Haftanın kitapları

UYKU GİRMEZ GÖZLERİME

Normal şartlarda uykusuzluk, kişinin uyumak ya da uykusunu sürdürmek istediğinde ya da bunu yapması gerektiğinde, süreklilik gösterecek şekilde bunu yapamaması olarak tanımlanıyor. Tarihin ilk “uykusuz” kahramanı elbette Gılgamış’tan başkası değil. Gılgamış, kendini ölümsüz sandığında uykusuzluğa dayanabiliyordu örneğin. Haruki Murakami ‘Uyku’ adlı anlatısında tam on yedi gündür uyuyamayan kadın kahramanıyla yeni bir “uykusuzluk” destanı yazıyor adeta. Bir gün yatağa uzandığında tıpkı, gençlik döneminde bir ara olduğu gibi uyuyamadığını fark eden kahramanımız, uyku/uykusuzluk üzerine uzun uzun düşünmeye başlar. Adeta uykuları çalınmış gibidir! Bir noktadan sonra elinde tüm bir gece olan anlatıcımız, bir yandan bütün hayatının muhasebesini yapmaya başlar, diğer yandan tıpkı eski günlerdeki gibi okumaya verir kendini. En çok da ‘Anna Karenina’da bulacaktır huzuru! Yunan mitolojisinde “uykusuzluk” ve gece olan olaylar Tanrıların bile müdahale edemediği bir durum olarak ele alınır. Haruki Murakami ‘Uyku’ adlı anlatısında Yunan mitolojisine selam ederek “geceye saygı” şiiri yazıyor. Kat Menschik’in rüya gibi desenleriyle zenginleşen kitap, Hüseyin Can Erkin’in Japonca aslında çevirisiyle Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Haftanın kitapları

REBUS JÜBİLE YAPIYOR

İskoç yazar Ian Rankin’in polisiye hayatımıza kazandırdığı en nev’i şahsına münhasır polis John Rebus’ın “resmi” olarak emekliye ayrıldığı macera ‘Veda Müziği’. Yine Dilek Şendil tarafından çevirilip YKY etiketiyle okurla buluşan önceki kitap ‘Ölüleri Anmak’ta Rebus’ın emeklilik için gün saydığını hatırlayacaktır dikkatli okurlar. Hatta YKY tarafından yayımlanan ilk Rankin kitabı ‘Başkasının Mezarı’nda Rebus 5 yıldır emekli olsa da rafa kaldırılmış bir dosyanın peşine düşmekten kendini alamaz. İşte o efsanevi polisin emeklilikten önceki son meselesi yer alıyor ‘Veda Müziği’nde. İşin polisiye tarafını bir kenara bırakırsak, Rankin, Rebus aracılığıyla Britanya’daki kentsel dönüşüm ve “rant”, “mafya” müesseselerini hikâye ediyor. ‘Veda Müziği’ Rebus’ın mesleğe vedası olduğu kadar, İngiltere’de geride kalan yıllara da bir veda aslında. Romanın orijinal ismi ‘Exit Müzik’ bir Radiohead şarkısı. Yani İngiltere’de cinayetler işleyen Rus mafyasının hikâye edildiği romanda sağlam bir fon müziğiniz var... Anlı şanlı Rebus’a da böyle bir jübile yakışırdı zaten.

FELSEFE EĞLENCELİDİR

Sokrates’ten günümüze gelene kadar, bilhassa Batı tarihinde yüzlerce filozof sayarız. Buraya kadar her şey normal. Ancak biraz müfredatın etkisi, biraz da felsefeyle toplumsal olarak aramızın iyi olmaması yüzünden, felsefeye sıkıcı bir alanmış gibi bakar birçokları. Filozoflar somurtuk, söyledikleri sözler çok kafa karıştırıcı gelir. Oysa değil. Neticede onlar da birer insan ve onlar da böyle şeylerden sıkılırlardı muhtemelen. Olivier Dhilly ‘Diyojen’in Fıçısı ve Diğer Felsefe Öyküleri’nde Antik dönem filozoflarından Modern zamanların filozoflarına kadar, felsefe tarihinin en önemli yaklaşımlarını, kuramlarını, teoremlerini, tezlerini ve onların karşıt görüşlerini hikâyeleriyle birlikte anlatıyor. Thales’in kuyusuna giriyoruz önce, Platon’un mağarasından çıkıyoruz hemen. Wittgenstein’ın maşasına, Nietzsche’nin çekicine ve nihayet Derrida’nın yapısökümüne kadar geliyoruz. Dhilly sakin sakin anlatıyor bütün felsefe tarihini. Kitap, İsmail Yerguz’un çevirisiyle, Say Yayınları’nın ‘Herkes İçin Felsefe’ serisinden yayımlandı.

