GeriErtuğrul ÖZKÖK Son yazlıkçı da gitti bütün patiler yasta
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Son yazlıkçı da gitti bütün patiler yasta

Pazar akşamüzeri İstanbul dışındaydım...

Tansu aradı.

Andre’yle konuşmuş...

“Bekir pek iyi değilmiş” dedi...

Artık böyle cümleleri sık sık işittiğimiz bir yaştayız...

Veda zamanı geldiğini hatırlatır sık sık bizim neslimize...

Son yazlıkçı da gitti bütün patiler yasta

Tansu, Bekir’le de konuşmuş...

Sık sık konuşurlar...

Yıllardan beri konuşurlar...

Muhabbete dönmüş çok meseleleri vardır...

Sanmayın ki sadece siyaset...

İnsan sevgisi vardır... Tabiat sevgisi, hayvan sevgisi...

Tabii ki yurt sevgisi... Vatan tutkusu... Tabii ki Cumhuriyet...

*

Gece ölüm haberini, benden de eski bir ‘Hürriyetçi’, Ertuğ Karakullukçu verdi...

Küçücük bir cümleydi...

“Bekir’i kaybettik...”

*

Hürriyet’in belki de en eski geleneğidir...

Ölüm bizleri birleştirir...

Birimiz gitti mi, ilahi bir ses gelir, hepimizin duyu telleri birer telgraf direğine dönüşür, posta güvercinleri haline geliriz...

*

Sonra oradan buradan hep aynı, o eski yazı gelmeye başladı...

Bekir’in sonbahar yazısı...

Hani şu...

“Komşunun radyosunda, her sene bu mevsimde durmadan çalan yine o hüzzam şarkı var...

Böyle mi esecekti bu mevsimde bu rüzgâr

Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar” diye başlayıp...

“Ayrılık mevsimidir bu aylar...

Yazlıkçılar döndüler

Kırlangıçlar Nil Deltası’na gitti...

Bu aylarda renk çiçekten ayrılır...

Güneş kumdan...” diye devam eden o yazısı....

*

Çünkü hepimiz çok etkilenmişizdir o yazıdan...

Çünkü, o sonbahar yazılarıdır bize, giden arabaların arkasından ağlayan terk edilmiş köpekleri hatırlatan...

Onun bu sonbahar yazıları sayesinde öğrenmişizdir, sonbahar kedilerinin yalnızlığını...

O yazılardan öğrenmiş ve utanmışızdır bu hoyratlıktan...

Onun bu yazıları açtırmıştı bize Türkiye’nin ilk hayvan sayfasını...

Onun köpeği Pako’nun adını işte o yazılar yüzünden vermiştik o sayfaya...

Anadolu’yu bir ucundan ötekine bağlayan muazzam bir hayvan sevgisi o hüzünlü sonbahar yazıları sayesinde bayraklaşmıştır bu ülkede...

Siyasetin paramparça ettiği bu ülkeyi o sonbahar yazıları yeniden bir millet haline getirmiştir.

*

Ölüm haberi gelince aklıma bir de yıllar öncesinin bir günü gelmişti...

Omzunda papağanı Cabbar ile poz veren bir Cumhurbaşkanı’nı hatırlamıştım...

Rahmetli Turgut Özal’ı...

Kendisi hakkında ağır yazılar yazan bazı yazarların isimlerini saymıştı tek tek o gün bana...

Çok kızıyordu onlara...

Kendisine çok haksızlık edildiğini düşünüyordu...

*

Bir tek Bekir’i ayırmıştı o muhalif yazarlardan...

“Ona kızmıyorum. Kızamıyorum... Çünkü öyle bir mizahı var ki, ben de gülüyorum” demişti...

*

O gün öğrenmiştim dilin zarafetinin ve zekâsının nasıl bir güç olduğunu...

“Demek ki insanları düşman etmeden eleştirmek de mümkünmüş” diye düşünmüştüm...

*

O gün öğrendiğim bu gerçek yıllar sonra Bekir hakkında yazdığım bir yazının ruhu olmuştu.

