GeriDoğan HIZLAN Sosyal medya ve geçmiş
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sosyal medya ve geçmiş

İhsan Yılmaz’ın Kültürazzi köşesinde olayı okuyunca şaşırmadım.

Ataol Behramoğlu’nun şiiri diye yayımlanan bir metne şair benim değil dese de karşısındakileri buna inandıramamış.

“Bu metin sizin isterseniz araştırın” diyecek kadar da ısrarcılar.

Korkarım bu iddiada bulunan kişi onun adıyla bir şiir de yayımlar.

Sosyal medya düzeltmeleri pek itibar görmüyor, düzeltmeler karınca duası gibi konuluyor, böylece yanlış bilgi hafızadaki kalıcılığını koruyor.

Genellikle biz özeleştiri sevmeyiz, ayrıca düzeltmeler de bizim şişkin egomuzu söndüreceğinden yüz vermeyiz. İşin kötü tarafı bu yanlışlar tarihe öyle geçiyor.

Sosyal medyada yayılan yanlışlara verilecek örnek o kadar çok ki... Bir kaçını tekrarlarsak, okurlarımız ya da sosyal medya kullanıcılarımız yazılı kaynağa bakma zorunluluğunu duyarlar, düzeltme ile de karşı karşıya kalmazlar.

Bir dergide Behçet Necatigil’e ait olduğu belirtilen bir şiir yayımlanmıştı, Necatigil üzerine çok çalıştığım için böyle bir şiire rastlamadım.

Kızı Ayşe Sarısayın’a sordum, o da böyle bir şiiri olmadığını söyledi. Araştırmalarımız sonunda şiirin Metin Üstündağ’a ait olduğu anlaşıldı.

SAHTE VEDA MEKTUBU

Yıllar önce e-postama önemli bir yazı düşmüştü: “Marquez’in Veda Mektubu”.

Gabriel Garcia Marquez’in ölümünden kısa bir süre önceydi. Gelen bilgiye göre bir veda mektubu yazmıştı ve bunu paylaşmıştı.

Kitap fuarlarından tanıdığım Marquez’in ajanı Carmen Balcells’ten gerçekliğini sordum. Böyle bir mektubun olmadığını söyledi.

Ertesi günü Hürriyet hariç birçok gazetede sahte mektubun yayımlandığını gördük.

Gerçi sosyal medyadan önce de bu tür hatalar yapılırdı.

Bir yazarımız ünlü bir gazetede adını kendisinin uydurduğu bir filozofun adıyla bir düşünce yazısı yayımladı. Bunu takip eden günlerde o yazar kaynak gösterilerek yazılmış birçok yazı okuduk.

Şakacı biri olsa gerek, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı taklit ederek bir şiir yazmış, bir dergide de bu şiir yayımlanmıştı.

Çeşitli kitaplardan yapılmış alıntılardan oluşan sözüm ona özgün bir kitap hazırlanmış ve bu kitap tanıtım için pek çok basın kuruluşuna ve isme gönderilmişti. Sonra anlaşıldı ki kitabı haftalık bir dergi haber amaçlı hazırlamış ve bu kitap üzerine kimlerin yazı yazdığını açıklamıştı.

Behçet Necatigil’i kendi seçtikleri şiirlerden oluşan bir kitap yayımlamıştım.

Yılın dökümünü yapan iki yazar, kitabın Konur Ertop’a ait olduğunu yazdılar. Ben hiçbir şey yazmadım.

Rahmetli Atillâ Özkırımlı, kitabın görülmeden bu yazıların yazıldığını bir yazısıyla açıklamıştı.

TAKMA İSİMLER  MESELESİ

Birçok yazar takma adla kitaplar çıkarmıştır. Kimi önem vermediği kitapları takma adla yayımlamış, kimi de bilinmemek, tanınmamak için böyle bir yola başvurmuştur.

Biz Hürriyet Gösteri’de bu konuda bir ek yayınlamıştık.

Sanırım bir yazarın eserlerinin bütününü okumadan, incelemeden bir araştırma ortaya koymak eksik bir çalışmadır.

Nâzım Hikmet’ten Peyami Safa’ya, Orhan Veli’ye kadar geniş bir çalışma alanı.

Şimdi Peyami Safa için yapılacak bir araştırmada Server Bedi adıyla yazdığı kitaplar da yer alacaktır.

Sosyal medya ve geçmiş

ENVER GÖKÇE ÖDÜLÜ NİHAT BEHRAM’IN

Enver GÖKÇE Toplumcu Gerçekçi Şiir Ödülü bu yıl Nihat Behram’a verildi.

Enver Gökçe (1920–1981) ile Seyranbağlar’daki huzurevinde ziyaretine gittiğimde tanıştım.

Sedat Örsel’le beraber yaptığımız ‘Yaşayan Edebiyatçılar’ dizisinin çekimi için gitmiştim.

Şimdi onun için Ali Ekber Ataş bir kitap hazırlıyor:

‘Doğumunun 100. Yılında

Dağın Göğsündeki Şair

Enver Gökçe’ye Armağan

İnceleme/Anlatı/Portre’

Kitaba bir önsöz yazacağım.