KERBELÂ’YA DAİR HER ŞEY

Yıllarca farklı ulusal gazetelerde görev alan Kenan Akın’ın kaleme aldığı 12’nci kitabı ‘Kerbelâ Ey Kerbelâ’. Kitabı ayrıca Akın’ın kendi imkânlarıyla yayımladığını belirtmek gerek. Akın’ın 14 asırlık hadisenin dünden bugüne seyrini, eksiksiz aktardığını göreceksiniz. Bizzat birkaç kere Kerbelâ olaylarının yaşandığı ve sonra Aşûra Günü’nde Şiîlerin yas törenlerinin düzenlendiği bölgeye gitmiş Kenan Akın. Bu sayede, bölgede mezhep kökenli yaşananların da tanığı olarak, tüm gelişmeleri kronolojik biçimde aktarıyor kitabında. Hicri takvime göre 10 Muharrem 61 senesinde yaşanan ve etkisi, doğal olarak izleri bugüne kadar süren hadisenin tarihsel, politik, sosyal, yerel ve küresel hikâyesini aktarıyor. Yazar kitapta sadece kendi tanıklıkları, gözlemlerini değil başka yazar ve araştırmacıların söyleyip yazdıklarını da paylaşıyor. Bilhassa Kerbelâ meselesine dair kaynak arayanlar için, zengin bir kitap...

BİR YAZI ŞÖLENİ

Geleneksel ve sıkı bir dinî eğitimin yanında akademide felsefe eğitimi alan Cioran’ın tam bir “inanç krizi” dönemi başyapıtı ‘Gözyaşları ve Azizler’. Ordotoks ve genel anlamda Hıristiyan öğretinin bütün unsurlarını, azizlik müessesesini ve en önemlisi insanlık durumunu hallaç gibi silkeliyor. Dini en yücelttiğini sandığınız bölümde aslında keskin bir alay cümlesi kuruyor. “Bir gün azizlerin gözyaşlarında parlayabilecek kadar saf ve temiz olacak mıyım?” diye sormadan önce “Bir azizenin günah olan öpücüğüne karşılık, Tanrı’nın bir lütfu olarak kabul ederim vebayı,” sözüyle aslında tercihini çoktan yaptığını gösteriyor. Ölümü doğru anlayan insanın “yaşamı” bütün zorluklarıyla nasıl kutsaması gerektiğini anlatıyor. Din, tanrı, azizlik, ölüm, ölümsüzlük gibi olgular kadar “müzik” üzerine de konuşuyor Cioran. Zaten kitabın en önemli özelliği içindeki müzik. “Müzik, Tanrı karşısında cesaret verdi bana,” diyen Cioran, kitap boyunca Batı müziğini felsefi açıdan ele alıyor usulca. Kitabın yayın biçiminden de kısaca söz etmek gerek. Cioran’ın sözlerinden önce, kitabı bizzat yazarıyla beraber Fransızcaya çeviren Sanda Stolajan’ın önsözü hem kitabı hem de Cioran’ı eksiksiz izah ediyor. ‘Gözyaşları ve Azizler’ önce Rumence sonra birtakım değişikliklerle Fransızca olarak yayımlanmış. Fransızca bölümün sonuna, 1937’de kaleme alınan Rumence ilk metinden seçilmiş bölümleri de ilave eden Jaguar Kitap, bu sayede Cioran’ın kendi değişimine tanıklık etmemizi sağlıyor. Cioran’ın Fransızcadaki ilk kitabı İsmail Yerguz’un çevirisyle Türkçede.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Nobel Edebiyat Ödülü Ataol Behramoğlu’nun: Neden olmasın?

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 2016 yılının Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer gördükleri ismi Bob Dylan olarak açıkladığında herkes bir şaşkınlık yaşadı. Dylan’ın henüz ödülü kabul edip etmediği belirsizliğini korurken, bir haber de Romanya’dan geldi. Romanya Mihai Eminescu Akademisi, Türkiye’den şair Ataol Behramoğlu’nu aday olarak önerdiklerini bildirdi. Şairlikte 50’nci yılını geride bırakan Ataol Behramoğlu’yla adaylığını ve Nobel’i konuştuk.

İsminizin, hiç de hafife alınmayacak bir kurum tarafından Nobel jürisine önerilmesi oldukça sürpriz bir hadise. Adaylıkla bile olsa adınızın Nobel’le anılması ne hissettirdi size?