“Hepimiz yazarız, ama onunki Allah vergisi” demiş, şuracığıma takılı kalkmış cümlemi şöyle tamamlamıştım:

“Yazısındaki ince zekâ, üslubundaki edebi tat, kavram yaratmadaki muazzam kabiliyeti ve mizah gücü...

Bunların hepsi aynı insanda bir araya geldi mi bilin ki Allah vergisidir...”

*

O gün şunu da anlamıştım.

Yüce Allah yazarlara siyaset yazarlığı dağıtırken çok cömert...

Hele hele siyasi yazarlık birine vurmakla birini kayıtsız şartsız desteklemekten ibaret bir vasatlık çukuruna düşmüşse...

Çok vardır o çukurlarda hayatını idame ettiren biçare...

Yüzlerce, binlerce gurultu gelir o çukurlardan...

Kavga büyüdükçe, izdihama dönüşür o çukurların ahalisi...

*

Ama ince bir zekâ...

Ondan da incecik bir mizah...

Ve sevgi...

İşte Allah onu dağıtmakta o kadar eli açık değilmiş...

Diyorum ya...

Hepimiz yazarız...

Onun ki Allah vergisiydi...

*

Geçenlerde seyrettiğim “Hubie Halloween” filminin kahramanı saf Hubie’nin annesi, oğlunu kötü insanlara karşı şöyle savunuyordu:

“Gerçek cesaret nazik olmaktır...”

Bekir’inki hep nazik ve saf bir muziplikti...

Hoyratlığın meziyet, zorbalığın üslup, yazarlığın ise çetecilik haline geldiği bir âlemde onun dili hep bir zarafet vahası gibi kaldı...

*

Sabah fotoğraf editörümüz Umut Veis’le konuştum.

Bekir’in bu papyonlu smokinli fotoğrafını çok sevdik...

Çünkü bu fotoğraf bize, bir Cumhuriyet çocuğunun hayat hikâyesini de anlatıyordu...

Peki neydi o hikâye...

*

Urfa’nın çocuğuydu...

Hepimiz gibi sonradan Cumhuriyet’in başkentinin vatandaşı olmuştu...

Çoğumuz gibi hiç de kolay olmamıştı hayatı...

Ama Ankara ona, hayatını kazanmanın zorluklarını bile sanata çevirmeyi çok genç yaşta öğretmişti...

*

Mesela keman çalmayı öğrenmişti. Barlarda keman çalmıştı yaşayabilmek için...

İki-üç defa Zeki Müren’in sahnesinde çalmışlığı vardı.

*

Aynı zamanda boş zamanlar marangozuydu...

Yazarlığı, rende ile keman telleri, zanaatla sanat arasındaki o parantezin içinde çiçek açmıştı...

Üslubundaki halkçılık ve zarafet o seranın fidesiydi...

*

Çok iyi biliyordu Cumhuriyet’in, köy çocuklarını, kasaba çocuklarını, kenar mahalle çocuklarını, yoksul çocukları elinden tutup da cumhurbaşkanlıklarına kadar getiren rejimin adı olduğunu...

Kenar mahallelerden gelip de vefa duygusu taşıyan her Anadolu çocuğu gibi o da kendisini bu ülkenin en büyük yazarlarından biri haline getiren Cumhuriyet’e ve onun kurucularına karşı büyük bir minnet duygusu taşıyordu.

*

Allah vergisi bir kabiliyet, ve yeteneğe yükselmenin bütün kapılarını ardına kadar açan âlicenap bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bir araya gelince, işte bu ülkenin bir Bekir Coşkun’u olmuştu...

*

Hepimiz geliyoruz ve gidiyoruz... Diyeceksiniz, bir köşe yazarından geriye ne kalır ki...

Kalırmış...

Muazzam bir insan sevgisi: İnsana, tabiata, çevreye büyük bir saygı...

Onlardan da büyük bir vatan ve Cumhuriyet sevdası...

*

Sonunda işte ülkenin dört bir yanından gelen böyle muazzam bir saygı duruşu...

Bize onu hatırlatacak başka neye ihtiyacımız var ki...

Bizlere bıraktığı sonbahar yazılarındaki şefkatten daha güzel bir mezar taşı olabilir mi...

*

Güle güle sevgili kardeşim...

Ben sana hakkımı çoktan helal ettim...

