Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

Babam öldü. Henüz idrakında değilim.

Bir gün bir yerde, ilkokuldan beri ikimizin şarkısı olan, Nat King Cole’dan L.O.V.E. çalıyor olacak. Yarın, bir gün, gecenin bir vakti iki satır laflayalım diye elim telefona gidecek ve o telefona çıkamayacak. Derbiler olacak, nispet yapmaya arayamayacağım ya da nispet telefonu çalmadığı için kimin aradığını ruhum gibi biliyor olmayacağım.

Babam öldü.

15 Kasım akşamı; Banu’yla -muhtemelen yoğun bakımın önünde bekleşenlerin morali bozulmasın diye- tabelasındaki “ex odası” yazısının “ex” ve “sı” bölümlerinin boyası silindiği için, dikkatli bakmayınca, yalnızca “oda” kelimesi okunan, az ilerde durup durduğunu neden sonra fark ettiğimiz bir odada, onu son defa gördük.

Haftasonu ve akşam sessizliğinin çöktüğü katta doktorların “Başınız sağolsun” dedikleri ana kadar çıt çıkmıyordu. Haberi iki kızına verecekler, içleri görmeyi kaldıramayabilir diye düşünmüş olacaklar; yoğun bakımdan bir çarşafa sımsıkı sarılmış şekilde çıkardılar. Ex ‘oda’sına alırken görmek istediğimizden emin miyiz, diye sordular. Bir an için Banu’yla bakıştık; başımızı olumlu anlamda salladık; yüzünü açtılar.

Naaşının gıdısına burnumu gömdüm. İçinde nefes kalmadığını burnumun direğinde hissettim. Yine de onu 35 yıldır falan hiç sakalsız görmemiş olduğumdan belki; belki de 42 yıldır, onu hiç ölü görmemiş olduğumdan, kendine benzetemediğimden; hâlâ durumun idrakına varabildiğimi sanmıyorum. Halbuki ne dinliyor, ne konuşuyor olursam olayım; beynimin içinde bir yerde hep aynı cümle dönüyor zikir gibi: Babam öldü.

BURNUNUN DİKİNE YÜRÜYEN BİR YENGEÇ

Annem ilk günlerde fena dağıldı. Ki sıkı hatundur. Dile kolay, ikisi de ’43 doğumlu; ‘60’dan beri “konuşuyorlardı”; ‘66’dan beri evliydiler. Ve babam; “Levent bırak da bize de biraz sevgimizi ifade edebilecek fırsat kalsın” şeklinde serzenişte bulunacağı derecede avaz avaz aşıktı anneme. Her Allah’ın günü aynı sinirsek cümlelerle aynı kavgaları döndürmeyi de ihmal etmeden, yan yana 54 yıl devirdiler.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

Her gidenin ardında bıraktığı ailesine sarf ediliyor olsa gerek: Yoğun bir “Ölüm kimseye yakışmaz da Levent’e hiç konduramadım” muhabbeti var. Bir de “Hastalandığını bile duymamıştık, hangi ara ne oldu da böyle oldu?” şaşkınlığı...

“Biz de anlayamadan gitti. Adamın mizacı acul, yapacak bir şey yok” benzeri sersem sepelek cümleler kurdum sanırım. Öyleydi de hakikaten; sosyal maymun sayılırım, üstelik gazeteciyim; ömrümde çok insan gördüm, tanıştım, tanıdım; onun kadar yüksek perdeden yaşayanı yok kadar nadir bir türdür. (Telaşe Müdürü derdik.)

Kahkahası yüksekti, neşesi yüksekti, coşkusu yüksekti, sevgisi yüksekti, öfkesi yüksekti, kederi yüksekti, nefreti yüksekti, sesi yüksekti, üslubu yüksekti.

Tepeden tırnağa oksimorondu. Burnunun dikine yürüyen bir Yengeç’ti. Çelik bilekli bir sulugözdü. Dalgacı bir romantikti. Küfürbaz bir zarafet abidesiydi. Sabırsız bir tembeldi. Planlı bir kaderciydi. Tek cümle içinde stratosfer ile magma arasında gidip gelebilirdi.

Geçtiğimiz Nisan, bir süre seçimler için İzmir’e gelişimdeki hâli gözümün önünde: Dede-torunun spor kanalları konusunda TV kumandası tartışmasına müdahale etmem gerektiğinde, tane tane izah etmeye çalışıyordum: “Ya, ben sana kaç kere söyleyeceğim çocukla çocuk olunmaz diye; az biraz idare etmeye çalış; bu da böyle bir tip!” Bunu 71 yaşındaki babama değil; 7 yaşındaki yeğenim Cem’e söylüyordum fakat; öylesine çocuk düzlüğünde geldi, çocuk düzlüğünde gitti babam.


Babamın, 42 yıllık dostumun ardından
Korumacılığı, tahakküm üzerine kurulu değildi. İlişkimizin akdi, “Gönlünce uzağa uç ama sağlığından ve selametinden haberdar etmeyi, evinin yerini ve zaman zaman geri dönmeyi unutma” tarzında bir aidiyet birliğine tabiydi.


Annem ona bütün jantiliğine, kırantalığına rağmen ve binaen, olası en mültefit tonda, Mağara Adamı derdi. İş görünüme gelince, tabirin icadından evvelden metroseksüeldi ama mevzu ham tabiatına gelince, süs püs kenarda dursun, resmen primitifti. Aklından geçen ağzından çıkardı. Koket bir yerde yemekteler diyelim; babam yine ağzına geleni söylüyor, annem masanın altından onu dürterek uyarmaya çalışıyor; babam bilmem artık kaç desibelden; “Niye tekmeliyorsun Fatoş?” diye soruyor: Buydu bizim hayatımız.

ONUNLA KAÇ-GÖÇSÜZ YAŞADIK

Gerekirse çok kavga ettik ama şöyle ya da böyle, yalansız yaşadık.

“Bu hayatta ne yaparsan yap, yeter ki yanımızda yap; en iyisinden en kötüsüne, ne olursa olsun, yeter ki yalansız olsun; hiçbir şeyi gizleyip saklama, her şeyin üstesinden gelinir, yeter ki bilgimiz olsun.” Bunlardı bizim evin kaidesi. “Önünde ne olursa olsun, arkanda kapı gibi ailen var.” Bu bilgiyle yoğruldu hamurumuz.


Korumacılığı, tahakküm üzerine kurulu değildi. İlişkimizin akdi, “Gönlünce uzağa uç ama sağlığından ve selametinden haberdar etmeyi, evinin yerini ve zaman zaman geri dönmeyi unutma” tarzında bir aidiyet birliğine tabiydi.

Hayatımda babamla aramda kaç-göç hiçbir şey olmadı.

Görüp görülebilecek en maço feministti. “Bir karı aldım, başıma üç tane oldunuz” der dururdu; diline leş bir erkek jargonu pelesenkti fakat hayattaki duruşu itibarıyla ondan daha dirayetli ve hakikatli, tarafsa birey olarak kadından yana taraf bir erkek de tanımadım.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından


İlk kez regl olduğumda; bunun sağlıklı bir kadın olacağıma delalet olduğu için katiyen canımı sıkmaması gerektiğine dair ilk söylevi babamdan işittim.

Banunun da benim de tüm arkadaşlarımızı tanır, bilirdi; her türden, her cinsten arkadaşımız evimize girer çıkar; belli bir yaştan sonra, babamın sofrasına oturur, ikram ettiği içkiyi içerdi.

Dün gibi hatırımda; lisenin başlarında, haftasonu olacak ki güneşli bir gündüz vakti, oturma odasında ikimizdik. Okuduğu gazetenin sayfasını kıvırıp gözünü bana dikip “Konuştuğun çocuk var mı senin?” diye sordu.

“Konuştuğun çocuk ne baba? Artık ona çıkma deniyor” diye gözlerimi devirmiştim; ‘Hayat Üzerine Dersler: Bölüm Bilmem Kaç’ın geldiğini sezerek: “Ayrıca da yok öyle bir durum, merak etme.”
“Şimdi kulağını aç beni iyi dinle” dedi: “İleride, yatmadığın adamla evlenmeyi aklından geçirme sakın. Domatesi bile manavdan seçerek alıyoruz değil mi; birlikteliklerde ten uyumu mühimdir.”

“Ben evlenmeyeceğim zaten; bu nerden çıktı şimdi, sanki bilmiyormuşsun gibi” demiştim. Evlenmek istemediğimi neredeyse konuşmaya başladığım günden beri söylerdim.

“Aman tamam, o kadarını anladık, başlama yine” dedi; “Sana illa evlen diyen yok; fakat hayatın ne getireceği belli olmaz; böyle sabit fikirlerle hayatın sürprizlerine kapını da kapatma. Zaten her konuda kendi bokunla kavga ediyorsun.”


Babamın, 42 yıllık dostumun ardından
Burnunun dikine yürüyen bir Yengeç’ti babam. Çelik bilekli bir sulugözdü. Dalgacı bir romantikti. Küfürbaz bir zarafet abidesiydi. Sabırsız bir tembeldi. Planlı bir kaderciydi. Tek cümle içinde stratosfer ile magma arasında gidip gelebilirdi.


“Sen kendine bak” demiştim. Her zamanki gibi. Tencere ve dip mevzuu, gündemimizden düşmezdi.

Babamla konuşamadığım tek bir konum yoktu. Ve konuşurken de laf ola beri gele dinlemezdi. Bizim evde dört oy vardı; dördü de geçerdi.

Çocukluğumun bir kısmı, İzmir, Çeşme Dalyanköy’de, Karşıkaya Tilla’da, Foça’da filan, balık sofralarında birleştirilen sandalyelerde uyuklamakla geçti. Beş yaşımdayken bile, annem beni restoranın tuvaletine çişe götürürken, babamın sofrada ayağa kalktığını hatırlarım. Ya özel günler ya da içinden gelen özel gündür zaten, evdeki üç çiçeğine, çiçekle gelirdi. Ya da eve çiçek gelirdi. Çiçekçi gelirdi; açarsın bir not; baban karta edebiyat döktürmüş. Böyle bir küçük hanımefendi muamelesi ve nedir; yumruk atmayı da küfür etmeyi de rakı içmeyi de ondan öğrendim bir yandan.


İnsanın elinin ekmek tutmasının önemini ve boğazından geçecek en tatlı lokmanın onurunla kazandığın ekmekten kopacağını; kazık yemenin kazık atmaktan bin kez evla olduğunu; insanın yüzüne söyleyemeyeceğin şeyi arkasından konuşmaman gerektiğini... Bunlara benzemez pek çok şeyi de keza...