 

- Şaşırtıcı olduğu kadar onur  vericiydi de. Kurucuları arasında Czeslaw Milosz, Wale Soyinka gibi Nobel ödülü almış şair ve yazarların olduğu Mihai Eminescu Akademisi bana bu yıl  bir madalya ödülü ve Theatre Omnia adında bir ödül de vermişti. Bundan başka Moldavya Yazarlar Birliği’nin edebiyat dergisi okurlarınca yılın en çok sevilen şairi seçilmiştim. Nobel Edebiyat Ödülü adaylık yazısında, benden bahisle “Ataol Behramoğlu, insan ruhunu ve dünya şiir dilini zenginleştiren verimli kaynaklardaki yapıtıyla seçkin bir edebiyat adamıdır. Onun lirik yaratıcılığı, özgürlüğün, duyguyla ve sözcük güzelliğiyle yaşamanın bir başka biçimini ortaya koyuyor” deniliyor.  Herhangi bir ödüle aday gösterildiğinde ya da kendisine bir ödül verildiğinde, söz konusu şair, yazar kendisine “Ben buna layık mıyım” sorusunu sormalıdır. Söz konusu olan büyük bir uluslararası ödülse, soru şöyle sorulmalıdır: Benim bir şair olarak başka ülkelerin insanlarına da söyleyecek bir sözüm var mı?

 

Sizin var mı peki?

 

- Evet, benim başka ülkelerin insanlarına da söyleyecek bir sözüm var ve katıldığım uluslararası şiir festivallerinde bunu görüyorum. Şiirlerim ve onları sunuşumdaki içtenlik, doğrudanlık, hangi milletten olursa olsun izleyiciyi etkiliyor.  İnsanlar şiiri yeniden hissediyorlar...

 

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

SÖZCÜKLERİN ÖTESİNDE

“Olaylar, görüntüler, sesler vardı Marakeş’te, anlamları sözcüklerle ne dile getirilen ne de kısıtlanabilen, ancak insanın içinde oluşup kendini duyuran sesler vardı, sözcüklerin ötesinde, sözcüklerin kendilerinden daha derinlikli ve çok daha anlamlı sesler.” Bambaşka bir coğrafyadan kalkıp gittiği Müslüman Arap şehri Marakeş’te gördüklerini ama en çok ‘duyduklarını’ hayranlıkla ve yer yer hayret ve eleştiriyle anlatıyor, Elias Canetti. Adeta deve sırtında ilerleme ritmiyla kaleme aldığı ‘Marakeş’te Sesler’ denemelerini Kamuran Şipal, Canetti’nin bütün inceliklerini bize göstererek çevirmiş. Çarşılardan baharat kokusuna, dilencilerden deve kervanlarına kadar her şeyi kendi “sesiyle” aktarıyor... Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.

FARKLI BİR KADIN TARİHİ

Kozmetikten giyime, ev eşyasından televizyon programlarına kadar birçok alanda kadınlara dayatılan ‘imaj’a tanık oluyoruz. Jennifer Lopez gibi dolgun kalçalara veya bir başkası gibi incecik bele sahip olmak dışında sanki bir seçenek yokmuş gibi, ilerliyor her şey. Kadının toplumsal tarihinin büyük bölümü giysilerin, kozmetiğin ve maddi kültürün içine gömülü ne yazık ki. Bunda da temel etken 20’nci yüzyıl başında Avrupa’da, bilhassa 30’ların Hollywood’unda başlayan “glamour” kültürü. Duygu Akın’ın çevirdiği, Can Yayınları tarafından yayımlanan ‘Gösteriş’ adlı incelemesinde Caroly Dyhouse, kadın tarihindeki maddi kültürü, bunların feminist yaklaşımdaki tartışmalarıyla birlikte ele alıyor.

ADETA DOĞU AVRUPA TARİHİ

Daha önceki kitaplarında derin deniz batıklarını, herkesen adını bildiği tarihi hadiseleri sayfalarına taşıyan Clive Cusler, Thomas Perry ile beraber ‘Mezar’ adlı romanında; Macaristan’ı işgal edip Roma İmparatorluğu’nu parçalayan Hunlar’a götürüyor bizi. Hikâyeye milattan sonra 453 yılında başlıyoruz. Sonraki bölümde tam o sıralarda gerçekleşen savaşta ölen bir Hun savaşçısının yaşlı kemikleri bulunur kahramanlarımız tarafından. Sonrası Macaristan’tan Almanya’ya, Rusya’dan Kazakistan’a kadar uzanan CIA ve diğer büroların cirit attığı bir maceraya dönüyor. Arkeolojik buluntuların yarattığı etkiyle bütün bir Doğu Avrupa tarihini müthiş bir şekilde romanının macerasına dahil ediyor usta yazar. Süleyman Genç’in Türkçeye çevirdiği ‘Mezar’, Altın Kitaplar tarafından yayımlandı.

