Abdulhamit Gül geldikten sonra...

TÜRKİYE ile Avrupa Birliği ve ABD arasındaki en ciddi tartışmalar, gazetecilerin ve insan hakları eylemcilerinin tutukluluğu üzerinden yapılıyordu.

En son 20 Ekim günü Avrupa Birliği ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları Türkiye’ye taahhüt edilen “katılım öncesi mali yardımlar”da kesintiye gitme kararı aldı. Kararın mimarı Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB’nin bu adımla Türkiye’deki “insan hakları durumuna” tepki gösterdiğini iddia etti.

Almanların tepkisi bununla da sınırlı kalmadı, hem AB’nin Türkiye ile müzakereleri askıya alması fikrini tartışmaya açtılar, hem de Türkiye ekonomisini ve bankacılık sistemini hedef alacak bazı kararları gündeme getirdiler.

TAHLİYE HABERİYLE GELEN YUMUŞAMA

Biliyorsunuz, Almanya ile Türkiye arasındaki bu sorunlar, aralarında gazeteci Deniz Yücel’in de bulunduğu Türkiye’de tutuklu Almanya vatandaşları yüzünden başlamış, 5 Temmuz 2017 günü Alman “insan hakları aktivisti” Peter Steudtner’in Büyükada’da tutuklanmasıyla zirveye çıkmıştı.

25 Ekim 2017 günü “Büyükada Toplantısı” diye bilinen davanın duruşmasında tutuklu sanıklar için tahliye kararı çıktı. İkisi yabancı sekiz tutuklu sanık akşam saatlerinde serbest kaldı.

Bu kararın ardından Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, mahkeme kararını memnuniyetle karşıladığını belirterek, “Bu cesaret verici bir sinyal, bir ilk adım” dedi.

Gabriel, diğer tutuklu Almanların serbest kalması için de çalışmaya devam edeceklerini vurgularken, Alman hükümet sözcüsü Steffen Seibert ise Twitter’a şu mesajı yazdı:

“Nihayet! Peter Steudtner ve diğer insan hakları savunucuları serbest bırakılıyor. Onlar için mutluyuz ve düşüncelerimiz hâlâ hapiste olanlarla.”

NORMALLEŞME GETİREBİLECEK KARARLAR

Sadece bir tahliye kararı bile Almanlar tarafından “cesaret verici” bulundu.

Oysa, Bekir Bozdağ’ın 19 Temmuz 2017 günü Adalet Bakanlığı’ndan alınıp yerine Abdulhamit Gül’ün getirilmesinden beri insan hakları ve basın özgürlüğü açısından tartışılan davalarla ilgili önemli, olumlu gelişmeler yaşanmakta.

8 gün sonra, 27 Temmuz 2017 günü, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet davası sanıklarından 7’sini tahliye etti.

10 gün sonra, 8 Ağustos 2017 günü, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç Silivri’de haklarında “tutukluluğa devam” kararı çıkan Cumhuriyet çalışanlarını ziyaret etti. Bozdağ döneminde cezaevlerindeki meslektaşlarıyla görüşmek isteyen gazetecilerin başvurularının tamamı reddedilmişti.

22 Eylül 2017 günü, Sözcü Gazetesi İnternet Editörü Mediha Olgun tahliye edildi.

26 Eylül 2017 günü, Kadri Gürsel’in tutuksuz yargılanması yönünde karar çıktı.

29 Eylül 2017 günü, Pınar Türenç bu kez Enis Berberoğlu’nu Maltepe Cezaevi’nde ziyaret etti

9 Ekim 2017 günü gelen haber, İstinaf Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu hakkındaki yerel mahkeme kararının bozulduğu yönündeydi.

24 Ekim 2017 günü, şarkıcı Atilla Taş ile gazeteci Murat Aksoy serbest bırakıldı.

DEVAMI GELİR Mİ?

Bu saydığım gelişmeleri Avrupalı diplomatlar bizden daha yakın takip ediyorlar ve görüşmelerimizde en çok “Devamı gelir mi” sorusunu yöneltiyorlar.

Devamı gelir mi? Mahkemeler tutuklu HDP milletvekilleri, Enis Berberoğlu, Cumhuriyet gazetesinden Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Akın Atalay ve Sözcü gazetesinden Gökmen Ulu gibi isimler için nasıl kararlar verir bilmiyorum.

Ancak, Gül’ün, Türkiye’nin bugünkü ombudsmanı olan kayınpederi Şeref Malkoç ile HAS Parti’de siyaset yaptığı yıllardan beri hukukçu ve demokrat kimliğini korumaya özen gösterdiğini biliyorum.

Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı görevine getirdiği Selahattin Menteş’in de insan hakları hassasiyetiyle bilinen bir hâkim olduğunu hatırlatmalıyım.

İkisinin söz konusu davalarla ilgili tavrı ve küçük dokunuşlarının Batı’daki olumsuz Türkiye algısını büyüten, Türkiye ile Avrupa arasındaki mesafeyi büyüten mevcut manzarayı değiştirebileceğini gözlemliyorum.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Teşekkürler

ASLINDA, bugün buradan duymanızı istemiştim.

Ancak bizim camiada bu tür haberler çok çabuk yayılıyor. Sosyal medyanın gücüyle de birçoğunuzun önceden duyduğunu düşünüyorum.

Evet, bu Hürriyet’teki son yazım.

1996 yılında “O bir Radikal” sloganıyla yayın hayatına başlayan Radikal gazetesinin kapısından içeri girdiğimde, gazetecilikte devam edip etmeyeceğimden emin değildim. Ancak gazetecilik virüsünün gücünden olsa gerek 1997 yılında “Karar ver artık akademisyen mi olacaksın gazeteci mi” diye tercih yapmam istendiğinde tereddütsüz “Gazeteci” demiştim.

Okullu değil, alaylı bir gazeteci olduğum için Radikal ve Hürriyet benim için gazetecilik okulu oldu. Olaylara insan odaklı bakmayı; hak haberciliğini; mazlumun, gerçeğin, özgürlüklerin, barışın ve demokrasinin yanında olmayı; hatta yöneticiliği burada öğrendim.

Yazının Devamını Oku

Brunson bırakılmazsa ABD’nin hayal kırıklığı büyük olacak

25 Temmuz 2018 günü İzmir’de rahip Andrew Brunson’ın duruşması vardı.

ABD Başkanı Donald Trump, öncesinde Ankara’nın isteği ile İsrail’de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest kalmasını sağlamıştı ve tahliye edilmesini beklediği Brunson’ın ABD’ye götürsün diye İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda bir uçak bekletiyordu. Ancak tahliye yerine “ev hapsi” kararı çıktı. Açıklamalar gerginleşti, ilişkiler gerildi ve o gün 4.84 olan dolar kuru, bir ara 6.5’e kadar yükseldi.

13 Eylül 2018 günü, Merkez Bankası faizleri 6.25 oranında arttırdığında 1 dolar, 6.4 Türk Lirası’na karşılık geliyordu. Faiz artışının etkisi ile o rakam 6.05’e düştü. Ancak, sonraki 10 günde 1 doların değeri yeniden 6.30 TL’ye kadar ulaştı.