Usta şairi ‘Dost’ şiiriyle analım:

“Ben berceste mısraı buldum

Hey ömrümce söylerim

Gözden, gezden, arpacıktan olsun

Hey ömrümce söylerim

*

Gel günlerim gel de dol

Gel Aydınlım İzmirlim,

Gel aslanım Mamak’tan

Erzincan’dan Kemah’tan.” 

X

Otelde yaşayanlar

Nejat İşler’in, ‘Hayatım Bir Sırt Çantasına Sığdı’ yazısını okuyunca otelde yaşayanları hatırladım.

Necip Fazıl’ın ‘Otel Odalarında’ şiirinin dizeleri birden bir sızı gibi içime düştü:

“Ağlayın, âşinasız, sessiz can verenlere

Otel odalarında, otel odalarında!

Gerçekten de evler bizi ne kadar çok meşgul eder. Eşya ve gündelik ihtiyaçlar, yaratıcılığın kaçta kaçını alır, hiç hesap etmedik?

Yahya Kemal Beyatlı, Park Otel’de yaşıyordu.

Ünlü şair Fernando Pessoa da bir motelde yaşarmış, iki büyük bavul içinde de kitapları ve yazdıkları varmış.

Gazeteci İhsan Ada da anımsadığım kadarıyla ömrünü otelde geçirdi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri

Yazının Devamını Oku

Selim İleri’yi kutluyorum

Erdal Öz Ödülü, bu yıl Türk edebiyatının büyük ustası Selim İleri’ye verildi.

Roman, öykü, deneme, inceleme dallarında verdiği ürünler, iyi bir yazarın edebiyatı bir bütün olarak değerlendirmesinin seçkin örnekleridir.

Birçok yazar kendi eseri, kendi yaratıcılık ekseni çevresinde döner.

Selim İleri, Türk edebiyatının birçok ustası üzerine yazılar yazmıştır, edebiyatın unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış yazarlarını, kitaplarını incelemiş, onların yeniden okunmasını sağlamıştır.

Türk romanları üzerine yazdığı kitap, her roman okurunun başvuru kitaplar listesindedir.

Ayşe Sarısayın’ın hazırladığı söyleşi kitabı, onun edebiyat kavramından neyi anladığını, geniş açıdan edebiyata ve eserlere bakışını yansıtır.

Tüyap Onur Ödülü’nü aldığı yıl Faruk Şüyün’ün hazırladığı ‘Arkadaşım Selim’ kitabında, onun nice edebiyatçının adını andığını görürsünüz.

Hürriyet Yayınları’ndan çıkan kitabına son sözü yazmıştım.

Yazının Devamını Oku

Mebus ve şair Mehmet Âkif Ersoy

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi bir kitap-albüm yayımladı: ‘Mebus ve Şair Mehmet Âkif Ersoy’ İlk sayfada şairin bir fotoğrafı, onu takip eden sayfada da ‘İstiklâl Marşı’nın metni yer alıyor.

Başkan Fatma Şahin, ‘Sunuş’ta marşın kabulünü anlatıyor:

“Meclis’in 1 Mart 1921 günü Mustafa Kemal Paşa başkanlığında yapılan oturumunda Hamdullah Suphi, Mehmet Âkif’in gönderdiği şiiri okur. Her kıta ayrı ayrı alkışlanır. Şiir, 12 Mart 1921 günkü oturumda milli marş olarak kabul edilir.”

2021 İstiklâl Marşı Yılı’ olarak kabul edildi.

Kitap-albümün içeriği:

Mebus ve Şair-Ömer Faruk Şerifoğlu

Şerifoğlu’nun yazısında ’Neden Mehmet Âkif?‘in seçildiği irdeleniyor.

Mehmet Âkif Ersoy

Yazının Devamını Oku

Yunus okuyalım, Yunus ilahileri dinleyelim

Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu’nun icra ettiği ‘Yunus İlahileri’ni dinledim.

Topluluk, 1990 yılında Kültür Bakanlığı’nca açılan sınav neticesinde oluşturulmuş ve 1991 yılı nisan ayında Konya’da çalışmalarına başlamış.

Kurucusu Sanat Yönetmeni Tevfik Soyata. Daha sonra sırasıyla Ahmet Çalışır ve Ahmet Yılmaz bu görevi üstlenmişler.

Benim dinlediğim kayıtların sanat yönetmeni Yusuf Kayya.

Topluluk Türk Tasavvuf Müziği alanında ülkemizde kurulan ilk ve tek resmi sanat kurumu. Çalışmalarına başladığı günden itibaren başta Mevlevi müziği ve sema olmak üzere tasavvuf Müziğinin bütün formlarından, geçmişten intikal etmiş eserlerle birlikte günümüzde bestelenen eserler de geleneksel icra tarzına sadık kalarak icra edilmekte.