CİNSELLİK HER ŞEYİ İÇERİR

Türk edebiyatının en geniş coğrafyalara yayılan yazarlarının başında gelir Nedim Gürsel. Akdeniz havzası başta olmak üzere, bütün bir dünyadan şehirler çıkar karşımıza. Kahramanlarının çoğu da yolda, hareket halindedir daima. Ya zorunlu olarak başka bir ülkededir, ya aşk yolunda başka bir diyardadır, ya da aşk acısıyla bir başka şehirdedir. Neredeyse birer gezgin olan kahramanlarının ‘aşkî’ durumu bütün erotizmiyle yansır öykülere, romanlara. Ki, erotizm Nedim Gürsel edebiyatının en önemli unsurlarındandır. Gürsel’in yeni öykülerinden oluşan ve Doğan Kitap’tan yayımlanan ‘Tehlikeli Sevişmeler’ kitabı, güzelliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen erkek ve kadınların hikâyelerini bir araya getiriyor. Ve Walt Withman’ın “cinsellik her şeyi içerir” sözündeki zenginliği bütün öykülerine yansıtıyor.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

PATAFİZİK NEDİR? FAUSTROLL KİMDİR?Söze, “Patafizik nedir” sorusunun kısa ve yalın cevabını vererek başlamak gerek; “Patafizik bir bilimdir.” Biraz detaylandırmak gerekirse, patafizik, metafiziğe, içinde ya da dışında, eklenen şeyin bilimidir. Metafizik, fiziğin ne kadar ötesine uzanırsa patafizik de metafiziğin o kadar ötesine uzanır. Kafanız karıştıysa bir tanım daha sunalım: “Patafizik hayali çözümler bilimidir; potansiyel olarak tanımlanmış nesnelerin özelliklerini, taslak görüntülere sembolik olarak atfeder.” Yani bundan hareketle, kolaylıkla Tanrı’nın yüzeyini hesaplayabilirsiniz. Sonuç olarak karşımıza şu çıkar: “Tanrı sıfır ile sonsuzun teğet noktasıdır.” Haliyle patafizik bilimdir! Neler zırvalıyor bu diyenler varsa henüz Alfred Jarry ile tanışmamış ve onun Übü’den sonra hayatımıza dahil ettiği Patafizikçi Doktor Faustroll’ü hiç duymamış demektir. Gerçeküstü tiyatronun atası, Perec’ten Boris Vian’a, Brecht’ten Dadacılık’a, hatta postmodern yaklaşıma kadar birçok yazara ve akıma tesir eden Alfred Jarry’nin kaleminden çıkma bir “kutsal kitap” ‘Patafizikçi Doktor Faustroll’un Davranış ve Görüşleri’. Kahramanımızın ismine gizli ‘Faust’u ve karşımızda ne kadar şeytani bir dehanın olduğunu dikkatli okurlar çoktan fark etmiştir. İşte 1898 yılında Circassie’de ve altmış üç yaşında doğan (!) bu adamın nasıl bir hayat sürdüğünün ve dünyayı yerinden oynatacak görüşlerinin “absürd” anlatısı bu kitap. Jarry, tartışmasız, zihinleri allak bullak eden kitabında her satırında harikalar yaratıyor. Oulipo’nun nereden beslendiğini çok iyi göreceğimiz “bölüm adları”ndan tutun yarım kalan metinlere, daldan dala atlayan Dadacı anlatımlardan Ulysses’i kıskandıracak mitolojik serüvenlere, her bölümü bir yazar/şaire adadığı ve edebiyat dünyasını fena sarakaya aldığı bölümlere kadar kalbur üstü edebiyatın en sıkı örneğini veriyor Jarry. Paris’ten Paris’e deniz yoluyla gitmek gibi fantastik bir işe soyunan kahramanların, insan dilinde yalnızca “ha ha” demeyi bilen çıkık-kıçlı büyük papion maymunlarının, müzikal fışkırmaların olduğu “neo-bilimsel roman”ı Işık Ergüdenin hiçbir “şakayı” gözden kaçırmayacağımız Türkçesiyle okumak ayrı keyifli. Bu ihmale gelmez kitap, Sel Yayınları tarafından yayımlandı.