Umarım sen de bana etmişsindir...

Son yazlıkçı da gitti bütün patiler yasta

Latif: Güle güle Bekir
Bekir: Merhaba Pako

DÜN sabah Latif Demirci ile sohbet ediyorduk. Geçmişte Bekir ve Pako’sunu anlatan çok güzel çizgileri vardı. “Eğer sen de Bekir’e güle güle demek istiyorsan benim köşem açık” dedim. İşte bu sıcacık çizgileri gönderdi. Hem Bekir’in hem Latif’in o güzel insanlığını anlatan bir çizgi.

 

X

Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

Normal olarak sabah kalktığınızda tartılırsınız...

Yani kilonuzu ölçersiniz...

Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

*

Başka...

Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

Yazının Devamını Oku

O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

Hayatım boyunca gezdiğim ülkeler içinde ikisi beni çok etkilemişti.

Biri Yemen’di...

Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

“Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

Şibam olağanüstüydü...

Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

Yazının Devamını Oku

Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

Önceki akşam Swissôtel’in balo salonunda çok güzel bir davet vardı.

“Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

*

Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

Bu yılki tema “Sirk”ti...

Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

Yazının Devamını Oku

Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

Pazar günü iki haberi arka arkaya okudum...

Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

Türkiye’de

Yazının Devamını Oku

Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

İtiraf edeyim, Türk medyasında en dikkatle okuduğum gazete Hürriyet Kelebek...

Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

*

Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

*

Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

Geçen pazar İspanya’nın televizyon kanallarında ilginç bir yarış vardı...

Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...

*

Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

Yazının Devamını Oku

34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

Bu fotoğrafı dün Rasim Ozan Kütahyalı gönderdi.

Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli

Yazının Devamını Oku

Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

Erenköy Kız Lisesi’nin yatılı öğrencileri hafta sonu tatili için evlerine giderlerken, anne ve babası ayrı olan Nüzhet okulda kalmaktadır.

Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

*

1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

*

Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

Yazının Devamını Oku

Önceki gece bu istihbaratı iki ayri kişiden dinledim

Durun hemen heyecanlanmayın. Öyle ittifakları altüst edecek, seçimi öne aldıracak, büyükelçi krizini çözecek muazzam bir siyasi istihbarat değil...

Ben naçizane bir magazin yazarıyım, tabii ki bir magazin istihbaratı bu...

*

Önceki gece yine uykusuz kalıp New York’taki “Ahmet Ertegün’ü anma yemeği”ni dakika dakika izledim.

Türkiye ile ABD arasında patlayan ve çok kötü bir noktaya gidebilecek büyükelçi krizinin tatlıya bağlanmasından 24 saat sonra New York’ta Türkiye ile ABD’yi birbirine bağlayan müthiş bir geceydi bu.

Geceye davetliydim, ama COVID-19 pozitif yüzünden katılamadım. Bedenim orada değildi ama aklım oradaydı... Gece boyunca konuştum katılanlarla... Bu arada Plaza otelinin kulislerinde Ahmet Ertegün’ün eski dostlarının fısıldadığı, benim için müthiş bir bilgi aldım...

*

Türk magazininin 1990’lı ve 2000’li yıllarının en büyük konularından biri şuydu:

Yazının Devamını Oku

19 ayda tek hata yaptım COVID-19 o an beni yakaladı

COVID-19 sendromuna girdiğimiz Mart 2020’den beri kendimi çok iyi korudum.

Sokağa çıkmama kurallarına uydum.

Maskesiz gezmedim.

Sosyal mesafeye hep dikkat ettim.

Evde kapalı olduğum günlerde bile sporumu ihmal etmedim.

Sonra aşı dönemi geldi...

Önce 2 Sinovac oldum.

Sonra 2 BioNTech oldum.

Yazının Devamını Oku

Diyonizyak öfkenin kırmızı kart gördüğü muhteşem bir gece

Pazar gecesi benim için uykusuz bir geceydi...

Hayır hayır, geçirdiğim COVID-19 yüzünden değil.

Tam aksine cumartesi günü yapılan test negatif çıkmıştı.

Yaptırdığım 4 aşı sayesinde hafif bir nezleden bile hafif geçmişti.