Konya’da gerçekleştirdiği periyodik programlarda, “Mevlevi ayini, Tevşih, Naat, Durak, İlahi, Nefes” gibi dini müzik formları ile birlikte, Türk müziğinin dini olmayan formlarından oluşturduğu programlarıyla da konserler vermekte.

Bu çalışma, Türk tasavvuf edebiyatı ve düşünce âleminin değerli kilometre taşlarından, Anadolu kültürünü oluşturan ve mayalayan tasavvufi tekâmül mefkûresinin ‘katredeki ummân’ temsilcisi, gönül insanı Yunus Emre’nin güftelerinden oluşturulan, Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu’nun arşiv değeri taşıyan icralarından bir seçkiyi kapsamakta.

Albümde Yunus Emre üzerine bilgi de verilmekte.

İki CD’den oluşan albümün içindeki parçalar:

Yazının Devamını Oku

Elinizi uzatacağınız bir yere koyun!

İyi bir yazarın iyi yazarlar üzerine yazması kendisi için risklidir. Çünkü hem öznel yargılarını yazacak hem edebiyat tarihindeki yerini es geçmeyecektir. İşte Hans Magnus Enzensberger’in ‘Hayatta Kalma Sanatçıları-20. Yüzyıldan 99 Edebi Vinyet’i böyle bir kitap.

İyi bir okursanız, yazarın biyografisini, hakkında yazılanları da merak edersiniz... İyi bir yazarın iyi yazarlar üzerine yazması kendisi için riskli bir çabadır. Çünkü hem öznel yargılarını, değerlendirmelerini yazacak hem de edebiyat tarihindeki yerini es geçmeyecektir. İşte Hans Magnus Enzensberger’in ‘Hayatta Kalma Sanatçıları-20. Yüzyıldan 99 Edebi Vinyet’i bu saydığım özellikleri ihtiva ediyor. Çeviren, Tanıl Bora.

Sunumdan bir bölüm şöyle: “Aralarında Hamsun, Gorki, Colette, Jaroslav Hasek, Ezra Pound, Ivo Andriç, Celine, Breton, Brecht, Neruda, Baldwin, İsmail Kadare... gibi meşhurlar var - o kadar fazla bilinmeyenler de. Bu arada Orhan Veli Kanık da var. Kadri bilinmeyenler de var, şöhretle şişirilmiş olanlar da. Komünistler, faşistler ve ‘renksizler’ var. Hırs küpleri de var, inzivasına çekilmiş olanlar da. Fikri bir yana zikri bir yana saçılanlar da var, sağlam tutarlılar da.”

Christian Thomas ne diyor? “Kitap büyüklük hummasına kapılan, gümbürtülü başarılar kazanan, sonradan görmeler gibi böbürlenen ve gıcırtılı bir yoksulluk içinde batıp giden yazarları bir araya getiriyor.”

Yazarın sorulara verdiği yanıtlar, kitabın hangi anlayışa göre oluştuğunu gösteriyor.

Hayatta Kalma Sanatçıları
20. Yüzyıldan

Yazının Devamını Oku

Doğan Kuban’ın ardından

Doğan Kuban’ı, hakkında daha önce yazdığım yazılarımdan, notlarımdan cümlelerle anmak istiyorum.

Onun mimarlık anlayışını, sanat tarihine yaklaşımını öğrenmek isteyenlere bir kitabı tavsiye etmek istiyordum.

Ceren Çıplak Drillat’ın hazırladığı ‘Mimar Doğan’lar... Üç Doğan’ kitabını.

Üç ünlü mimar Doğan Kuban, Doğan Tekeli ve Doğan Hasol’un mimarlık tarihine, özellikle İstanbul üzerine önemli bilgileri, görüşler var bu kitapta.

‘Üç Doğan’ sözü nereden geliyor?

Hatırlatayım.

Doğan Kuban, Doğan Tekeli ve Doğan Hasol sık sık bir araya geliyorlar ancak ‘Üç Doğan’ deyişi ilk olarak Prof. Muammer Onat’ın, “Yine ‘Üç Doğan’dan birisidir” demesiyle ortaya çıkıyor.

Çok esprili ve hazırcevap olarak nitelenen

Yazının Devamını Oku

İlber Hoca’yı destekliyorum

İlber Ortaylı’nın pazar günü Hürriyet’te çıkan ‘Sultanahmet’ten Manzaralar’ yazısını okuyunca, ömrümün büyük bölümünü geçirdiğim o semti yalnız Sultanahmet olarak değil, bütün bir tarihi yarımada olarak düşünmeye başladım.

Cağaloğlu için, ‘Cağaloğlu–Hayatın ve Mesleğin Birleştiği Yer’ adlı bir kitabım yayımlanmıştı.

Semtleri yaşatan kurumlar ve insanlardır. Eskiden birçok kitapçı, Bâb-ı Âli (Ankara Caddesi) üzerindeydi. Cağaloğlu’nda bulunanlardan birkaçını sayarsam anımsayanlar çıkacaktır.