24 Eylül 2018 günü, Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir haber, Merkez Bankası’nın 6.25’lik faiz artışından daha etkili oldu. O haberin yarattığı rüzgâra Cumhurbaşkanı’nın New York ve Almanya seyahatlerinin ve o seyahatlerdeki mesajlarının etkisi de eklenince Türk Lirası dolar karşısında istikrarlı bir şekilde değer kazanmaya başladı. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde rakam 5.90’a kadar düşmüştü.

Saydığım üç önemli günü dikkate alarak kuru etkileyen faktörlere baktığımızda, rahip Brunson’ın ya da Batı ile ilişkilerin durumunun Merkez Bankası’nın büyük faiz artışlarından daha etkili olduğunu görüyoruz. Bağımsız Türk yargısının kararını ABD’nin arzularına göre belirlemesini beklemek kimsenin haddi değil. Ancak, Brunson bu duruşmada tahliye edilmezse yeni bir gerilime ve sonuçlarına tanık olacağımızı söylemek de zor olmaz. Bu durumu düşününce “Yargımız, yargı mensuplarımız keşke böyle bir siyasi denklemin ortasında kalmasaydı” demeden edemiyor insan.

DÖNER-PİLAVDAN TASARRUF KURTARIR MI?

TBMM’nin yeni yasama yılı, 1 Ekim Pazartesi günü, geleneksel olarak Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla başlayacak. İlki ne zaman yapıldı bulamadım ama en azından benim gazeteci olarak sahada olduğum son 25 yılda öğrendiğim başka bir gelenek de açılış resepsiyonu idi. Bu yıl o gelenekten de vazgeçildi. Tasarruf gerekçesiyle yapılmayacağı duyuruldu.

TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın tasarruf konusundaki samimiyetinden şüphem yok ama şöyle de bir gerçek var: O resepsiyonların vazgeçilmezi “döner-pilav” ile diğer yiyecekler zaten TBMM lokantasında hazırlanıyor. Salon TBMM’nin olduğu için ücretsiz. Bu tür etkinliklerde esas maliyet nedeni olan alkollü içkiler zaten yıllardır servis edilmiyor. Haliyle, büyük Türkiye’nin yıllık bütçesi 2 milyara yükseltilen “Büyük Millet Meclisi”nin açılış geleneğini bu minik tasarrufla açıklaması bana pek ikna edici/inandırıcı gelmedi.

Keşke, tasarrufa insanların yılda bir kere bir araya gelip hasbihal ettiği resepsiyon yerine, salı günleri TBMM parklarına sığmayan pahalı kiralık siyah otomobillerden başlansaydı.

Yazının Devamını Oku

AK Parti-MHP ittifakında sorun 4. madde

İÇ siyasette son dönemin en önemli oyun kurucularından biri, kuşkusuz MHP Lideri Devlet Bahçeli oldu.

Başkanlık sistemine geçiş, ‘cumhur ittifakı’nın oluşumu ve seçimlerin erkene alınması gibi birçok gelişme, Bahçeli’nin başlattığı süreçlerin ürünüydü. Bugünlerde yerel seçim ittifaklarını da Bahçeli’nin çizdiği ana çerçeve içinde konuşuyoruz.

HEDEF HDP’SİZ YEREL YÖNETİM

Hatırlarsınız; Sayın Bahçeli, ağustosta Etimesgut’ta konuştu ve dört madde ile AK Parti ile yerel seçimde yapılabilecek bir ittifakın dayanaklarını açıkladı.

“Kayyım atanan belediyelerin yeniden HDP’nin eline geçmemesi”, “30 büyükşehirin mümkün olduğunca AK Parti ya da MHP tarafından kazanılması”, “Olası bir CHP-HDP ittifakının önünün kesilmesi” gibi unsurlarıyla ilk üç madde ‘cumhur ittifakı’nın ruhuyla örtüşüyordu. Dördüncü madde ise MHP’nin halihazırda var olan belediyelerini muhafaza etmesi arzusunu içeriyordu.

2014 REKABETİ BİTMEYEBİLİR

AK Parti’den Mehmet Özhaseki ile MHP’deki muhatabı Sadir Durmaz’ın son görüşmesi, bu çerçevede kritik bir adımdı. Ancak üç saatlik görüşmeden sonuç çıkmadığı gibi, MHP’liler ile AK Partililerin görüşmeyi tarif ediş şekli de farklı oldu. AK Parti “gayriresmi görüşme” derken MHP bu yoruma tepki gösterdi.

Toplantının perde arkasına ve AK Parti’deki yansımasına bakınca şunu gördüm:

Bahçeli

Yazının Devamını Oku

Yargı infaz kararını Yıldırım’a bıraktı

YARGITAY’ın Enis Berberoğlu kararı siyaset cephesini mutlu etti, ama buruk da bir tat bıraktı.

Memnun etti, çünkü bir insanın özgürlüğü çok kıymetlidir. Bir insanın bir gün dahi fazladan içeride tutulması en temel insan haklarından birinin büyük ihlali olduğunu siyasetçiler iyi biliyor. Neticede Enis Berberoğlu da tutuklandığı günden tahliye edildiği güne kadar infaz görevlileri ve yargı mensupları ve kolluk kuvvetleri dışında hiçbir insanın bulunmadığı bir cezaevi ortamında tutulmuştu. O nedenle, Enis Berberoğlu’nun içerde geçirdiği her gün normal bir tutuklulukta geçen bir günden katbekat daha ağırdı.

Karar siyaset cephesinde buruk bir tat bıraktı, çünkü Enis Berberoğlu’nun yargılama süreci ülkedeki yargı uygulamaları açısından izah edilmesi zor bir içtihatsızlık durumu yarattı ve sonucunda siyaset kurumunu zor bir ikilemin içine itti. Bu tespiti biraz açmak için süreci ve sonucu biraz detaylandırmakta yarar var:

Can Dündar, cezaevinde yazdığı kitabında yargılanmasına ve tutuklanmasına neden olan ‘MİT TIR’ları’ haberinin kaynağını “Solcu bir milletvekili arkadaşım” diye tarif etmişti. Kolluk kuvvetleri, Can Dündar’ın o dönemde görüştüğü milletvekillerini araştırmış ve Berberoğlu ile telefonla konuştuğunu tespit etmişti. Dündar ve Berberoğlu arasındaki görüşmenin HTS kaydı (konuşmanın içerik kaydı değil, sadece iki hat arasında bir görüşme yapıldığını gösteren kayıt) davanın tek somut delili olmuştu.

TBMM’de CHP’nin de desteği ile geçen geçici bir anayasa değişikliği ile haklarında dosyalar olan milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştı. Berberoğlu da o milletvekillerinden biriydi ve hakkında hemen soruşturma açıldı. Yerel mahkeme başlangıçta milletvekili Berberoğlu’nu 25 yıl hapis cezasına çarptırdı ve daha önce pek sık görülmeyen bir uygulamayla karar duruşmasında tutukladı.

