplerinin bu süreçte ekonomik açıdan yorulduğunu, bir açılma beklendiğinin farkında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dökmetaş sınırlı sayıda masa, sıkı tedbirler ve açık hava koşulu ile açılabilecekleri kanaatinde. Şöyle örneklendiriyor: “Bizim için kapalı alanlar ve bu alanlarda uzun süre maskesiz oturmak çok tehlikeli. Tecrübe ile sabit ki bu ortamlarda bulaş riski çok yüksek. O nedenle restoran, kafe sahipleri önceden sigara içme alanı olarak kullanılan açık alanları / bahçeleri yeniden düzenleyip, müşterilerini, HES kodu, hijyen ve masa aralığı kurallarına uyarak, burada ağırlayabilir.”

SEYAHAT KISITLAMALARI DEVAM ETMELİ

“Tam kapanmaya girmeden önce Türkiye haritası kıpkırmızıydı. Hedef maviye döndürmek. Yeter mi? Yetmez. Haritayı hem maviye döndüreceksiniz hem de mavide kalmasını sağlayacaksınız. O nedenle bir süre daha, hele de kırmızı, turuncu bölgelere giriş-çıkışın sıkı denetlenmesi lazım. Daha önce de söyledim; ‘Ateşi Anadolu’ya gönderdik.’ Herkes köyüne, yazlık evlerine gitti. Bunun dönüşü var. Gelecek olanlara büyük görev düşüyor. Döndükten sonra mutlaka kendilerini bir süre izole etsinler. Geldikleri yerden bir varyant getirdiler mi? Bunu kimse bilemez.

AŞILAMA HIZLANMALI

Yazının Devamını Oku

Aşı pasaportuna AB’den yeşil ışık

AB Komisyonu, salgınla mücadelenin iyi durumda olduğu ülkelerden AB’ye yapılacak seyahat sınırlamalarının gevşetilmesini istedi. Buraya kadar iyi haber, ‘ama’sı var! Gevşeme sadece belirli aşıları; BioNTech, Moderna ve Johnson&Johnson’ı olanlara uygulanacak. Türkiye’de yapılan yaklaşık 24 milyon dozun çoğunu ise (yüzde 80-85) Sinovac aşısı oluşturuyor. Bu da akıllara “AB’nin onaylamadığı aşıları yaptıranlar Avrupa’ya seyahat edebilecek mi” ya da “Türkiye’ye AB’den turist gelebilecek mi?” sorusunu getiriyor.

PASTAYI KENDİLERİ YEMEK İSTİYOR

BODRUM Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği Başkanı Serdar Karcılıoğlu, komisyonun önerisinin yakın bir gelecekte, 27 AB ülkesi tarafından, oy çokluğu ile kabul edilmesini beklediklerini ve turizmciler olarak duruma hiç şaşırmadıklarını söylüyor. Peki, neden? ‘AB ülkeleri uzun zamandır pastayı kendi içlerinde paylaşarak yemek istiyorlar da ondan’ diyor Karcılıoğlu ve şöyle devam ediyor: “Bu tamamen Yunanistan’ın bir oyunu. Önce aşı pasaportunu gündeme getirdiler. Baktılar, hak-hukuk-adalet temelinde konu tepki çekti, bu kez yumuşatarak ve adına ‘aşı sertifikası’, ‘yeşil sertifika’ diyerek konuyu AB Komisyonu’na taşıdılar. Yakın gelecekte onaylanması beklenen karar, bizlerin AB’ye gidemeyeceği gibi AB’den de bize seyahat kısıtlamalarının süreceği anlamına geliyor. Bu, tüm ekonomilerini turizme bağlamış olan; başta İspanya, Yunanistan, İtalya’yı kurtarma ve dolaşımın sadece AB sınırları içerisinde kalması ile zaten küçülen turizm pastasını kendi aralarında yeme çabası! Belli ki Türkiye, ne yazık ki, bu sezon da Avrupa’dan uzunca bir süre turist alamayacak.”

ZAMANLAMA DİKKAT ÇEKİCİ

“Kararın zamanlaması da dikkat çekici. İnsanların tam da yaz tatiline çıkmayı bekledikleri bir zamanda komisyonun, belirli aşılar yapılması koşuluyla seyahat sınırlamasının gevşetilmesini gündeme alması düşündürücü. Erken rezervasyon yaptırıp, uyguna tatil yapmak isteyenler (çoğunun destinasyonları arasında Türkiye’de vardı) kararı bekliyorlardı ve artık Türkiye’ye turist gelmesi zor.”

TURİZMCİ YERLİ TURİSTE YÖNELECEK

“Bu koşullar altında turizmci yerli turiste yönünü çevirecek ama bu yeterli olur mu? Sanmam. Çünkü yerli turist sayımız belli ve bu dev sektörü ayakta tutmaya yetecek kapasitede değil. Buna bir de yerli turistin ‘güvenli turizm’ kaygılarını ekleyin. O nedenle, tıpkı geçen sene olduğu gibi, daha çok villa-tekne turizmi ile sahil otelleri hareketlenecek ve ‘her şey dahil’ otellerimiz boş kalacak. Örneğin, şu an tam kapanma var ve tüm sahil şehirlerimiz dolu. Bodrum’a binlerce kişi akın etti. Bu göçün otellere bir yansıması ise yok!”

RUSYA BİLMECESİ

Yazının Devamını Oku

‘Tam kapanma’da ruh sağlını korumak mümkün mü

Dış dünyada yaşadıklarımız, gördüklerimiz eskiye kıyasla iç dünyamızı daha net şekillendiriyor artık. Bir-iki ay değil ki... Bir yılı aşkın süredir COVID-19 pandemisi ve getirdiği dönüşümlerle uğraşıyoruz. Üzerine bir de 17 günlük tam kapanmaya girdik. Deniz kenarında yaşayanların denize girmesinden tutun sitede yaşayanların bahçeye çıkmasına kadar birçok şey yasak. Peki, ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız? Psikiyatrist, Prof. Dr. Arif Verimli ile 10 maddede süreci ve çözümlerini inceledik.

COVID-19 GİDECEK YERİNİ PSİKİYATRİ SERVİSLERİ ALACAK

Soru: Bugünlerde hepimizin içi sıkılıyor. En mutlu anlarımızdan bile ‘umutsuzluk’ devşiriyoruz. Kime sorsam ‘yalnız’, ‘mutsuz’, ‘sıkıntılı.’ Bize ne oldu? Ülkece depresyonda mıyız?

Cevap: Evet, öyleyiz. Anksiyete bozukluğu çok yaygın. Depresyona varan psikiyatrik tablolar yaşanıyor. Zaten bu koşullarda ruh sağlığımızın normal olmasını beklemek ya da normal olması için zorlamak da hata! Bir kere önce gerçekle yüzleşeceğiz. Nedir o gerçek? Dünyanın en uzak ucu Alaska’da bile gündem COVID-19 salgını. Bugüne kadar karşılaşılmayan büyük bir salgınla karşı karşıyayız ve dahası hayatlarımız da her açıdan değişmiş durumda. Bir, arzumuz dışında eve kapandık. İki, sosyal yaşamımız kısıtlandı. Üç, ekonomik sıkıntılar yaşıyoruz. Tüm bunlar gelecekten kaygı duymamıza, umutsuzluğa kapılmamıza yol açtı. Başlarda katlanmak daha kolaydı, ‘Bugün, yarın bitecek’ dedik... ‘Aşılar çıkacak rahat edeceğiz’ dedik... Ucu belli olan bir kapanmaya katlanmak kolaydı ama zaman geçtikçe hiç de böyle olmadığını gördük. Bu da bizi depresyon ve anksiyete (endişe-kaygı) bozukluğuna itti.

Soru: Endişe-kaygı bozukluğu yaşadığımızı ya da depresyonda olup olmadığımızı nasıl anlarız, peki?