Aşk acısıyla omzunda ağladığımı da bilirim; ergenlik spazmlarında ölmeyi düşündüğümü söylediğimi de; dostlarımla kavgalarıma dair dertleştiğimi de bilirim onunla; mesleki çıkmazlarımda ağlak yapıp fikir danıştığımı da. Babamla ilişkimizi tek kelimeyle özetlemem gerekse “açıklık” derdim. Birkaç kez birbirimizden yalan söylemeden gerçekleri sakladığımız hâller oldu; zaten onların da peşi sıra büyük kavgalarını ettik.

Babamla çok kavga ettik. Hem nasıl... Bunun kıymetini ancak bugün anlıyor değilim fakat; her anında bildim. Boyum onun beline ulaşmayan bir kız çocuğuyken bile; insanın babasıyla kavga edebiliyor olmasının şu hayatta, hele ki bu memlekette nasıl büyük bir lüks olduğunu, hep bildim.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından


Baba-kız olmasaydık; yoldan geçerken tanışsaydık; neresinden dikiş tuttururduk bilemiyorum gerçi; pek çok konuda o kadar anlaşamazdık ki o kadar olur. En üfürüğünden en hayati meselelere: Misal, o ruh hastalığı derecesinde Fenerli, ben fanatik Cim Bomluydum (Kaf Kaf’da hemfikirdik bak.). O AP geleneğinden gelen bir orta-sağcı, ben –kendimi solcu olarak addedemem; sol tedrisatından geçmiş, çilesini derinden çekmişlere ayıptır- fikren ve gönülden solcuydum. Onun espri izanı fıkra anlatmak ve kötü niyetli olmasa da alay üzerine kuruluydu; ben bunu son derece satıhta ve kaba buluyor, bunu da onun yüzüne söylüyordum. İnsanlar hakkındaki tahlillerimizde, kendi hayatlarımıza dair seçimlerimizde birbirimizi çok eleştirdik. O, bu eleştirileri bana ne kadar güvendiğine ve benimle ne kadar gururlandığına dair bir gönderme, bir ince söz, duyguları iyice köpürmüşse, çağlayan bir güzellemeyle bağlamayı ihmal etmezdi fakat. Benim kendimi kaybedip sırf canını acıtmak için ona saygısızlık ettiğim olmuştur; gel gör ki onun bana tavrında saygı çizgisini ihlal ettiği tek bir anı hatırlamıyorum. Beş dakika öncesinde haykırarak kavga etmiş olsak bile nihayetinde “Seni seviyorum” demeden telefon kapattığımızı da...

Ona madden ve manen ihtiyaç duyduğum zamanlarda, daha cümlemi tamamlamadan şehirler kat edip yanımda bitmediği tek bir sefer de hatırlamıyorum.


İlişkimiz gidişli gelişli geniş bir otobandı; onun da hava değişikliği gerektiğinde kafa iznine çıkıp İstanbul’a, bana kaçmışlığı vardı. Ayrı şehirlerde yaşadığımız 25 yılda, sayısız sefer...

Ebeveyn-evlat ilişkisinde kakofonik bulunan bir hâldir; ben de gayet kinik bir tondan dalgasını geçmişimdir fakat var öyle bir şey; aksini iddia, tarihe hıyanete girer; şahsen yaşadım, biliyorum: Biz babamla, atsan atılmaz, satsan satılmaz ve yeri ikame edilmez türünden çok iyi iki dosttuk. Şimdiye kadar hiç 42 yıllık bir dostumu kaybetmemiştim. Babamı da kaybetmemiştim.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

Babam öldü. Henüz idrakında değilim. Hâlâ değilim. Bir gün bir yerde, ilkokuldan beri ikimizin şarkısı olan, Nat King Cole’dan L.O.V.E. çalıyor olacak. Yarın, bir gün, gecenin bir vakti iki satır laflayalım diye elim telefona gidecek ve o telefona çıkamayacak. Bir restoranın balık tezgahının başında, bu hangi familyadandı be, diye aval aval bakıyor olacağım ve sormak için kimseyi aramaya elim gidemeyecek. Derbiler olacak, nispet yapmaya arayamayacağım ya da nispet telefonu çalmadığı için kimin aradığını ruhum gibi biliyor olmayacağım.

Havadan sudan mevzularda, hayat memat meselelerinde; gevezeliğe, dertleşmeye, kavgaya tutuşmaya, gülüşmeye, ağlaşmaya, koskocaman sarılmaya susayacağım, bakacağım, yok.


Ömrümün geri kalanında, muhtemelen onun kadar düz hiçkimseyi tanımayacağım ve karşıma öyle biri çıksa da o kadar ruhunu bilir bir içsellikten lafa giremeyeceğim.

O çağanoz yürüyüşünü, o ergen kıkırı gülüşünü göremeyeceğim; sesini duyamayacağım; uyurken açığa çıkarmazsa olmaz o sol ayağını örtmeye çalışmayacağım.

Hayatın bundan sonrası onun ısrar edip de benim de kimi zaman ona eşlik ettiğim, kimi zaman öfleyip pöfleyerek tüydüğüm dansa kalkma tekliflerini özlemekle geçecek. Bir yerde olacağız; annem, Banu, ben; müzik çalıyor olacak; babam olmayacak, şimdiye dek pas geçmiş olduğumuz danslara yanacağız.

Babam öldü. Bilmiyorum, belki de yanında bir yerlere gömüleceğim güne kadar hiç idrakına varamayacağım.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sızım sızım bağımsızım

Ayça Şen (Başkan), hayatının yeni bir perdesinde: İzmir (sakini demek mümkün değil) mukimi, bağımsız internet radyosu aycaevhali.com’un sahibi oldu.

Ha, bağımsız radyonun finansmanı zor olduğu için bir de tabii “züccaciye esnafı...” Bağımsız radyonun bağımsızlığına dokunmayacak sponsor modelinin icat olmasını beklerken boş durmuyor.


Ayça’yla İzmir’de, Güzelbahçe’de bir balık lokantasına çökmüş, masanın bidindeki camekana köpük çalan, kurşuni denize bakıyoruz.


Tuhaf bir kış geçiriyor İzmir; birkaç gün önce son 52 yılın en soğuk günü yaşanmış. O gün de buzz gibi hava; Ege Denizi’nin güzelliği; günbatımının, gökyüzünün rengi... Tarifi belagatı aşan bir hâl...


Yazının Devamını Oku

Bir sen bir ben bir de Seda

Kimgillerin zavallı ‘azınlığına’, soru bir de buradan gelsin: “Siz kimsiniz be? O kadar küçük bir azınlıksınız ki bu insanlar size prim verrmezzz. Ben niye Seda Sayan’ım biliyor musunuz?”

Bu aralar Pavlov’un kuçusu gibiyim; aşağılandım mı komut alıp vazife telakki etmekten öte, şartlı refleks icabı, oturup düşünüyorum. Seda Sayan da sorarak höykürünce, pardon, höykürerek sorunca, silbaştan sorgulamaya giriştim: Ben kimim, burası neresi, hayatın anlamı ne?..
Gerçekten de günlerdir, beş evliliğinin ikisinde evlendiği kadını öldürmüş bir katilin, yine kendine ‘karı’ aramak için bir ulusal kanalda ağırlandığı; katilin, potansiyel maktul üçüncü eşini affedip canını bağışladığını söyleyerek pişkince kahkaha attığı; bunun karşılığında program sahibinin, “Peki onun diğerlerinden farkı neydi?” şeklinde voleye çıktığı; “Hiç böyle güler yüzlü katil gördünüz mü?” benzeri sorularla, güya adamı kamuya ‘deşifre’ edip vazifeşinas bir bilinç sergilediği, reytingi batasıca TV programı yüzünden, limonlu su senin, sarmısak benim, ne bulursam bünyeye boca ederek, neredeyse beynimi kanatma raddesine gelmiş tansiyonumu indirmeye çalışıyor olabilir miyim?
Seda Sayan’ın hikmetinden sual olunmayacağına göre, benim bu hadsiz, densiz tansiyonumun durumu ne?
‘Evimizin Katilini Tanıyalım’ programının ertesi günü, tepki mailleri sebebiyle programdan desteğini çeken sponsorunu kaybeden Seda Sayan, esip gürlüyor: O ki güven endeksinde yıllardır zirveye oturmuş, vergi rekortmeni olmuş, okullar, yurtlar yaptırmış bir kadınmış... Kim ki ona işini öğretecekmiş, şaşarmış. Ona “Dokunmayan yılan bin yaşasın”mış, dokunanı da perişan edermiş.
Biz kimiz? O niye Seda Sayan, biliyor muyuz? Düşünelim madem:

Yazının Devamını Oku

Ses bir tür kimliktir, üniktir bilim, ‘kayıtlar gerçek’ diyor

‘Ses kayıtları montaj mı, değil mi?’ tartışmalarının gölgesinde “Yok artık” tweet’i attı.

Üzerinde bilirkişi ihalesi kaldı. Müzisyen ve ses teknisyeni Atilla Özdemiroğulu’na göre son kayıtlarda, ne dublaj, ne montaj ne de bilgisayar marifetiyle türetilmiş herhangi bir kelime var.

Müzisyen ve ses teknisyeni Attila Özdemiroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan’ın arasında geçtiği iddia edilen son kayıtlarda, ne dublaj, ne montaj ne de bilgisayar marifetiyle türetilmiş herhangi bir kelime bulunduğunu söylüyor.

Attila Özdemiroğlu, müzisyenliğinin yanında, alaylı bir ses teknisyeni. Babasının Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nda elektrik ve elektronik öğretmeni olmasından dolayı, 1950’li yıllarda, osiloskoplu laboratuvarı bulunan bir evde büyüyüp, yaz tatillerinde dayısının elektronik tamircisinde çalışıp, askeri telsiz, transistörlü radyo, ilerleyen yıllarda da televizyon tamir ederek serpilmiş, bacak kadarken bile elinden Popular Electronics dergisini düşürmemiş bir çocuk. Bugüne dek kullandığı amplikatörleri hep kendisi yapmış, stüdyo kurmuş, ülkenin tonmaister ve ses teknisyeni yetiştiren ilk kursunu açmış; ömrünü müzisyenliğin yanında, ses teknolojisine, elektroniğe de adamış bir isim. Ankara Atatürk Lisesi’nde gördüğü fen eğitiminin ardından üniversitede hukuk okusa da bilimin peşini hiç bırakmamış.

Yazının Devamını Oku

İtirazım var bu dertli şansıma...