ÇAĞDAŞ AVRUPA’NIN ŞİFRESİ: İSPANYA İÇ SAVAŞI

1910-1931 yılları arasında Avrupa’da yüzyıllardır hüküm süren monarşik rejimler yerlerini değişik cumhuriyetlere, demokratik rejimlere veya demokratik özlemleri karşılayacak yönetim biçimlerine devretmişti. Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti gibi örneklerin sıralandığı bu rejim değişiklikleri 1910’da Portekiz ile başlar ve sonuncusu ise İspanya’da karşımıza çıkar. Tuhaftır, tüm bu tecrübeler askeri darbeler veya faşistlerce sona erdirilir. II. Dünya Savaşı’na giden yolu hazırlayan sürecin en “önemli” örneğini ise İspanya’da görürüz. Zira 1936’da yaşanan askeri darbe sonrası ülke tam ortadan ikiye bölünür. I. Dünya Savaşı’na katılmayan İspanya; Almanya, İtalya ve Sovyet Rusya’nın birkaç yıl sonra dünyayı kasıp kavuracak savaş öncesi prova alanına döner. Kimi yeni silahlarını, tanklarını gönderir, kimi para yardımında bulunur. Aynı şekilde kilise, faşistleri destekleyerek bunun yeni bir Haçlı seferi olduğuna vurgu yapar. Sonrası, büyük usta Hemingway’in ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ romanında veya tam bu savaşta yaşananlara anlatan belgesel roman ‘Yasımı Tutacaksın’da anlatıldığı şekilde ilerler. Uygur Kocabaş’ın Türkçeye aktardığı, Julian Casanova’nın ‘İspanya İç Savaşı’nın Kısa Tarihi’ adlı kitabı, ülkeyi savaşa götüren süreci ve savaşta yaşananları hiçbir detayı atlamadan aktarıyor. Cumhuriyetçiler ve faşistlerin kimi şehirlerde sokak köşelerinde çatıştığı, başkentin birkaç kere değişmesine sebep olan savaşın kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

TAM BİR LEZZET ŞÖLENİ

Muriel Barbery’nin ilk romanı ‘Gurmenin Son Yemeği’. Kitabın arka kapağında da ustalıkla özetlendiği üzere; “ömrünün son gününde gençliğin ilk tadını hatırlamaya çalışan bir gurme hakkında” bir roman bu. Hemen açık Proust referansını görüyorsunuz. Bazılarımız, Proust’a çoklukla ve ne yazık ki sadece koku/tat ve hatırlama üzerinden referans verilmesinden sıkılmıştır. Haklılar da. Çünkü Proust sadece “kurabiye” üzerinden hatırlanması gereken bir yazar değil. O, eserlerinde 19’uncu yüzyıl sonu 20’inci yüzyıl başı Fransası’nın bütün detaylarını bir dantel gibi işlemiştir. Muriel Barbery de asıl Proustvari edebiyat hamlesini tam da burada yapıyor. ‘Gurmenin Son Yemeği’ krallara layık sofralardan (ki kendisi o sofraların kralıdır zaten) başlayıp büyükannesinin soslu yemeklerine ve çocukluktan bugüne kadar tanığı olduğu bütün mutfak içi manzaralarını anlatıyor. Tıpkı Proust gibi bir kültüre, bir döneme, bir yaşantı biçimine ayna tutuyor. Üstelik kahramanımızın dudağındaki parlak yağı, parmak uçlarındaki ıslaklığı, hissettiği bütün iştahı görüyorsunuz. Aynı iştahla okutuyor bize Barbery, dünyanın en lezzetli sofralarında şölen yapan bu gurmenin sözlerini. Armağan Sarı’nın ustalıklı çevirisiyle Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

“BENZERSİZ” LEOPARDİ

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

NIETZSCHE YAŞAMINIZI NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?

Alain de Botton’un ünlü kitabını hatırlarsınız muhakkak. ‘Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir’ adlı kitabında de Botton, ünlü Fransız yazar Marcel Proust’un sözlerinin aslında birer kişisel yardım rehberi olarak okunabileceğini savunuyordu. Botton, “büyük felsefi fikirler ve edebiyatı gündelik yaşama uyarlama” fikrini bundan kısa süre önce kişisel bir faaliyet olmaktan çıkarmış ve bir ekip işine çevirmişti. ‘Nietzsche’den Hayat Dersleri’nin yazarı John Armstrong da bu ekibin üyelerinden birisi ve o da Nietzsche’nin sözlerinin, yaptıklarının birer kişisel yardım rehberi olarak okunabileceğini söylüyor. İşin güzel tarafı gerçekten böyle bir konu için karşımızdaki en zengin kaynaklardan birisi Nietzsche. Zira o, her sözünde “hayatı olumlama” fikrine bağlı kalmış, insanı ve insanca olanı yüceltmiştir. Tanrı’yı bile kendi kendimizin tanrısı olabilmemiz için öldürmemiz gerektiğini söyleyerek, bize doğru yolu gösteriyordu. Şimdi John Armstrong, onun bütün yazdıklarından hareketle (hatta konuyla en alakasız olduğunu sandıklarımızda bile) bize hayatı daha anlamlı ve yaşanır hale getirmenin yollarını gösteriyor. Böyle bakınca sanki bir “kişisel gelişim” kitabından söz ediyorum gibi durabilir ama endişelenmeye gerek yok, kaynağı Nietzsche olan bir şey iyidir. Kitap, Azade Aslan’ın çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.

‘GÜNLÜK’TEN ÇOK DAHA FAZLASI

Son zamanlarda yayımlanan en önemli günlüklerden biri ‘Sinan’ın Günlüğü’. Dikkatli okurlar, her satırının altını çizmekten heder olacaklar, şimdiden söyleyeyim. Günlüğün yapısı alışılmışın dışında, çünkü Sinan Uluant’ın günlüğü olsa da, yazan anneannesi Sâmiha Ayverdi. Sanırım şimdi taşlar yerine oturuyor birçokları için. Ayverdi, torunu Sinan doğduktan kısa süre sonra her yıl için bir defter tutup, onu içinde bulunduğu çevre ile birlikte aktarmaya başlamış günlüklerde. Öyle basit, mamasını yedi, altını değiştirdik gibi şeylerden söz etmiyorum. Samiha Ayverdi, torununun davranışlarını kimi hadiselere verdiği tepkileri, zamanla gösterdiği gelişim ve değişimi ve elbette girip çıktığı ortamlardaki tavrını anlatıyor. 1953’ten başlayıp 1961’e kadar devam eden notlarda en hacimli dönem 1955 ve 1956 yıllarına ait. Yazan kişi Sâmiha Ayverdi olunca dönemin ‘cemiyet’ hayatına dair çok önemli detaylar da yer alıyor kitapta. Dönemin resim, edebiyat ve diğer sanat insanlarının, kısaca entelektüel çevresinin buluşmalarından ve elbette ‘İstanbullu bir ailenin’ İstanbul hayatından detaylar ise günlüklerin gizli hazinesi… Kubbealtı Neşriyat tarafından yayımlanan kitap o kadar çok şey söylüyor ki, altını çizmediğiniz satır kalmayacak, benden söylemesi.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

BİR YURTSUZLUK ANLATISI

Baştan belirtelim, ‘Sürgünler Çağı’ adlı romanında Elie Wiesel, II. Dünya Savaşı’nın ölümden beter yıkımlarından birini başka diyarlara göçmek zorunda kalanların, kimliklerini ve vatanlarını yitirenlerin yaşadıklarını anlatıyor. Bu kadar! Ama, kendi hayatından da izler taşıyan karakterinin sıra dışı yaşam serüvenini anlatırken hem Katolik Öğreti’yi, hem Yahudi Öğreti ve kültürünün bütün unsurlarını mukayese ediyor, hem de edebiyat ve felsefe referanslarıyla kahramanı aracılığıyla vatansızlık meselesini irdeliyor. Gerçi bir dönem Amerikan filmlerini anımsatan melodramik bir final bizi biraz yabancılaştırsa da, sıradışı bir kökler ve arayış hikâyesi, başka biçimde yazılmış bir bildungsroman (oluşum romanı) okuyoruz. Çünkü kahramanımız Gamaliel, çocukluğunda Katolik İlonka’ya emanet edilmiş ve hayatta kalması için Hıristiyan Peter olmak zorunda kalmış bir Yahudidir. Aslında bir şarkıcı olan ama kimi zaman neredeyse fahişelik yapmak zorunda olan İlonka’nın nasıl bir “azize” olduğunu anlatıp, dönemin “yurtsuz” Yahudilerinin kendi küçük cemaatleri içinde nasıl bir sosyal hayatları olduğunu da aktarıyor. Başka ‘çok satan’ yazarlara sözleşmeli hayalet yazarlık yapan Gamaliel aracılığıyla kendi hikâyesini bütün edebi ve felsefi mirasına saygı duruşunda bulunarak anlatıyor Wiesel. Helikopter Yayınları tarafından yayımlanan, faşizmin Macaristan’daki etkisinin dramatik anlatısı ‘Sürgünler Çağı’nı Renan Akman çevirdi.