Cevap: Maalesef anksiyete bozukluğuna bedensel (somatik) yakınmalar da eşlik edebiliyor. Organik bir sebebi olmayan, stres kaynaklı baş dönmesi, mide bulantısı, nefes almada zorlanma, el uyuşması, çarpıntı gibi bedensel ağrılar yaşanabiliyor. Çoğu zaman bu yakınmalar koronavirüs ile karıştırılıyor ve kişi ‘Acaba COVID-19 mu oldum?’ korkusuyla kendisini daha büyük bir sıkıntıya sürüklüyor. Bu korku, endişe ve kaygı da kişiyi yediği yemekten tat alamayacak, izlediği filme, okuduğu kitaba konsantre olamayacak bir noktaya getiriyor. Toplumun yüzde 80’e yakını bu durumda. COVID-19 gündemden çıktığı gün koronavirüs servislerinin yerini psikiyatri servisleri alacak maalesef.

YARDIM ALMAKTAN ÇEKİNMEYİN

Soru:

Yazının Devamını Oku

Camide kadına yer var mı

İstanbul’da bir erkek, ilahiyat fakültesi mezunu Ebru Erman ile yanındaki bir kadını Kanuni Sultan Süleyman’ın, hem de bir kadın (kızı Mihrimah Sultan) için yaptırttığı camiye girmesini ‘Kadının camide yeri yok! Peygamberin hadislerinden uzaksın’ diyerek engellemeye çalıştı.

Bu akıl almaz çıkış farklı kesimlerden birçok kadının tepkisine yol açarken en güzel cevap Erman’dan geldi. ‘Kadınlar her zaman her yerde olacak, bundan kaçamazsınız! İslam buna engel değil’ dedi. Peki, gerçekten kadının camide olmasına engel teşkil eden bir hadis var mı? Ünlü ilahiyatçılara sordum.




KADINLAR HER ZAMAN HER YERDE OLACAKOlayın camiye girerken değil, camide namaz kılıp çıktıktan sonra yaşandığını belirten Ebru Erman birçok destek mesajı aldığını ancak bazı çevrelerce olayın hem İslam’a hem de ‘Türk toplumunun kadına bakışını ortaya koyan bir durum’ olarak değerlendirilmesinden de rahatsız olduğunu söylüyor. Erman, videodaki kişi hakkında hakaret suçlamasıyla gerekli yasal işlemlerin başlatılacağını belirterek, şöyle devam ediyor: “Toplumların kendi bakış açıları ile dönemin şartları neticesinde farklı örnekler ortaya konmuş olsa da İslam ve Türk tarihi içerisinde gördüğümüz Müslüman kadın; vakarlı duruşu, güçlü karakteri ve şahsiyetiyle toplumsal hayatta var olan kadındır. Uzmanların, 21. yy Türkiye’sinde toplumdaki cinsiyetçi söylemlere ve kadın olgusuna dair çözüm üretmesinden yanayım. Ancak, olayın siyasi dil üzerinden konuşulmasına, duygusal tepkilerle başka noktalara çekilmesine de karşıyım. Olayın özü, tüm siyasi fikirlerden ari sadece kadınları hedef alan bir söyleme tepkidir.” Ve mesajını da ‘Hasılı kadınlar toplumsal hayatın her alanında aktif bir şekilde olmalıdır. İslam buna engel değildir aksine kadının vakarlı ve güçlü duruşunu destekler. Herkes önce insan olduğu için değerlidir! Kadınlar her zaman, her yerde olacak bundan kaçamazsınız!’ sözleriyle bitiriyor.

KURAN’A UYUN UYDURMAYIN

Yazının Devamını Oku

Ünlü isimler 17 gün ne yapacaklar

1 yılı aşkın süredir, iyi-kötü, hayat evde devam ediyor olsa da dün başlayan ve bayram dahil 17 günü kapsayan ‘tam kapanma’ sadece ekonomik değil psikolojik açıdan da hepimizi zorlayacak. Bedenen ve ruhen sıkışmamak için evde neler yapılabilir? Bilim insanından, yazarına sanatçısına kadar ünlü isimler neler yapacak? Sordum...

‘TATSIZ’ İŞLERİ HALLEDERİM

Tarihçi, Prof. Dr. İlber Ortaylı: “İstanbul’dayım. Tam kapanma kuralları neyse riayet edeceğiz. Benim için biraz iyi oldu aslında. Bir kitap hazırlığı içerisindeydim, ihmal etmiştim. Onun çalışmalarını tamamlarım. Tashihlerim vardı yapılacak, zor ve tatsız bir iş. ‘Tatsız bir günde yapar, kafa dağıtırım’ diye ötelemiştim. Tam yerini buldu işte... Onları yaparım. Otur, otur... Başka ne yapacaksın ki?”

KAZAKLARI KALDIRACAĞIM

Sanatçı, Hülya Koçyiğit: “İstanbul’dayım. Yazlık kıyafetleri çıkarıp, kışlıkları kaldırmak gibi ev işleri ile ilgileneceğim. Oscar’a aday olan ve ödül alan filmlerden izleyemediklerimi bitirmeyi planlıyorum. Hareketsiz kalmamak için evde yürüyüşü ihmal etmeyip, rehavete kapılmadan beslenmeme özen göstereceğim. ‘Ne okusam?’ diye düşünenlere son zamanlarda okuduğum kitaplardan İskender Pala ‘Kervan’, Kürşat Başar ‘Dışarıda Kötülük Vardı’, Ahmet Mümtaz Taylan ‘Ara Toplam’ tavsiye ederim.”

DURMAK YOK

Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı, Prof. Dr. Mehmet Ceyhan: “Önemli bir süreçten geçiyoruz. İngiltere mutantı neredeyse orijinal virüsün yerini aldı. Hekimler olarak bize durmak yok, kritik günler atlatılana, tünelden çıkana kadar çalışmaya devam! Hastalarımızın yanında görevimizin başındayız.”

YOGA VE MEDİTASYON

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de kripto para devri kapandı mı

Merkez Bankası kripto para ve varlıkların ödemelerde kullanılmasını 30 Nisan itibarıyla yasakladı. Kararın ardından, Bitcoin yüzde 5 oranında, küresel kripto para piyasasının hacmi ise, Çin ve Güney Kore başta olmak üzere başka ülkelerden de gelebilecek benzer sınırlamalar nedeniyle, yaklaşık 100 milyar dolar geriledi. Peki bu düzenleme nasıl etki yaratacak, alım-satım işlemleri doğrudan etkilenecek mi, dünyadaki uygulamalar ne yönde? İşte 3 maddede kripto düzenlemesi!

GELENEKSEL PARA KRİPTOYA KARŞI

Merkez Bankası’nın kripto parayla ödemeyi yasaklayan düzenlemesi piyasalarda 2 nedenden dolayı yankı yarattı. İlki düzenlemenin yatırımcıları ve finans dünyasını nasıl etkileyeceğinden, ikincisi de direkt ‘yasak’ kelimesinin kullanılmasından kaynaklanıyor. Detayları BITTRT Araştırma Müdürü Helin Çelik ile konuştum.

Soru: Düzenleme ne içeriyor, hangi işlemleri yasaklıyor?