Remzi Kitabevi, Ahmet Halit Kitabevi, Hilmi Kitabevi, Semih Lütfü Kitabevi, Maarif Kitaphanesi, Altın Kitaplar Yayınevi, Milliyet Yayınları, Hürriyet Gazetesi, Milliyet Gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi, Varlık Yayınları, Yeditepe Yayınları, Milli Eğitim Yayınları, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, De Yayınevi, Papirüs Dergisi, Gerçek Yayınevi, Yeni Ufuklar ve Çan Yayınları, Yeni Gazete, Meydan Larousse Ansiklopedisi, Arkın Ansiklopedisi, Büyük Doğu, İstanbul Dergisi, İletişim Yayınları...

Şimdi hemen hiçbiri o semtte değil. Yayınevleri, dergi idarehaneleri buralarda olduğu için yazarlara da Ankara Caddesi’nde rastlardık.

Yazarlar yayınevlerine uğrarlardı, edebiyat muhabbetleri de yapılırdı.

O semtin gündüzü ayrı, gecesi ayrıydı. Gazeteler geç saatlerde basıldığından akşam hareketliliği de sürerdi.

Cağaloğlu’nda, Sirkeci’de içkili-içkisiz lokantalar akşam da açıktı.

Bâki Hoca

Yazının Devamını Oku

Ruhi Su’yu dinleyerek anmak

Türkülerimizin çağdaş yorumcusu büyük ozan Ruhi Su, ölümünün 36’ncı yıldönümünde İstanbul’da düzenlenen iki konserle anılıyor.

İlk etkinlik yarın akşam saat 20.00’de Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda gerçekleştirilecek. Dostlar Korosu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Orkestralar Müdürlüğü Türk Halk Müziği Topluluğu, ‘Gelin Canlar Bir Olalım’, ‘Dam üstüne Çul Serer’, ‘Zamanede Bir Hal Geldi Başıma’, ‘Mahsus Mahal’, ‘Drama Köprüsü’, ‘El Kapısı’ gibi sanatçı ile özdeşleşmiş türküleri seslendirilecek.

Tiyatro yazarı ve oyuncu Orhan Aydın’ın, Ruhi Su’nun hayatını, türkülerini, müziğimize katkılarını anlatacağı konser, ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

Bir diğer anma konserini ise yarın aynı saatte Kartal Belediyesi düzenliyor. Uğur Mumcu Kültür Merkezi’ndeki konserde Şef Özgür Doğan yönetiminde Kartal Belediyesi Türk Halk Müziği Korosu, Hasan Karayel’e eşlik edecek.

*

ANMA konserinden önce, Ruhi Su defterinin yapraklarını araladım.

“Âşık Veysel, Ruhi Su’ya bakın ne demiş: “Dağların havasını şehirlere getirdin.”

Çileli kuşaktan bir usta. Türkülerini gece kulüplerinde dinleyebilirdik. Uzun süre pasaport alamamış, aldığında da iş işten geçmişti.

Konser verecek yer bulamamıştı.

Yazının Devamını Oku

Dostları Nâzım Hikmet’i anlatıyor

Ali Özgentürk, 1995’te Nâzım Hikmet’le ilgili bir belgesel yapmayı tasarlar. Görüşmelere başlar ama film çekilemez... ‘Sessizliklerin Dokunuşu’ kitabı, film için yapılan konuşmalardan bölümler içeriyor.

Türk sinemasının iyi yönetmenlerinden Ali Özgentürk, ‘Sessizliklerin Dokunuşu-Nâzım Hikmet Üzerine Konuşmalar’ kitabını yayımladı. Kitabın öyküsü: “1995 yılında Nâzım Hikmet’le ilgili belgesel bir film yapmayı tasarlamıştım. Tarık Akan’ın oynayacağı bu film için Nâzım Hikmet’i yakından tanıyan Müzehher Vâ-Nû, Avni Arbaş, Mehmet Ali Aybar, Andrey Voznesenski, Nail Çakırhan ile uzun konuşmalar yaptık. Bazı nedenlerle, bu filmi sonra gerçekleştiremedim. Söylemedikleri söylediklerinden fazla olan, konuşurken kullandıkları kelimelerin arasında hep sessizlik taşıyan bu 20’nci yüzyıl kahramanlarının düşünceleri, tozlu kasetlerde kalsın istemedim. Onlarla yaptığımız konuşmalardan, bu kitaptan başka sende geriye ne kaldı diye soracak olursanız şöyle derim: Sessizliklerle dokunmuşlardı birbirlerine.”

Sessizliklerin Dokunuşu-Nâzım Hikmet Üzerine Konuşmalar
Ali Özgentürk
Ayrıntı Yayınları

 

KİMLERLE KONUŞULDU?

Müzehher Vâ-Nû:

Yazının Devamını Oku

Yunus Emre anmaları

Yunus Emre’nin vefatının 700. yıldönümü vesilesiyle 14 Eylül 2021’de İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın öncülüğünde bir anma gecesi yapıldı.

Yunus Emre’nin benim için önemi büyüktür, masamda bulunan bazı kitaplar değişir ama değişmeyen tek kitap Yunus Emre’dir.