‘AYRILIK OLMAYAYDI’

Ahmet Kaya’nın sesiyle beynimize işleyen Nevzat Çelik dizesi gelsin aklınıza; “ölmek ne garip şey anne”. Ölüm üzerine düşünen, düşündüren cümlelerden ilk akla geleni olduğu için hatırlatıyorum bu cümleyi. Zira “ölüm” üzerine felsefî, ahlakî, dinî çerçeveden insanlık tarihi boyunca farklı zamanlarda farklı sorular sorulmuş, üzerine çokça düşünülmüştür. Ama ölüme sosyolojik bir çerçeveden bakmanın, ölümün sosyolojik yansımaları üzerine düşünmenin üzerinden çok geçmiş değil. Mitolojinin, destanların, kutsal kitapların, edebiyatın, hatta kimi bilimsel olayların temelinde bile yer alan ölümün, yeni yeni sosyolojik yaklaşımlar tarafından nasıl değerlendirdiğini ele alıyor ‘Ölme Üzerine Bir İnceleme’. Allan Kellehear’ın hazırladığı kitapta 12 ayrı yazıda 14 uzman, ölümün tüm kapsama alanını ‘çocuğa’ anlatır yalınlıkta ve muazzam biçimde aktarıyor. Genç ölmekten ölümsüzlük peşindeki Gılgamış’a, ekonomik durumdan siyasi etki ve dini algı alanlarına, hayvan ölümlerinin yarattığı etkiler ve beraberindeki tartışmalarla, sanattaki tezahürlerine ve felsefedeki karşılıklarına, intihardan “ölme hakkı”nı kullanmaya, kimi zaman söyleyiverdiğimiz “öldü de kurtuldu”nun ne anlama geldiğine kadar her konuyu inceliyorlar. Ölüm denince akla gelen tüm kavramları eksiksiz anlatan müthiş bir ölüm incelemesi. Barış Zeren’in iyi çevirisiyle Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi etiketiyle yayımlandı.


Yazının Devamını Oku

Dünyanın en güzel gezgini

‘Tristram Shandy’ gibi dünyanın en olağanüstü eserlerinden birine imza atmış, büyük Laurence Sterne’in kaleminden bir gezi kitabı, gezi romanı, gezi anlatısı okumak ister misiniz? Elbette istersiniz. İstemelisiniz de... Şimdiye kadar yapılmış bütün ‘yazın okunacak kitaplar’ listelerini eksik ilan etmemizi sağlayacak bir kitap. Çünkü, ölmeden önce okumanız gereken kitaplardan birisi bu. Okuduktan sonra hak vereceksiniz bana. Sterne, sadece tüm detaylarıyla (Karl Ove duymasın) bir aşk uğruna, Fransa İtalya arası gezisini anlatmıyor çünkü, daracık alanda harikalar yaratıyor. Söze girerken kendini şöyle izah ediyor: “Kısacası, cümle gezginler toplumunu aşağıdaki başlıklar altında özetleyebiliriz: Aylak Gezginler, Meraklı Gezginler, Sahtekâr Gezginler, Gururlu Gezginler, Kibirli Gezginler, Melankolik Gezginler. Bunları Zoraki Gezginler izler. Suçlu ve Sabıkalı Gezgin, Talihsiz Masum Gezgin, Basit Gezgin, en son olarak da (nazik müsaadelerinizle), Duygusal Gezgin vardır (bununla kendimi kastediyorum)...” Adeta bir şiir gibi gezginler tarihinden de dem vuruyor aslında, Don Quixote gibi ölümsüz bir kahramanın doğmasına vesile olmuş gezgin edebiyatlarına da selam veriyor ve kendi farkını ortaya koyuyor, “kibirli bir alçakgönüllülükle”. Sonrası dönemin en güzel anlatısı! Mutlaka okuyun, eşinize dostunuza da okutun. Laurence Stern’in ne yazık ki yarım kalmış olan ama fazlasıyla mutlu eden ‘Duygusal Bir Yolculuk’ kitabı Nihal Yeğinobalı çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

ŞİİR GALAKSİSİNE YENİ BİR YILDIZ

Son haftalar birçok ‘galaktik’ keşifle çalkalanıyor dünya. Uzaya, o sonsuz boşluğa dair çok haber okur olduk. O yüzden Türk şiiri için eşsiz bir “galaksi” dediğim zaman herkes neden söz ettiğimi anlayacaktır. Zira içinde irili ufaklı onlarca ‘Dünya’nın, gezegenin, ‘yıldız’ın, çekim alanının, gaz ve toz bulutlarının, yeni oluşumların olduğu bir galaksidir, Türk şiiri. O galaksinin, en özgün unsurlarından biri de Kaşgar’ın emekçilerinden Cevdet Karal’ın şiiridir. Hele son kitabı ‘Cesedi Nereye Gömelim’de gerek dil kuyumculuğu, gerek yalınlığı hatta doğallığı, ses tonu vs. itibariyle kendi şiir dünyasına, Satürn misali yeni, dikkat çekici bir halka ekliyor. İlk önce ‘uzun’ tek bir şiir olarak kaleme aldığı ‘Cesedi Nereye Gömelim’i, yani kendi cesedini parçalara ayırarak, gömmeyip, önümüze koyuyor. Suçuna ortak oluyoruz her şiirini okuduğumuzda, içimizdeki bir cesedi gömecek yer arıyoruz. Balkon, kapı, ev ve daha nice metaforuyla Karakoçları, Necatigilleri ve nicesini gösterip, başından sonuna kendi elini oynuyor. Yılın şiir umudu. ‘Cesedi Nereye Gömelim’, Everest yayınları tarafından yayımlandı.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