Uykusuzluğumun nedeni 10 Büyükelçinin istenmeyen insan ilan edilmesi de değildi...

Nedeni, benim gibi bir spor manyağı için, tarihte az görülecek bir derbi gecesi olmasıydı...

Düşünebiliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İlk gençlik hapınızı kaç yıl sonra alabileceksiniz

Şimdi kahvenizden veya çayınızdan bir yudum alın...

Siz “brunch şampanyacıları”, tabii ki siz de kadehinizi kaldırabilirsiniz...

Şu güzel pazar sabahı size çok umut verici bir haberim var...

Çok değil... İki-üç yıl sonra bir hapla gençleşme ihtimaliniz çok yükseldi...

*

Size ölümsüzlük vaat etmiyorum ama...

En geç 10 yıl içinde, sizi 150 yaşına kadar yaşatacak çok önemli gelişmeler olabilir.

Silikon Vadisi’nin en zengin 10 adamını alın...

Yazının Devamını Oku

Yaşayan bir numaralı Müslüman o olabilir mi

Adı Muhammed. Soyadı Salah.

Yani yüzde yüz Müslüman adı ve soyadı...

Dünya artık onu “Mo Salah” olarak tanıyor.

Liverpool’un şahane oyuncusu...

*

Bu yıl İngiliz futbol liginin başından beri Liverpool’u uçuruyor...

Ne Messi bıraktı ne Ronaldo...

İki haftadır futbolla ilgilenen herkes onun Manchester United’a attığı golü ve asisti konuşuyor.

Şimdiden futbol tarihine geçti...

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır Müzesi'ndeki domuz dişi ve 48 saat sonra gelen bir haber

Geçen hafta Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ni gezerken rehberimiz bize ilginç bir şey anlattı.

Rehberimiz, vitrindeki süs eşyaları arasındaki bir domuz dişini gösterip şunları söyledi:

“Domuz insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvandı. O nedenle mezarlarda bulduğumuz süs eşyaları domuz dişinden yapılmış eserlerdi.”

*

Demek ki domuz, bu topraklarda, yani Mezopotamya’da insanoğlu ile birlikte yaşamaya başlayan ilk hayvanlardan biriymiş... Ne ilginçtir ki yine bu topraklarda doğan iki inancın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin de haram ilan ettiği ilk hayvan oldu.

Diyarbakır’da rehberimizden bunu dinlememizden 48 saat sonra dünya medyasına şu haber düştü:

New York Üniversitesi’nden bir doktor grubu çok ilginç bir deney gerçekleştirdi.

Domuzun bünyesinde geliştirilen bir böbreği, ailesinin iznini alarak, beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın bedenine bağladılar.

Yazının Devamını Oku

En iyisi halayı size Hint atasözü ile anlatayım

Çok sevdiğim bir Hint atasözü aynen şöyle diyor:

“Dans etmek kalplerimizin konuşmasını duymaktır...”

*

Halay da bir danstır...

Dans literatüründeki adı “folklorik dans”tır...

-

Fanatikler danstan korkarlar... Aralarında “hayatında hiç dans etmemiş olmakla” övünenler vardır.

Korkmakta haklıdırlar... Çünkü dans, onları besleyen nefreti, bir ilkokul çocuğunun bembeyaz silgisi gibi yumuşacık dokunuşlarla siler...

Yok eder...

Yazının Devamını Oku

Özdemir Bey geç de olsa sizi tanımak bir şerefti

Türk Savunma Sanayii’nin son 15 yıldaki parlayan yıldızı, Bayraktar ailesinin kurucu babası Özdemir Bayraktar aramızdan ayrıldı.

Muhafazakâr bir ailenin üyesiydi...

Dün bizim mahallede onun hakkında yazılanlara baktım...

Üzülerek gördüm ki bu insanı hiç tanımıyormuşum...

Meğer tam da Türkiye’nin bugünlerde aradığı insanmış...

Hürriyet’te Yalçın Bayer’in yazısını okudum.

Onun daha ilk ve orta eğitimden başlayan bilim tutkusunu...

Üniversite yıllarını, sonrasını, Türk sanayisinin gelişmesi için verdiği mücadeleyi...

Yazının Devamını Oku

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku