GeriEmre KIZILKAYA Gazetelerin altın çağı 'kural değil istisna'
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gazetelerin altın çağı 'kural değil istisna'

Son yıllarda hocalarımın, öğretim üyesi meslektaşlarımın veya okul yönetimlerinin davetiyle Türkiye'de 20'yi aşkın üniversitede yeni medya ile ilgili görüşlerimi paylaştım. 

Ayrıca Hürriyet'i ziyaret eden öğrenci grupları ve öğretim üyeleriyle (Columbia Business School'un MBA sınıfından, Ege Üniversitesi akademisyenlerine) aynı konuyu tartışma imkanı buldum.

Gazeteciliğin tarihi gelişimini sergileyen bir kronolojiyi göstererek bu toplantılara başladım hep. Bu kronolojide, örneğin telgraf, fotoğraf, televizyon ve radyonun icadının medyaya etkileri var. Yahut bu köşede de daha önce bahsettiğim "paketlerin açılması" meselesi ve daha da önemli bir başka nokta; yani 19. yüzyıl sonunda modern reklamcılığın keşfi sayesinde gazetelerin siyasi ve sosyal hiziplerden nasıl mali bağımsızlığını kazanıp kitleselleştiği konusu... 

Özellikle son 200 yıl içindeki inovasyonlara medya kuruluşlarının nasıl cevap verdiğini anlamak, bugünün çözümleri için gereken perspektifi şekillendirmeye yardımcı olabilir. 

İki akademisyenin geçen hafta NiemanLab internet sitesinde yayınlanan makalesinde benim kronolojiyle benzerlikler görünce şaşırdım. 

Elbette makalenin eleştirebilecek yanları var, örneğin gazeteciliğin "altın çağının" demokrasi için elzem dinamikleri nasıl oluşturduğunu ve dolayısıyla bu altın çağın aslında aynı zamanda demokratik 'ideal'e en yakın modellerden birine yol açtığını bence yeterince irdelememiş. Ayrıca gazeteciliğin içinden değil, akademiden, yani biraz dışarıdan bir bakış gibi geliyor okuyunca ve elbette Türkiye tarihine özgü perspektiften yoksun...

Yine de,  genç iletişimcilerle kurduğumuz Yeni Medya Ağı'ndan bir arkadaşımızın Türkçeye çevirdiği bu faydalı makaleyi aşağıda sizlerle paylaşmak istedim.

* * * 

(Alttaki satırların yazarı: Louisiana Devlet Üniversitesi gazetecilik bölümü profesörü John Maxwell Hamilton ile British Columbia Üniversitesi uluslararası tarih profesörü Heidi Tworek) 

Gazeteciler siyaset ve ekonominin tarihini bilmekle övünürler ama kendi meslekleri konusunda tarihten kopukturlar. Adil, gerçeklere dayanan ve kimilerinin "objektif" dediği gazetecilik fikrine, Katolik kardinallerin Hz. Meryem'in bakire olduğu halde doğum yapmasına yaklaştığı gibi yaklaşır, bunu en saf niyetlerden kaynaklanan bir mucize olarak görürler. Oysa bu tür gazetecilik, gazete sahiplerinin isabetli işletmecilik kararlarının bir sonucudur. Dengeli bir habercilik daha fazla okur kazanmalarını sağlamış, bu okurlara ulaşmak isteyen reklamveren sayısı artmış, böylece kamuoyu daha iyi bilgilenmeye başlamıştır.

Bugün haber medyasını etkileyen sorunlarla ilgili tartışmada tarihi perspektifin eksik olması çarpıcıdır. Kendi başına bile aydınlatıcı olan bu perspektif, çareler bulmamıza yardımcı da olabilir.

Bu yaklaşım, sorunları küçümsemek anlamına gelmiyor. Washington Post'ta geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makalede "gazetelerin son 20 yıldır ağır çekim bir ölüm sürecinde olduğu" belirtiliyor. Haber organizasyonlarında, özellikle de yerel kuruluşlarda muhabir sayısı hızla azalıyor. 1990 yılında ABD'de 455 bin insan habercilik işinde istihdam edilmişken 2017 başı itibariyle bu sayı yüzde 50'den fazla azalarak 173 bin 900'e düştü.

Yine de bu tür verilerden yola çıkarak yakılan ağıtlar abartılı, çünkü gazeteler için işlerin tıkırında olduğu bir geçmişe pembe gözlüklerle bakıyoruz. Bu toz pembe anlatımın iki sorunu var. Öncelikle, 1940-1980 arasındaki kırk yıllık dönemi, haberciliğin altın çağında bir zirve olarak tasvir ediyor. İkincisi, haberciliğin her zaman nasıl işlediğine dair bir baz olarak bu dönemi alıyor. Oysa bu dönem, çok daha uzun, dört yüz yıllık habercilik tarihinde bir anomalidir.

1980 öncesi dönemi mümkün kılan koşulların bir defada, herkesi bağlayacak biçimde belirlendiği şeklinde, neredeyse iman derecesinde bir inanç var. Hayır, böyle değildi. Amerikan gazeteciliğinin altında yatan ekonomik şartları değerlendirdiğimizde bu apaçık ortaya çıkıyor.

Amerikan gazeteciliği pahalıydı. Dış büroları, araştırmacı gazeteciliği, eyaletler ve ulusal çaptaki haber bürolarını, pazar günleri yayınlanan kitap ilavelerini veya sağlık, bilim ve ekonomi gibi konularda uzmanlaşan haberciliği finanse etmek çok büyük miktarda paralara mal olmuştur. 

Amerikan gazete sahipleri bu maliyetleri karşılayabiliyordu. 20'inci yüzyılın ikinci yarısında para kasaları dolup taşardı. Robert Picard'a göre bu dönemde "basılı medya gelişmiş dünyanın en karlı işlerinden biri haline gelmişti." ABD'de gazetelerin ortalama kar oranı yüzde 12 idi ve bazıları yüzde 30'luk kar marjıyla çalışırdı. Aynı dönemde bir manavın kar marjı yüzde 2'lerde, süpermarketlerinki yüzde 4'lerdeydi. Gazete sahibi olmak darphane sahibi olmak gibiydi; habercilik normal işletme kurallarına uymuyordu.

ABD'de ana akım medya İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bir dizi karmaşık, birbirine bağlı sübvansiyonun etkisiyle hızla gelişti. Reklamverenler Amerikan gazetelerini tüketicilerin oluşturduğu kitlesel pazara erişmek için sübvanse etti. 20'inci yüzyıl ortasına gelindiğinde gazete gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'i reklamveren kaynaklıydı. Okurlar da kalan yüzde 20'yi karşılar, bu para da aşağı yukarı dağıtım maliyetlerine denk gelirdi.

Okurlar aynı zamanda birbirlerini de sübvanse ederdi. Gazete herkese bir şey sunardı. Ciddi haberleri umursamayan okur spor sonuçları, televizyon programı veya iş ilanları gibi nedenlerle gazeteye para öderdi. Böylece araştırmacı gazetecilik gibi pahalı haberleri, onları pek okumayan insanlar finanse etmiş olurdu.

Ancak bu sübvansiyonlar da anormaldi. Bazı gazeteler, diğerleri battığı için daha karlı hale geldi, böylece hayatta kalanlar daha da büyük kitleleri kendilerine bağladılar. Zengin daha da zenginleşti. Ama bu aynı zamanda kendi kendisini yok eden bir dinamik doğurdu. Bir şehirde sadece tek bir gazete kaldıysa, o gazete kaydadeğer sayıda yeni okuru nasıl kazanabilirdi? Bu durum zaten önemli bir gelir elde etmekte olan, ailelerin mülkiyetindeki gazeteler için büyük bir fark yaratmadı. Ama halka açık gazeteler için büyüme bir sorun haline geldi. Hisse sahipleri şirketin değerinin enflasyonun üstünde bir oranda artmasını istiyordu. Habercilik sürecinin masraflarını kısmak bunu başarmanın bir yoluydu.

Bir de "yeni medya" ile rekabet sorunu vardı. Bir zamanlar "yeni medya" sayılan radyo ve televizyon ilk zamanlarında sınırlı bir miktarda haber sunmuş, radyo ve televizyon programlarına haber sayfalarında yer vererek okur kazandıklarının farkına varan gazetelere yan yana var olmuşlardı. 

Ancak yeni medyanın ikinci dalgası için durum farklıydı. İnternet ile birlikte rekabet coştu, çünkü sektöre giriş bariyerleri artık çok düşüktü. Bunun yanı sıra internet, habercilik paketlerini açtı. Artık spor sonuçlarına bakmak isteyen bir tüketici, istediği içeriğe istediği vakitte ve bedava olarak internetten ulaşabiliyordu. Bu tüketiciler artık farklı ilgi alanlarına sahip diğer gazete okurlarını sübvanse etmiyordu. Bundan sonra neler yaşandığını hepimiz biliyoruz: Gazeteler reklam gelirini kaybetti, erişimlerindeki düşüş hızlı oldu ve gazeteciler işten çıkarılmaya başladı.

İçeriğin paketlerden çıkması gazetelerin acı gerçekle yüzleşmesine yol açtı. Okurların çoğu, dış haberler veya siyaset gibi konularla birçok gazetecinin sandığı kadar çok ilgilenmiyordu. Veya en azından bu okurlar, para verdikleri haberleri o kadar da umursamıyorlardı.

Gazeteciliğin uzun tarihini göz önüne aldığımızda bu gelişmeler daha az şaşırtıcı gelecektir. Gazeteler genelde para kazanmakta ve baskın bir haber sağlayıcı olmakta zorlandı. Okur kazanmaya çalışırken sansasyonel, dediğim dedik, sorumsuz, kaba davrandıkları oldu. Sahiplerinin kim olduğuna bağlı olarak bazen bilgilendirici de oldular. Ama bugün geçmişin güzel günlerinden bahsedenlerin iddia ettiğinden çok daha nadiren yaşandı bu. 

Andrew Pettegree'nin ödüllü kitabı The Invention of News'da (Haberin İcadı) gazetelerin en baskın haber sağlama yöntemi olmasının nasıl üç asır aldığı anlatılır. Gazeteler (Batı'da) 1500'lerde icat edilse de ancak 19'uncu yüzyıl sonlarında haber tüketiminin ana yolu haline geldiler. Aradaki süreçte Amerikan gazeteleri ya seçkinlere özgü ürünlerdi veya siyasi partilerin desteğiyle çıkardı. Eldeki delillerin çoğu gazetelerin 1900'den önce sahip olduğu statüye döndüklerini gösteriyor. Gazeteler önemini koruyacak --ama herkes için değil.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki altın onyıllardan önceki asırlar boyunca insanlar haberler hakkında dedikodu yapar, şarkılar söyler, söylentiler yayardı. Fransız Devrimi öncesi Paris'inin "erken bilgi toplumunda" insanlar "Cracow" denen bir ağacın etrafına toplanıp Fransız seçkinlerini çekiştirir, onlar hakkında hikayeler uydururdu.

Bu size tanıdık geliyor değil mi? 

Gazetelerin altın çağı kural değil istisna

Bugün haberlerin 1980'lerden ziyade 18. yüzyıla benzediği başka yönler de var. Diğer yerlerde olduğu gibi Paris'te de haberler kozmopolitti; tıpkı bugün olduğu gibi şehirler bilgi merkezleriydi.

Twitter gibi sosyal medya platformları yeni Cracow Ağaçları haline geldi. Söylentiler yaymak, şaka ve dedikodu yapmak için mükemmel yerler... 17. yüzyıl İngiliz vak'anüvisi John Aubrey'nin ikinci el kaynaklardan derlediği bilgileri kendi zekice gözlemleriyle harmanlayarak hazırladığı, tanınmış isimlerle ilgili kıssalar gibi bugün de insanlar sosyal medyada editöryel bir denetimden bağımsız davranıyor. Kişisel gözlemler, ister sabah haberlerindeki kedi videosu, isterse Suriye'ye atılan bombalar olsun, haber olarak paketleniyor ve yeniden paketleniyor. "Çoktan çoka" bu yayılımın kapsamı, hızı ve ölçeği yeni; ama dinamikleri yeni değil.

İnsanlar haberi hep önemsedi. Sadece onu toplamanın ve tüketmenin farklı yollarını buldular. Önümüzdeki on yıllar, gazetelerin farklı haber toplama yöntemlerine sahip diğerleriyle rekabet ettiği altın çağ öncesi döneme benzeyecek.

Bu Amerikan gazetelerinin hayatta kalamayacağı anlamına gelmiyor. Bazıları kalacak. Ama 20. yüzyıl ortasındaki baskın konumlarına sahip olamayacaklar. Öteki modellerle beraber var olacaklar. Bugünkü "haberlerimizde" fısıltı gazetelerini, parti bültenlerini, fikir yayınlarını, tabloidleri, ekonomi dergilerini, okuru göz yaşlarına boğanları, edebi mecmuaları ve ilerici gündemleriyle skandalları ortaya çıkaranları görüyoruz. Güncellenmiş bir Cracow Ağacı olan bloglar, Aubre'nin yaptığı gibi tek başlarına yol alan amatör vatandaş gazetecileri, büyük bir yazı işlerindeki okullu muhabirle yan yana var ediyor.

Şu anda yaşadığımız, haberciliğin tarihi anlatımından bir kopuş değil. Bir akademik makalede detaylarıyla anlattığımız gibi, çok daha uzun süre var olan bir habercilik dünyasına kısmi bir dönüşü temsil ediyor. Amerikan gazeteciliği Amerikan beyzbolundan daha genç. Bu modelin, sahip olduğu erdemler ne olursa olsun kalıcı olmasını beklemek, M.Ö. 400 yılında Atinalıların yarım yamalak demokrasilerinin hem sonsuza kadar var olacağını, hem de her yerde taklit edileceğini düşünmesi gibi bir şey.

1940'tan 1980'lere kadar süren dönem, para kazanmak isteyen gazete sahipleri ve haber yapmak isteyen gazeteciler için bir altın çağdı. Ama sadece belirli bir grup insan için altın çağdı. Birçok vatandaş, örneğin kadınlar ve Afrika asıllı Amerikalılar, kendilerini haberlerde pek görmezlerdi ve haberciliği şekillendirmek için pek az fırsatları vardı. O günleri şimdi sitayişle ananların çoğunun beyaz erkekler olması şaşırtıcı değil. Bu erkekler uzun süredir böyle ağıtlar yakıyor. 1980'lerde bile Amerikan Gazete Editörleri Derneği'nde yapılan tartışmalar, "haberciliğin daha iyi yapıldığı ve toplumdan daha çok saygı gördüğü efsanevi bir altın çağa yönelik ısrarlı nostalji" ile doluydu.

Her tür rahatsız edici hakikatin "sahte haber" diye nitelendiği günümüzde yüksek kaliteli güvenilir gazeteciliği korumak bir mecburiyettir. Bugün hakikat kavramının kendisi saldırı altındadır ve siyasi kurumlar basın kuruluşlarını tehlikeye atmaktadır. Sorumlu gazeteciliğin devamını teminat altına almak için yeni bir dizi sübvansiyon gerekmektedir.

Bununla birlikte internetten önce haberciliğin nasıl işlediğine dair nostaljik idealleştirmelere dayanan ağıtların bir yararı yok. 20. yüzyıldaki o an, habercilik tarihinde bir kural değil, istisnaydı. Haberin değerine inananların birçoğu için bu, kabul edilmesi gereken acı bir gerçek. Ama haberciliğin geçmişiyle ilgili acı gerçeklerle yüzleşmek, geleceği planlamaya başlamak için en iyi yol.

 

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: PODCASTLER

Gazetelerin altın çağı kural değil istisna

Geçen ay Financial Times'ın Londra'daki merkezinde yazı işlerini ziyaret ederken duvardaki bir çizelge dikkatimi çekmişti. 

Haftalık yayın toplantılarının listesiydi bu ve bir toplantının başlığı şuydu: "Neden her şeyi podcast yapmıyoruz?"

Bu ilginç isimli toplantının amacını gazetenin yayın direktörü Robert Shrimsley'e sordum. Şu cevabı verdi: "Bu toplantının ismini değiştireceğiz çünkü yanlış anlayanlar oluyor. Biz bu toplantıyı 'Haydi her şeyi podcast yapalım' diye değil, tam aksine, her konuda podcast yapamayacağımızı anlatabilmek için koyduk. İronik bir isimdi. Çünkü podcast üretimi kolay olduğundan herkes yapmak istiyor ama bunun da bir sınırı var. O hafta farklı formatlarda hangi içerikleri yapabileceğimizi tartıştığımız bir toplantı bu."

Peki Batı'da bu kadar popülerleşen podcast formatı, Türkiye'de de yeni bir mecra olarak yaygınlaşır mı?

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda da bu hafta bu konuyu tartıştık. (Siz de bu bilgi paylaşım ağına katılmak isterseniz, bana bir e-posta göndermeniz yeterli: ekizilkaya@hurriyet.com.tr )

Gelen yorumlardan bazıları şöyle:

Bahar Ünlü: Ben de BBC ve Spotify üzerinden çeşitli alanlarda pek çok podcast yayını takip ediyorum. Dünyadaki gelişmeler er geç bize geliyor ve yerleşiyor. Türkiye'de de geleceğin mecralarından biri olacaktır. Hatta bence halihazırda mevcut olan, izlenmektense dinletmek üzerine kurulu pek çok Youtube, Facebook yayınıyla da bir geçiş dönemindeyiz. Görsel içeriğin popülerliği azalmasa dahi, podcastin başka işlerle meşgulken, yoldayken veya oturup izleyemiyorken içeriğe ulaşmamızı sağlayan avantajı, yani ulaşılabilir ve kolay tüketilebilirliği, Türkiye'deki kitleyi de yakın zamanda etkileyecektir.

Yunus Kalabalık: Podcast dinlemeye yaklaşık iki yıl önce BBC 6 Minute English podcastlerini dinleyerek başladım. Daha sonra farklı eğitim ve kültür podcastlerini de dinlemeye başladım. Bence podcastlerin en iyi yanı taşınabilir cihazlara indirilebilir olup, özellikle metro, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında geçen zamanı oldukça verimli değerlendirilmesini sağlaması. Türkiye'de çok yaygın olmasa da ilgi çekici podcastlere de sahibiz. Youtuber enflasyonu olan ülkemizde görsel yayınlara daha fazla ilgi gösterilmekte, bu yüzden Türkiye'de yakın zamanda kullanımının yaygınlaşacağını düşünmüyorum.

Kağan Koçak: Son üç yıldır özellikle NBA için Kaan Kural’ın yorumcusu olduğu podcast’leri takip ediyorum. Podcast’in alternatif (bağımsız) bir mecranın aracı olması, yorumcuları için de dinleyenler için de avantaj. Yanı sıra yorumcuların kullandığı dili, diyaloğu samimileştiriyor. Ekran önü resmiyeti ortadan kalkıyor. 

Sait Burak Ütücü: Ben de iTunes üzerinden BBC yayınlarını dinleyerek başladım. Seçkin içerikleri barındırması ve ulaşılabilirliği, cezbedici noktalar olarak karşımıza çıkıyor. Nitelik açısından zengin. Açıkçası eğitim sürecinde de her aşamada adım adım yararlı olabilecek, bilgi kirliliğinden daha uzak, kaynakları daha net olan bir mecra. Yaygınlaşması kişisel eğitim seviyesini yükseltebilecek, özellikle 12-18 yaş arası kitlesinin böyle bir mecradan yararlanmasının katkılarının YouTube ve diğer mecralardan daha kaydadeğer olabileceği kanaatindeyim. Ayrıca dinleyici kavramının radyo mecrasıyla pekişmesine nazaran aktif dinleyici kavramına karşılık gelebilecek bir mecra olduğunu düşünüyorum.

Bertuğ Vural: Karnaval.com'dan aldığım bilgiye göre (Türkiye'de) komedi, teknoloji , girişimcilik, bebek bakımı, yoga-meditasyon içerikli podcastler çok dinleniyor. iTunes ve Spotify'ı da incelemek gerekli.

Kürşat Özmen: Radyo Agos (Açık Radyo) ve Muhabirden (NTV Radyo) gibi programları düzenli olarak takip ediyorum podcast üzerinden çünkü yayın saatlerinde uygun olmuyorum. Podcast’lerin ülkemizde yaygınlaşmamasının en büyük nedeni bence konsantre ya da nadir bilgi üreten yayınların azlığı, ama az olduğu için mi, yoksa ilgi görmediği için mi yaygınlaşmıyor anlamak zor. Diğer yandan biraz RSS’lerin kaderine de benziyor ülkemizdeki serüveni. İlgi alanına göre iletişim araçlarını düzenlemektense çoğulun içinde kaybolmayı seviyoruz. Zamanımızı ve kafamızı bunlarla boşaltıp yatağa rahat girmeyi seviyoruz vesselam.

X

İnternet hızla kirleniyordu, birinciliği Facebook’a verdiler

Bu hafta yayınlanan We Are Social 2019 raporundaki bence en çarpıcı veri, Türkiye'de aktif sosyal medya kullanıcı sayısının son bir yılda artmamış olması.

Hata payı da dikkate alınırsa Türkiye’de aktif sosyal medya kullanıcı sayısı aslında azalmış bile olabilir. 

Mesajlaşma, video, oyun ve bankacılık gibi alanlarda ülkemizde mobil internet kullanımı katlanarak artmaya devam ederken, sosyal medyada büyümenin durması manidar.

2017’de bu köşede “Amazon, Apple, Facebook, Microsoft ve Google'dan tek tek vazgeçmek zorunda bırakılsanız, hangi sırayla seçerdiniz?” diye sormuştum.

O gün gelen yanıtlara göre Facebook’tan ve sahip olduğu Instagram’dan hemen hemen kimse vazgeçemiyordu --ki bu ikisi Türkiye’deki en yaygın sosyal medya ağları...

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda geçtiğimiz günlerde aynı soruyu tekrar tartıştık.

Bugün çoğunluk en kolay vazgeçebileceği platform olarak Amazon’u görüyor ama bu şirket Türkiye’ye yeni yeni girdiği ve önemli ürünlerini (Echo, Kindle, vs.) henüz getirmediği için şimdilik tam bir not almış sayılmaz.

Asıl çarpıcı olan, Amazon’dan hemen sonra, ağırlıklı olarak Facebook’un isminin “silinebilecekler” listesinde anılmaya başlaması.

Henüz iki yıl önce Facebook’un vazgeçilmez görüldüğü Türkiye’de bugün ilk olarak onun feda edilmesi, şirketin kullanıcılar gözünde nasıl hızla değersizleştiğinin göstergesi sayılabilir.

Yazının Devamını Oku

Nevzat Aydın’a göre 2019’da girişimciliğin rotası

Linkedin'i kuran, ardından Paypal, Facebook ve Airbnb gibi şirketlerin ilk yatırımcıları arasında yer alan, Microsoft dahil birçok devin yönetim kurulu üyeliğine devam eden Reid Hoffman'ın geçen ekimde piyasaya çıkan “Blitzscaling” (Yıldırım hızıyla ölçeklendirme/büyütme) kitabını okuyunca aklıma birkaç soru takıldı.

Bugün Uber'in yatırımcılarda giderek hayal kırıklığına dönüştüğü gibi yorumlar da dikkate alınırsa, efsanevi startup kurucularının başarı öyküleri acaba kendi dönemlerine mi özgüydü?

Yoksa aynı stratejiler ve taktiklerle işe 2019’da başlasalar yine başarılı olurlar mıydı? Mesela Hoffman'ın "blitzscaling" dediği dijital şirket büyütme metodolojisi veya daha da yaygın olan "lean startup" yaklaşımı bugün de geçerliliğini koruyor mu?

Bu konuları, 2001 yılında kurduğu Yemeksepeti’ni uluslararası bir marka haline getirdikten sonra 2015’te 589 milyon dolara Delivery Hero’ya satarak Türkiye’de hala kırılamayan bir rekora imza atan Nevzat Aydın’a sordum.

2016’da Hürriyet’e verdiği röportajda “Bugün olsa satamazdık. Girişimciler için zor günler” diyen Aydın, iki yıl sonra bu kez tüm dünyada startuplar için daha sorunlu bir ortam oluştuğu dikkate alındığında özellikle yeni girişimler ve küçük yatırımcılar açısından işlerin zorlaştığını düşünüyor mu?

Öyle ya, birçok sektörde köşeleri güçlü oyuncuların kapması, hem iş hem de teknoloji inovasyonunda başlayan kısırlaşma, artan regülasyon ve yatırımcıların kâra geçmek konusunda artık daha sabırsız olması gibi gerçekler son birkaç aydır ABD ve Avrupa medyasında daha fazla yazılıp çiziliyor.

Geçen yılın ikinci yarısında dev teknoloji şirketlerinin hisseleri çok sert düştü, The Economist “Teknoloji endüstrisi hapşırsa tüm ekonomi hasta olur” diye yazdı. Apple satış hedeflerini tutturamayınca Tim Cook geçenlerde yayınladığı mesajın satır arasında Çin ekonomisindeki zorlanmaya dikkat çekti, yani küresel bir sıkıntı söz konusu.

Hal böyleyken, işte sorular ve Nevzat Aydın’ın yanıtları (kaliteli içeriğin önemini vurguladığı son cevaba da dikkat):

“Lean startup” veya “blitzscaling” gibi iş/ürün geliştirme metodolojileri bugün hâlâ geçerli olan evrensel yöntemler mi sunuyor? Yoksa son dönemdeki gelişmeler bunları kısmen de olsa kadük mü kıldı?

Yazının Devamını Oku

2019’da reklamcıların da gündemi veri

Pazarlama iletişiminin, ekonominin yönünü göstermek bakımından “kömür madenindeki kanarya” gibi olduğu söylenir.

 

Malum; madenlerde zehirli gaz sızıntısı var mı diye kontrol etmek için eskiden kanaryalar kullanılırmış.

Dünya reklam endüstrisinde bilhassa son iki yılda yaşanan çarpıcı değişim, dijital dönüşümün küresel ekonomiyi tüm sektörleriyle ne kadar derinden etkilediğinin de göstergesi.

Pazarlama iletişiminin reklam veren tarafında 2019’a bakışını anlamak için, geçen ay bu köşede önde gelen CMO’ların görüşlerini aktarmıştık.

Yazının Devamını Oku

İletişim fakültelerinde müfredat değişmeli, ama nasıl?

Son haftalarda farklı üniversitelerde yüksek lisans ve doktora tezi yazan birkaç öğrenci ve akademisyen iletişim fakültelerindeki müfredatın güncellenmesi konusunda görüş sorunca bu meselenin yeniden ısındığını anladım.

Elbette bu ne yeni bir konu, ne de Türkiye’ye özgü bir mesele…

UNESCO ta 2005 yılında bazı üye devletlerin talebi üzerine “gazetecilikte model bir müfredat” başlıklı bir çalışma yayınlamıştı. Georgia Üniversitesi’nden Amanda Bright’ın bu yıl yayınladığı akademik bir makalede de, son dönemde müfredatlarını dijital medyaya uyumlu hale getirdiğini ilan eden gazetecilik ve iletişim programları kıyaslanıyordu.

Türkiye’de ise bu alanda ara sıra gözlenen iyi niyetli çabalar bireysel girişimlerden ibaret kaldığından sorunlar yumak gibi büyüdü. Günümüz gazeteciliği için önemli bilgi ve becerilere odaklanan bazı dersler birçok ülkede müfredatlara çoktan girse de, bizde bugün bile neredeyse hiçbir üniversitede okutulmuyor.

Sağlam bir temel gazetecilik formasyonu üstüne eklenmesi şartıyla ideal bir iletişim müfredatında mesela şu dersler (bazıları seçmeli de olsa) yer almalı bence:  Veri analitiği, mobil gazetecilik, yaratıcı yazarlık, multimedya hikaye anlatımı, kodlamaya giriş, dijital reklam teknolojileri, abonelik modelleri ve sadakat, medyada ürün yönetimi ve kullanıcı deneyimi, görsel iletişim tasarımı, veri gazeteciliği, etkileşimli içerikler, dijital kanal yönetimi, videografi ve sosyal video, dijital güvenlik, karşılaştırmalı dünya medya tarihi, dijital etik…

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda son günlerde bu konuda hararetli bir tartışma, daha doğrusu görüş alışverişi yaşandı.

Elbette ağdaki bir akademisyenin de belirttiği gibi üniversiteler, yüksek okulların aksine meslek edinme değil, katma değerli bilgi üretme yeridir. Ve bu müfredat nasıl değişirse değişsin, onu kimin, kime ve nasıl bir ortamda aktardığı, başarılı mezunlar yetiştirebilmek için çok daha önemlidir. Örneğin “medyada inovasyon ve girişimcilik” dersi faydalı olabilir, ama onu bir tekstil uzmanının vermesi ancak zaman ve kaynak israfıdır.

Ağa gelen çok sayıda görüş, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde, internetin yeni yeni yaygınlaştığı 1990’ların sonunda mezun olanların da, bugün hala okul sıralarında bulunanların da müfredattan şikayetçi olduğunu gösteriyor.

Bu görüşlerden çıkan yorumlar şöyle özetlenebilir:

Yazının Devamını Oku

Pazarlamada dijital dönüşümün rotası

Gerek medyada yayınlanan haberleri gerekse akademik literatürü taradığımızda “dijital dönüşüm” kavramının ABD’de 1980’lerden beri yoğun olarak irdelendiğini, Türkiye’de ise 1990’ların sonunda filizlenip öneminin ancak 2000’lerin ortasında anlaşıldığını görüyoruz.

Bu geç başlangıcın yanı sıra bizde dijital dönüşüm ile ilgili kamuoyuna yansıyan araştırmalar ve tartışmalar daha dar bir alana, özellikle medya üzerindeki etkilerine yoğunlaşıyor.

Oysa dönüşüm, bilhassa reklam-pazarlama alanındaki etkileri nedeniyle neredeyse tüm iş kollarını ve organizasyonların hemen hemen bütün faaliyet alanlarını derinden etkiliyor.

Geçen ay başlayıp bu ay devam eden, aralarında Hürriyet’in sponsorlar arasında bulunduğu CMO Summit 2018’in de yer aldığı bir dizi pazarlama etkinliğinde bu yüzden yine başlıca konu dijitaldi.

Özellikle büyük veri, makine öğrenme, yapay zeka ve kişiselleştirme alanlarındaki baş döndürücü ilerlemeler, sesli asistanlar gibi yeni mecralar ve Z kuşağı gibi gümbür gümbür gelen demografik değişimler…

Farklı sektörlerdeki önde gelen şirketlerin pazarlamanın dijital dönüşümünde 2018 yılında neler yaşandığını ve 2019’da hangi trendlerin öngörüldüğünü, Fortune Türkiye tarafından geçen ay “en etkin 50 CMO” arasında gösterilen pazarlama yöneticilerine sordum

Veri analizi, sosyal medya fenomenlerinin marka güvenliği üzerinde yarattığı riskler; “glokalleşme,” “çok kanallılık” ve “Nesnelerin İnterneti” gibi bir süredir irdelenen kavramların daha da öne çıkması, videonun geçmişteki etkisini yitiriyor görünmesi ve aşırı içerik üretimi ile gelen iletişim kirliliği gibi konular, 2019’da pazarlama yöneticilerinin gündemine damga vuracak gibi görünüyor.

Gelen yanıtlar özetle şöyle:

Tunç Berkman (Vestel Pazarlama ve Mobil Ürünler Satış Genel Müdür Yardımcısı): Bugün dünyadaki sanayi devlerinin en önemli gündem maddelerinden biri Nesnelerin İnterneti ve Endüstri 4.0. Endüstri 4.0 dönüşümü, üretim yapan bütün sektörler için rekabette kalabilmenin temel şartı olarak karşımıza çıkıyor. Son günlerin trend konusu ise veriye dayalı pazarlama. Dijital dönüşümü en iyi yapan şirketler ‘veri’yi iyi kullanan şirketler olacak. Diğer bir önemli trend ise müşterinin ayak izini takip etmek. Perakendenin yakın geleceği internet dünyasında yatıyor.

Yazının Devamını Oku

Zaman kaybı olmayan 7 oyun

Bazı dijital oyunlar var ki çocuğunuz oynuyorsa onu “Ödev yap” diye durdurmak bir yana teşvik etseniz yeridir.

Çünkü ilkokuldan üniversiteye her dönemde, birçok farklı alanda derslerde ve genel olarak hayatta başarıyı artırabilecek birçok oyun var.

Bazı oyunlar özellikle ileri yaşlarda beynin bilişsel yeteneklerin korunması konusunda da yardımcı olabiliyor.

Bu özellikleri taşıdığını düşündüğüm birkaç oyunu; gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'ndan gelen önerileri de listeye ekleyerek paylaşmak istedim:

1) Capitalism Lab

İlk olarak 1990’ların ortasında CD’de oynadığım Capitalism’in Harvard Business School dahil dünyanın önemli işletme bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanıldığını sonradan öğrendim. Oyunda bir şirket kurup farklı alanlarda ürün ve faaliyetlerle rakipleri alt etmeye çalışıyorsunuz. Bu arada bilanço okuma, fiyatlama, tedarik zinciri, borsanın işleyişi gibi konuları farkında olmadan öğreniyorsunuz. Serinin son versiyonu olan Capitalism Lab’i tavsiye ederim. Çünkü ilk oyundaki bazı eksikleri tamamlıyor, örneğin artık teknolojiyi de şirketler için bir “gayrimaddi aktif” sayıyor ki böylece AR-GE’nin üründen bağımsız maddi bir değeri oluyor. Özellikle işletme öğrencileri oynayabilir. Bu oyunun alternatifi bence yok.

2) Command Ops 2

Yazının Devamını Oku

İletişim ve gazetecilik öğrencileri orada mı?

Geçen hafta bu köşede yayınlanan yazının ardından, iletişim ve gazetecilik bölümlerinde okuyan çok sayıda öğrenci ve yeni mezun mesaj gönderdi.

Kimisi yazıyla ilgili kendi yorumunu paylaşmak amacıyla, kimisi de gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'na katılmak için mesaj atmıştı.

Bir yüksek lisans ve bir doktora öğrencisi ise başladıkları tez ve araştırmalar için görüş almak istediklerini söylediler.

Bu mesajlar üzerine merak ettiğim bir konuyu buradan tüm iletişim/gazetecilik öğrencilerine ve mezunlarına sormak isterim:

Haber veya haber dışı alanlarda siz neler üretiyorsunuz?

En azından üniversitelerinizin ajansları için çalışıyor, bir blog yazıyor, kendi imkânlarınızla video habercilikle uğraşıyor veya başka formatlarda ürettiklerinizi paylaşıyor musunuz?

Hele ki büyük şehirlerden uzaktaysanız bugünlerde okulunuzda, mahallenizde sokaktaki vatandaşın gündemi ne?

Bu konuları araştırıyor, bu alanlarda yeni bir şeyler söylüyor veya en azından yeni söyleyiş yolları bulmaya çabalıyor musunuz?

Cevaplarınızı bana yazın, hatta son yıllarda ara sıra üniversitelerin ev sahipliğinde yaptığımız gibi, belki bir gün bir araya gelir, yüz yüze konuşuruz: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

Yazının Devamını Oku

Büyükşehir belediye başkanı Enes Batur...

1980'lerin başlarından 1990'ların ortalarına dek doğan Y kuşağı temsilcileri bugün artık yaşını aldı, kimi çoluk çocuk sahibi oldu.

Duyarsızlıkla ve cehaletle suçlanan o kuşak bu süreçte dünya medyası tarafından sinema sektöründen mayoneze kadar o kadar çok şeyi “öldürmekle” itham edildi ki, internette epey popüler bir “meme” bile yayıldı.. (“Millenials are killing” diye ararsanız bulabilirsiniz) 

İçerikten gıdaya, modadan otomotive her alanı dönüştürecek Z kuşağı ise arkadan sessiz sedasız geliyor. 

Genel kabule göre 1990’ların ortalarından bugüne dek doğanları kapsayan bu kuşak, bir öncekinden oldukça farklı.

Ipsos’un geçtiğimiz günlerde yayınladığı "360’ Teens Pulse" Gençleri Anlama Kılavuzu’na göre Türkiye’de 12-19 yaş arası gençler toplam nüfusun yüzde 13’ünü oluşturuyor.

Birden fazla eylemi aynı anda yapmaya alışık, dış görünüşlerine daha fazla önem veren, yerli markaları beğenen, AVM’lerde sosyalleşen bir kuşak bu.

Rapora göre Z kuşağı, “60’lara ve 70’lere mi dönüyoruz” dedirtecek kadar güçlü aile bağlarıyla da Y kuşağından ayrışıyor.

Sosyal medyada da Y kuşağının aksine daha içe dönükler. Örneğin Ipsos’a göre bu gençlerin yüzde 74’ü Instagram’da gizli hesap kullanıyor, mahremiyetini korumak istiyor.

Rapor yayınlandıktan sonra Ipsos’a Z kuşağının içerik tercihleriyle ilgili hangi saptamaları yaptıklarını sordum.

Yazının Devamını Oku

Bir sonraki teknolojik çığır...

İnternet ve genel olarak toplum için bir sonraki teknolojik çığır hangi alanda açılacak?

Yapay zeka, blok zinciri, otonom robotlar, 3B baskı, sesli asistanlar, “deep fake” videolar ve artırılmış gerçeklik gibi epey uzun süredir var olan ve ağır ağır gelişen teknolojilerden bahsetmiyorum.

Çığır açmanın arifesinde gibi görünen, hayata geçmesiyle birlikte kısa sürede büyük bir değişim yaratacak yeni buluşları kast ediyorum.

Son dönemdeki gelişmelere bakınca benim aklıma şu beş başlık geliyor:

* Kuantum bilgisayarların üretilmesiyle bir gün tüm şifrelerin kırılabilecek olması: 2 trilyon dolarlık e-perakende sektöründen devlet sırlarına ve ticari sırlara kadar internetteki hemen her özel bilgi, modern şifreleme yöntemleriyle korunuyor. İlk örnekleri çok pahalıya mal olacak kuantum bilgisayarlar bilinen tüm şifreleme yöntemlerini çözecek ve buna karşı nasıl bir savunma geliştirileceği henüz belli değil.

* Dünya yörüngesinde dönen binlerce mini uydudan oluşan bir ağ ile olağanüstü hızlı bir bağlantı altyapısının oluşturulması: SpaceX’in StarLink projesi bu alanda atılmış ilk adım. Bunu yapan şirketin “adeta para basacağı” söyleniyor çünkü “süper hızlı” işlemlerden büyük karlar elde eden bankalar ve diğer mali kuruluşlar bu ağa girebilmek için milyonlar ödeyecek. Döviz kurunun ne yöne gideceğini birkaç saniye önceden haber aldığınızı düşünün… Elbette oluşacak “iki vitesli internetin” en hızlı şeridinden en fazla parayı verenler ilerleyebilecek.

* ‘Beyin-bilgisayar arayüzleri’nin de ilk ticari kullanımları başlamak üzere… Beynin bilgisayara bağlanmasıyla elektronik ve biyolojik dünyalar birleşecek, insan-makine ayrımı belirsizleşecek. Gözlerinizi kapatıp düşünerek internete erişebildiğiniz bir dünyada eğitim sisteminin ve mesleklerin ne kadar değişeceğini düşünün. Elbette bu teknolojiye de önce en zenginler erişebilecek.

* Yüksek kapasiteli kablosuz enerji transferinin devreye girmesiyle şarj kablosu/istasyonu yakında tarihe karışacak. Hala nispeten pahalı olsa da elektrikli otomobillerin giderek yaygınlaşmasıyla beraber bu konuda çalışmalar hızlandı.

Yazının Devamını Oku

Türk oyunları da Türk dizileri gibi dünyayı fetheder mi?

Red Dead Redemption 2 oyunu, geçen hafta sonu piyasaya çıktı ve ilk üç gün 725 milyon dolar hasılat elde etti.

Fortune 500 verilerine göre Tüpraş geçen yıl boyunca 54 milyar lira ciro yapmış, bu da üç günde yaklaşık 444 milyon liraya (82 milyon dolar) denk geliyor.

Kısacası ABD merkezli bir dijital oyun geliştiricisi üç günde, Türkiye’nin en büyük şirketinin yaklaşık 10 katı para kazandı.

Bu oyunun yapımında Rockstar San Diego oyun stüdyosu liderliği üstlendi, şirketin Kanada ve İngiltere’deki stüdyolarından da destek aldı.

Resmi açıklamaya göre oyunun yapımı için toplamda yaklaşık 800 kişi çalıştı.

Tüpraş’ta yaklaşık 6 bin kişi çalışıyor, onun üçte biri kadar ciro yapan Türk Telekom’da ise 34 bin…

* * *

Bu işin parasal boyutu ve ülkelerin sert gücünü (hard power) oluşturan, büyük ölçüde şirketlerinin kazandığı para oluyor çünkü örneğin savunma sanayini bu paralar döndürüyor.

Bu yüzden ABD için bugün mesela Google,

Yazının Devamını Oku

5G’de Türkiye’nin gurur payı

Birçok ülkede ilk 5G şebekeler devreye girmeye başladı bile…

2019’da Samsung ve Apple başta olmak üzere önde gelen cep telefonu üreticilerinin yeni cihazlarını piyasaya sürmesiyle 5G hemen herkesin hayatında olacak.

Bu yeni nesil kablosuz teknoloji özetle çok daha fazla bilginin, çok daha hızlı bir şekilde, çok daha ucuza iletilmesini sağlıyor.

Bu teknolojiyi mümkün kılan çalışmaların belki de en önemlisini, Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdal Arıkan yaptı.

Yurt içinde ve dışında çok sayıda prestijli ödül kazanan Arıkan’ın geliştirdiği ‘kutupsal kodlama’nın ne olduğunu şurada okuyabilirsiniz: http://panorama.khas.edu.tr/odul-getiren-calisma-kutupsal-kodlama-489

Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya çapında başarılı bir vatandaşı olan Arıkan’ın biyografisine de özellikle gençler bir göz atmalı: 

1976’da Üniversite Seçme Sınavı'nda Türkiye birinciliğiyle kazandığı ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde yüksek öğrenime başlayan Arıkan, ABD’deki Caltech’e transfer oldu.

Yüksek lisans ve doktorasını elektronik mühendisliği ve bilgisayar bilimleri alanında M.I.T’de yaptı.

ABD’de M.I.T. bursu alıp öğretim üyeliği yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve 1987’den bu yana Bilkent Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürüyor.

Yazının Devamını Oku

Facebook Trump’ın hesabını siler mi?

Bir gün olabilir.

Bunu söyleyen, Facebook’un Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da Kamu Politikasından Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Allan.

 

Çiğdem Bozdağ hoca başta olmak üzere Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya bölümü öğretim üyelerinin çabalarıyla; medya, akademi ve hukuk gibi farklı alanlardan gelen isimlerin oluşturduğu küçük bir grup olarak zaman zaman buluşuyoruz.

 

Türkiye’ye gelen Facebook yöneticisi Allan ve WhatsApp’ın küresel politikalarından sorumlu üst düzey yöneticisi Christine Turner ile de geçen hafta bu kapsamda uzun uzun konuşma imkanı bulduk.

 

Allan’a Trump ile ilgili soruyu sorduğumda, aklımda, ifade özgürlüğü konusunda teknoloji devlerinin uyguladığı keyfi standartlar vardı.

 

Yazının Devamını Oku

McKinsey’den çok önemli iki mesaj

Birincisi, hayatımıza her geçen gün daha fazla dahil olan yapay zeka teknolojileri önümüzdeki beş yıl içinde tüm dünyayı değiştirecek.

İkincisi, derin öğrenme teknolojisinden en çok etkilenecekler arasında Türkiye’nin lokomotif sektörleri de var.

Geçen hafta İstanbul’da yapılan bir konferansta iki ayrı konuşmacı sunumları sırasında ekrana McKinsey raporlarından alıntılar yansıttı.

Gelişen teknolojilerin bölgesel ve küresel ekonomiye etkilerinin değerlendirildiği smartcon 2018 İstanbul’un açış konuşmasını yapan Allianz Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes, “Türkiye olarak bu dönemden çok daha güçlü çıkabileceğimize inanıyorum” dedikten sonra, “önümüzdeki 15-20 yılda mevcut işlerin yüzde 14’ünün otomasyon riski altında olduğunu” vurgulayan son OECD raporunu hatırlattı.

Daha sonra sahneye çıkan Mechanica AI kurucu ortağı Jane Zavalishna’nın ekrana getirdiği ilk McKinsey mesajı şöyle diyordu:

“Tüm karar alma mekanizmalarına insanı dahil etmenin, hızlanan değişim ve veri toplama imkanları nedeniyle artık pratik olmaktan çıktığı doğrudur. Üç-beş yıl sonrasına bakıldığında çok daha yüksek yapay zeka seviyeleri görmeyi bekliyoruz.”

Oredata CEO’su Ömer Faruk Kurt ise ekrana yapay zekanın ve derin öğrenme teknolojisinin en çok etkileyeceği endüstrileri ortaya koyan McKinsey imzalı iki tablo gösterdi.

Perakende, otomotiv, turizm diye giden ve tüm sektörler toplandığında trilyonlarca doları bulan bir değişim bekleniyor.

Türkiye için kritik sektörler bunlar.

Yazının Devamını Oku

Büyük Veri yaratıcılığı öldürüyor mu?

Dünyanın en büyük reklam ajanslarından biri için çalışan arkadaşım geçenlerde buluştuğumuzda Ahmet Hakan’ın bir gözlemini hatırlattı.

O köşe yazısı sanırım geçen yıl yayımlanmıştı; biraz aradım, bulamadım fakat aklımda kaldığı kadarıyla o bölümde mealen şöyle diyordu Ahmet Hakan: Toplumlar zor zamanlarda yaratıcılık patlaması yapar, peki bizde neden sanat başta olmak üzere hemen hiçbir alanda son dönemde şaheserler ortaya konulamıyor?

 

Öncelikle, yaratıcılık nedir, diye sormak gerekiyor. Örneğin reklamcılığın okumayı en çok sevdiğim teorisyenlerinden olan Al Ries’ın kendi sektörü için yaptığı bir tanım var.

 

Ries sektöründe hakim görüşü şöyle özetliyor: “Ajansların yaratıcılık tanımı, farklı olmaya dayanır. Günümüzün sanat eserleri için de böyledir. Yeni ve farklı bir fikirle gelmeyenler yaratıcı sanatçı olamaz. Bu fikrin daha iyi bir fikir olmasına gerek yoktur, yeni ve farklı olsun yeter.”

 

Ries’e göre bu yanlış bir perspektif. Ona göre reklamcılıkta yaratıcılığın “alışılmadık” bir fikre dayandığı doğru olsa da, bu fikir aynı zamanda sizi “insanların zihnine sokmalıdır.”

 

Yazının Devamını Oku

Tekzip

Tartışmayı ABD Başkanı Trump ateşledi

İki hafta önce attığı tweetlerde “Google ve diğerlerinin bilgi ve haber sakladığını” iddia ediyor, “görebileceğimiz ve göremeyeceğimiz şeyleri kontrol ediyorlar” diyordu.

“Trump” diye arama yaptırmış ve Google arama sonuçlarının en üstünde, hiç haz etmediği New York Times, CNN gibi yayınların haberlerini görmüştü.

Malum, Google ve Facebook gibi, bilgi ve haber dağıtımında bugün dünyanın en büyük eşik bekçileri olan iki şirket, kime-neyi göstereceğini algoritmalarla belirliyor.

“Algoritma şeffaflığı” kavramından ve buna getirilmesi gereken demokratik kıstaslardan daha önce bu köşede defalarca bahsettim.

Trump’ın son tweetleri ise özellikle ABD’deki gazeteciler açısında konuya yeni bir boyut kattı.

Columbia Journalism Review’da (CJR) geçen hafta yayınlanan bir makale, basın ve ifade özgürlüğüne zarar vermeden algoritmaların nasıl denetlenebileceğine dair hukuki bir bakış açısı sunuyor.

Makalede ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1974’te verdiği bir karar hatırlatılıyor.

Dava özetle şöyle:

Yazının Devamını Oku

E-posta neden miadını doldurmuyor?

E-posta, iletişimde devrim yapan etkisi kadar, değişime dirençli doğası nedeniyle de incelenmeye değer…

1960’larda icat edilen ve 1970’lerin ortasında aşağı yukarı bugün bildiğimiz halini alan bir teknolojiden bahsediyoruz.