Dosyanın ikinci durağı olan İstanbul 2. İstinaf Mahkemesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Yerel mahkeme istinaf mahkemelerinin böyle bir yetkisi olmadığını gerekçe göstererek dosyayı iade etti. Bunun üzerine İstinaf Mahkemesi’nin kendisi yargılama yaptı ve yerel mahkemenin 25 yıl hapis cezasını, 5 yıl 10 aya düşürdü. Yani bir kalemde 20 yılı sildi.

Dosyanın üçüncü durağı temyiz makamı Yargıtay’dı. Bu arada Enis Berberoğlu, 24 Haziran 2018’de yeniden milletvekili seçildi. Birçok hukukçu, Anayasa’nın 83. maddesi nedeniyle geçici 20. madde ile kaldırılan dokunulmazlığın yeniden geldiğini ve yargılama ile infazın dönem sonuna bırakılması gerektiğini savunuyordu. Berberoğlu’nun avukatları da bu görüşe dayanarak tutukluluğa itiraz etti. Ancak hem dosyanın görüldüğü Yargıtay 16. Dairesi, hem itiraz yeri olan Yargıtay 17. Dairesi başvuruları reddetti. İki daire de Berberoğlu’nun yeniden seçilmiş olmasının yargılamaya ve tutukluluğa engel olmadığı görüşünü savunmuştu.

Nihayetinde Yargıtay kararını verdi ve İstinaf Mahkemesi’nin kararını onayladı. Buna karşın Berberoğlu’nu, “cezanın infazı TBMM’deki yasama dönemi sonuna bırakılmak üzere” tahliye etti. Oysa aynı daire, benzer bir tahliye kararını Berberoğlu tutukluluğa itiraz ettiğinde de verebilirdi.

Şimdi top TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın sahasına geldi. Başka bir deyişle; yargı, akıllı bir manevra ile Anayasa’ya göre dönem sonuna bırakılabileceği söylenen bir yargılamayı tamamladı ve infaz meselesini Binali Yıldırım’ın önüne bıraktı.

Yazının Devamını Oku

Hallstatt'a donla girmek!

BUGÜN size İdlib konusunda yazmak istiyordum ama dört şey fikrimi değiştirdi.

İlki, Ertuğrul Özkök’ün “Onlar nasıl olsa hep siyaset yazıyor” göndermesiydi. Bir okuyucumuz bana gönderdiği mesajda köşe komşumun yazısındaki o bölüme işaret edip, “Bu hafta siyaset yazmazsınız artık” telkininde bulunmuştu.

İkincisi, dün bütün gazete ve televizyon haberlerine yansıyan o fotoğraftı. Fırtına Vadisi’nde nehir kenarına yapılan kaçak beton yapının fotoğrafı.
Üçüncüsü, Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin anlattığı “imar barışını suiistimal etme yöntemleri”nden biriydi.

Dördüncüsü ise Venedik’ten girip, Avusturya Alpleri’nde mola verip, Münih’ten çıktığım bir seyahatte yaşadığım “Dağ aynı dağ, göl aynı göl, inek aynı inek, yayla aynı yayla, peki bizim neyimiz eksik” hissiydi.

Yazının Devamını Oku

Umut Ali diplomatik diyalogsuzluk kurbanı

AKYAKA, Türkiye-Ermenistan sınırında küçük bir ilçedir. Bazı köylerinde Ermenistan ile sınır çok belirsizdir. Sınır taşlarını fark etmezsiniz bile...

Biz küçükken bazı çocuklar kaçan toplarını almak için sınır ihlali yapar, Sovyet askerleri tarafından bazen bir paket sigara karşılığında Türkiye’ye iade edilirdi.

16 yaşındaki Umut Ali Özmen de iki ay önce Küçükdurduran köyünden biraz uzakta Ermenistan topraklarına geçmiş ve Ermenistan askerleri tarafından gözaltına alınmış. Olayı İstanbul Esenyurt’taki yakını Beşir Özmen’den duydum. İşin içinde bir çocuk olunca ve olay Kars’ta geçince, yardım etme duygum gazetecilik duygumun önüne geçti ve kurtarmak için bazı görüşmeler yapmaya başladım. Ancak önceki gün gazetemizin acar muhabiri İsmail Saymaz’ın konuyu öğrenip haber yaptığını anladım. Hürriyet’in düzenli okurları İsmail’in Kars Valisi Rahmi Doğan’la ve Umut Ali’nin ailesiyle görüşüp hazırladığı detaylı haberi dün okumuştur. Okumayanlar için kısaca hatırlatmam gerekirse, Erivan’a götürülen Umut Ali, iki aydır cezaevinde tutuluyor. Türkiye İnterpolü ile Ermenistan İnterpolü arasındaki yazışmalarda Ermenistan yargısının eksik belge gerekçesi ile Umut Ali’yi iki aydır serbest bırakmadığı anlaşılıyor.

Peki, eksik belge nedir? Bunu öğrenmek o kadar kolay değil, çünkü Ermenistan sınır makamlarının aradan çekilmesini, olayın dışişleri bakanlıkları arasında halledilmesini istiyor. Ancak iki ülke birbirini resmen tanısa da diplomatik ilişki kurmuyor. Yani ne Türkiye’nin Erivan’da, ne Ermenistan’ın Türkiye’de büyükelçiliği yok. Haliyle işi ancak Tiflis’teki Türkiye Büyükelçiliği, Tiflis’teki Ermenistan Büyükelçiliği üzerinden takip etmek zorunda kalıyor. O da kolu başın arkasından kulağa götürmek gibi bir şey.

Umut Ali’nin iki aydır cezaevinde zor koşullarda olması biraz da bu ilişkisizliğin eseri gibi görünüyor.

Uzatmayayım, biraz çaba ile eksik belgeyi öğrendim. 2002 doğumlu Umut Ali yakalandığında üzerinde 1998 doğumlu abisinin kimliği de varmış. Dolayısıyla Ermenistan mahkemesi, yakaladıkları kişinin hangi kimliğin sahibi olduğunu resmi yollardan bilmek istiyormuş. Yani Umut Ali’nin 2002 doğumlu çocuk olduğunu kanıtlayan fotoğraflı, biyometrik veriler olan bir belgenin Ermenistan’daki mahkemeye ulaştırılması gerekiyor.

Diğer taraftan yakaladıkları kişinin FETÖ veya PKK ile ilişkisi olup olmadığı, Türkiye’de herhangi bir suçtan aranıp aranmadığı gibi detayları da talep ediyorlar. 

Tiflis’teki büyükelçiliğimizde tuttuğunu koparan bir ekip var ve önceki günden itibaren devreye girmiş vaziyetteler. Kars Valiliği’nin de samimi desteği ile o ekibin yakın zamanda Umut Ali’yi sağ salim köyüne getireceğini umut ediyorum.

NUSRET DURURKEN NOBU’YA GİDER Mİ ZARRAB?