Cevap: Üst segment ev ve araba satışları için kripto paralar kullanılmaya başlanmış ve hatta bu esnafa da yansımış; Kahramanmaraş’ta bitcoin ile bazlama, İstanbul’da döner satan esnaf gündeme gelmişti. Artık 30 Nisan’dan itibaren kripto para ile hiçbir şey satın alamayacak, satamayacaksınız. Yönetmelik kripto varlıkların ödemelerde doğrudan veya dolaylı kullanımını yasaklıyor. Amaç, fiyat-para birimine olan rekabeti azaltmak. Şöyle ki; biz ödemeleri TL yani fiyat-para üzerinden yapıyoruz. Kripto para ise TL ile rekabet demek. Yani bu TL’yi korumaya yönelik bir davranış. Ayrıca, bankalar ve PTT hariç, elektronik para ve ödeme şirketleri bundan böyle kripto varlıklara ilişkin alım-satım, saklama, transfer veya ihraç hizmeti sunan platformlara veya bu platformlardan yapılacak fon aktarımlarına aracılık edemeyecek. Bazı e-para kuruluşlarını kapatacaklar. Yönetmelik Paribu, Papara gibi kripto para borsalarını ve bankaları ise kapsamıyor.

Soru: Peki, yönetmelik kripto varlık platformlarında yatırım yapılmasını yasaklıyor mu?

Cevap: Hayır, kripto para yasaklanmadı, yatırım devam ediyor. Yasaklama ödemelerde doğrudan ya da dolaylı şekilde kripto para kullanımına yönelik. Merkez Bankası bu düzenleme ile spekülatif hareketler nedeniyle oluşabilecek mağduriyetlerin önüne geçtiklerini, amacın yatırımcıyı korumak olduğunu açıkladı. Zaten bir düzenleme bekleniyordu, bu yönetmelik de bir nevi zemini. Peki neden? Çünkü, kripto paranın denetlenmesi zor. Örnekleyeyim; borsalardan her türlü kullanıcı bilgisine ulaşmak kolay. Bankadaki paranın da hikâyesi belli! Nereden geldi, nereye gitti, kime gitti? E-şirketler üzerinden ise bu bilgilere ulaşamıyorsunuz. Endişe ‘suç gelirlerinin aklanması’, ‘terörizm finansmanı’ yönünde. Yani durum daha kontrol edilebilir bir düzleme çekilmeye çalışılıyor.

Soru:

Yazının Devamını Oku

Tavşan Ralph'i kurtaralım ama nasıl

2-3 gündür sosyal medyayı sallayan SaveRalph-Ralph’i Kurtar videosu izleyenlerin yüreğini dağladı. Hâlâ izlemeyen kaldıysa özetleyeyim: Filmin konusu dermatolojik testlerde kullanılan tavşanlar. Güzellik uğruna insanoğlunun başka canlılara ne denli acı verdiğini anlamak adına oldukça çarpıcı bir film. Peki, filmi izledik, üzüldük, empati yaptık, bitti mi? Hepsi bu mu? Kişisel olarak yapabileceğimiz bir şeyler yok mu? Dahası tek sorun bu canlıların kozmetik için deneylerde kullanılıyor olması mı? İşte yanıtı...

HAYVAN ÜZERİNDE 'DENEYE HAYIR'Deneye Hayır Derneği Başkanı Yağmur Özgür Güven tavşan Ralph’in hikâyesiyle birlikte hayvan deneyleri konusunun gündeme gelmesi ve filmin farkındalık yaratmasından mutlu. Güven “Türkiye 2017 yılında AB ülkelerinde de olduğu gibi kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesini yasakladı. Hayvanlar yerine testlerde kullanılabilecek alternatif yöntemler yönerge ile de belirlendi. Mesela tavşan Ralph videosunda da gördüğünüz ‘draize’ testi. Hayvanın gözüne yanıcı kimyasallar ve diğer ilaçların enjekte edilmesi yasak ve yasağa alternatif yöntemler de yönergelerle sabit” diyor.



HAYVAN DENEYİ YAPMAYAN MARKALAR

O zaman bu ‘Türkiye’de raftan aldığımız herhangi bir kozmetik ürünü -hayvanlar testlerde kullanılmadığı için- gönül rahatlığı ile kullanabilir miyiz?’ mi demek? Güven ‘Hayır’ diyor, şöyle devam ediyor: “Raftan aldığınız ürünlerin, mevzuatta da belirtildiği gibi, hiçbir aşamada hayvanlar üzerinde test edilmemesi lazım. Bu doğru. Fakat yine de ürünü almadan önce ambalajında bir logo ya da ibare olup olmadığına bakmak lazım. Neden? Çünkü mevzuat pratikte uygulanamayabiliyor. Firmalar içeriklerini başka ülkelerden tedarik edebiliyorlar. Örneğin, farın içerisinde kullanılacak herhangi bir madde diyelim... Bunu tedarikçi ülkeden getirtiyor... Firma belki hayvan deneyi yapmıyor ama tedarikçinin malının böyle bir teste tabii olup olmadığı belli değil. Yasa bu detayları kapsamıyor. Ürünlerin içeriğindeki her madde vegan ise ya da söz konusu marka hayvanlar üzerinde deney yapmıyorsa beyaz gruba giriyor. Marka kendi başına deney yapmıyor fakat içeriğindeki maddenin tedarikçisi yapıyorsa marka gri gruba giriyor. Siyah ise hayvanlar üzerinde deney yaptığını inkâr etmeyen ve evimizde en çok kullandığımız markalardan oluşuyor. Alacağınız ürünün ambalajında ‘Cruelty Free’ ya da ‘Not Tested On Animals’ şeklinde bir ibare ve tavşan şeklinde bir logo varsa, hayvanlar üzerinde denenmediğinden emin olabilirsiniz. Ayrıca, Türkiye’de en sık ziyaret edilen kozmetik mağazalarını listelediğimiz ve ‘deneysiz’ adını verdiğimiz android uygulamamız üzerinden de ürünleri kontrol edebilirsiniz.”

Yazının Devamını Oku

Ramazan ayı için 3 kritik uyarı

Türkiye vaka sayılarının 60 bine dayanmasının ardından yeni önlemlerin gelip gelmeyeceğini, tam kapanmaya gidilip gidilmeyeceğini konuşuyor. Bilim Kurulu, bugün, kabine toplantısı öncesinde bir araya gelecek ve elbette bir karar alacak. Öncesinde, böyle bir ortamda alınması gereken acil önlemlerin ne olması gerektiği ve nasıl bir ramazan ayının bizi beklediğini Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ile konuştum. İşte değerlendirme ve önerileri...

SIKI TEDBİRLER ŞART

SORU şu: ‘Tam kapanma nedir? Vaka sayılarındaki artışa çözüm olur mu?’ Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ‘Ben tam kapanma olacağını sanmıyorum’ diyor ve nedenini şöyle anlatıyor: “Bunu yapabilen tek ülke var o da Çin. Bunun dışında hiçbir ülke tam kapanma uygulayamadı. Tam kapanma 28 gün boyunca evden hiçbir koşulda çıkılamaması; sanayinin, ticaretin, turizmin durması demek. Bu ciddi ekonomik bir yük. Kısa çalışma ödeneği sonlandı, başka bazı ek yardımlar sağlanıyor ama 28 günlük bir kapanma için yeterli olmayabilir. O nedenle ‘tam kapanma’ beklemiyorum. Ancak çok sıkı tedbirler alınmalı. Ramazan ayından sonra da bu tedbirler birden değil yavaş yavaş kaldırılmalı.”

NE YAPMALI

“OKULLAR yeniden yüz yüze eğitime kapatılabilir. Virüsün yayılımını önlemek için şehirlerarası seyahat kısıtlaması olabilir. Sadece kamu değil özel sektörde de kademeli mesai zorunlu tutulmalıdır. Evden yapılabilecek işlerin evden yapılması prensibi esas alınmalıdır. Tüm bu kalabalıkları azaltacak önlemler alınmazsa sadece restoranları kapatıp, sokağa çıkma yasağı uygulayarak bu işin önünü alamayız.”