Altın Kitaplar Yayınevi’nde iken Abdülbâki Gölpınarlı (Bâki Hoca) kitabını bana getirmişti, rahmetli Dr. Turhan Bozkurt ile severek o kitabı yayımlamıştık.

Aldığım ödüllerden unutamadığım bir tanesi Yunus Emre Enstitüsü’nün 10. Yıl Kutlamaları kapsamında enstitü başkanı Prof. Dr. Şeref Aktaş tarafından bana sunulan ‘Onur Ödülü’dür.

Türkçenin medeniyet dili kimliğiyle bilinçli ve doğru kullanılmasının sağlanması için ‘Dünya Dili Türkçe’ başlıklı bir seferberlik yürütülmesi amacıyla 2021 yılının hem UNESCO hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ‘Yunus Emre ve Türkçe Yılı’ ilan edilmesinin ardından bakanlık, yurtiçi ve yurtdışında kapsamlı etkinlikler düzenledi, düzenliyor...

Anma etkinliklerinin teması ‘Aşkın Türkçesi’ olarak belirlendi.

Arkeoloji Müzesi’nde ‘Yunus Emre Kaligrafi ve Tipografya Sergisi’ de ziyarete açıldı.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Başkanı İskender Pala şöyle dedi:

“Burada Yunus’u herkes benden daha iyi biliyor. Buraya gelen insanların her birinin gönlü Yunus diye çarpıyor. Yunus’un maneviyatından ve belki de ruhaniyetinden etkilenerek buluştuğumuza inanıyorum.”

Yazının Devamını Oku

‘Sıfır’ın Yaz Tatili’

Öğrenciler tatilden döndüklerinde bazı öğretmenlerin kompozisyon konusu şuydu: “Tatili nasıl geçirdiniz, tatilinizi anlatın.”

Bu konu çok garibime giderdi, Anadolu’nun uzak yerlerindeki insanların yaşamında tatil ne değişiklik yapabilirdi? Ben de yazı ve yaz tatillerini sevmediğim için ailemin tatile gittiği yerlerde bile kalmaz, sabah Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne gider, kütüphane kapandığında evime dönerdim.Yanıtlayamayacağım tek soru buydu.

Rahşan İnal’ın yazıp Müjde Başkale’nin resimlediği “Sıfır’ın Yaz Tatili” kitabını okurken bunlar zihnimde bir ordu gibi sıraya girdi.

Bakın ‘Sıfır’ın oyun bozanlığına...

“Yaz tatili başladığından beri, Ada’nın matematik defterindeki rakamlar, sayfalara boncuk gibi dizilmiş, miskin bir uykuya dalmışlardı. İçlerinden biri hariç. Sıfır, arkadaşlarının sessizliğinden ve hareketsizliğinden iyice bunalmıştı. Ofluyor, pufluyor, dışarı çıkıp kumsalda Ada ile oyun oynamak istiyordu. Defterden çıkmanın bir yolunu mutlaka bulmalıydı.”

“Solda sıfır, hiçbir değeri yok.”

Sıfırın bazı zaman işlevi inkâr edilemez. Ekonomik önlemlerde sık sık duyduğum, okuduğum, “Sıfırlar atıldı” sözüydü.

Ne var ki sağa geçince itibar kazanıyor.

Rakamlarla benim de başım pek hoş değildir. Masamda not alacak kalem ararken telefondaki arkadaşım bana bir anekdot nakletti.

Yazının Devamını Oku

Burada ne yenir, ne görülür, ne alınır?

Ömür Akkor tutkulu bir gezgin, biraz da maceraperest... ‘Türkiye Gastronomi Atlası’ kitabıyla ülkemizin hem tarihi zenginliklerini hem de yemek kültürünü okuyucuyla buluşturuyor. Eğlenceli bir rehber...

Otomobille, karavanla Türkiye gezisine çıkarsanız, durduğunuz her yerde “Burada ne yenir, en ünlü yemeği hangisidir, bunu en iyi hangi lokanta yapar” diye sorarsınız.

Ömür Akkor hazırladığı ‘Türkiye Gastronomi Atlası’nda işte bu soruları yanıtlıyor. Sizi yemek arama zahmetinden kurtarıyor.

Çok karayolu seyahati yapan biri değilim ama gittiğim kentlerde de böyle bir danışma kitabına ihtiyaç duyarım.

Ömür Akkor, tutkulu bir gezgin, biraz maceraperest, çok şeyin tadını çıkarmış biri.

Hayatından birkaç not yazdığımda gerisini okumak istersiniz...

- Kilis’te doğdu.

- 25.000 kitaplık özel kütüphanesi var.

- Yılda 90.000 km civarında seyahat etti.

Yazının Devamını Oku

Bakanlığa bağlı müzeler

Gerek Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı gerek özel müzeler hakkında bilgi verilmesinin gerekli olduğuna inanırım.

Yaşadığınız kentteki müzelere gitmelisiniz. Çünkü sadece bugünün sergileri görsel tarihimizi anlamanızda yeterli değildir. Müzeler sadece belli malzemelerin, resimlerin saklandığı yerler değildir. Böyle bir anlayış müzeyi çağdaş etkinliklerden uzakta tutar.