Yazının Devamını Oku

Ankara, Balıkesir ve İstanbul’da sürpriz olabilir

2017 yılının Aralık ayında fırtınalı bir gündü. Kuğulu Park’taki yarım asırlık kavak ağaçlarından biri rüzgârın gücüne dayanamayıp devrildi.

Şans eseri o gün kimse zarar görmedi ama diğer ağaçlar da her an devrilebilirdi. Ziraat mühendislerinin önerisi ile harekete geçen Çankaya Belediyesi kapsamlı bir budama işlemi gerçekleştirdi. İş bittiğinde Kuğulu Park adeta “dımdızlak” kalmıştı. Peşi sıra kıyamet koptu. CHP’ye yakın medya kuruluşları bile “CHP’li belediyeden ağaç katliamı” başlıklarıyla duyurdu olayı. Başkan Alper Taşdelen günlerce “Ağaçları kurtarmak için budama yaptık” dese de derdini anlatamadı.

Geçen gün CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin ile görüşmeye giderken Kuğulu Park’tan geçtim. Aradan geçen 1 yılda yaşlı kavakların gövdeleri yeniden yeşermiş, park büyük ölçüde eski havasına kavuşmuştu.

Selamlaşıp oturduktan sonra konu hemen CHP’deki tartışmalara geldi. Gürsel Tekin, “Bak sana bir şey anlatacağım” dedi ve başladı:

Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısıydım. Yaşlı bir ağacımız vardı. Kimilerine göre 200 yıllıktı. Ancak yıkıldı yıkılacak durumdaydı. Bir ziraat mühendisi çıktı ve ‘Bu ağacı kurtarırım’ dedi. İddialıydı ve bizi ikna etti. Ağacı kendisine teslim ettik. Öyle bir hale getirmişti ki o devasa ağaçtan iki-üç metrelik bir kütük kalmıştı. Mahalleli ağacı katlettik diye kıyameti kopardı. ‘Mühendis bey sen ne yaptın?’ dedik. ‘Kök budaması’ dedi. ‘Bizi perişan ediyorlar, ne hesap vereceğiz?’ dedik, ‘Altı ay süre verin’ dedi. Altı ay sonra o ağaç canlanmıştı. O gövde filizlenip dallanmış, yaprakları daha canlıydı. Protestocularla mühendisi bir araya getirip, ‘Mühendis beyden özür dileyin’ dedim.”

Araya girip, biraz önce yazdığım Kuğulu Park detayını anlattım ve sordum: “Bu hatıra nereye varacak?

Gürsel Tekin sözü CHP’ye bağladı ve “Partinin bir kök budamaya ihtiyacı var. O ağaçların gövdesi gibi partinin genel ilkeleri üzerine yeniden yeşermesi gerekiyor” dedi.

Doğrusunu isterseniz CHP’nin genel sorunlarından daha çok güncel konularla ilgiliydim. Hemen konuyu değiştirip kitabın ortasından İstanbul’a aday olup olmayacağını sordum. Tereddütsüz “Adayım” dedi. Sonra da ‘İstanbul’u kazanma stratejisi’ni anlattı. Kadıköy’den, Bakırköy’den, Beşiktaş’tan, Şişli’den değil; Sultangazi, Sultanbeyli, Bağcılar, Esenyurt gibi ilçelerden söz ediyordu. İstanbul’un demografik durumunu, seçmen eğilimlerini iyi çalışmıştı. Sözünü ettiğim ilçelerdeki partilerinden hoşnut olmayan HDP-AK Parti tabanına dikkat çekti ve o oylara göz koyduğunu vurguladı.

İSTANBUL’DA TABAN

Yazının Devamını Oku

Önce ‘şerif’i aramak lazım!

Salı gecesi, İsveç-Danimarka ortak yapımı “Köprü” dizisini izlerken dikkatimi çekti

Dizinin baş karakteri, mesai sonrasında silahını eve götürdüğü için soruşturma geçiriyordu. Sonra araştırdım, Avrupa’da görevde değillerse güvenlik güçleri silah taşımıyormuş.

Çarşamba sabah 09.30’da bir randevum vardı. Yürürken, yol kenarında çok lüks bir araç durdu. Sürücü arabanın anahtarını kenarda bekleyen kişiye vermeden önce belindeki silahı çıkarıp uzattı. Polis olma ihtimali düşüktü ve silahlıydı.

İki saat sonra bir kitap almak için girdiğim alışveriş merkezinin tuvaletinde yanımda elini yıkayan kişinin belinde kocaman bir silah gözüme takıldı.

Öğlen yemeği için restorana giderken de yanımızdan genç bir kadın geçti (25 yaşında ya vardı ya yoktu). Belinde taşıdığı silah ve kılıfı adeta “Beni görün, beni görün” diyordu.

Yazının Devamını Oku

Belediye seçimi dedikoduları

Ulusal seviyede İdlib, ekonomi, eğitim gibi konular ön planda olsa da yerelde birinci gündem maddesi yaklaşan belediye seçimleri.

Bu gündemin ilk başlığı, erken bir yerel seçim olup olmayacağı. Malumunuz seçimler normal şartlar altında Mart 2019’da yapılacak. Ancak, “Son seçimler gibi sürpriz bir şekilde öne de alınabilir, Kasım 2018’de yapılabilir” diyenler de azımsanmayacak kadar fazla

Benim Ankara’dan, AK Parti, MHP ve CHP kulislerinden edindiğim izlenim, erken bir yerel seçimin olmayacağı yönünde. Erken seçim tarihini değiştirmek için Anayasa değişikliği gerektiğinden CHP’nin MHP ve AK Parti’ye destek vermesi lazım. CHP bu konuda destek vermeyeceği gibi MHP de erken yerel seçime sıcak bakmıyor.

CHP’NİN KALELERİNDE SÜRPRİZ AK PARTİ ADAYLARI

Gündemin ikinci başlığı ise potansiyel adaylar. AK Parti’nin özellikle CHP’nin kalelerinde CHP seçmeninin bile oy verebileceği isimleri aday göstermesi bekleniyor. Parti yetkilileri, İzmir, Çankaya, Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerde merkez seçmenin oylarını alabilecek, AK Parti orijinli olmayan “merkez-sağ/demokrat” isimlerin aday gösterilebileceğini söylüyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’de aynı işi yapabilecek çok önemli isimler olmasına karşın Ziya Selçuk, Ruhsar Pekcan, Bekir Pakdemirli gibi isimleri bakan yapması bu görüşe dayanak olarak gösteriliyor. Son 10 günde AK Parti’nin İstanbul adaylarından biri olarak herkesin aşina olduğu bir işkadınının ismini duyuyorum. AK Parti’nin bu stratejisinin iki dayanağı daha var:

CHP içindeki çekişme. Aday olamayanların adaylara ve yeniden aday olan başkanlara yönelik olumsuz tutum ve kampanyaları ile parti içi kavgalara kızan CHP seçmeninin sandığa gitmeme ihtimali.

İYİ Parti’nin bu şehir ve ilçelerde CHP oylarını bölebilecek güçlü adaylar göstermesi.