3 BÜYÜK RİSK

Yazının Devamını Oku

Vaka sayıları neden katlandı

Türkiye’de günlük koronavirüs vaka sayıları bir ay içerisinde rekor düzeyde arttı. Öyle ki 7 martta 11 bin olan vaka sayısı 55 bini aşmış durumda. Kontrolü güç bir noktaya doğru hızla gidiyoruz. Peki ne oldu da bugüne vardık? Vaka sayıları neden patladı? En önemli soru ise bu hızlı yükselişin düşüşü nasıl olacak? Tam kapanma ile mi? Amerika’da yaşayan dünyaca ünlü Türk bilim insanı - immünoloji profesörü Dr. Derya Unutmaz ile 7 soruda ‘üçüncü pik’in röntgenini çektik!

SORUN DIŞARIDA DEĞİL KAPALI ORTAMDA

Soru: Vaka sayılarının 1 ay gibi bir sürede böylesi hızlı artmasının altındaki problem nedir?

Cevap: Strateji iyi değildi. Durumun bu noktalara varacağını daha kapsamlı düşünmek lazımdı. Gerçi dünyada birçok ülke baştan büyük yanlışlar yaptı. Zira virüsü tanımıyorduk. Ama zaman içerisinde durumu kavrayıp ona göre önlemler alındı. Bu konuda Türkiye biraz geç kaldı.

Soru: Bu muazzam artışın en önemli nedenleri neler?

Cevap: Cevap virüsün nasıl yayıldığını anlayabilmekte gizli. Virüs dışarıda değil kapalı alanlarda yayıldı. Yani sorun dışarı çıkmakta değil tam tersine içeride olmakta. Özellikle restoranlar-kafeler gibi insanların maskelerini çıkarıp oturacakları kapalı alanlar çok büyük sorun. Aynı derece ev içi bulaş da korkunç boyutlara varmış durumda. Toplu taşıma araçlarındaki tedbirsizlikler, aşırı yolcu yükü de virüsün yayılımını kolaylaştırdı. Yine çalışma ortamlarının kalabalık olması etkili oldu. Birçok kişiye sokakta maskesiz gezdiği ya da bir an maskesini indirdiği için ceza kesildi fakat bilimsel olarak da kanıtlandı ki açık havada virüs bulaşma yükü neredeyse sıfır. Ceza yiyen kişi ne yaptı? Hırslandı. Kapalı bir alana girer girmez maskesini çıkarıp, attı. Bu durum yanlış bir baskı yaptı.

Soru: O zaman restoranların-kafelerin kapatılması doğru bir karardı, öyle mi?

Cevap:

Yazının Devamını Oku

‘Uzaktan çalışma’ tükenmişlik krizi yaratabilir

Pandemi ile dünya genelinde uygulanmaya başlanan ‘esnek çalışma’ yaklaşımı Türkiye’deki dev holdinglerin de hükümetin de gündeminde. Öyle ki kamuda hazırlıklar başladı. Dönüşümlü iş paylaşımı, dağıtılmış işgücü modeli, ödünç iş ilişkisi gibi modeller masada. Ancak dikkat! Uzmanlar uyarıyor. Birçok anlamda fırsat olarak görülen bu düzen beraberinde ‘tükenmişlik krizi’ ve hak ihlallerini de getirebilir.

ZAMAN VE MEKÂN KAVRAMI KALMIYOR

MICHAEL Page Türkiye Satış-Pazarlama müdürü, ‘Beyin avcısı’ Erman Kılınçoğlu hibrit ve evden çalışma modellerinin birbirine karıştırıldığını, beyaz yakalıların birçoğunun esnekten ziyade hibrit çalışma modelinden yana olduklarını belirtiyor. Nedir hibrit model? Kılınçoğlu, “Kısaca ‘yarı ev, yarı ofis’ çalışma düzeni diyebiliriz. Mesainin belirli süresi evde, belirli süresi ofiste çalışılarak geçirilmesi durumu. Böylece ofis kalabalığı hafifliyor. Belirli günlerde ofise gelen çalışan da hem ‘ofis’ işlerini halletmiş hem de sosyalleşmiş oluyor. Esnek çalışma modeli ise işin teknolojik alt yapı ile tamamen evden yürütülmesi demek ki bu durum ilk başlarda çalışanları memnun etse de bir süre sonra yalnızlaştırabilir, tükenmişlik krizine sürükleyebilir” diyor. Ne demek bu? Kılınçoğlu şöyle özetliyor:

YENİ ÇALIŞMA PRENSİPLERİ GEREK

“Normal çalışma prensiplerinde kahve molası, yemek arası, mesai gibi kavramlar var. Esnek çalışmada ise tüm bunlar iç içe geçmiş durumda. Evde tek başına yemek yiyen, tek başına kahve içen ve hatta belki de gün içerisinde, yoğunluktan, tüm bunları yapmayı unutur hale bile gelebilen beyaz yakalı günün sonunda yalnızlaşıyor, daha çok yoruluyor. Evden çalışma zaman ve mekân mefhumunu hem patronlar hem de çalışanlar açısından kolayca ortadan kaldırabiliyor. Patron ‘Nasıl olsa evdesin’ diyerek çalışanından günün en olmayacak saatinde ya da tatil günlerinde bile iş isteme, beyaz yakalı da ‘Zaten evdeyim, bütün işleri bitireyim de rahat edeyim’ mantığı yürütebiliyor. Bu tehlikeli! Çünkü özellikle de yeni nesil günün 12 saati, aralıksız çalışmak istemiyor. Çalışsa bile bu mantığın arkasında yaşamsal bir anlam arıyor. Geri kalan hayatının anlamını sorgulamaya başlıyor. O zaman da rahat etmek istediği, oyunu kendi kurallarına göre oynayabileceği yeni iş potansiyellerine kayıyor. İşte tükenmişlik burada başlıyor! Yeni neslin yeteneklerini kaçırmamak adına bizlere ama en çok şirketlere büyük görevler düşmekte. Şirketlerin bir an önce yeni kurallar, çalışma prensipleri edinmesi gerek.”

TERSİNE BEYİN GÖÇÜ

GLOBAL bir şirkette kurumsal ilişkiler müdürü olarak görev yapan Canan Keskin, pandemi ile hayatımıza giren ‘esnek çalışma’ modelinin dezavantajları kadar avantajları da olduğunu belirterek, “Daha uzun saatler çalışıyoruz. Tatilde olsak bile ‘İki dakika şu işi hallediversen’ gibi isteklerle karşılaşabiliyoruz ancak İstanbul’da olmak ve yaşamak gibi bir zorundalığın kalmış olmaması önemli bir avantaj. İş için İstanbul’a göçenlerdenim. Esnek çalışma ile doğup, büyüdüğüm İzmir’e geri döndüm. Böylelikle hem sevdiğim şehirde yaşıyor hem de sevdiğim işi yapıyorum. Trafik çilesi çekmiyorum. Sevdiklerim yanımda. Durumun en önemli artısı bu. İzmir ya da Ege sahilleri biz beyaz yakalılar için bir emeklilik hayali olmaktan çıkmış durumda” diyor.

TASARRUF DEĞİL YATIRIM

Yazının Devamını Oku

Karnaval 'dijital' portakal çiçeği kokusu gerçek

Çalışma hayatımızdan eğitime, sosyal hayatın akışına kadar pandemi ile 1 yıldır hayatımızda o kadar çok şey değişti ki... En son ne zaman sinemada film izlemiş ya da coşkulu bir konserde kendimizi unuturcasına dans etmiştik çoğumuz hatırlamıyoruz! Eski, silinmeye yüz tutmuş bir anı gibi... Durumdan, bana göre Türkiye’nin en eğlencelisi, Adana Portakal Çiçeği Karnavalı da nasibini aldı. O da ‘online’a taşındı.