Sanat tarihi bölümü bulunan üniversitelerin de müzeleri olmalıdır. O üniversitedeki öğretim üyelerinin kimilerinin de eserlerini oraya bağışladıklarını biliyoruz. Söyleşiler için gittiğim Anadolu’daki üniversitelerin, bu özelliği yerine getirdiklerini gördüm.

Yetkililerin verdiği bilgilere, yorumlarla birlikte yazımda yer verdim.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı hizmet veren 3 resim ve heykel müzesi bulunmaktadır. 1963 yılında Erzurum Resim Heykel Müzesi ve Galerisi, 1973 yılında İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi ile 1976 yılında Ankara Resim ve Heykel Müzesi açılmıştır.

ANKARA RESİM VE HEYKEL MÜZESİ
Ankara Resim Ve Heykel Müzesi olarak faaliyet gösteren yapı, Yüksek Mimar-Mühendis Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından 1927 yılında Namazgah Tepesi’nde inşa edilmiştir. I. Ulusal Mimarlık Dönemi’nin en güzel örneklerinden olan yapı Türk Ocakları merkez binası olarak projelendirilmiştir. Atatürk, bu projeyi Arif Hikmet’in kendi çizdiği suluboya resminden bakarak beğenmiş ve onaylamıştır.

Ayrıca, binada Türk motiflerinin kullanılmasını istemiş ve yalnızca Türk işçilerinin çalıştırılmasını emretmiştir. Türk taş ustalarının önemli bir kısmı Kurtuluş Savaşı’nda cephede şehit düştüğünden Mimar Koyunoğlu mezar taşı ustalarını toplayarak Marmara adasından binbir güçlükle getirttiği mermerler ile binanın inşaatını tamamlamıştır.

Yazının Devamını Oku

Maçka Palas’taki buluşmalar

Yazar evlerinin korunmasının, müzeye dönüştürülmesinin gerekliliği üzerine Hürriyet’te bir kampanya başlatmıştık. Kendi evlerinin ya da uzun süre oturdukları evlerin müze yapılması düşüncesi kabul gördü.

Abdülhak Hâmid’in Maçka Palas’ta oturduğu dairenin satılması ve popüler bir restoran işletmecisine geçmesi, tartışmaları gene alevlendirdi.

Apartmanın dışında bir plaket vardı, umarım ona dokunmamışlardır.

Şair o evde birçok konuğu kabul etmişti, en çok hatırlananı da Nâzım Hikmet’in onu ziyaretiydi. Eşi Lüsyen Hanım’la birlikte birçok edebiyatçıyı o evde ağırlamışlardı.

O katı ‘Gazup Bir Şair’ şiirinde yazmıştı Hâmid:

*

“Sanmayın yer altında bir bodrum,

açmışım gökyüzünde bir uçurum,

ki derûnunda ben varım ancak!

Yazının Devamını Oku

Müzik tarihimizden unutulmaz sesler

Müziğimizin önemli bestecilerinin eserlerini Enver Mete Aslan ud, İstanbul lavtası ve şehrudla icra ediyor. CD’nin adı: ‘Tel Boyunca’.

“Ud sanatçısı ve Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Enver Mete Aslan’ın ud, İstanbul lavtası ve şehrud icrasıyla hazırlanan ‘Tel Boyunca’ albümü Anadolu’da yaşamış pek çok müzik kültürüne ev sahipliği yapmaktadır. Anadolu topraklarında yaşamış ve yaşayan seslerin bir araya geldiği albüm, Enver Mete Aslan’ın besteleri ile Türk müziği tarihinde önemli konuma sahip bestecilerin eserlerinin bir araya gelmesinden oluşuyor. Bestelerde mehter müziğinden çeşitli dini ve etnik müziklere, peşrevden saz semaisine pek çok örnek ‘ud ve ailesi’ ile kaydedilmiştir. Bu aileye misafir olarak Derya Türkan, Furkan Bilgi, Ali Tüfekçi ve Serkan Mesut Halili de icraları ile müziğe katkıda bulunmaktadırlar. Müziklerin kayıt, miks ve mastering aşamalarında ise Stüdyo Trio çatısı altında Uğur Özcan ve Ferhat Uçar bulunmaktadır. Enver Mete Aslan, yurtiçi ve yurtdışında verdiği konserlerin yanı sıra yaptığı akademik çalışmalarla tanınıyor. Ud için yazdığı iki eğitim kitabı ve İstanbul Lavtası için yazmış olduğu metot kitabı bulunmaktadır.”

Gençliğimde Saadet Teyzem’den ud çalmayı öğrendim, nota okumayı da. Onu dinleyenler çift mızraptaki ustalığını överlerdi. Evmizdeki müzik toplantılarında çalardı, ben de daha sonra müziğe meraklı birçok arkadaşımla evimizin bahçesinde komşulara konserler verirdim. Bir arkadaşımız keman çalardı.