 

50 yılı aşkın süredir neredeyse aynı kaldığı halde hayatımızda hala bu kadar büyük yer tutan başka bir teknoloji yok.

 

E-postaya dair bir başka ilginç nokta, dev şirketlerin onu dönüştürme çabalarına karşı da ısrarla direniyor oluşu.

 

Yüzde 25 civarındaki pazar payıyla dünyanın en popüler e-posta hizmeti olan Gmail’i kullananlar, geçen ay bu uygulamada yapılan kaydadeğer değişiklikleri fark etmiştir.

 

Yazının Devamını Oku

Kissinger da bu meseleyi yazdıysa durum vahim

Gündelik hayatımızı etkilemez demeyin, etkilemeye başladı bile…

Son olarak topa Henry Kissinger girdi.

Son 40 yılda ABD politikalarını belki de en çok etkilemiş isim… 

Atlantic dergisinin haziran sayısında yazan Kissinger diyor ki: “İnsanlık yapay zekanın yükselişine ne felsefi olarak ne de entelektüel olarak hazır.”

Sözü de şöyle bağlıyor: “ABD yönetimi (yapay zeka konusunda) ulusal bir vizyon geliştirmek üzere önde gelen düşünürlerden oluşan bir başkanlık komisyonu kurmayı düşünmeli. Şu kesin: Eğer bu çalışmaya en kısa sürede başlamazsak, yakın bir zamanda işin işten geçtiğini anlayacağız.”

Yani bir tür “yerli ve milli yapay zeka” diyor Kissinger…

Yapay zeka kimseye uzak geleceğe ait bir bilim kurgu kavramı gibi gelmesin, çünkü yıllardır hayatımızı doğrudan etkiliyor.

Son günlere bakınca da birçok örnek bulabiliriz… 

Makine öğrenmeden nöral ağlara dek yapay zekanın hemen her unsurunun altında yatan

Yazının Devamını Oku

Paylaştığını okumuyorsun, peki yazar ne yapacak?

*

Columbia Üniversitesi ve Fransız Ulusal Enstitüsü’nün 2016’da yaptığı bir araştırma, internette paylaşılan linklerin yüzde 59’unun tek bir kez bile tıklanmadığını gösteriyor. 

 

Yani paylaşımı yapanların kendisi bile o sayfaya gitmemiş....

 

Örneğin 30 yıl öncesini düşündüğümüzde böyle bir durum herhalde pek söz konusu olamazdı.

 

Yani örneğin vapurda yanındakine bir gazete uzatıp “Şu habere baksana” diyen adamın o haberi okumadan bunu yapacağı düşünülebilir mi?


Yazının Devamını Oku

Gazetecilik dogmaları yıkılırken 9 ülkede son durum

Dokuz ülkedeki 59 medya kuruluşunda yapılan araştırmaya göre dünyadaki en başarılı gazeteler, “mesleki dogmaları” yıkma konusunda en cesaretli olanlar...

Danimarkalı gazeteciler Per Westergaard ve Soren Schultz Jorgensen, 2017 yılı boyunca sekiz Avrupa ülkesi ile ABD’de toplam 59 medya kuruluşunu inceledi.

Tüm bulgularını topladıkları “Den journalistiske Forbindelse” (Gazetecilik Bağlantısı) adlı kitapları henüz sadece Danca piyasaya çıksa da, Nieman Lab’da 11 Temmuz’da yayınlanan yazılarıyla araştırmaları daha geniş bir kitleye ulaştı.

İki araştırmacı medyada özetle dokuz yönelim saptamışlar:

1- Tarafsızlıktan kimliğe: “Tarafsızlık dogmasını” sorgulayarak kendilerine özgü bir perspektifi açıkça sergileyen medya kuruluşlarının sayısı artıyor. Bunlar; coğrafi, sosyodemografik veya siyasi herhangi bir düzlemde net bir bakış açısı ortaya koyuyorlar. Voice of San Diego gibi... 

2- Geniş kapsamdan küçük nişlere: Ancak CNN ve BBC gibi çok az sayıda medya kuruluşu “dünyada her yerde, herkese, her şeyle” ulaşabildiğinden, diğerlerinin tamamı aslında “niş” kitlelere hitap ediyor. Böylece geçmişte farklı toplulukları buluşturan medya, artık homojen kitleler içinde daha güçlü bağlar kurmaya odaklanıyor. Alman gençlik sitesi Ze.tt gibi... 

3- Sürüden kulübe: Okurları abonelere dönüştürmek isteyenler, aboneleri de üyelere dönüştürmeyi arzuluyor. Böylece bir vatandaşın gazeteyle ilişkisi, bir dizi habere para ödemekten ibaret olan ruhsuz bir alışverişin ötesine geçip bir kulübe üye olma ayrıcalığının yaratacağı duygusal bağa yöneliyor. Daha önce de yazdığım Wall Street Journal gibi... 

4- Mürekkepten tere: Birçok gazete, üyelik modellerinin bir parçası olarak fiziksel etkinlikler (yazarlar ve muhabirlerle buluşmalar, festivaller, vb.) düzenliyor. Le Monde gibi... 

5- Konuşmaktan dinlemeye:

Yazının Devamını Oku

Mağaradaki çocuklar ve 'sonlu deneyimler'

Son günlerde dünya medyası için belki de en önemli açıklamayı geçen hafta oyun devi Ubisoft'un bir yetkilisi yaptı ki bu açıklamanın, haftanın haberi olan Tayland’daki çocuklarla da ilgisi kurulabilir…

Ubisoft son dönemde tek bir “uzun anlatıya” dayanan oyunlar yapmaktansa artık “büyük bir resmin parçası olan, kendi içinde anlamlı hikayeler” yaratıyor.

Lionel Raynaud şirket blogunda durumu şöyle açıkladı: "Bunun arkasında yatan neden, artık sonlu deneyimler sunmama iradesidir."

Ubisoft gibi daha birçok yapımcı, bir oyuncunun belirli bir süre oynadıktan sonra tüketip unutacağı oyunlar yapmak yerine, onun çok daha uzun bir süre etkileşime gireceği bir evreni parça parça inşa etme derdindeler artık.

Birkaç hafta önce Marvel örneği ile bu köşede bahsettiğim dinamikleri, geçen ay Los Angeles'ta yapılan E3 2018'de oyun şirketlerinin açıkladığı gelişmelerde de gördük.

Örneğin Ubisoft, geçmişte bir film izler gibi oturup oynadığınız ve bitirdiğiniz Assassin's Creed serisinin yeni oyununu, "kullanıcıların sürekli geri gelmesini sağlayacak şekilde haftalık güncellemelerle canlı tutacağını" açıkladı.

Piyasaya sürülen oyunu sürekli bir hizmet olarak görmek, yani "servis olarak oyun" kavramı yeni değil.

Finlandiya'dan çıkıp kısa sürede Angry Birds ile birlikte dünyanın en büyük mobil oyun yapımcılarından biri haline gelen Rovio'yu bu köşede altı yıl önce yazmıştım.

2012 Dünya Tasarım Başkenti Helsinki Genel Müdürü

Yazının Devamını Oku