DÖNÜŞÜMÜZ MUHTEŞEM OLACAK

Portakal Çiçeği Karnavalı’nın fikir babası aslen Malatyalı olan ama Adana’da büyüyen ve ‘Adana’ya geldim mi eve gelmiş hissediyorum’ diyen Ali Haydar Bozkurt. ‘Konser tamam, tiyatro hadi bir derece ama hiç karnaval online olur mu?’ diye soruyorum. Bozkurt ‘Neden olmasın? Hepimiz zor zamanlardan geçiyoruz. Salgın ile psikolojimiz altüst oldu. Birçok ilde hafta sonu sokağa çıkma yasağı var. Şehirdeki coşkuyu bir ‘tık’ ile insanların evlerine, salonlarına taşıyıp, farklı bir atmosfer yaratıp, sanki buradaymışçasına eğlenmelerini sağlayabileceksek ne mutlu bize’ diyor.

EKONOMİK KAYIP BÜYÜK

Aslında Adana’da kurallar ve önlemler çerçevesinde karnaval devam ediyor. Şehir geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi tıklım tıklım değil elbette, turist yok. Sadece Adanalılar. Onlar da valiliğin aldığı önlemlere riayet ederek etkinliklere katılabiliyor. Mesela, portakallı lezzetler yarışması bir otelin bahçesindeydi. Her yıl yapılan sokak turu bu kez arabalarla gerçekleştirildi. ‘Arabalı Konser’ etkinliğinde ise Çukurova Symphonic Project eşliğinde Zuhal Olcay, Yeni Türkü, Sena Şener ve Adamlar Grubu sahne aldı. Bozkurt, “Olaya sadece karnaval gözüyle bakmamak lazım. Amaç değerlerimizi yaşatmak” diyerek karnavalı fiziki olarak gerçekleştirdikleri dönemin bölge ekonomisine etkilerini ve bu yılki kaybı şöyle anlatıyor: “Sadece Adana olarak değil ülke olarak turizm adına büyük kayıplar yaşıyoruz. Fiziki olarak karnavalı yapabildiğimiz dönemlerde, aylar öncesinden sadece karnavala özel, ek uçak seferleri konur, oteller dolar ve hatta Mersin, Tarsus, İskenderun, Gaziantep, Kapadokya’daki bütün oteller de dolardı. Bu, bölgenin kalkınması ve tanınması sadece tarım değil turizm ekonomisinin de canlanması için bu çok önemliydi. Esnafın kasasına 3 günlük karnavaldan neredeyse 2 aylık ciro kalırdı. Şimdi kısıtlamalar var. Akşam belirli bir saatten sonra her yer kapalı. Karnaval ile hem ruhu yaşatmak hem ekonomiyi canlandırmak hem de insanlara biraz moral olmak istedik.”

HEDEF YAZ TURİZMİ

“Şunu da hatırlatmak isterim. Adana çok yüksek risk grubunda olmadığı için cumartesi günleri sokağa çıkma yasağı uygulanmıyor. Elbette sağlık her şeyden önemli ancak maske-mesafe-hijyen kuralı başta, alınan tedbirlere uymak koşulu ile sokaklardaki portakal çiçeği kokusunu içine çekmek isteyenleri de bekleriz, nisan ayını kaçırmasınlar! Adana insanı sıcak, samimi, yemesi, içmesi, eğlencesi keyifli bir yer. İnşallah aşılama hızlanacak. Açıklamalar o yönde. Planlanan şekilde giderse hedef önce yaz turizmini hareketlendirmek. Seneye karnaval kapsamında ise ‘dönüşümüz muhteşem olacak’. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından sokaklarda yeniden insanları ağırlayacağız. Bir de dipnot, festivalin süresini de uzatacağız. Gelecek yıl bu yılın acısını çıkaracağız.”

 TÜRKİYE'NİN TEK SOKAK KARNAVALI

Adana Portakal Çiçeği Karnavalı 9 yıldır sadece Türkiye’nin değil dünyanın da dört bir yanından binlerce insanı bir araya getiriyordu. Geçtiğimiz yıl, 11 Mart’ta ilk koronavirüs vakasının görülmesiyle iptal edilmiş daha doğrusu sadece balkonlardan yapılabilmişti. Malum salgın devam ediyor. Dahası Adana risk haritasında turuncu renk. Ancak bir yandan da şehrin ekonomisini yeniden canlandırmak ve artık neredeyse hafızalardan silinmeye başlayan karnaval ateşini de yeniden yakmak gerekliydi. Karnaval komitesi çözümü dijitalde buldu. Şehirdeki tüm etkinlikler, www.nisandaadanada.com üzerinden evlere taşınıyor, 3 gündür, Türkiye’nin en büyük dijital etkinliği gerçekleştiriliyor.

Yazının Devamını Oku

Ramazan buruk geçecek

Yeni tedbirler kapsamında yüksek riskli illerde hafta sonu sokağa çıkma yasaklarına cumartesi günü yeniden eklenirken, Ramazan ayı boyunca restoranlar yalnızca paket servis hizmeti verebilecek. Sektör temsilcileri kaygılı; “Ramazan zor geçecek” diyorlar. Bir yandan da her gün artan vaka sayıları ile tablo alarm veriyor. Hem tablonun hem de esnafın son durumunu sordum.

ESKİ ZİRVEYİ DE GEÇTİK

Siirt Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Vefik Arıca ile fotoğrafı daha net görebilmek adına tabloyu beraber değerlendirdik. Prof. Dr. Arıca Eski zirveyi bile çoktan geçtik” diyerek, şöyle devam ediyor: “Türkiye’de test pozitiflik oranı yüzde 14-15’e çıkmış durumda ve bu çok yüksek bir oran. 1 Mart’tan bugüne yeni vaka sayısı 2,5 kat arttı. Yeni hasta sayısı yüzde 92, ağır hasta sayısı yüzde 68, ölüm oranı yüzde 102. Bu şu anlama geliyor: Birinci dalganın 3. pikindeyiz. Birinci dalganın bitebilmesi için vaka sayılarının ikili sayılara inmesi, ölüm sayısının sıfırlanması gerekiyordu. Bunu yaşamadık. 8 Aralık 2020’de vaka sayısı 32 binlerdeydi. Şu anki sayı Aralık’taki sayıyı çoktan geçti.”

DİKKATLİ OLMAK ZORUNDAYIZ

“Vaka sayılarını ikiye katlayan; Polonya, Moldova, Macaristan, Bulgaristan gibi birkaç ülke var. Bizde onlardaki gibi yüzde yüz katlanmış değil ama tedbir alınmazsa listeye adayız. O nedenle çok dikkatli olmak zorundayız. Aşılamaya gelince; şu an yüzde 10’u geçti. En yüksek aşılama Çanakkale, Edirne ve Sinop’ta, yüzde 18’lerde. İstanbul’da ise bir buçuk milyon dozu geçti. Şu an 58 il kırmızı. 1 hafta önce 39 il kırmızıydı. Bu, il bazında yüzde 49 artış demek. Yatan hasta ve solunum cihazına bağlı hasta sayısında bir artış yok. Ancak bu da artarsa iş içinden çıkılamaz hale dönebilir. Bu sağlık çalışanları için büyük yük, yorgunluk demek. Cumartesi yasaklarının geri gelmesi iyi oldu.

RESTORAN KARMAŞASI

“Ramazan’da restoranlar kapalı olacak. Amaç hareketliliğin azaltılması. Ancak şunu da söyleyeyim, toplu taşımada bazı illerde, bazı saatlerde sosyal mesafe sıfıra inebiliyor. O nedenle HES kodu ile giriş, yüzde 50 kapasite koşulu ile restoranlarda toplu taşımanın 10’da biri kadar bile risk yok. Ramazan ayı için beni asıl endişelendiren husus ev içi toplaşmalar. İftar ve sahur yemekleri. Vakaların yüzde 85’i ev içi bulaş kaynaklı. Kişisel olarak kendi yasağımızı koymak zorundayız.”