Ud öğrendikten sonra Türk müziğinin birçok notalarını Beyazıt’taki Şamlı İskender’den aldım, bestecilerle orada tanıştım. Ud çaldığım için rahmetli arkadaşım Aydın Emeç de bana bir Manol ud armağan etmişti. Bakımını da Onnik Usta’ya yaptırmıştım.

Birçok notayı da kemençe virtüözü Cüneyd Orhon bana verdi.

Unutulmaz anılarım arasında biri: İstanbul Radyosu’nun alt katındaki kantinde Fehmi Tokay’ın bir şarkısının icrasına benim de udumla katılmama müsaade etmişlerdi. Fehmi Tokay, güftesi Mehmet Gökkaya’ya ait ‘Terket beni artık sende vefa yok’ bestesinin nasıl okunması gerektiğini bize anlatıyordu.

Birlikte çaldığım üstadlar Hüsnü Anıl ve Cüneyd Orhon’du.

Barış Manço’nun ‘Dağlar’ kaydının kemençe solosunu da Cüneyd Orhon çalmıştı.

O besteyi de ilk kez aramızdan ayırdıkları

Yazının Devamını Oku

Duygu Asena ödüllü kitap: Ev

Bu yıl Duygu Asena Ödülü’nü alan Nermin Yıldırım’ın ‘Ev’ kitabı, uzun bir yolculuğun romanı! Yıldırım, usta gazeteci Asena için “Kadınlarla ilgili sorunların yazılmasında, yaygınlaşmasında önümüzü açtı” diyor.

yi romancı Nermin Yıldırım’ın ‘Ev’ kitabı bu yıl Duygu Asena Ödülü’nü kazanmıştı. Yıldırım’a ödülünü aldığı Duygu Asena’yı sorduğumda özetle şöyle dedi: “Kadınlarla ilgili sorunların yazılmasında, yaygınlaşmasında önümüzü açtı.”

‘Ev’, uzun bir yolculuğun romanı...

Tanıtımından: “Nermin Yıldırım bizleri uzun bir yürüyüşe çıkararak, kendini evinde hissedemeyenlerin, evinden zorlu koparılanların, kaçmak zorunda kalanların, hiçbir yere sığınamayanların dünyasına ortak ediyor.”

Romanın ilk cümlesi: “Gece uzun sürdü.” İlk cümlenin çağrışımıyla geceye dair satırlar, dizeler zihnimde canlandı. Elbette başta Bilge Karasu’nun ‘Gece’si...

Sait Faik Abasıyanık’ın, ağaçlar arasında birden yazmaya başlamasını düşünüyorum. İyi yazarlar çoğunlukla birbirlerini anımsatırlar.

YALNIZLIK BİR TERCİHTİR

“Eve dönmek istemeyen beş yaşındaki halimi düşününce bir yumru yerleşti içime. İnsanın dönebileceği bir yeri olmamasının anlamını bilmiyordu henüz o sersem çocuk. Ya da bal gibi biliyordu da tam bu yüzden, orayı yitireceğini sezdiğinden dönmek istemiyordu.”

Uzun yürüyüşte elbet geri dönmeler vardır, çünkü hayatın o evresinin başı, simge olayları, adları vardır.

Yazının Devamını Oku

Sanatın ve doğanın birlikteliğine övgü

Ressam, akademisyen Hüsamettin Koçan’ın kurduğu ‘Baksı Müzesi’nin kuruluş sürecinin bütün evrelerini yaşadım.

Açılış gününü hâlâ anımsıyorum, bir ekiple açılışa gitmiş, orada da bir gece kalmıştım.

Baksı Müzesi, yalnız bulunduğu coğrafyadaki etkinliklerle yetinmedi. Başka kentlerden sergileri, sanatçıları da oraya getirdi, sergiler açtı, konserler düzenledi. Ayrıca orada yaşayanlara ekonomik kazançlar da sağladı. Hâlâ toplantılarına katılıyorum, etkinliklerini izliyorum, yazıyorum, duyuruyorum.

Şimdi de yeni çalışmalarla ilgili yazıyı size aktaracağım:

Tohumları 20 yıl önce atılan ve 2010’da kapılarını ziyarete açan Baksı Müzesi, iki yeni sergiyi sanatseverlerle buluşturuyor. ‘Kıraçta Heykel’ sergisi Baksı tepesini heykellerle kuşatıyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının açık havaya yerleşen yapıtları bundan böyle tepeden Çoruh nehrini seyredecekler, Baksı’nın doğası ve öyküsüyle bütünleşecekler.

İkinci sergi ise geçtiğimiz yıl ilk kez verilen ‘Anadolu Ödülleri’ne değer bulunan projeleri bir araya getirmeyi ve tanıtmayı amaçlıyor. Bu sergi, Anadolu’dan ilham alan ve ona değer katan çalışmalara topluca bir bakış olanağı sağlıyor, sivil topluma ve yerel yönetimlere yeni öneriler sunuyor.