CHP NASIL BAŞARIR

AK Parti’nin en büyük rakibi CHP’deki liderlik polemiği partiye yeterince zarar verdi. CHP yönetiminin öncelikle bu tartışmanın yarattığı hasarı tespit etmesi ve doğru bir strateji belirleyerek küstürdüğü seçmeni geri kazanması gerek. Parti lideri Kemal Kılıçdar-

Yazının Devamını Oku

Casuslar fazla mesaide!

BU aralar Türkiye-Suriye sınır bölgesi başta olmak üzere bütün Ortadoğu’da casuslar cirit atıyor. Özellikle de CIA (ABD), FSB (Rusya), MI6 (Birleşik Krallık), MOIS (İran), MSS (Çin), Mossad (İsrail), GIP (Suudi Arabistan) ajanları. Kanada istihbaratı bile bölgeyi mercek altına almış durumda.

Tümü, Suriye genelinde devam eden faaliyetlerini bu aralar İdlib üzerine yoğunlaştırmışlar.

Çok ilginç dengeler oluşmuş.

Tıpkı Ridley Scott’ın yönettiği, Leonardo DiCaprio, Russell Crowe ve Mark Strong gibi Hollywood yıldızlarının oynadığı David Ignatius’un romanından uyarlanmış “Body of Lies” filmindeki gibi: Dost bildiklerinin düşmana, düşman bildiklerinin müttefike dönüştüğü günlerden geçiyoruz.

(Bu arada eminim David Ignatius’u anımsamışsınızdır. 2009’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın terk ettiği ve “one minute” olayı olarak siyasi tarihe damgasını vuran panelin moderatörü olan ünlü gazetecidir. Washington Post’un editörlerinden olan Ignatius’un bölgedeki casus savaşlarının detaylarını yakından bildiğini söylemek çok da mantıksız sayılmaz.)

FSB ve İran gizli servisi MOIS, Beşar Esad yönetimindeki Suriye ordusunun “son kale” olarak gördüğü İdlib’i alması için altyapı oluşturmaya çalışıyor. Bir yandan da ABD’nin Esad rejimine karşı olası harekâtını engellemek istiyor. Bu çerçevede Rusya’nın Washington Büyükelçisi Anatoly Antonov’un, ABD’li yetkililerle görüşüp ABD’nin Esad’a yönelik bir saldırı gerçekleştirmesi ihtimalinden duydukları rahatsızlığı iletmesi, Rusya Dışişleri Sözcüsü Maria Zaharova’nın ABD’nin Akdeniz’deki Cruise ve Tomahawk füzelerinin sayılarını kamuoyuna açıklaması, Washington’a verilmiş “Attığınız her adımı izliyoruz” mesajından başka bir şey değildi.

Nisan ayında Akdeniz’deki donanma ile Şam ve Humus’u vuran ABD ise askeri müdahale seçeneğini “Demokles’in kılıcı” gibi sallayarak Esad’ı ABD’nin müttefiki YPG/PYD’yle işbirliği yapmaya, İsrail’e karşı tehdit olmaktan vazgeçmeye zorluyor.

Bu arada Washington ile Moskova arasındaki temaslarda İdlib’e konuşlanmış El Nusra, Heyetu Tahriru’ş Şam (HTŞ) gibi örgütlerin “ortak düşman” olduğu vurgulanıyor ve Esad’ın İdlib operasyonunun ABD’nin çıkarlarına uygun olacağına dikkat çekiliyor.

Çinli ajanların gündeminde de FSB’nin yakından takip ettiği aynı örgütler var. Onlar da kendi ülkelerinden gelip Suriye’de savaşan şahısların geri dönmemesi için arka kapılardan FSB ve CIA ile işbirliği yapmaya çalışıyor.

Yazının Devamını Oku

Kars Anadolu'da değil mi?

DÖRT Karslı oturduk sohbet ediyorduk.

İşadamı Turgut Torunoğulları, Malazgirt Zaferi kutlamalarıyla ilgili haberlerin neredeyse tamamında “Türklerin Anadolu’ya girişi” ifadesini görünce isyan etmişti. “Alp Arslan Kars’a 1064’te girdi. Malazgirt’ten 7 yıl önce. Kars’ı Anadolu saymıyor mu bunlar?” dedi.

Turgut Bey’in bu haklı isyanından sonra, elimdeki telefondan Alp Arslan’ın Ani kentini fethine dair makaleleri bulup okumaya başlamıştım bile.
Bu arada Fox Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk’ün telefonu çaldı. Arayan Kars’ın eski belediye başkanlarından Selahattin Filtekin’di. O da aynı duruma içerlemiş, Doğan Şentürk’e yakınıyordu. Telefonu alıp bir süre de ben konuştum. “Biz yıllardan beri, 16 Ağustos günlerinde Türklerin Anadolu’ya girişini kutluyoruz. 16 Ağustos 1064’ün yıldönümünü...”


16 AĞUSTOS 1064 NEYİN YILDÖNÜMÜ?

Yazının Devamını Oku

Bir Suriyelinin itirafı: 'Ben şu anda 37 Suriyeliyim'

BAYRAM tatilini Ankara’da geçirince her şeye bol bol vakit bulabiliyor insan.

Bayramın üçüncü günü, yani geçen perşembe akşamı elimde kumanda TV kanalları arasında dolaşırken gözüm Akit TV’ye takıldı. Ankara Haber Müdürü Mehmet Özmen’in sunduğu Ankara Kulisi adlı program vardı. Konukları emekli hâkim Nusret Çiçek ve “Ortadoğu uzmanı, gazeteci” diye tanıttığı Suriyeli Daniel Abdulfettah idi. Abdulfettah’ı El Arabiya televizyonunun Ankara temsilcisi olarak biliyordum.

Son zamanlarda İdlib başta olmak üzere Suriye’de yaşanan gelişmeleri yakından takip eden biri olarak izlemeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, Suriye ile ilgili bir programı ilk defa böyle can kulağı ile dinledim. Program ilerledikçe gözümü ve kulağımı ayıramadım.

Program sunucusu Mehmet Özmen’in “gelişmeleri Arapça kaynaklardan izleyen biri olarak” söz verdiği diğer yorumcu Nusret Çiçek’in araya girme eylemlerine karşın konuşması için bolca fırsat tanıdığı Abdulfettah, Türkiye’de en muhalif insanın en muhalif kanalda bile söyleyemeyeceği şeyler söylüyordu:

- “Suriye’yi işgal eden sivil halk değildi; 1120 silahlı bir gruptu.”

Yazının Devamını Oku

Fıkra değil gerçek: 1 papaz, 1 porno yıldızı, 1 Playboy güzeli...

ABD siyaseti de, Türkiye-ABD ilişkileri de bu aralar bir porno yıldızı, bir Playboy güzeli ve bir papazın arasına sıkışmış vaziyette.

ABD Başkanı Donald Trump, kasımda yapılacak seçimler öncesinde “iyi aile babası, muhafazakâr bir Hıristiyan” imajını korumaya çalışıyor.

Ancak üç isim bu imajı altüst ediyor.