SEKTÖR TÜKENMİŞLİK SENDROMU YAŞIYOR

Yazının Devamını Oku

Sanat NFT için mi

BLOCKCHAIN teknolojisi, sanat dünyasını da etkisi altına aldı. Türkçesi “Değiştirilemeyen token” olan NFT’ler (Non-Fungible-Tokens) son günlerin en çok konuşulan konusu. ‘Everyday’ adlı dijital eserin 69 milyon dolara satılması şaşkınlık yaratırken dünyaca ünlü Fenerbahçeli futbolcu Mesut Özil’in forması 2 bin 525 dolara satıldı. Sanatçı Tarık Tolunay’ın ‘Fractal İstanbul – Pandemi’ eseri, Türkiye’nin NFT’ye çevrilerek satılan ilk eseri oldu. Nedir bu NFT? Nasıl çalışır? Tehlikesi var mı? İşte 7 soruda tüm detaylar.

DİJİTAL SANAT VE MİLYONLARCA DOLARLIK BİR PAZAR

Kriptomeda Kurucusu Eray Dengiz cevaplıyor.

Soru: NFT nedir?

Cevap: Kripto sanat olarak adlandıran NFT (Non Fungible Token) değiştirilemez ve benzersiz jeton anlamına geliyor. Tıpkı diğer kripto paralar gibi, değer tutan ve tahsil edilebilen bir dijital varlık diyebiliriz. Blokzincir altyapısı kullanılarak insanların kolayca fotoğraf, video hatta bazen bir tweet görüntüsü bile satın alabilecekleri şekilde dijital eserlere çevriliyor. Nasıl günümüzde sanat eserlerinin orijinali değer anlamında paha biçilemez ise NFT’ler de dijital ortamda sadece bir tane orijinali olduğu için oldukça değerli. Bu orijinalliği koruyan, saklayan ve açık bir şekilde sahibinin kim olduğunu sergilemesini sağlayan ise blokzincir altyapısıdır.

Soru: Son günlerde neden sıkça NFT adını duymaya başladık?

Cevap: Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde NFT ile satılan dijital varlıkların değerleri inanılmaz rakamlara ulaştı da ondan. Örnek vermek gerekirse; Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey’in ilk yazdığı tweet 2.9 milyon dolara alıcı buldu. Yine en pahalı NFT sanat değerlerinden biri olan Beeple’ın 5 bin tane eseri birleştirdiği çalışması 69 milyon dolar değerine satıldı. Türkiye’den de benzer örneklere rastlamak mümkün. Sanatçı Tarık Tolunay’ın satışa çıkardığı ‘Fractal İstanbul – Pandemi’ Türkiye’nin NFT’ye çevrilerek satılan ilk eseri oldu.

Soru:

Yazının Devamını Oku

Tiyatrosuz bir kutlama

Dün, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Dünya Tiyatrolar Günü kutlandı ve yine her sene olduğu gibi yine birçok mecrada tiyatronun aslında ne kadar kutsal olduğu konuşuldu. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Pandemi döneminde sevdiğimiz sahnelerin tek tek kapandığına da pek çok sanatçının geçim sıkıntısı nedeni ile işlerini bıraktığına da şahit olduk. Perdeler yeniden açılsın, sanatçılar hak ettikleri değeri görsün diye neler yapılmalı? Sorunun çözümü nerede saklı?

ÖZEL TİYATROLAR DUVARA KARŞIDOT tiyatrosunun kurucularından Özlem Daltaban devlet ve şehir tiyatrolarının resmi tanımları ve düzenli ödenekleriyle ülkeye toplumsal sanat hizmeti sunduğunu belirterek özel tiyatrolara ayrı bir başlık açıyor. Daltaban “Biz özel tiyatrolar şahsi yatırımlarımız ve gelirlerimizle kendi sanat kurumlarımızı yaratıyor ve yaşatıyoruz. Kendi şirketlerimiz üzerinden resmileştirip, kayıtlı hale getirdiğimiz kurumlarımızda ürettiğimiz eserleri, seyircilerle buluşturuyoruz. Ödenekli kurumlardan hiçbir farkı olmayan bu yapı ve işleyişin, tanımsızlığı ve ödeneksizliği anlaşılır gibi değil” diyor.

ÖDENEK YOK

Peki o ödenek nereden gelir? Daltaban olması gereken ama olamayan yapıyı şöyle tarif ediyor: “Merkezi yönetimin kültür-sanat yapısı bünyesinde tanımlanmış bir havuza dahil olursunuz ve tiyatronuzun varlığı ve sürekliliği düzenli olarak Hazine’den fonlanır. Yerel yönetimler açısından da yapı aynıdır, resmi kayıt altına alınır, üretim alanınıza göre kurumunuzun varlığı ve sürekliliği fonlanır. Özel sektör ise sanatsal sorumluluk, toplumsal gelişime katkı, topluma fayda amacıyla, belli üstbaşlıklar ve başvuru kabulleriyle sanat kurumları için destek fonları oluşturur. Seyirci ve sanatseverlerin pozisyonu da önemli. Bugün ‘Sanat kurumlarının yok oluşunu görmek, onları kaybetmek istemiyorum’ diyen büyük bir kitle olsaydı, böyle bir vurgunda bizleri dev bir dalga gibi içine alır, sarıp sarmalar, yaşatmak için üstüne düşeni yapardı. Maalesef gerçeğimiz bu değil.”

PANDEMİDEN SONRA NE OLACAK

Şimdi karşımızda kocaman bir duvar var ve ona doğru sürükleniyoruz. Yüzyılda bir başa gelir bu korkunç zor dönemin içindeyiz. Yarın, hayat geri döndüğünde sanat kurumlarının birçoğunun ayakta kalamadığını gördüğümüzde, o yeni hayatı ne besleyecek? Kendimizi sürekli hatırlatmak zorunda olmak çok tuhaf ama şehrin kültür sanat kurumlarına sahip çıkın, takip etmekten mutluluk duyduğunuz, size iyi gelen tüm sanat kurumlarını ve süreçlerini izleyin. Kurumlarımıza, tiyatrolarımıza üye olun, yıllık biletler, kartlar alın, yeniden buluşabilmemiz için destek fonları yaratın.”

ACİL ÇÖZÜM ÇAĞRISI YAPIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Ayrı evlerde yaşayarak bir evlilik mümkün mü

Ece Dağıstan’ın Fazıl Say ile evlendikten sonra evlerini birleştirmediklerini açıklaması, sosyal medya ve magazin gündemine bomba gibi düştü! Ünlü çiftin yaşam tercihi üzerine binlerce yorum yapıldı. Bana göre durum normal. 2 nedenden. Bir; hayat onların, mutlu iseler sorun yok. İki; aynı evde olup birbirlerini yıpratacaklarına uzak kalıp aşkı “sıcak” tutmak istemiş olabilirler. Ama illa ki herkes aynı görüşte değil. Konusunda uzman terapistler bile meseleye bambaşka pencerelerden bakıyor!

MEKÂNA DEĞİL İLİŞKİYE BAK

“Başka evlerde yaşayıp bir evliliği devam ettirmek mümkün mü?” İlişki terapisti ve uzman psikolog Ayşegül Denizci “Elbette mümkün” diyor ve şöyle devam ediyor: “Evlilik dediğiniz durum bir ilişki şeklidir. Bir kadın ile bir erkeğin ya da birbirini seven iki insanın kurdukları, yasa ile de koruma altına alınan bir ilişki evlilik... Kişilerin nerede yaşadıklarından ziyade ilişkilerinin sağlıklı olup olmadığına bakmak gerekir. Ayrı evlerde son derece birbirini yücelten, gelişim sağlayan, güven dolu, tarafların hayatı dolu dolu yaşamalarına izin veren ilişkiler de, aynı evin içerisinde sağlıksız, birbirini çürüten, hasta ve mutsuz eden ilişkiler kadar evliliğe dahildir. Dolayısıyla bir ilişkinin dinamiğini mekâna indirgemek, kalitesini bu noktada aramak anlamsızdır. Bizim interaksiyon dediğimiz şeydir ilişki. Yani iki insanın birbirlerinin ruh halleri ile buluşması, dansıdır ve nerede, nasıl yaşandığından çok iki insanın birbirlerinden ne alıp verdiğine, gelişim ve mutluluklarına odaklanılması gerekir.”