Türkiye’nin bu yoğun siyasi gündeminde Bülent Ersoy’un görüşlerini aktarabileceği bir mecra yaratılamazsa, fanzin çıkaralım mı diye, şahsen kapısına dayanmayı düşünüyorum



Tabularına evlatlarından daha çok sarılan bir topluma, hiç müdana göstermeden varlığını kabul ettirmesinin yanında, Türkiye’nin bakmalara doyamadığı bir figürdür Bülent Ersoy.
Sağlam bir tedrisattan geçmiş musiki donanımıyla, ilk kez 1974’te, Maksim’de sahneye çıkan Ersoy’un, arabesk ve popun hüküm sürdüğü 70’lerin ikinci yarısında yaptığı koyu klasik albümlerin satış rekoru kırmasında, ona ekranını büyük bir muhabbetle açan TRT’nin katkısı önemliydi. Gel gör ki 12 Eylül darbesi, muhabbetin tadını kaçırdı. Ersoy, ilerleyen yıllarda, özel kanallarda sık sık ‘ressam diktatör’ olarak andığı Kenan Evren’in ‘travesti ve transseksüel sanatçılara sahne yasağı’ koymasıyla, sekiz yıl boyunca uzak kaldığı sahne ve ekranlara, yıllar sonra, Turgut Özal döneminde çıkarılmış kanun sayesinde kavuşabildi.
Türkiye, divasıyla bol bol hasret giderebiliyordu artık. Literatüre “fevkaladenin fevkinde” benzeri tabirler hediye ettiği Popstar yarışmasının en büyük merak konusu, yarışmanın galibinin kim olacağından ziyade, Ersoy’un o hafta hangi konuda fikirlerini paylaşacağı ya da kimi azarlayacağı idi. Üstelik konu ne olursa olsun, Ersoy’un, dilini korkak alıştırdığı iddia edilemezdi. Ülkenin şehit haberleriyle sarsıldığı günlerden bir gün, Popstar jürileri hamaset edebiyatıyla süslenmiş, bilindik başsağlığı dileklerini ifade ederken, Ersoy, sözü alarak, trajediye, hele ki TV’de dillenmesine alışılmadık bir perspektif getirdi:
“Eski zamanlardaki savaşlar, mertçe, delikanlıca yapılan savaşlardı. Şimdi masa başındaki entrikalarla yapılan savaşlar gibi değildi ki. Benim doğurganlık özelliğim olsaydı, çocuk doğurmuş olsaydım, çocuğumu askere göndermezdim. Birilerinin masa başı hesapları yüzünden, doğurduğum çocuğu toprağa vereceğim; var mı böyle bir şey ya?”
Bu soru muhtelif kurumların pek hoşuna gitmedi. RTÜK, program hakkında inceleme başlattı, Ersoy hakkında da ‘halkı askerlikten soğutmak’ suçundan 9 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Yazının Devamını Oku

Taksim’de yaşananlar görülseydi şu an bunları tartışmıyorduk

Ali İhsan Varol, Sarıyer’de içine doğduğu evde karşılıyor bizi.

Yuvasının tadını çıkarabildiği bir dönem; zira malum, programı Bloomberg’den vaveyla ile transfer eden Show TV, ne tesadüf ki Varol’un 17 Aralık operasyonu sonrası sorduğu “Halk ağzında rüşvet alan kişi” sorusunun (Cevap: Yiyici) akabinde, Kelime Oyunu’nu yayından kaldırdı.
Üstelik yurt sathında hemen her televizyoncunun hayali olan türden, programa katılmayı kendi arzulamış olan Cem Yılmaz’lı bir bölüm çekilmiş, hazırda beklerken ve yılbaşında yayımlanacağı duyurulmuşken…
Cem Yılmaz’ın; “TV’deki en temiz, düzgün program Kelime Oyunu yayından kaldırılmış. Ayıp… Gönüllü konuk olmuştum. En sevdiğimiz programdı. Yakıştıramadım” şeklinde bir tweet’le kaldırılışına dair protestosunu dile getirdiği; televizyonun ve hayatın keşmekeşi içinde, bir iyiniyet vahasını andıran Kelime Oyunu, sürüyor olsaydı geçen 5 Ocak’ta, beşinci yılını dolduracaktı.
Varol’un sözleşme feshi henüz nihayete bağlanmış değil; bu konuya dair, kendine tebliğ ediliş şeklinden öte yorum getirmekten imtina ediyor. Programın bitişinin bu soruyla ilişkilendirilme haline; ben söylemedim valla, siz söylediniz şeklinde yaklaşıyor gülerek:
“Aslına bakarsanız, zaten televizyonda ‘Bak bu program yayından kalkacak; kendinizi ona göre ayarlayın’ gibi bir şey olmuyor. 15 senedir bu işi yapıyorum, her zaman program bittiğinde sürpriz olmuştur. İşe gittiğimizde, ‘Program yayından kalktı’ denmiştir, biz de ‘Allah Allah, iyi geri gidelim o zaman’ demişizdir. Bunda da çok farklı bir şey olmadı. Çekime gidecektik, ‘Yok gelmeyin, bugün bant girecek’ dendi. Güzel bir program vardı elimizde, Yıldız Tilbe’nin katıldığı; o da son bölüm oldu zaten. Dedikleri, beş diğer programla birlikte, Kelime Oyunu’nun da yayından kaldırıldığı. O kadar. Hayırlısı… Karalar bağlamadım hakikaten. Güzel zamanlar geçirdik, işimizi güzel yaptığımızı düşünüyorum, aferin lafını da duyduk türlü türlü çevrelerden; çok şükür. Belki de bundan böyle televizyonda hiçbir iş yapamam; çok da sorun değil benim için. Evet, güzel şeyler bu takdirler, başka bir iş yaparsam, bunları bulamam belki ama bunlar geldi zaten, benimle birlikte artık, kimse de alamaz benden.”
MÜMKÜNSE ANTROPOLOJİ OKUYACAK

Yazının Devamını Oku

Ne çektin be Noel Baba, ne çektin…

2014 yılbaşı arefesinde, Noel Baba’ya ‘bütün kötülüklerin babası’ muamelesi münasip görüldü.

Noel Baba’nın varlığına inanma yaşı 0-7 arası filandır, malum. Bütün yıl uslu bir çocuk olmaları halinde, Noel’in sabahı, istedikleri hediyelere kavuşacağına inanan minnoşlara, o hediyelerin, bacadan giren Noel Baba değil de ebeveyn ve eş-dost-akraba tarafından verilmiş olduğu gerçeği, ilerleyen yaşlarında alıştıra alıştıra izah edilir.
Beyazıt Meydanı’nda toplanmış, ellerinde “NO’elden hayır gelmez”, “Noel Müslümanlığa indirilen bir darbedir”, “İslam ümmeti, kabul etmez zilleti” benzeri sloganlar yazılmış dövizlerle, yılbaşı kutlamalarını protesto eylemi koyan, İ.Ü. Beyazıt Kampüsü’nden Anadolu Gençlik Derneği üyesi gençlere bakarken, neresinden tutup da neyi açıklasın, bilemiyor insan.
Bıyıklar, sakallar yeni terlemiş; sesler çatal çatal; kaşlar, hem de nasıl çatık! Bir dünyanın en mühim vazifesini ifa ediyormuşçasına ciddi ifadelerine bakıyorsunuz, bir de grubun önünde dikilen, ayak ucuna haç, bira kutuları, şırınga, -herhalde kokain filan niyetine tuz ya da pudra şekeri doldurulmuş- paketçikler bırakılmış, temsili müptezel işlevi gören şişme Noel Baba bebeğine. Gülmekle içlenmek arasında muallakta kalıyorsunuz.
Arada “Biz biz biz, Fatih’in nesliyiz!” sloganları ve tekbirle kesilen basın açıklamasını okuyan, grubun ‘sorumlusu’ Mücahit Çaykaravi, iman edenlerin Yahudi ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmemeleri gerektiğine, edinen olursa ‘onlardan’ sayılacağına dair, sure alıntıları da çeşni ederek kaptırmış giderken bu yaptıklarının nefret suçu kategorisine girdiğini düşünenlere de laflar hazırlamış:
“Müslüman toplumları ifsada ve isyana sürükleyen yılbaşı kutlamalarına karşı gösterilen haklı tepkileri, Hırıstiyanofobi, gayrimüslim düşmanlığı, nefret suçu vb söylemlerle” nitelendirmemek lazım gelirmiş, onların asıl derdi ‘kendi değerlerini, tarihini ve medeniyetini unutmuş, modernist zihniyetlerin esiri olmuş, tasavvurlarına ve hayatlarına virüs bulaşmış Müslümanlar’ı şuurlandırmak’mış.

HEDİYE KALSIN, ÖĞÜT ALALIM

Basın açıklaması, sürprizsiz bir şekilde Necip Fazıl’ın “Eski çınar şimdi Noel ağacı; / Dallarda iğreti yaprak utansın!” dizeleriyle son buluyor. Sağıma soluma bakıyorum; bir-iki vızıldayan sivil telsizi haricinde polisten eser yok ne hikmetse. İnsan endişeleniyor tabii; piyanonun gözaltına alınmışlığı var bu topraklarda; önünde şırınga, bira kutusu olan Noel Baba’ya neler yapılmaz.

Yazının Devamını Oku

Kız meselesi

Geçen hafta dilden öte üzerimize oturan ‘kızlı-erkekli’ jargonu üzerine küçük bir hatırlatma: Kız ve erkek, mütekabil kelimeler değildir.

İşbu metni, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yatıp kalkıp ifadelerinin satır aralarını okumaya çalışalım, tevillerde hikmet arayalım diye ortalığa nurtopu gibi bir gündem polemiği bırakıp Finlandiya’ya gittiği günden beri, en az 10 kez bozup baştan yazdım. Malumunuz, gelişmeler o denli anlık seyrediyor ki, borsa paritesi takip ediyor olsak, işimiz daha kolaydı. Yaklaşık bir haftadır başka mevzu dönmediği için hadiseleri bir kez de burada sıralamanın lüzumu yok.
Yine malum, böyle zamanlarda alıştığımız üzre, tüm bu olan bitenin ‘suni gündem’ yaratma çabası olduğunu öne sürenler de oldu.
Naçizane bir sorum olacak: Kürtajıydı, sezaryeniydi, çocuk adediydi, baş örtüsüydü, dekolte çatalıydı, etek boyuydu-pantolon müsaadesiydi, kırmızı rujuydu; ne hikmetse hep bu ‘dişi’ mevzuların ‘suni gündem’ maddesi olarak addediliyor olmasını da biri bana açıklayabilir mi?
“Kimse kusura bakmasın, suni gündem dediğiniz kadınların mevcudiyeti ve var oluş halleriyse eğer, aynı satıhtan ‘Sensin suni!’ derim, o olur...”
... Diyesim geliyor, diyemiyorum. Zira bunca laf üretildiğinde, bilinçaltına çakılan, çakıldığı gibi kalıyor.
En basitinden, geçmiş olsunluk bir hale bakalım misal: Tıpkı kürtaj mevzuunda olduğu gibi, tıpkı zina mevzuunda olduğu gibi, önümüzdeki dönemde hukuki açıdan hiçbir şey değişmeyecek olsa bile, bir yanıyla maalesef olumsuz anlamda olan olmuş da oldu: O sakil tabir mıh gibi, lök gibi kalakaldı: ‘Kızlı-erkekli...’
Bu tartışmada hangi safta yer alırsa alsın herkesin dilinde: Twitter’da hashtag olmalara doyamadı, öfkeyle dillendi, dalgası geçildi, medyada açılar boyu tartışıldı, dillere pelesenk oldu ama kanıksandı: Kızlı-erkekli...