Sanatın ve doğanın birlikteliğine övgü niteliğindeki ‘Kıraçta Heykel’ sergisi, izleyiciyi mekânsal sınırların dışına çıkarıp doğayla buluştururken, heykellerin rehberlik ettiği şiirsel bir yolculuk vadediyor.

Baksı Müzesi’nin yer aldığı kıraç sırttan Çoruh nehrini seyreden bu sanat yapıtları, içine yerleştikleri coğrafyayla yeni anlamlar kazanırken, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış bu mekâna da taze bir bakış getiriyor.

Yazının Devamını Oku

İnci Çayırlı ve Ferhan Şensoy aramızdan ayrıldı

Biri müzik dünyasından, diğeri de tiyatro dünyasından iki acıyı birlikte yaşadık.

Ferhan Şensoy’un oyunlarını da seyrettim, kitaplarını da okudum.

Elbette onu sahnede görenlerin belleklerinde unutulmaz görüntüler yaşayacak ama adını sürdürecek olan kitaplarıdır.

Yıllar önce yayımlanan ‘FerhAntoloji’ üzerine yazımdan bir bölümü aktaracağım:

“Sıkılmadan, mizahın zeki kıyılarına vurmuş şiir ve düzyazı örnekleri.”

Haldun Taner, onun ‘Kazancı Yokuşu’ kitabı için bakın ne yazmış:

“Yazgıdaşları imişçesine yansıttığı Kazancı Yokuşu’nun insancıklarını da bu külfetsiz anlatısı içinde bizlere sevdiriyor. Bu insancıklar nasıl ezildiklerinin tortusunu günlük yaşam sevinci içinde unutuyorlarsa, yazar da sanki onlardan biriymiş gibi toplumsal ukalalıklardan, yazarca bilgiçliklere yeltenmeden anlatısının tadını çıkara çıkara onlara ayna tutuyor.”

Kitaplarından bir alıntı:

“Baba Tahir emretti günlük tutun mollalar!”

Yazının Devamını Oku

Ayşegül Sarıca’ya armağan

Sevda – Cenap And Vakfı’nın ‘2018 Yılı Onur Ödülü Altın Madalyası’ iyi piyanist Ayşegül Sarıca’ya verildi.

Sanatçının yaşamını, sanatındaki evrelerini de titiz bir araştırmacı olan Serhan Yedig kitaplaştırdı.

Bu tür kitapların hazırlanmasının güçlüğünü bilirim, okuduğumda verilen emeğin derecesini hemen teslim ettim.

Biyografi kitaplarının ayrıntılı olanı bize bir kişinin ekseninde dönemin siyasal, toplumsal özelliklerini de yansıtır, böylece bir sanatçının yetişme ortamının köşe taşlarını da öğrenir, değerlendirmemizde onları da yorumlarımıza katarız.

Kitabın alt başlığı:

‘Piyano Çalmak Güzelliklerde Yaşamaktır’

Kitabın başında ödül töreni fotoğrafı ve SCA Müzik Vakfı Başkanı Ali Başman’ın konuşması var.

Ödül gerekçesini de bu konuşmadan öğreniyoruz:

Yazının Devamını Oku

‘Arkeolojinin Delikanlısı’nın sofrasına buyurun

Yaşamını arkeolojiye adayan A. Muhibbe Darga yemeğe olan ilgisiyle de tanınırdı. Darga’nın ‘Kazı Başkanının Karavanası’ kitabı hem yemek tarifi hem Anadolu’nun birçok bölgesindeki kazı anılarıyla bir roman gibi okunuyor.

Arkeolog Muhibbe Darga’yı (1921-2018) tanıdıysanız onunla ilgili bir anı, unutamayacağınız bir bilgi ya da görüntü belleğinizde yer etmiştir. Ben tanıştım.

Emine Çaykara’nın ‘Arkeolojinin Delikanlısı Muhibbe Darga’ kitabını yalnız arkeologlar değil, birçok kişi okumuştur.

Arkeolojiye adanan bir yaşamın tanıklığıyla, toprak altı ve toprak üstü zenginliklerinin bir kişide buluştuğunu fark edersiniz.

A. Muhibbe Darga gibi yaşamı her zevkle kuşatan kişilerin yemekle ilgisi vardır. Ben tanıştığım kişilerin menülerini merak ederim, çünkü zevk skalasında yer alırlar.

A. Muhibbe Darga’nın ‘Kazı Başkanının Karavanası-Arkeolojinin Delikanlısından Yemek Tarifleri’ kitabını yeniden iştahla okudum.

Bulunabilen malzemelerden lezzetli yemekler ortaya koymanın sadeliğini ve kolaylığını görünce hemen mutfağa girebilirsiniz.

Kitabın ithafı şöyle: “Sevgili Emine Çaykara’ya.”

Sunuş, Darga’nın yemek-sofra konusundaki ritüelini bize aktarıyor: “Toprakla uğraşan, özellikle toprak altı kültür ve tarih zenginlikleriyle uğraşan, yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimini aşkla toprağa adayan bir kadın, nasıl yemekle uğraşır? Olur olur.

Yazının Devamını Oku