KİŞİSEL ALANA SAYGI

“100 yıl bir insan ile aynı yerde yaşarsın fakat eşin kişisel alanlarına öyle bir saygı duyuyordur ki, böylesi uzun bir birlikteliğe rağmen kendin kalmayı başarabilmiş, hayat ile ilişkine devam edebilmiş ve bu nedenle de evlilik süresince hiçbir ‘sıkışma’ hissetmemiş olabilirsin. Ancak, evleneli sadece 1-2 yıl olmasına rağmen ‘Yoruldum, bıktım!’ denilen ilişkiler de mevcuttur. Terapilerimde uzak şehirlerden bile birbirini yıpratan ilişkiler görmekteyim; ‘Bugün ne giydin? Dışarı çıktın mı? Ne yedin?’ gibi sorularla kişinin bireyselleşmesine izin vermeyen ilişkiler ruh sağlığı bakımından hastalıklı ilişkilerdir.”

ÖNCE BİREY OLUN

“Birey olmadan, partnerinizin bireysel alanlarına saygı duymadan sağlıklı bir ilişki yürütülemez. Şöyle bir bakın ilişkinize! İç sıkıntınızı gidermenin yolunu bambaşka platformlarda aramanıza sebep olan ne? İlişkiniz neden kötü gidiyor? Gerçekten bakarsanız altında yatan sebebin kendinizi gerçekleştirememek, size özel bir alan bırakılmaması olduğunu göreceksiniz. O nedenle bireysellik ilişkiyi de besleyen bir durumdur.”

EVLİLİK KADİM BİR GELENEKTİR AYNI EVDE YAŞAMAK GEREKİR

Yazının Devamını Oku

Uzaktan eğitim yüz yüze eğitimin yerini alır mı

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un “Salgın bitse de uzaktan eğitim artık kalıcı olacak” sözleri tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira uzaktan eğitim, ‘eğitim eşitsizliği’ bakımından hayli eleştirildi. Uzaktan eğitim, açık öğretim modelindeki gibi yüz yüze eğitimin yerini alabilir mi? Bakan Selçuk tam olarak neyi kastetti? Uzmanlara sordum.

VAR OLAN SORUNLAR DAHA DA KATLANIR

TED Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu, “Uzaktan eğitim diye bir şey yok, olsa olsa uzaktan öğretim olur. Eğitim farklı bir şey” diyor. Pehlivanoğlu, uzaktan öğretimin 15 yaş altı çocuklarda istenilen etkiyi yapmasının mümkün olmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Hele de 10 yaş altı çocuklarda bu bahsettiğiniz olsa olsa ‘uzaktan eğlenme’ olur. Somuttan soyuta geçiş ile alakalı bir durum. Beyinsel gelişimini tamamlamayan bir çocuğun ekrandan beklediğiniz yetkinlikleri, becerileri kazanması mümkün değil. Biz pandeminin başından bu yana ‘Online eğitim yapacaksanız 8. sınıf üzerindekilerle yapın’ diyorduk. Gelişimini tamamlayan bu çocuklar, meraklılar ve aileleri de mentörlük yapabilecek durumda ise online eğitimden büyük kazanımlar elde edebilir. Aksi hele de diğer yaş grupları için pek mümkün değil.”

ERİŞİM PROBLEMİ

Teknolojinin araç olabileceğine ama amaç olamayacağına dikkat çeken Pehlivanoğlu, Böyle bir planlamanın çok dikkatli, en önemlisi de kademeli ve lise seviyesinde yapılması, sonuçlarının ölçümlenebilir olması lazım. Burada 2 önemli faktör var. Birincisi erişim. İkincisi ise çalışma disiplini. Bu ikisini göz ardı edemeyiz. Çocuklarımızın başarısını test ile ölçtüğümüz için birçoğunun sınav dışında bir çalışma prensibi yok. Hedef sınav geçebilmek, becerilerini geliştirmek değil. Online eğitimde kullandığımız inanılmaz başarılı programlar var. Bunları doğru kullanarak lise seviyesindeki çocuklara bazı yetkinlikler kazandırmak elbette mümkün. Ancak o zaman da soru şu: ‘Bugün erişimi olanın yarın da aynı erişimi mevcut olacak mı?’ Teknolojinin bir maliyeti var. ‘Devrim yaptık, her şeyi dijitalleştirdik’ dersek, sorunlar katlanır. Bir nesle iyilik yapayım derken felaketlerine de neden olabiliriz” diyor.

MAKAS AÇILDI

Uzun zamandır yüz yüze eğitim yapılamıyor olmasından kaynaklı hele de 10 yaş altı çocuklarda ciddi eğitim kayıpları olduğunu belirten Pehlivanoğlu şöyle devam ediyor: “Bir kısım çocuk var ki hiç internetleri yok. Bir kısım var ki erişimi var ama ortamı yok. Bir başka kısmın her şeyi var ama arzusu yok. Teknolojiye evet çok ihtiyacımız var ama bunu abartmamalı, kademeli, dikkatli kullanmalı ve eğitimsel süreçlerin gelişimleri ile paralel yürütmeliyiz. Bu süreçte avantajlı ve dezavantajlı grup arasındaki makas çok açıldı. Öğrenme krizi öğrenme yoksulluğuna dönüştü.

Yazının Devamını Oku

Tek ‘mavi’ Şırnak kaldı! Biz nerede yanlış yaptık

Türkiye’de toplam vaka sayısı 3 milyonu, toplam vefat sayısı ise 30 bini geçti. 5 ilde karantina kararı alındı. Kırmızı/çok yüksek riskli il sayısı bir haftada 25’ten 39’a çıktı. Türkiye’de tek mavi/düşük riskli il, Şırnak kaldı. Şırnak diğer illere göre neyi farklı yaptı da mavi kalmayı başardı? Ben sordum, Vali Ali Hamza Pehlivan cevapladı. 14 ilin neden kırmızıya döndüğünü ve ne yapmak gerektiğini ise uzmanlarla konuştum.

İŞİN SIRRI DENETİM VE BİLİNÇLENDİRME

ŞIRNAK Valisi Ali Hamza Pehlivan’a ‘Siz nasıl başardınız? Biz nerede yanlış yaptık?’ diye sordum. Vali Pehlivan “‘Başardınız’ denince insan elbet seviniyor ama aman rehavete kapılmayalım! Başarı ancak tüm ülke maviye döndüğünde mümkün” diyerek mütevazı davranıyor. Ancak illaki 3 haftadır ‘mavi’ kalabilmenin bir sırrı olmalı! Vali Pehlivan il olarak kırmızı alarm seviyesinde olduklarını belirterek, şöyle devam ediyor: “Belki bizim bir artımız, alan hâkimiyetini daha başarılı sağlamış olmamızdır. Örneğin geçen sene, daha pandeminin başlarında kapsamlı bir risk analizi yaparak yola çıktık. Tabiri caizse, ‘yumuşak karnımız’ neresi önce onu tespit ettik.”

SINIR KAPISI KONTROL ALTINDA

“Habur sınır kapısı Türkiye’nin en işlek sınır kapılarından biri. Günde 3 bin üzerinde araç giriş-çıkışı var. O nedenle, sınıra sahra hastanesi kurduk. Gelen araçların dezenfektasyonundan TIR şoförlerinin kontrol testlerine kadar her şey yapıldı, yapılmakta. Ayrıca ‘temassız ticaret’ uygulaması başlattık. Diyelim TIR geliyor, şoför kapıya kadar götürüyor, işlemler yapıldıktan sonra TIR’ı ara noktada bırakıp geri dönüyor. Bir başka şoför gelip, TIR’ı alıp, yola devam ediyor. Böylelikle teması sıfır noktasına indirdik.”