ERKEK DEDİĞİN ERRRKEKTİR

Yazının Devamını Oku

“Başımızın üstünde yeri var”

Tuncel Kurtiz’in vefatının ardından defnedildiği Çamlıbel Köyü ve onu çok sevgiyle yâd eden Tahtakuşlar Köyü arasında hiçbir sorun yok.

Durduk yerde Alevi-Sünni tartışması çıkaran ‘rahatsız’ kim, onu merak ediyorlar...
Edremit’ten Kaz Dağları’na doğru yukarıya vurduğunuzda, karşınıza bir yol ayrımı çıkıyor. Direksiyonu sola kırdığınızda Tahtakuşlar Köyü’ne, sağdan devam ederseniz Çamlıbel Köyü’ne varıyorsunuz. Aralarındaki mesafe; laflaya laflaya şöyle bir sabah yürüyüşüne niyetlenseniz; konunun sonunu görmeden birinden diğerine varılacak kıvamda; öyle yakınlar…
Çamlıbel, Tuncel Kurtiz’in, babası Hamdi Vala Bey’in kaymakamlık görevi nedeniyle ilk kez 14 yaşındayken tanıdığı, bir ömür hayalini kurduktan sonra 10 yıl kadar önce yerleştiği, çalıştığı zamanlar haricinde tüm zamanını geçirdiği ve çok sevdiği butik oteli Zeytinbağı’nı açtığı yer.
Tahtakuşlar da sık sık ziyaret ettiği, kahvesinde oturup köylüleriyle muhabbet koyduğu, sakinleri tarafından büyük sevgi ve saygı gördüğü komşu köy.
Kurtiz’in vefatı, her iki köyün sakinlerini yeterince üzmemiş gibi, beklenmedik bir kaosa da vesile oldu. Önce Kurtiz’in Tahtakuşlar Köyü’ne defnedileceğine dair haberler boy gösterdi. Bunu, bir Alevi-Türkmen köyü olan Tahtakuşlar’ın bu talebi reddettiğine dair haberler takip etti.
Ve tahmin edileceği üzre, Kurtiz’in inanışlarından, alevi köyünün tutuculuğuna kadar türlü spekülasyonun da çeşniye dahil edildiği harlı tartışmalar, hadiseyi Sünni-Alevi çekişmesine bağlamaya kadar vardırıldı.
Kurtiz, neticede arzuladığı üzre, edebi istirahatine Kaz Dağları’nda çekildi. Ancak, Tahtakuşlar Köyü’ne de bir yanlış anlaşılmanın ağırlığı, çok sevdikleri, “Başımızın üzerinde yeri vardır” dedikleri Tuncel Kurtiz’i istememekle ve yobazlıkla yaftalanmanın yükü kaldı. Başlarına ne geldiğini anlamamış bir şekilde, bu imajı nasıl temizleyeceklerine dertleniyorlar bu aralar.

Yazının Devamını Oku

Kapanmaz pencere

Ömrümde ben geldim de dize, yar olmadı bu kimse size!”

Kayıt cihazının döndüre döndüre bas play tuşuna: Tuncel Kurtiz yorumuyla Mazi Kalbimde Bir Yaradır...
Şu anda kulağımda, tabiri caizse, “Tuncel Kurtiz çalıyor.”
Melodiyi bir müddet sessizlik kovalıyor. Sonra; “Ben değişik söylüyorum; tangodan başka bir estetik hale getiriyorum bunları” diyor Kurtiz; o davudi sesiyle: Dım dım dam!..
“Hep sıkıntıdan; ben devamlı böyle bir şeylerin işte; ezgisini de değiştirir dururum” demişti. Akmıştı öyle: “Kalbimizin ortasında bir güvercin / güvercinin kursağında bir kurşun / kefenimiz arşın arşın / parasıyla peşin peşin” dizeleriyle, beşeri hayattan kıymetlisi Cahit Irgat’ın dizelerine bağlamıştı. Can Yücel’i, Oscar Wilde’ı, Shakespeare’i, Nâzım Hikmet’i... Tanıyanlarına yabancı gelmeyen âdeti: Dünya ne yaparsa yapsın, ne olursa olsun, Tuncel Kurtiz, mırıldana mırıldana, ‘şahsi favorilerinden’ çalıyor.
Dün bile değil sanki; halbuki sekiz ay geçmiş üzerinden; insan inanmakta zorlanıyor. Son sinema filmi ‘Mutlu Aile Defteri’ vesilesiyle GQ Türkiye için bir röportaj ve fotoğraf çekimi yapmıştık. Çekim boyunca, müsaadesiyle, kayıt cihazını açık tutup, kendine mırıldanırcasına verdiği temsili ağzım beş karış açık izlemiştim. Suratına suratına, pişkin pişkin, zevzek zevzek; “Üremeyeceğim için torunlara diyemeyeceğim ama ben bu kaydı yeğenlerin çocuklarına bırakırım Tuncel Bey. Böyle sebil gibi saçıyorsunuz ya tangoları, şiirleri; sizin sesinizle, o Picasso eskizleri gibi bişi” demiştim. Gülmüştü. Güleriz diye demiştim zaten ama hiç de gülesim yok şimdi.

HAYAT HİKÂYESİNİN SIĞMAZLIĞI

Yazının Devamını Oku

Kadıköylü belediyeyle ciddi düşünüyor

Sosyal medyanın sunduğu imkânlar sağ olsun; memlekette görülmemiş bir resmi kurum-vatandaş muhabbeti açmayı başaran Kadıköy Belediyesi de ilçe sakinlerine karşı boş değil

Hani ‘fosforlu kedi gözlü artist’ cümlesi kurmuş gibi olmak istemem ama galiba Kadıköy Belediyesi’ne nazarım değdi!
Şöyle ki: Kadıköy Belediyesi’nin sosyal medyadan sorumlu genç ekibiyle hafta başında röportaj için randevulaştığımızda, ortalık henüz sütlimandı (Bkz. Milk Port). Belediyenin tüzelkişiliği gibi hizmet veren, esprili, yardımsever, sıcakkanlı, son derece kültürlü, haza İstanbul beyefendisi ve karizmatik mi karizmatik Twitter hesabının, başta Kadıköylüler olmak üzere, ülkenin her yerinden, ‘belediyeyle ciddi düşünen’ kızlı erkekli bir hayran kitlesi edinmiş olması, dikkatimizi çekmişti.
Öyle bir resmi belediye hesabı düşünün ki, kendilerine iletilen, ilçeyle ilgili her türlü şikâyet ve soruya 7/24 anında cevap verip çözüm üretmeye çalışmakla kalmıyor; kendisine sevgilerini ileten, hatta ilan-ı aşk eden, kahve içmek üzere ziyarette bulunup sarılmak isteyen takipçilerini “Biz de size karşı boş değiliz” şeklinde yanıtlıyor!
Velhasıl, yola çıkarken aklımızda bambaşka bir söyleşi vardı. Ne güzel, kahvemizi höpürdetip iki satır geyiğin belini kırarız derken, Kadıköy’ü birbirine katan olaylar yaşandı. Mecburi revir hizmeti sunan Süreyya Opera Binası’nın, polis tarafından basılıp, gözaltıları müteakip karakola dönüştürüldüğü gecenin sabahı, sosyal medyadan sorumlu ekibi temsilen görüştüğümüz Ulaş, 48 saattir uyumamıştı. Haliyle lafa geçmiş olsun diyerek ve geçtiğimiz iki geceyi nasıl yaşadıklarını sorarak girmek durumunda kaldık.
“Kadıköylüler’de şaşkınlık var. ‘Hizmet eve geldi’ esprisi yapılıyor!” yanıtını aldık: “Biz kriz merkezi gibi çalışıyoruz; kimse zarar görmesin, acil bir duruma müdahale edebilelim diye. Bahariye Caddesi’nde her taraf kapalı olduğu için yaralanma gibi durumlarda ambulans giremiyordu; bu yüzden Süreyya Opera Salonu ilk yardım merkezine döndü. Ambulanslar oradan yaralıları alıp hastaneye taşıyorlardı. Gazın yoğun kullanımı çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Moda semti yaşlı nüfusun yoğun yaşadığı bir yer. Devamlı uyarıda bulunup neler yapmaları gerektiğini söylüyoruz. Ayrıca sokak hayvanları için de kaygılandık. Sokaklara yer yer girilemediği için Kadıköylüler’den yardım istedik. Zaten dayanışmacı bir yapı olduğu için herkes seferber oldu. Bu tür durumlarda bilgi kirliliğini engellemek için de ‘kesin bilgi’ler paylaşıyoruz. Hiçbir Kadıköylünün zarar görmesini istemeyiz.”
Sosyal medya ilişkilerini yürüten, dört kişilik, ‘okumuş etmiş çocuklardan’ mürekkep bir ekip ve anonim şahsiyetler olarak kalmaya niyetliler. Bu hesabın sanal, tek bir kişi olarak var olmasını istiyorlar. Ayrıca, fotoğraf vermeye de yanaşmıyorlar; maazallah; “Sarılma talepleri bıçak gibi kesilebilir”miş!

Yazının Devamını Oku

Afişe olduk cümleten

Bu aralar, işe gelirken düzenli aralıklarla rastladığım bir reklam billboard’ı var. İyi ki ehliyetim yok; otomobili ben kullanıyor olsaydım, ilk gördüğümde, "Ne kadar enteresan" diye incelemekten dolayı direksiyon hakimiyetimi yitirip kazaya sebebiyet verebilirdim.

Billboardda, türbanlı, melül bakışlı bir mankenin fotoğrafının altında, şöyle yazıyor: Giyinmek güzeldir...

Öyle şırımşık bir iş ki, türbanların desenlerine ayrı, sloganın ’yaratıcılığına’ ayrı kopar insan...

Tabii ürüne yönelik reklam sloganı olarak düşününce; ’Örtünmek güzeldir’ daha direkt bir mesaj olabilir ama böyle ’ılımlı’ ve ’kapalı’ bir dili tercih etmemişler; takdir meselesi...

Son zamanlarda, afiş ve billboard’lar konusunda güdülen politikalar gündeme afiş oldu, biliyorsunuz. Ulusal gündem kesmediyse hadise Reuters’in diline bile düştü: "Bu uygulamaları daha ziyade İran’da görürüz" diyorlar özetle...

Afişe olduk, tabiri caizse...

Yaz sezonu açıldı, yine kadın bedeni üzerinden bir abuk tartışmadır başladı: Türbancılar, mayoculara karşı!