İlki Andrew Craig Brunson, 1968 doğumlu bir papaz. İzmir’deki diriliş kilisesinde görev yapıyordu. Evanjelist bir misyoner. Kürtleri Hıristiyanlaştırmak gibi bir hedefi vardı. Faaliyetleri nedeniyle İzmir’de yakalandı ve hem casuslukla hem terör örgütlerine destek olmakla suçlandı. Halen ev hapsinde tutuluyor. Trump, kasımdan önce Brunson’ı kurtarıp Amerikaya götürerek ülkenin muhafazakâr Hıristiyanlarının desteğini yanında tutmaya çalışıyor.

İkinci isim, Stephanie Gregory Clifford, namı diğer Stormy Daniels. 1979 Louisiana doğumlu bir kadın. Ünlü Hollywood yıldızı Steve Carell’in başrol oynadığı “40 Yıllık Bekâr” filminde de bir porno yıldızını canlandırmasından olsa gerek, Amerikalı meslektaşlarımız tarafından “porno yıldızı” olarak anılıyor. 2006’da yolu Trump ile kesişti. Bir otelde buluşup yemek yediler. Sonrasında yaşadıklarını, 2018’de katıldığı “60 Dakika” isimli programda anlattı. Program, 22 milyon izleyici ile tarihi bir rekor kırdı.

Yazının Devamını Oku

Bu bayramda zamana çelme takmak ister misiniz?

BUGÜN için aklımda yine siyaset ve dış politika yazmak vardı.

Yaptığım görüşmelerden, okuduğum makalelerden sayfalarca not almıştım. Yazmaya başladığımda fark ettim ki içinden Trump geçen cümlelerden ruhum sıkılmış. Gayriihtiyari yazıdan koptum ve bulunduğum Karikatürcüler Derneği Ankara Bürosu’nun duvarlarındaki karikatürlere daldım.

Bedri Koraman’ın, Turhan Selçuk’un, Mim Uykusuz’un, Cemal Nadir’in karikatürlerine bakarken adeta zamanda yolculuk ettim. Benim tanıklık ettiğim döneme de denk geldiği için Bedri Koraman’ın rengârenk karikatürleri özellikle ilgimi çekti. O yılları gerçekten çok iyi özetlemişti.

Mesela bir karikatürde merhum Erdal İnönü ile Deniz Baykal birbirlerinin boğazlarına yapışmış, kıyasıya kavga ediyordu. Üzerinde durdukları sandal batmış, iki siyasetçi de suya gömülmüş, yüzeyde kalan can simitlerinin üzerinde “kurultay” ve “koalisyon” yazıyordu. Baykal’ın CHP’yi yeniden kurduğu, koalisyon ortağı SHP ile birleşme tartışmalarının ve liderlik kavgalarının başladığı günleri hatırladım.

Bir başka karikatürde, bir ringin üzerinde Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Erdal İnönü ve Mesut Yılmaz vardı. Demirel ile Yılmaz’ın boks maçının hakemi, o tarihte Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’. Demirel, hem Yılmaz’a hem Özal’a yumruk atarken “Bir dublörüne, iki kendisine” diyor. Özal bir taraftan “Ben tarafsızım, genel konuşuyorum” deyip diğer taraftan Yılmaz’a “Boş böğrüne vur” diye fikir veriyor. Bu arada ringin bir köşesinde Ecevit ile Erdal İnönü yumruklaşıyor ve İnönü “Bırak bir-iki yumruk da onlara atayım” diye bağırıyor. Ecevit’in yanıtı ise “Bir yumruk sana, iki yumruk kendime” oluyor. Ringin diğer köşesinde ise Necmettin Erbakan taraftarlarına “Hadi kardeşler önce bir ringe çıkalım” diyor ve ringe tırmanmaya çalışıyor.

Tekrar bilgisayarın başına oturduğumda, “Eskiden böyle karikatürler çizilebiliyormuş” hissi yaşadım. Bilgisayarımın yanındaki açık gazete sayfasında CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gazetelerin Ankara temsilcilerine yaptığı açıklamalar ile Muharrem İnce’nin “Yüreğiniz varsa beni verin” sözleri öne çıkmıştı. Biraz önce aktardığım iki karikatürdeki “sosyal demokrat ruh” karikatür olarak değil ama demeç olarak yine gazete sayfasında vücut bulmuştu ama bu seferki hiç de gülümseten cinsten değildi.

“Dokuz günlük bayram tatilinin ilk gününü yaşamaya başlamış insanlara Trump’tan, dolar kurundan, kurultaylardan

Yazının Devamını Oku

Balyozla telefon kırmak yerine...

2004-2009 yılları arasında Avrupa Birliği ile ilişkilerin gelişmesi ve demokrasi seviyesindeki yükseliş sayesinde, Türkiye Arap sokağı başta olmak üzere geniş bir coğrafyada etkisini arttırıyordu. Yeni pazarlarla ihracat da, Anadolu’ya gelen turist sayısı da artıyordu. 2008’de zirveyi gören küresel ekonomik krize rağmen Türkiye yabancı doğrudan yatırımcılar için cazibe merkezi olma durumunu koruyordu.

Dışişleri Bakanlığı, öyle bir atmosferde, 2008 yılının temmuz ayında, yurtdışındaki büyükelçilerini, misyon şeflerini Ankara’ya davet ederek Büyükelçiler Konferansı yapmıştı. Dünyanın değişik başkentlerindeki büyükelçiler ile misyon şefleri Ankara’da toplanmış, hükümet üyeleri ve kritik kurumların yöneticileriyle bir araya gelmişti.

Dünyanın Türkiye’ye bakışını, dünyada ortaya çıkan siyasi/ekonomik fırsatları ve riskleri anlamak, Ankara’nın dış politikasını buna göre şekillendirmek açısından önemli bir zemin ortaya çıkmıştı. Bu sayede o konferans ilk ve son olmadı ve gelenekselleşti.

Onuncusu 12 Ağustos gününden beri Ankara’da yapılıyor. 10. konferansın ilk günlerinde Rusya, Slovakya, Sudan dışişleri bakanları, Türk Hava Yolları Genel Müdürü İlker Aycı, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu gibi isimler konuşmuştu. Cumhurbaşkanı başdanışmanları Mehmet Uçum ve Yavuz Atar, bu yılki konferansa ismini veren “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” hakkında brifing vermişti. Dün ise ASELSAN gezisi ve siber güvenlik sunumunun yanı sıra Savunma Bakanı Hulusi Akar ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun konuşmaları vardı.

Bakan Akar ve komutanların olduğu oturum planlanandan uzun sürdü. Kadın büyükelçiler ile büyükelçi eşlerinin Cumhurbaşkanlığı’ndaki öğlen yemeği programı olmasaydı belki daha da uzayacaktı. Çünkü ABD ile yaşananlar, Irak’ta ve Suriye’de olup bitenler, İdlib’deki çatışmalar, terörle mücadele, ABD’nin İran konusundaki planları, İran’ın tavrı gibi kritik konular gündemdeydi.