İL GİRİŞ-ÇIKIŞLARI DENETLENİYOR

“İl giriş-çıkışlarımız kontrol atında. 537 bin nüfusumuz var, 520 bin vatandaşımızı sağlık taramasından geçirdik. Bu bize ‘ön alma’ konusunda müthiş bir avantaj sağladı. Diyelim kişinin ateş, öksürük gibi semptomu var. Sadece o kişiyi değil tüm haneyi, gerekirse tüm apartmanı izole ettik. Gerekli durumlarda sokak, cadde, mahalle karantinaları uyguladık. Kurumlar arası işbirliğini önemsedik. Ceza değil, ikna ve bilinçlendirme yoluyla toplumun her kesimini bu mücadeleye ortak ettik. Filyasyon ekiplerimizin yanı sıra mobil ekipler oluşturduk. Denetim kadar bilinçlendirmeye önem verdik! Bu işin ne kadar ciddi olduğunu bıkmadan anlattık, uyardık.

DÜĞÜN VE TAZİYEYE SON

Yazının Devamını Oku

İngiliz ve Brezilya varyantlarına dikkat!

Koronavirüs vaka sayıları yılın en yüksek seviyesinde, 21 bini geçti! Bazı iller kırmızıya döndü. Kapatılan COVID-19 servisleri yeniden açılmaya başlandı. 30-40 yaş arası hasta sayısında da ciddi bir artış var. Salgının bu denli çıkış yapmasında mutant virüslerin, özellikle İngiliz varyantının etkisi hayli fazla. Uzmanlar uyarıyor! ‘Açılma demek her şey bitti demek değil! Tünelin sonunda ışık olsa da hâlâ tünelin içindeyiz!’

BİRÇOK ŞEHİR YENİDEN KAPANABİLİRSağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş verilere göre birçok bölgede virüsün İngiliz varyantının yüzde 50-60 oranında hâkim hale geldiğini belirterek “Korkum bundan sonra Brezilya ve Güney Afrika varyantlarının da hâkim hale gelmesi ki işte o zaman sıkıntı daha da büyür. Şu an uygulanan bölgesel kararlar, yaşamı aktif hale getirmek adına mantıklı. Ancak görüntü şu ki bizler bu açılmayı bir başıboşluk, sorumsuzluk, büyük bir rahatlama gibi algıladık. Biliyorum, herkes yorgun. Hem sağlık çalışanları hem vatandaşlar. Ama kaderimiz de kendi elimizde. Böyle giderse yaz beklenenden daha kötü geçecek. Artış devam ederse birkaç haftaya birçok şehir kapanabilir. Çekya, İtalya tamamen kapandı” hatırlatmasını yapıyor.



KARTOPU GİBİ BÜYÜYOR

Prof. Dr. Dökmetaş kendimiz için değilse bile sevdiklerimizi korumak adına önlem alınması gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Normalde virüse yakalananların karantina süresini 10-14 gün arası öneriyorduk. Şimdi, Şimdi, Brezilya ve ya Güney Afrika mutantı enfeksiyonu var ise sonunda kontrol edip PCR negatif olmasını bekliyoruz. Ondan sonra izolasyon kalkıyor, evine gönderiyoruz. Önlemler alınıyor ancak her şey tozpembe değil. Hâlâ bir tünelin içindeyiz. Virüs, 30-40 yaş arasında etkili olmaya başladı. Bu durum ileri yaşta olanların aşılanmış ya da virüslerin gençler üzerinde daha aktif olmasından kaynaklı olabilir. ‘Normal virüse göre semptomlar daha hafif’ dediğimizde yanlış anlaşılıyor. Sonuçta virüsün kime ne kadar, nasıl etki edeceğini kestirmek güç!

TEDBİRİ BIRAKMAYIN

Yazının Devamını Oku

Avukatlar şiddete karşı tek yürek

Ersin Arslan... Henüz 27 yaşında, gencecik bir avukat. İcra memurlarıyla birlikte haciz işlemi için gittiği evde, borçlu kişinin silahlı saldırısıyla hayatını kaybetti. 80 baro bir araya geldi, eşzamanlı açıklama yaparak “Yeter artık!” dedi. Gelin görün ki ne doktora ne avukata ne de kadın ve çocuklara yönelik şiddet bitmiyor. Altında toplumsal öfke halinin yükselmesi, silahlanmanın kolaylaşması gibi nedenler de var elbette. Peki avukatlar ne istiyor? Hâkim ve savcı koruması avukatlar için de uygulanamaz mı? Sordum.

TARAF DEĞİL AVUKATIZ

İSTANBUL Barosu Başkanı avukat Mehmet Durakoğlu, avukatlara yönelik şiddetin temel sorunlarından birinin bilgi eksikliği olduğunu düşünüyor. “Nasıl bir eksiklik bu bahsettiği?” Şöyle özetliyor. “Toplumda avukatların ne iş yaptığı ve rolü ile alakalı genel bir bilgi eksikliği var. Ne acı ki baktığımız davalarla özdeş tutulup, saldırıya ya da hakarete uğruyoruz. Bu ülkede 150 bin avukat var. Ben değilsem o, o değilse bir başkası! Oysa bizler sadece müvekkilinin işini takip eden ve olayın tarafı konumunda bulunmayan, görevini layıkıyla yapmaya çalışan insanlarız. Bunun bir şekilde toplum anlatılması, avukatların siyaseten de bazı söylemlerle hedef tahtasına konulmaması lazım.”

KOLLUK DESTEĞİ ŞART

Avukat Durakoğlu’na göre ikinci ve en önemli nokta toplumsal şiddetin, öfkenin her geçen gün artıyor olması. “Cezasızlık, ‘Nasıl olsa bana bir şey olmaz’ düşüncesi bu şiddeti körüklüyor. Yeni ve genel bir çatışma dili hâkim. Bu şiddet doktorlara, kadına, çocuğa da yönelik. Bizler de avukatlar olarak bundan payımızı alıyoruz maalesef. Engellemek mümkün mü? Avukatlar olarak polis ya da jandarma temini konusunda sıkıntılar çekiyoruz. Bunun aşılması şart!” diyen avukat Durakoğlu, Avrupa’da hacze avukatların gitmediğini, aslında Türkiye’de de haciz işlemi sırasında avukat bulunması zorunluluğu olmadığını hatırlatıyor, “Ama” diyerek parantez açıyor: “İcra memurlarının haciz işlemi yapılması konusunda yeterli bilgi ve birikimi olmaması avukatlar olarak bizleri orada olma zorunluluğuna itti. Avukat, yargı mekanizmasının sacayağıdır ve hâkim ve savcı nasıl korunuyorsa, öyle korunmalıdır.”

SİLAHLANMA ENGELLENMELİ

“Üzerinde konuşulması gereken bir önemli konu da giderek artan silahlanmanın artık bir an önce önüne geçilmesi mevzusu. Bireysel silahsızlanma konusu üzerine bir çalışma yapılmalı. Kişilerin artık internetten, sosyal medyadan kıyafet alıyor kolaylığında silah alabiliyor olması sıkıntılı bir durum. Öte yandan şunu da söylemeliyim: Bizim kadar tehdide maruz kalmayan hâkim ve savcıların görev icabı silah alması çok kolay iken avukatların silah alması çok güç. Yanlış anlaşılmasın! ‘Avukatlar silahlansın’ gibi bir mantıkla bunu söylemiyorum. Ama az önce bahsettiğim korunma ve kollanma ayrımının daha net görülmesi adına böyle bir örnek veriyorum.”

BİZİ KORUYAN YASA YOK

Yazının Devamını Oku