Yok hac sezonunda yolcular rahatsız olabilir diye Atatürk Havaalanı dış hatlarında asılı olan Adriana Karembeu’nun poz verdiği posterler ’giydirilir’, yok sürücülerin dikkati dağılmasın diye mayo reklamlarına ya tamamen yasak ya da sansür getirilir...

Hadisenin bini bir paraya, gırla gidiyor iki-üç senedir...

Arka sayfa güzellerinden tutun, en kriminal haberde bile sıyrılan etekten iki dirhem et göstermek için didinilmesine, magazin haberciliği yapıyoruz diye sadece plajlarda tangasını poposunun arasına sıkıştıran kadınların sergilenmesine kimse benden fazla gıcık olmasın...

Hele ki bu konuda sadece kadın bedenini kullanan; kadınlarınki gözden, erkeklerinki bedenden saymayan; yanisi güzele bakmanın sevabı sadece erkeklerin boynunaymış gibi davranan zihniyete, duble gıcığım...

Fakat, türban reklamını ’edepli’ bulup icazet veren, mayo reklamına "Türk toplumunun genel ahlák yapısına uygun olmadığı için" geçit vermeyen idari zihniyete, triple gıcığım...

Kendine Müslüman tadında, kendine demokratlara yani, en gıcığım...

Neticede, burada mayo üreten markaların reklamları söz konusu. Bu şirketler palto-pardösü pazarlamıyor ve hükümet ve belediye ister inansın ister inanmasın, bu ülkenin kıyılarında denize girerken sadece haşema giyilmiyor.

Kaldı ki Türk toplumunun genel ahlák yapısına ne uyar, ne uymaz, onu belirlemek, ne münasebet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne düşmüyor.

Ona bakacak olursanız, şahsi kanaatimce, bu şehrin her köşesine nakşolmuş, hükümetin ve belediyenin "Biz var ya biz, şunu da yaptık bunu da yapacaz" afişleri, bunların topundan daha dikkat dağıtıcı, daha sinir bozucu ve evet, edebe aykırı mánásında daha müstehcendir; o da ayrı...

Son gelen haberler, aldıkları tepkilerden dolayı Büyükşehir Belediyesi’nin daha önceki yıllarda karşılaştıkları tavır yüzünden bu sene başvuruda bile bulunmayan mayo şirketlerini arayıp, "Buyrun gelin, başvurunuzu yapın, izin vereceğiz" dedikleri yönündeydi.

Ben yine de Zeki Triko’nun sahibi Zeki Başeskioğlu’nun yerinde olsam, "20 ülkede astığı afişleri kendi ülkesinde asamadığı için" protesto adına sipariş ettiği patlıcan, hıyar, domates ve kabaklı ’mayo’ afişlerini kullanmaktan vazgeçmezdim.

Yahu şu hayatta en dalga geçtiğim figürlerden biriydi; AKP yüzünden Zeki Başeskioğlu’na helál olsun demek durumunda kaldım ya, bu da bana ka..., pardon, afiş olsun...
Yazının Devamını Oku

Anneler günün kutlu olsun

Gözüm saatte, şafak sayıyorum. Zira bunlar ve bunlara benzemez milyonlarca konu bir yana, benim aklım mütemadiyen karnında dönen ’musluklu’ elemanda. Anneler günün kutlu olsun Banu’m... Seni çelikten bir imanla seviyorum.

Canım;

Bugünün Anneler Günü olması hasebiyle aklıma bir düşüş düştün ki o burnuna değen karnınla seni ordan çıkarmaya vinç gerekir.

40’ında, 13 yılın ardından ikinci bebişi yumurtlamanın arifesindesin. Ve kendimi bildim bileli idolümdün ama 35 yaşımın üremeyi paçası sıkmayan olamamış olgunluğuyla seni her düşündüğümde slogan atma kıvamına gelmiş vaziyetteyim: Bu şişko seninle gurur duyuyor!

Buraları bıraktığınız gibi... Her Allah’ın günü, meselá bir İskandinav ülkesinin bir yılda yaşadığı oranda ’enteresan’ hadise yaşıyoruz.

Annem bir yandan sizin emanetiniz Elif’le uğraşıyor (Elif’in de annemle uğraştığı iddia edilebilir pekálá; ayrı...), bir yandan da yeni toruna hazırlık yapıyor. Hayatında ilk defa oğlan çocuğuyla müşerref olacağı için ’musluklu alt’ nasıl değiştirilir filan, telaşlarda...

İZMİR MAHŞER YERİ GİBİ

Memleket desen, yanıyor dönüyor. Bugün İzmir, mahşer yeri gibi. Üçüncü Cumhuriyet Mitingi, bizim ’gávur’ İzmir’de yapılıyor ve İzmir’in gávurluğuna yakışır bir şekilde, şimdiye kadarki en kalabalık miting olması bekleniyor. Şehir baştan aşağı kırmızıya kesmiş durumda. Düşün yani, Ayfer’i eve bayrak asmak falan kesmemiş, otomobilde de bayrakla dolaşıyor.

İzmir’den e-posta yağıyor. Kafkaflılar, Alsancak’a gitmeden önce Zübeyde Hanım’ın Karşıyaka’daki mezarını ziyaret edeceklermiş. Pankartlar hazırlamışlar: Üzerinde Zübeyde Hanım’ın gülen bir fotoğrafı var, yanında "Anamızı da aldık geldik!" yazıyor.

Bu haftasonu İzmir’e gitmek gibi bir niyetim vardı (Hani hamile kadına nispet yapmak hıyanete girer ama ben bu sene Çeşme’de deniz sezonunu 21 Nisan’da açtım şekerim. Ehe... Şantiye plajı şerbet gibiydi üzerine afiyet. Ehehe...) ama vazife başındayım. E birilerinin de o mitingin haberini yapması gerekiyor.

ŞAFAK SAYIYORUM

Seçim için düğmeye basıldı. Milletvekilliğine aday olacaklar, istifalarını verip görevlerini devretti. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun içgörü kapasitesi malum: "Dönemimiz, uyuşturucu, insan ve silah kaçakçılığı, organize suçlarla mücadele açısından cumhuriyet tarihimizin en başarılı yılları olmuştur. İşkence ve kötü muamele, sıfır tolerans ilkesiyle, ülkemiz gündeminden çıkarılmıştır." Buyurmuş... Yazısız karikatür gibi adam valla. Bando eşliğinde uğurlanmış... İzmir Marşı’yla döndüğünü görmeyiz inşallah...

Adalet Bakanı Cemil Çiçek daha da komik: Görevini törenle müsteşarı Fahri Kasırga’ya teslim ederken birbirlerine çiçek sunmuşlar. Çiçek de; "Benim soyadım Çiçek ama bu çiçek benden daha canlı" şeklinde bir espri şey ettirmiş... Onun içgörüsüne laf edemeyeceğim. "Benim soyadım da Kasırga ama siz görev yaptığınız süre boyunca benden daha iyi üfürdünüz" şeklinde yanıt gelmemiş fakat. Gelsin isterdi deli gönül.

Gözüm saatte, şafak sayıyorum. Zira bunlar ve bunlara benzemez milyonlarca konu bir yana, benim aklım mütemadiyen senin karnında dönen ’musluklu’ elemanda; suratımdaki salak sırıtıştan kurtulamıyorum.

Anneler günün kutlu olsun Banu’m... Seni çelikten bir imanla seviyorum.
Yazının Devamını Oku

Millet Ay’a biz videoya

Fena hálde yaşlandım. Bunalımlarındayım. Saçma da bir durum esasında. Zira hayatım boyunca, bu yaşlarıma gelmeyi özledim. Hatta niyeyse, mánásı kendinden menkul bir hasretle ve telaşla 40’lı yaşlarıma ermeyi de bekliyorum. Yine de karşısına çıkan her 10 kişiden dokuzu; "Neden saçların beyazlanmış arkadaş?" diye sorunca, insan, hafif tertip uyuzlanıyor háliyle...

Bir gayret saçları uzatmaya çalışıyorum. (Zor iş... 80’li yıllar ilkokul öğretmeni ya da ne bileyim, Semra Özal’ın el-ayak öpen Papatya’larının kıvamına geldi; bir milim uzamayagörsün, kıvrılıyor da adiler... Yakında laik ilkokul öğretmeni fazından çıkıp bonus kafaya dönüşecekler... Kendimi kuaföre "Kazı şunları abi" diyerek dar atmamak için zor tutuyorum.) E, uzayınca, beyazlar iyiden iyiye kendilerini belli eder oldu. Boyatmaya da ne niyetim ne de cesaretim var. Fikr-i takip ve de kuaför arkadaşlar alınmasın, zırt fırt kuaföre gidip bilmem kaç saat alüminyum káğıda sarılmış mal gibi durmaya tahammül yok bendenizde. Hafakanlar basıyor kuaförde.

Dolayısıyla n’apalım artık, beyazlar da bizimdir hesabına, hayatım boyunca boyatmamaya karar verdim bir kez. Fakat 35 yaşa bu kadar kır da nedir, anlayabilmiş değilim. Hızlı koştuk tez yıprandık herhálde. Rüştünü ispat ettiğin günden beri, profesyonel serseri gibi yaşarsan, eh, olacağı budur. Müstahaktır...

Neyse ya... Dertliymişim; çene bir düşüş düştü; konuyu toplamaya süpürge lázım...

TOPLAMA KLİP DVD’Sİ

Geçen gün DMC’den bir paket geldi. Açtım ki ne göreyim: Dream Türk 19 Klip adı altında bir DVD hazırlamışlar. DMC’nin muhtelif sanatçılarının kliplerini bir araya getirmiş, CD fiyatına (12.50 YTL’ymiş.) piyasaya vermişler.

Sezen Aksu’nun Yanmışım Sönmüşüm Ben’i ve Perişanım Şimdi’si... MFÖ’nün Vurgun Yedim’i... Yüksek Sadakat’in Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer’i... Kenan Doğulu’nun Çakkıdı’sı ve Tutamıyorum Zamanı’sı... Ajda Pekkan’ın Vitrin’i... Ferhat Göçer’in Dön Diyemedim ve Aşkların En Güzeli’si... Zeynep Casalini’nin Dokunma Bana’sı... Mirkelam’ın Unutulmaz’ı ve Asuman Pansuman’ı... Emre Altuğ’un Sensiz Olmuyor’u... İlhan Şeşen’in Neler Oluyor Bize’si ve Sarılınca Sana’sı... Sefarad’ın Ne Fark Eder’i... Ahmet Koç’un Mission Impossible’ı... Gökhan Özen’in Kader Utansın’ı ve Birtanesisin’i (Ki kendileriyle ilgili "Almayayım, alana da mani olmayayım" diyesim var müsaadenizle.)...

Ben bunu görünce, bir acayip oldum; gözlerim mözlerim doldu, yok böyle saçma bir durum.