Yemek arasında karşılaştığım diplomatların da, işinsanlarının da gündemi ABD ile kriz ve sonuçlarıydı. Herkes Amerikan Başkanı Donald Trump’ın izlediği akıldışı politikalardan yakınıyordu. Trump’ın sadece Türkiye’yi değil başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün dünyayı çıldırtan adımlarına dair onlarca örneği konuştuk. ABD’nin panzehirinin Avrupa Birliği olacağı konusunda hepimiz hemfikirdik ama geride bıraktığımız zaman içinde AB ile aramızdaki mesafenin hayli açıldığı da su götürmez bir gerçekti.

10 yıl önceki ve şimdiki sohbetlerimizi karşılaştırmak bile Türkiye’nin dış politikasındaki büyük değişimi anlamaya yetiyordu. Elbette Arap Baharı’nın çöküşü, Suriye iç savaşı gibi birçok olumsuz gelişme yaşanmıştı ama neticesinde Türkiye’nin dış politikasında “çözüm ve diyalog” odaklı pozitif gündem, yerini “restleşme” odaklı negatif gündeme bırakmıştı. AB üyelik sürecinde tarihin tozlu raflarına kaldırdığımızı sandığımız bazı temel insan hak ve özgürlükleri de yeniden diplomasi dosyamıza girmişti.

Büyükelçiler Konferansı’nın yapıldığı otelin önünde çok sayıda siyah cip vardı. Hepsi, konferans konuşmacılarının koruma ekiplerine aitti. O devasa araçların Amerikan menşeili olduğunu fark edince aklıma, sosyal medyada dolaşan “telefona ateş etme”, “balyozla telefon ezme” görüntüleri geldi. “Keşke sağduyulu bir ses çıkıp ‘Türk Lirası karşılığı ödendiğinden onlar artık milli servet, var olanları tepe tepe kullanın, yenisini almayın’ dese” dedim.

O eylemleri kimsenin tasvip etmediğini gördüm. Çok daha akılcı, adil adımlar atılabilirdi. Bakın sadece son bir haftada iki Yunan askeri, bir insan hakları savunucusu ve ODTÜ öğrencileri tahliye edilmişti. Peşi sıra Avrupa’dan gelen mesajlar yumuşamış, hatta desteğe dönüşmüştü.

Yazının Devamını Oku

40 yıllık bir röportaj ve ABD-Türkiye ilişkileri

İNSAN hafızası şaşar. O nedenle arşivler önemlidir. Arşivler unutmaz, arşivler yanılmaz.

Son dönemde, yakın tarih ile ilgili detaylar için sık sık TRT’nin ve BBC’nin arşivlerine bakar oldum.

Dün de merhum başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in 1978’de İngiliz kamu yayıncısı BBC’ye verdiği röportajı izledim.

Röportaj şöyle bir ortamda yapılmış:

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra ABD yönetimleri ve ABD Kongresi Türkiye’ye ambargo uyguluyor. Türkiye bazı Amerikan üslerini kapatmış, bazılarının faaliyetlerini geçici olarak durdurmuş. Türkiye’nin NATO’dan ayrılacağı, Demir Perde ittifakına katılacağı konuşuluyor. Bu arada Başbakan Ecevit komünist Bulgaristan’ı, Kızıl Ordu Genelkurmay Başkanı Türkiye’yi ziyaret etmiş. Ankara’da “yeni savunma konsepti” kavramı dillerden düşmemeye başlamış.

İngiliz gazeteci doğrudan Türkiye’nin NATO’dan ya da CENTO’dan ayrılıp ayrılmayacağını soruyor. Ecevit çok net yanıt veriyor: “Hayır, böyle bir niyetimiz yok”.

İkinci soru Amerikan üslerinin ne olacağı yönünde. Ecevit, önce “Biz üs değil tesis diyoruz” diye düzeltiyor. Peşi sıra da mevcut durumu anlatıp faaliyetlerinin kalıcı olarak kapalı kalmasının söz konusu olmadığını vurgulayarak kapıyı pazarlıklara açık bırakıyor.

Soruları hep “Türkiye NATO’dan uzaklaşıp komünist bloka mı yaklaşıyor” sorusu etrafında dolaşan BBC yorumcusu bir de Türkiye’nin “yeni savunma konsepti”ni soruyor. Ecevit uzun uzun yanıtlarken şu can alıcı ifadeleri kullanıyor:

“Müttefikimiz olmayan komşularımızın bize yaklaşımı son yıllarda olumlu bir şekilde değişti. Bölgedeki tek NATO müttefikimizin yaklaşımı ise olumsuz anlamda değişti. Bunu hesaba katmamız gerekiyor. Türkiye müttefikleri tarafından yalnız bırakıldı. Bütün bunların dikkate alınması gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Kur şokuna Hızır gibi yetişen Osmanlı köftesi

PAZARTESİNDEN beri Kopenhag (Danimarka) ve Malmö’deyim (İsveç).

İş için defalarca geldiğim şehirleri ailemle turist olarak ziyaret ettiğimde, ilk kez geliyormuşum gibi heyecanlanırım. Bu sefer de öyle oldu.

Turist olarak dolaşmak, müzelerde resimlerin, heykellerin arasında kaybolmak, kentlerin tarihi ve doğal güzelliklerini fotoğraflamak gerçekten başka bir duygu.

Biletleri millerle alıp oteli Kopenhag pahalı olduğu için daha ucuz olan Malmö’de tutmuştuk. Böylece yedi günlük seyahatimiz, yüksek kurlara rağmen Asos’ta yapmayı düşündüğümüz yedi günlük “indirimli” tatilden daha ekonomik olacaktı.


Yazının Devamını Oku

ABD’nin Brunson mottosu: ‘Geride adam bırakma’

ABD ile krizin en önemli iki kaynağından birinin Donald Trump-Mike Pence ikilisinin popülist siyasi kaygıları olduğunu dün yazmıştım. Bugün o bölümü biraz daha açmak niyetindeyim.

Politik psikanalist değilim ama liderlerin ruh durumlarının ülkelerin siyasi kararlarına nasıl yansıdığını gözlemleyebilecek kadar diplomasi gazeteciliği yaptım. Sadece ABD yönetimlerini inceleseniz, baba ve oğul Bush’ların ya da Obama ile Clinton’ın karakterleriyle başkanlık dönemlerinde ABD’nin izlediği politikalara baksanız, ne demek istediğimi kolaylıkla anlarsınız.

Amerikan devletinin omurgasını oluşturan ve “establishment” denen kurulu yapı, ana rotasından çıkmasa da başkanların ve yönetimlerin eğilimlerine göre esneyebiliyor. Başkanların ve değişen yönetimlerin Amerikan politikalarına etkisini, devasa bir uçak gemisinin hedefinde değil ama rotasında yapılan değişikliklere benzetebiliriz.

Şu anda kurulu yapının bütün direncine rağmen Trump ve Pence ikilisi, “ABD değerler sisteminin” ya da örnek verdiğim o uçak gemisinin hedefinin sorgulanmasına neden olan değişikliklere imza atıyorlar ya da atmaya yelteniyorlar. O nedenle onların döneminde ABD’nin klasik kurulu yapısına bakıp atacağı adımlar konusunda standart öngörülerde bulunmak zorlaşıyor.

“ABD bir papaz için en yakın müttefikini nasıl İran’ın yanına iter” sorusuna yanıt ararken de bu bakış açısıyla hareket etmemiz gerekiyor.

Bakın, babası Kore gazisi olan Pence, Kore savaşında ölen ABD askerlerinden 55’inin kalıntılarının iade edilmesi konusunda Amerika’da yayın yapan Fox TV’ye verdiği söyleşide neler diyor:

“Babam bir savaş gazisi. Orada bir söz verilir, ‘Geride adam bırakma’ diye. Büyük ulusların yaptığı şeydir bu. Bugün Amerikan halkı, hatta dünya, ABD’nin ‘Aradan 70 yıl geçse de bu sözü tutacağız’ dediğini gördü.”

Pence’in gözünde uzak coğrafyalarda görev yapan bir Amerikan askeri ile misyoner bir papaz arasında çok büyük bir fark olmadığını gözlemlemek zor değil. Papaz Brunson için de “Geride adam bırakma” mottosuyla hareket eden Pence’in bu düşünceyi, seçim sloganı “Yeniden büyük Amerika” olan Trump’a kabul ettirdiği de açık.

Türkiye’de de

Yazının Devamını Oku

Rus muhasebeciden Brunson’a Türkiye-ABD krizi

SERGEİ Leonidovich Magnitsky, bir muhasebeciydi ve Moskova’da hukuk firması Fireston Duncan’da denetmen olarak çalışıyordu.

Firması adına Hermitage Capital Management adlı (HCM) Amerikan yatırım fonuna danışmanlık yapıyordu. HCM’nin kurucu ortağı Bill Browder ile doğrudan temastaydı ve Rusya’da bürokratların ve polisin dahil olduğu büyük çaplı yolsuzlukları aktarıyordu. Bir süre sonra Browder, yolsuzlukları ifşa etmeye başladı. Rusya İçişleri Bakanlığı misilleme yaparak HCM’yi vergi kaçırmak ve vergi dolandırıcılığıyla suçladı ve şirketin Rusya’daki ofislerine baskın düzenledi.

Bu soruşturma çerçevesinde Magnitsky de tutuklanmıştı. Butyrka Cezaevi’nde 358 gün kaldı. Cezaevindeyken safrakesesinden düşen bir taşın kanalları kapatması sonucu pankreatit olan Magnitsky ihtiyacı olan tedaviye erişemediği gibi, o halde dayak yemişti. Magnitsky 16 Kasım 2009’da tutukluyken yaşamını yitirmişti.

Olaydan çok etkilenen Browder Washington’da lobi yaptı ve Başkan Obama da ikna edilince 2012’de Magnitsky’nin başına gelenlerden sorumlu Rus yetkililere yaptırım uygulanmasına dair o yasa ortaya çıktı. İnsan hakları ihlallerini gerekçe yapan yasa “Küresel Magnitsky Yasası” olarak anılmaya başlandı.

Bu detayları vermemin nedeni, ABD yönetiminin, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ile Süleyman Soylu’ya yaptırım kararını “Küresel Magnitsky Yasası”na dayandırmasıydı.

Belli ki ABD’liler, İzmir’de uzun bir tutukluluğun ardından ev hapsine alınan papaz Andrew Craig Brunson’ın durumunu aynı kategoride değerlendirmiş ve Türkiye’de soruşturma, gözaltı, tutukluluk, yargılama gibi süreçlerde en yetkili olan isimleri yaptırım kapsamına almışlar.

Kararı alanların gerek Soylu’nun gerek Gül’ün ABD’de hiçbir varlığı olmadığını, bu kararın pratikte hiçbir işe yaramadığını bilmemeleri mümkün değil.

Peki bile bile neden bu karara başvuruldu?

İki nedenden dolayı:

Yazının Devamını Oku

Anıt nasıl özgürleşti?

ÖĞRENCİLİK yıllarımızda Kızılay gözde mekânımızdı. Genelde Engürü Kıraathanesi’ne, Sakarya Çay Ocağı’na ve ABC Kitabevi’ne takılırdık. Üçü de yok şimdi.

Biraz daha paralı arkadaşlarımız Mülkiyeliler Birliği’nin lokantasına giderdi. 1990’a dek Kızılay Postanesi (Gima’nın önü) olan buluşma yerimiz, o yıldan itibaren Yüksel Caddesi ile Konur Sokak arasında inşa edilen İnsan Hakları Anıtı olmuştu. Ankara’da öğrenci olup da o anıtın önünde beklememiş insan yoktur desem yeridir.

Kaidenin üzerine yüzü Güvenpark’a dönük bir şekilde oturmuş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi okuyan kadın heykelinden söz ediyorum. O heykel, protesto eylemleri yapılmasın diye 14 aydır bariyerlerle çevrilmişti. Arka tarafına da bir portatif karakol kurulmuştu.

Her akşam aynı şey yaşanıyordu. Aynı eylemciler (genelde 6 kişi), aynı saatte ortaya çıkıyor, aynı polisler onları aynı sert yöntemlerle derdest edip aynı beyaz camsız minibüse bindiriyor, o minibüs aynı güzergâhtan geçerken içindekiler aynı ritimle minibüse vuruyor. Duruma alışık çevre sakinleri “Ne oluyor” diye bakmıyor bile...

Geçen hafta Türkiye’nin ombudsmanı Şeref Malkoç’u ziyarete gitmiştim. CHP milletvekili Mahmut Tanal, heykelin etrafındaki bariyerlerin kaldırılması için kendilerine dilekçe vermiş. Kurum da hemen harekete geçmiş. Görevli kamu denetçisi, konuyu yerinde görmek için heykeli ziyaret etmiş. Ziyaret bölgenin güvenliğinden sorumlu Emniyet yetkililerini ve Ankara’nın yöneticilerini biraz üzmüş.

Neticede denetçi, vatandaşın şikâyeti ve idarenin tutumuyla ilgili bir rapor hazırlamış ve heykelin trajikomik durumunu yansıtmış. Yasa gereği idare (yani Ankara Valiliği) ombudsmanın verdiği bir kararı uygulamak zorunda değil. Ancak ombudsman uygulanmayan kararları nedeniyle idareciyi teşhir edebiliyor. Bundan olsa gerek, idare ombudsman bir karar açıklamadan o heykelin etrafındaki bariyerleri kaldırdı. Ağır aksak da olsa ombudsmanlık gibi kurumların trajikomik durumlardan kurtulmakta işe yaradığını bir kez daha görmüş olduk.

Bu arada Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen de geçici karakolun olduğu yerde bir trafo inşaatı yapılacağını gerekçe göstererek Ankara Valiliği’ne başvurmuş. Yakında o geçici karakol da kalkabilir.

DİPLOMASİ KISKACINDAKİ YARGI

HABERLERİ

Yazının Devamını Oku