Şöyle ki, bendeniz çocuk-ergen kırması bir garçon boy iken, Yunan Ulusal kanalı EPT’de Müzikorama diye bir müzik programı vardı; klipler yayınlayan. O zamanlar bizim memlekette klipten anlanan rüküş TRT stüdyolarında ya da bir parkta, gül ağaçlarının falan arkasında, sanatçılarımızın ellerini kollarını sallayarak şarkılarını icra ettiği performanslardan ibaret...

TAPTIĞIMIZ PROGRAM

Programa tapardık. David Bowie’nin Let’s Dance’ini, Wham’in Wake Me Up Before You Go Go’sunu, Last Christmas’ını falan, sanat sineması gibi algılıyoruz. Sakalet diz boyu...

İşte bunları peş peşe videoya kaydettiğimiz klip kasetleri oluşturup, arkadaşlarla değiş tokuş falan yapıyorduk.

O günlerden geriye, bir tek o betamax video kaldı. Niye kaldı sormayın... Ben de anneme bin kere sordum; "Bin yıldır bozuk. Dijital saati haricinde çalışmıyor etmiyor. Ayrıca video diye bir şey kalmadı dünya yüzünde. Allah aşkına bu kaput gibi niye burda durup duruyor?" diye...

Hatta, "Bak hiçbir şeyini atmayıp yaşlanınca evini çöp eve dönüştüren kadınlardan oldu benim annem diye dedikodunu çıkartırım" şeklinde tehdit bile ettim. Ki o tip bir insan değildir... Ayrıca tehditlerimi de genelde ciddiye alır, zira alsa iyi olacağını bilir...

Buna rağmen hiiiç iplemedi. Saatini seviyormuş!!!

Bence kesin, valide de o video sayesinde kendini genç hissetmeye çalışıyor.

Oysa nedir? Şimdiki gençlere "Betamax" ya da "VHS" deseniz, "Buyur?" diye cevap gelir...

Bak şimdi yine bir fena oldum. Ulan, bir dahaki İzmir’e gidişimde, bari bir gayret, varsa hálá video tamircisi diye bir insan türü, videoyu tamir mi ettirsem? Geçenlerde gözüme çarptı. Dolapta birtakım kasetler de duruyor.

Kimbilir, belki benim klip ve Moonlighting toplamaları hálá hayattadır. İzler izler zırlarım artık.

Bu ne biçim klip yazısı diye düşünüyor olabilirsiniz. Bilemeyeceğim valla, bana hiç bakmayınız... Suçu, "Senin ne kadar beyaz telin varmış be?" diye soran, hain tanışlarımda arayınız.
Yazının Devamını Oku

Fevkaládenin fevkinde bir fikir

Memleket havalarına hakim olan siyasi pustan ruhum darlanmış olacak... Bir yandan yakında tai-box ve küfürleşme konusunda Tayvan’ın meclisine nal toplatmak gibi bir başarıya imza atacağına inandığım TBMM’nin ahvaline bakıyorum.

Bir yandan da meselá 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının provasında birbirine jiletle girişen E.İ. ve G.A. inisiyalli lise 1 öğrencisi genç kızların haberini; annesinin altı aylık kızkardeşi Ezel’i kucağına tutuşturup, "Size dondurma almaya gidiyorum" deyip sırra kadem bastığı üç yaşındaki Aykut’un haberini okuyup baygınlıklardan baygınlıklara gark oluyorum.

E ne yapalım? Bir yerlere tutunmak lázım. Beton tedavi babında, jiletlik şarkılardan medet umuyorum.

Son bir haftada Elvis Costello klásiği I Want You’yu kaç milyon kez dinledim bilmiyorum. Sahibinin sesinden olsun, Fiona Apple’ın vokaline Elvis Costello’nun gitarıyla eşlik ettiği versiyon olsun... Muhtelif yorumcuların sesinden habire, habire, habire I Want You’yu dinliyorum.

Odaya girip çıkanlara fenalık geldi. Yakında toplaşıp beni linç ederlerse şaşırmam. İnsanın son nefesinde şaşıramaması da pek parlak bir durum değil, takdir edersiniz.

I Want You, benim, ruh hálinin lacivert tonlarında seyrettiğinde medet umduğum şarkılardan biridir. Bunun bir gömlek üzeri, Ahmet Kaya’ya filan tekabül eder; onu da söyleyeyim, ordan hesap edin.

"Ha girdim, ha girecem" makamında, depresyon falezlerinin kenarında, aportta beklediğim nokta...

Tam o anda, içinden lacivert geçen bir haber gördüm, bırakın ruh hálini, dünyam değişti.

Lacivert Yapım isminde bir yapım şirketi, Vekilstar olarak tanımlanan Türkiye Vekilini Seçiyor isminde bir yarışma projelendiriyormuş efen’im!!!

Görmüş olmalısınız; Çarşamba günü Kelebek’in manşetiydi.

Bu yarışma ’sayesinde’ halk milletvekili adaylarını tanıyacak ve kendi adayını gönderdiği oyla belirleyecekmiş.

Adaylar, milyonların karşısında planlarını anlatacakmış.

Projenin sahibi Çiğdem Savaşçıoğlu; "Yedi aday, yarışma başlamadan önce bir hafta eğitim alacakr. İlk programda adayların iki dakikalık kampanya filmleri yayınlanacak" şeklinde özetlemiş hadiseyi.

Şu sıralar, jüriyi belirliyor ve kendilerine kanal arıyorlarmış. Ama jüri konusunda, aşağı yukarı, bir fikirleri varmış.

’Fikir’lerden biri olan Semra Özal, bu konuda; "Teklif geldi, kanal arıyorlarmış. Eğer iş ciddiye binerse düşünürüz. Çünkü bu ciddi bir yarışma gibi duruyor. Faydalı olacağına inanıyorum" buyurmuş...

Diğer ’fikir’ler de şu şekilde: Esat Kıratlıoğlu (Saç modeli enteresanlığı açısından Şarkı Söylemek Lázım’ın Erol Büyükburç’una bulunmaz alternatif.), Kamer Genç, İsmet Sezgin, Hüsamettin Cindoruk ve reklamcı Bora Egemen...

Naçizane katkımız olsun: Kendine aşk şiirleri yazdığı RTE’nin resminin basılı olduğu tişörtler yaptıran Nil Demirkazık, Bakan Düşüren Kadın Aynur Aydan (Siyasetçi denen türü o tanımayacak da kim tanıyacak?), Kürşad Tüzmen’in kardeşi popçu Tüzmen (Arada şarkı felan da attırır; hem Kürşad abisi kendisine kovboy temalı klibi olan şarkısında vokal desteği atmıştı; o da bu sayede kont-jest şey ettirmiş olur.), Ajdar (Açmaya gerek yok. O, her bi’şeyden anlar...) gibi ’fikir’ler de var bu hayatta.

Değerlendirilsin isteriz. Seçime yaklaştığımız şu dönemde, seçimin ciddiyetine ’ciddi’ bir katkıları olabilir. Önermesi bizden; lacivertin en lacivertinden tonlarda sunduğumuz saygılarımızla birlikte...
Yazının Devamını Oku

Hay salak hay!

Ya da o gıcık tabirle; "Why high one why?" mı deseydik? Geçtiğimiz haftasonu, Moviemax’de "The Queen" (Kraliçe)yi izledim.

Şansına nail oldum mu demeli, talihsizliğine düştüm mü demeli, bilemedim... Yok, bilebildim: B seçeneği... Talihsiz bir durumdu yani.

Filmin lansman paketçiklerinden birinde, bu filmde üstlendiği II. Elizabeth rolüyle, bu sene Altın Küre’ydi, Oscar’dı, şuydu buydu, ne kadar ödül varsa, hepsini silip süpüren ve afiyetle işkembeye gömen ve Allah için hakikaten de olağanüstü bir aktris olan Helen Miller, rolünü nasıl algılayıp çalıştığını şöyle anlatıyordu: "Çoook geriye çekilip ordan baktım."

Efen’im, içinin en kapalı kapılar ardındaki odalarında durup, dışarıya doğru, mesafeli mesafeli bakmış. Çünkü, Kraliçe’nin de hadiselere öyle baktığına dair kanaate varmış. Dersine çalışırken...

Şöyle söyleyeyim: Ben de filme, lahana gevişi getirme kraliçesi gibi hissetmecesine, öyle baktım.

Eeen içimdeki odadan, burnu havada bir zap kraliçesi (Konunun içinden kraliçe geçiyor ya, monarşinin dalağını yaralım) edasıyla...

Halk, pardon, kamarası kısmış avamların kraliçesi edasıyla...

Halk arasındaki tabirle kanepe denilen tahtına kurulmuş kraliçe edasıyla: Kurulmuş, en içinden bir yeri, esnemek şöyle dursun, içiiin içiiin, horuuul horuuul uyurken...

Hayatımda bu kadar bayık kaç film izlemişimdir, inanın bilemiyorum.

Bilenler bilmeyenlere anlatsın: The Queen, Prenses Diana’nın ölümünün haftasında Kraliçe II. Elizabeth’in takındığı tutum ve Blair’in bunda oynadığı rol üzerine kurulu. Ona herhangi bir şekilde "kurulu" denirse tabii...

Zaten monarşiye kılım, Bush yaltakçısı Blair’e ziyadesiyle kılım, High Fidelity, My Beautiful Laundrett gibi filmlerinin hastası olmama rağmen, filmin yönetmeni Stephen Frears’a da kıl oldum.

Sonra, Bush Kraliçe’yi gerçek hayatta bir öptü. Öpünce geçti... Benim kıl olma durumum yani...

En baş kılın kim olduğunu hatırlayınca...

Bildiğiniz üzre, George W. Bush, II. Elizabeth’i, geçtiğimiz hafta Beyaz Saray’da ağırladı. Kendini bilen bir dingil olduğunu zannetmiyorum, muhtemelen Beyaz Saray’daki danışmanlar akıl etmiştir: Kraliçe’nin karşısında herhangi bir protokol saçmalığı sergilemesin diye herif önceden, hızlandırılmış nezaket kursu aldı.

Ve ezberi fena olmasa gerek, protokol kurallarında çuvallamamayı becerdi.

Ve fakat, Kraliçe’yle birlikte huzuruna çıktıkları 7 bin kişilik kalabalığı, Kraliçe’ye; "Hanımefendi, benden önce 10 başkanla daha yemek yedi. Kendileri ABD’nin 200. kuruluş yıldönümünün kutlandığı 1776’da da buradaydı" demek suretiyle kahkahadan kırdı geçirdi!!!

Yazıyı bir başka filmi, The Manchurian Candidate’i anarak bağlamak isterim müsaadenizle. O filmde, ABD’nin büyük şirketlerinin, beynine çip yerleştirmek suretiyle, ABD Başkanı olmak üzere nasıl bir kukla yarattığı anlatılır.

Benim elimden Bush’un bu şekil, insan taklidi yapan bir maymun olduğuna inanmaktan başka bir şey gelmiyor. E, ismini taşıdığı babasının da bir zamanlar CIA Başkanı, ABD Başkanı gibi titrler şey ettirdiğini düşününce...

Eskilerde ABD bir halt yerdi, sonra onun filmi çekilirdi biliyorsunuz. Dikkatli nazarlarınızdan kaçmamış olsa gerek; bir süredir, önden filmi çekiliyor, sonra hadise gerçekleşiyor.

Vallahi neredeyse eminim. Bush insan taklidi yapan bir android filan...

Evet, hurray for the conspiracy theory! Yaşasın komplo teorisi!!! (Filmler bizi andı, sormayın!)
Yazının Devamını Oku

Sevgili günlük

Benim bildiğim, hırsız olmamak, bir erdem değildir. Olması gerekendir. Ama nedir? Bizde hükümranlığı sürecinde Karun’la aşık atmayan lider, marjinal sayılıyor. Ayıptır söylemesi demeyeceğim; senle aramızda ayıbın yolları kayıp; birkaç gün önce, revirde, makattan kolum kadar bir iğne yedim. Bir gece evvelinde yatakta, istifrağ ederek uyandım. Sabaha kadar da safrada ne varsa şehrin kanalizasyon sistemine kattım. Kalkıp işe geldiğimde de 30 saniyede filan bir yoklayan, şok dalgası gibi delip geçen mide spazmlarıyla eğilip büküldüm.

Ağzıma hiçbir şey süremedim, ilaç almak için gırtlağıma iki lokma tıkmaya kalksam direkt ilaçla birlikte çıkarıyordum zira. Her iki bacağımın da kaval kemikleri, sanki iki ayrı yönden çekiliyordu. Yürümekte güçlük çektim.

Anlamak mümkün değil. Tahliller yaptırıyorum, bilmem ne... Hepsinde de camız gibi çıkıyorum. Fakat tüm hayatımda bu kadar sık hasta düştüğüm bir yılı da hatırlamıyorum.

"Virütik háller" dedi doktor. Memleket ahvaline yorma taraftarıyım naçizane...

Okkkadar isterdim ki, şöyle Bridget Jones’unki kıvamında bir günlük olabilseydin de "Ah tatlım, bugün Mark Darcy’e böyle göz süzdüm, yarın da Daniel Cleaver’la şöyle flört edicem" falan tadında bir şeyler karalayabilseydik.

Neylersin ki bizim gündemimiz çipil gözlü Baykal’cılardan, fındık bıyıklı AKP’lilerden, ne dediğini anlamak için konuşurken altyazı geçilmesi isabetli olacak, hoş, ruh sağlığı açısından ne dediğini anlamamamız daha da isabetli sayılabilecek Vali Muammer Güler’den, posss bıyık-kara Ray Ban’li ’karizma amca’ Celalettin Cerrah’lardan ibaret...

SEVİLMEDİĞİNİ BİLİRDİM AMA...

Sabahtan beri outlook-express Baykal ile ilgili e-postalardan yıkılıyor. Bununla birlikte sayısız telefon da geldi.

Baykal’ın sevilmediğini bilirdim de bu kadarını tahmin etmezmişim. Gelen mesajların yüzde 99’u lafı; "N’olur seçime kadar her gün sırf bunu yazın" şeklinde bağlıyor. Kalan yüzde 1’i de, "Tamam biz de Baykal’a kılız ama rejim tehlikede; zaman birleşme zamanı; insanları boş oy kullanmaya teşvik etmeyin" diyor... Ha, bir de o yüzde 1’in yüzde 0.5’ilk bölümü var ki, Deniz Baykal’ın en azından bir yolsuzluğu, hırsızlığı olmadığını hatırlatıyor.

Henüz delirmediysem şayet, illá ki yakınlarda delireceğim... Şu hayatta hep ehven-i şere mahkûm olmak zorunda mıyız biz?

Benim bildiğim, hırsız olmamak, bir erdem değildir. Olması gerekendir. Ama nedir? Bizde hükümranlığı sürecinde Karun’la aşık atmayan lider, marjinal sayılıyor.

Ah be günlükçüm; bir kere de akım diyeyim de bir kısım okur kakam dedim gibilerinden algılamasın; o günleri görmek nasip olacak mıdır dersin?

Bir okur; "Kendiniz için kullandığınız ’Deniz Baykal sosyal demokratsa ben de albino bir zenciyim’ lafınız çok ilginç geldi; melez misiniz?" diye sormuş; hesap et yani...

Kimseyi boş oy kullanmaya teşvik ettiğimiz falan yok maazallah. Bilakis, solun, Deniz Baykal’sız bir şekilde, birçoklarının üzerinde hemfikir olabileceği bir ismin, meselá son derece düzgün bir şahsiyet olan Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in liderliğinde birleşebileceğine dair, bir mucizeyi şiddetle umarcasına ümitlerim var.

Ben boş oy kullanın demedim ki günlükçüm; meselá 13 Mayıs’ta İzmir’de vuku bulacak Cumhuriyet Mitingi’nde, meydanları dolduracak insanların, AKP’yi protesto ederken aynı zamanda Baykal’ı da CHP’nin, cumhuriyetin, memleketin selámeti adına istifaya davet etmesini önerdim.

Ha, diyeceksin ki Baykal da sizi bekliyordu, evine dönmek için; o da ayrı... Muhtemelen ve maalesef mıhhh gibi kurulduğu yerden bir milim kıpırdamayacak, müzmin muhalefetin sefasını sürmeye devam edecektir.

Zira cümleten malumumuz olduğu üzre, kendilerinin iktidar olmak gibi bir derdi de yok. İktidar olup n’apacak ki; o zaman laf yerine iş de üretmesi lázım... Eh, ona da ne heves ne de niyeti olduğunu hiiiç sanmıyorum.

ÖYLE BİR 1 MAYIS Kİ

Memleket, benzetmek gibi olmasın ama hani 1977’den beri yaşanmış en korkunç 1 Mayıs’ı yaşadı. Böylesi eşi menendi bulunmaz bir kepazelikle ilgili güya solun neferi Deniz Baykal ağzını açıp iki kelime laf etti mi? Etmedi.

Öyle bir 1 Mayıs yaşadık ki iki gözüm günlükçüm; kafelerde oturup uslu uslu yemeğini yiyen insanlar tokatlandı polis tarafından; yerlerde sürüklenen gençler, copla mopla bile değil, makineli tüfek kabzasıyla dövüldü; yaşlısı genci, eylemle ilgisi olanı olmayanı, biber gazına maruz kaldı.

O sırada kahvenin birinin önünde oturmak gibi bir ’suç’u olan 75 yaşındaki İbrahim Sevindik, gazdan etkilenerek fenalaştı. Oğlu tarafından Taksim İlkyardım’a, yolların kapalı olması nedeniyle maalesef geç ulaştırılabildi. Sevindik’in kalbi durdu, müdahaleyle hayata döndürüldü. Ancak yorgun ve yaşlı bünyesi, bu hırpalanmayı en fazla 36 saat kaldırabildi ve Sevindik, hastanede hayatını kaybetti. Oğlu şimdi, dava açmaya hazırlanıyor.

Bununla birlikte, 1 Mayıs günü haber yapmaları yasaklanan ve polis tarafından tartaklanan gazeteciler de geçtiğimiz gün bir yürüyüş düzenleyip sorumluları istifaya çağırdılar.

Ah be güzelim günlükçüm, hayat bayram olurdu, öyle çağırınca gelseydi bunlar...

VERDİMSE BEN VERDİM

Neymiş; güvenlik önlemi alınıyor. Oturup karı-koca salatasını yiyen vatandaşların suratına Osmanlı tokadı, cop mop indirmek suretiyle...

Güler gazetecilerin ziyareti sırasında; "1 Mayıs sonrası çeşitli sorunları biz de tespit ettik. Bununla ilgili en kısa sürede çalışma yaparak sorumluları cezalandıracağız" şeklinde bir cümle, lütfedip kurmuş nihayet...

Pardon da?.. 1 Mayıs günü, NTV’de Oğuz Haksever’in karşısına geçip bir yandan Haksever’e nasıl sorular sorması gerektiği konusunda diskur çekerken bir yandan da gef gef gerinerek "Emri ben verdim" demiyor muydu kendileri? Verdimse ben verdim tavrına ne oldu bir anda abi?

Nitekim, Cumhuriyet muhabiri Alper Turgut da Güler’e; "Sizin hakkınızda da suç duyurusunda bulundum. Umarım İçişleri Bakanı yargılanmanız için gerekli izni verir" demiş.

Otur ağla yani. Abdülkadir Aksu, ’güvenilir’ merci...

Görüşmenin sonunda gazeteciler topluca İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve Beyoğlu Emniyet Müdürü Tuğrul Tek hakkında suç duyurusunda bulunmak üzere İstanbul Adliyesi’ne gitmişler.

Göreceğiz bakalım, ne mene bir sonuç çıkacak...

Aaah be günlükçüm; senin bu Polyanna’nın kalbi kadar beyaz sayfalarında (!) derdimizin aşk meşk olacağı günleri görmek ne zaman nasip olacak???
Yazının Devamını Oku

Gündeme rağmen yine de şükür

İki haftadır kafamın içinde bir eşek arısı kovanıyla dolaşıyorum. Hani bu ülkenin gündemi hiçbir zaman İsviçre’ninki gibi bir şey olmamıştır, ama bu kadarına da artık ne denir bilemiyorum. Arkadaşlarla kavgaya tutuşup birbirimizle hakaretamiz konuşmamız gerektiğinde, lafa "Değerli arkadaşım" diye girmek gibi bir huy edindik son zamanlarda. TBMM model küfürleşiyoruz anlayacağınız.

Öyle yapıyor ya onlar kürsüde söz alınca: "Değerli arkadaşlarım, yatacak yeriniz yok, köylü sizi fena öpecek."

"Sayın vekil arkadaşlar, biz sizin ne şerrrrefsiz olduğunuzu gayet iyi biliyoruz" vs...

Biz de o şekil takılıyoruz: "Değerli arkadaşım, şu yazıyı bir an önce yolla, oraya gelirsem ebenle halvet olmayı düşünüyorum."

"Sayın editör, hareket çekme, hareketin tillahını görürsün" filan...

Dün yine işe gelmişiz, mayıstan beklenmeyecek derecede puslu, pis bir hava... "Bez çocu’m, bu gündeme bu havalar yakışır" diyor, tabiat bile...

MİSLER GİBİ ALBÜM

Tek derdim, günü kapatmak, kepengi indirmek, eve gitmek ve battaniyenin altına kıvrılmak. Hayatta işim olmaz, yeşil çay filan istiyor canım, kıvam o kıvam...

Sonra üst üste iki güzellik oldu. Önden kocaman bir çiçek buketi geldi. Hangi beyaz atlı prensten diye bakmaya kalmadı; meğersem Ayça’nın içinden gelmiş, o göndermiş.

Hemen akabinde Sony BMG’nin paketinden, epeydir hazırlandığını bildiğimiz ve merak ve hevesle beklediğimiz Göksel’in Ay’da Yürüdüm albümü çıktı.

Eh, böyle bir gün ancak böyle kurtulur... Canlar canı bir kankadan ’içimden geldi çiçeği’ ve her daim hastası olduğumuz, hiç yanıltmayan Göksel’den yine misler gibi bir albüm.

Dışarıdaki, yukarılardan biri ortamın üzerine tükürüyormuşçasına yağan yağmura baktım baktım, o bile gözüme sevimli göründü; "Yağmur yağıyor şakır şakır / Yarabbi şükür şükür, Yarabbi şükür şükür" şeklinde terennüm etmeye başladım.

O sırada o hálimi müşahade eden biri; "Eh, değerli arkadaşım, sonunda hepten sıyırdın sanırım balatayı?" cümlesi eşliğinde odaya daldı.

"Hayat güzel be aslında" dedim. İşaret parmağını şakağına götürüp, daireler çizmeye başladı; "Tırlatman hayırlı uğurlu olsun" mánásında... Umrumda bile değil valla...

Göksel’in Ay’da Yürüdüm adlı albümünün çıkış şarkısı olarak Yarabbi Şükür belirlendi ve ilk klip de ona çekildi bildiğiniz üzre.

Bundan bir önceki albümün çıkış şarkısı Karar Verdim’i andıran ve yine onun yönetmeni Murad Küçük tarafından çekilmiş bir iş. Yalnız bu daha rengárenk... Parlak, cıvıl cıvıl fonlar önünde, stilde kopmuş, eni konu zayıflamış, yeni saç modeliyle iyiden iyiye bir içim su olmuş, lolipop tadında Göksel, şarkısını söylüyor.

Yağmurlu mağmurlu bir klip çekmekten özellikle imtina edilmiş. Ki bana sorarsanız, çok da iyi edilmiş...

"Çocukken kurduğum hayallerin peşine düştüm. Aklıma koymuştum bir kez; en iyi ihtimali gerçeğe çevirebilirdim. Dağları aştım, tehlikeli suları aştım. İçimdeki yabani otları kopardım, şarkı yaptım. Belki de beni acıtan neyse, işte onu unutmak için şarkı söyledim. Öyle mutlu oldum ki! Ayaklarım kesildi yerden, sanki Ay’da yürür gibi..." Böyle diyor albümün tanıtım afişinde Göksel...

Kendileri, Depresyondayım şarkısı yüzünden üzerine yapışan depresif kadın imajından illallah getirmiş, kendi hayatında Allah gani gani artırsın; samimi temennimdir- gayet mutu, mesut bir insan bilindiği ama nedense, çoğunluk tarafından bir türlü kabul edilemediği üzre...

Bu albümde, vallahi mutluyum söylemini, Ay’da yürümeye kadar vardırmış durumda nitekim. Ki yakışır derim. Gün gelir, saadetten Satürn’ün halkalarında paten yaptığını bile görürüz inşallah. (Hoş, bendenizin depresyona girmek için aportta bekleyen bünyesi, albümün neredeyse en depresif şarkısı Çok Kötü Şeyler’i favori bellemiş bulunuyor; ayrı...)

İÇİM AÇILDI

Ki Göksel bende zaten uzaylı gibi bir intiba bırakıyor. Dış kapının dış mandalı birisinin varlığı insanın bu denli içini açar mı yahu? Kadına, yüzümde salak bir tebessüm konmadan bakmayı beceremiyorum resmen.

Şu piyasanın en nev-i şahsına münhasır, en kendine ait sesi ve sözü olan, en sular gibi duru, en magazin paçozluklarından muaf, en lokum şahsiyetlerinden biri, her zamanki gibi muhteşem bir şekilde dönmüş bulunuyor.

Bu da bugünün "Şimdi de iyi haberler" sunumu olsun. Hayırlı uğurlu olsun. Şükürler olsun...

Oh be...
Yazının Devamını Oku

Mağrur olma padişahım, senden büyük parti var

Rejimin elden gittiğini düşünenler için en büyük sorunu AKP midir? Çok şüpheli... Hatta hiç zannetmem.

Ömrü billah AKP’yle işi olmayacak, kendini solcu addeden bir İzmirli olarak, AKP’den evvel Deniz Baykal’sız bir hayat yaşamayı dilediğimi söyleyebilirim.

Ve çok iyi biliyorum ki bu konuda yalnız değilim.

Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük lüksü, Deniz Baykal’ın varlığıdır.

Zira Baykal başında olduğu sürece CHP’ye oy vermeye tövbeli, benim gibi çok insan var.

E, CHP’nin başında, olası en ’sağcı muhafazakár’, hatta faşizan ve zırva ötesi ahkámları buyura buyura, hiziplerden hizip beğene beğene, bir tıpaç olarak mıhhh gibi duruyor hazret... Beton tadında bir inatla; ona kalsa ki kalıyor korkarım- ezelden ebede...

İlk kez geçen gün ciddi ciddi tartışılsa mı diye ’bir kısım medya’ arasında konusu bile geçti. Geçtiğimiz hafta birçok farklı yerde dillendirildiğini duydum. O kadar sık duydum ki: "Bir miting de Deniz Baykal CHP’nin başından çekip gitsin diye düzenlenmeli..."

Rüştünü ispat ettiği günden beri CHP’ye oy vermiş, sülaleden CHP’li nice arkadaşım, ağlaya zırlaya boş oy attı geçen seçimlerde. Sırf Deniz Baykal yüzünden...

Ki bu insanlar, olan bitenlere rağmen, düşmüş CHP ehven-i şerse, Deniz Baykal’lı CHP, ’şer kare’dir hesabına, sek şere prim vermeye bile niyetli... Düşünün artık...

Ha, diyeceksiniz ki sosyal demokratlık bir misyondur. Sırf Deniz Baykal yüzünden CHP’den geçmek, kabileye ihanete girer.

Hiç de bile girmez efen’im.

Kaldı ki Deniz Baykal sosyal demokratsa, ben de albino bir zenciyim. Ve Deniz Baykal’ın icazeti olmadan öksürmeye bile cüret edilemeyen bir partinin misyonunu yerine getirdiğini iddia etmek, safdilliğin ötesine geçer...

Adam, hayatta yapmaz ya, ah keşke, bir çekip gitse, CHP, geçen seçim aldığı oyun en az dört katını almazsa, ben de bir şey bilmiyorum.

Yok gitmezse, geçtiğimiz seçimde ehven-i şerdir diye yanılıp da oy verenler haricinde kimden oy alır, barajı geçebilir mi, maalesef onu da bilemiyorum...

"Pek ’sayın’ Baykal; nüvenizde bir dirhem insaniyet, insaf kırıntısı, haysiyet varsa, bırakınız, gidiniz. Vaktiyle vaat etmiş ve fakat fırrr dönmüş olduğunuz kararı, Allah ve cumhuriyet aşkına uygulamaya koyunuz; mutfağınıza dönünüz, Olcay Hanım’la birlikte palamut yahnisi pişiriniz, Antalya’daki bahçenizi sulayınız, falezin dibinden denize giriniz, torunlarınızı filan seviniz...

Yeter ki sizi görmeyelim, duymayalım, bilmeyelim.

Bu rejimin bekçiliği size kaldıysa, ben almayayım; alana da mani olmayayım.

Yettiniz. Yetmeleri tükettiniz." Der idim, ama bunu beklemek de ayrı gerzekliktir, gayet iyi biliyorum.

Onun yerine, benim gibi düşünen çoook insanın da ricasıyla, CHP’lilere yalvarıyorum: Baykal’dan tez vakitte kurtulun. Kurtulmanın illa ki bir yolunu bulun. Nokta.
Yazının Devamını Oku

Açık tımarhane

1 Mayıs Salı günü Muammer Güler sağolsun, ergenliğimden beri ilk kez otostop çektim. Gümüşsuyu’nda oturuyorum. Taksim’in tabiri caizse, ayak ucunda yani...

Sabah toplantıya yetişme derdinde, olağandan da erken bir saatte evden çıktım. Havzaya otomobil sokmuyorlar. Taksi maksi aramayacaksın yanisi.

E, iyi, anladık.

İyi de...

Otobüs filan da hakgetire...

Dolmuşlar çalışmıyor.

Metro, iptal...

Soğolsun, bir beyefendi, Mecidiyeköy’e kadar attı beni. Ordan, bir başka beyefendiyle taksi paylaştık, vs...

Karşıdan gelenlerin işi daha zor: Köprü tek şerite indilirmiş. Polis o tek şeritten geçen otomobilleri de aramadan taramadan geçiriyor. Vapurlar kaputt...

Sabah saatlerinden öğleden sonraya kadar, tabanvay taburları şeklinde yollardaydı İstanbul sakinleri. İşlerine gidebilsinler de valiye rağmen gayrı safi milli hasılaya mütevazı katkılarında bulunabilsinler diye...

Şu hayatta görülebilecek en acayip işçi bayramı eylemini, Muammer Güler’in sayesinde müşahade ettik. Çalışmaya çalışan herkes sokaklarda yürüyüp, Muammer Güler aleyhine sloganlar atıyordu.

Sırf Salı günü aldığı ahlar, torununun torununa filan yeter, öyle söyleyeyim. Ki müstehaktır derim...

İşin komik yanı şu ki, ’kriz nasıl yönetilemez’ başlığı altında sanat sergileyen Muammer Güler, halkı alınacak önlemler konusunda uyardığını iddia etmekle kalmıyor, meselá yarım gün filan tatil ilan edilmemesini de, "Halkı galeyana ve ortamı kaosa çevirmemek yolunda" sergilenen sağduyulu bir tavır olarak değerlendiriyor.

Elimizde ne var peki? Galeyanın ve kaosun feriştahı...

İstanbul, açık bir tımarhaneye benziyor. Başhekim takımının da bir şekilde üzerine geçirecek beyaz gömlek bulmuş koğuş sakinleri olduğu söylenebilir en hafif tabirle...

Vali Muammer Güler, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah...

Bir kábusa rüya takımını kurmaya niyetlenseniz, daha iyi bir sac ayağı tahayyül edemezsiniz.

O günün akşamı, Hürriyet’in 59. kuruluş yıldönümü kutlandı. Şermin (Terzi), yılın en iyi röportajı ödülünü alacaktı. Ve fakat, törene katılamadı.

Niye?

Sabah çocuğunu okula bırakmıştı ve yolu Taksim’den geçiyordu. Çocuğunu okula bıraktığı için, yolu Taksim’den geçtiği için, polis kendisini biber gazı manyağı yaptı.

Bir avuç eylemci, 17 bin polis, 900’ün üzerinde gözaltı.

Vali Muammer Güler kriz yönetti. Bravo.
Yazının Devamını Oku