MEĞER ÇOK BASİTMİŞ

2000’li yılların ‘kent’ trendlerini sıralayın dendiğinde, muhakkak o listede ‘fotoğraf çekmek’, yani bir fotoğraf kulübü ve uzman eşliğinde yapılan, elde fotoğraf makineli gezmeler yer alacaktır. Şehrin herhangi bir yerinde dolaşırken, karşınıza on küsur kişilik gruplar çıkar. Ellerinde tüfek gibi fotoğraf makineleriyle en güzel kareyi yakalamaya uğraşan gruplardır bunlar. Hayatın yorgunluğunu, mesai sıkıntısını atmak için ideal hobilerden birisi. Beraberinde tavsiye edilen kitaplar da vardır. Fakat ne gariptir, daha ilk sayfadan itibaren ‘fotoğraf nedir’ sorusuna cevap veren bu kitaplar renk, ışık, gölge, pozlama, diyafram gibi kavramları izah ederken, sanki dünyanın en karışık denklemini anlatıyormuş gibi art arda sayısal değerler sıralarlar. Pozometreyi şu kadar açın, bilmem nereyi bu kadar daraltın, değeriniz 100 olsun, gölgeniz 500 olsun... İş bir noktadan sonra, otomatikte beş, manuelde on beşe bağlanıp içinden çıkılmaz hâle gelir. İngiliz fotoğrafçı ve yazar Hanry Carroll, bu meselenin o kadar da ’karışık’ olmadığı iddiasıyla ‘İyi Fotoğraflar Çekmek İçin Bu Kitabı Okuyun’u yazmış. Sedef Özge’nin Türkçeye çevirdiği ve Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan kitapta, ‘güzel fotoğraf’ çekmek için en önemli aletin ‘gözler’ olduğunu söyleyerek söze giriyor. Hiç de haksız değil. Sonra o pozlama, gölge, ışık, diyafram gibi kavramları olabilecek en basit biçimde anlatarak; Henri Cartier-Bresson’dan Sebastiao Salgado’ya kadar 50 usta fotoğrafçının kareleriyle birlikte izah ediyor. Kulüp jargonlarından, karışık grafik görsellerden arınmış tertemiz dilli bir fotoğraf kitabı. Meraklısı için not; yazarı “henrycarroll” adıyla instagram’dan da takip edip haklı olduğunu görebilirsiniz...

HERKESIN ‘RÖNESANSI’ KENDİNE

Yerli ama daha çok yabancı birçok toplumbilimci için modernitenin köklerini en çok ‘Rönesans’ta aramak gerekir. Daha çok sanatla ilgili konuşurken aklımızın bir kenarında tuttuğumuz bu kavram aslında sosyolojik olarak da önemli bir etki alanına sahip. Dönemin sanatla beraber değişen, gelişen sosyal düzenlemelerine dikkat ettiğimizde çok da aykırı bir şeyden söz edilmediğini kabul ederiz zaten. Aynı şekilde ekonomide de... Ancak ne olursa olsun söze önce İtalyan Rönesansı’ndan girilir çünkü kerteriz noktası asla değişmeyecektir. Bilhassa Avrupa için. Çünkü kronolojik olarak İtalyan Rönesansı’ndan asırlar önce yaşanmış olmasına rağmen, Arabistan, Çin, İran, Hindistan gibi dünyanın başka coğrafyasında yaşanan rönesanslar da, İtalyan rönesansı üzerinden değerlendirilir. İşte; Jack Goody, ‘Rönesanslar’ adlı kitabında “tarihsel olarak” öncelikle Avrupa açısından “eşsiz” olan İtalyan Rönesansı’nın sosyolojik, dinsel ve başka sosyal açılardan değerlendirildiğinde, başka coğrafyalarda da yaşanmış benzer dönemler üzerinden sadece Avrupa’ya özgü olmayan, bir toplumsal “yenilenme” olduğunu anlatıyor. Diğer bir açıdan bakıldığında sadece Hıristiyan Avrupa’da değil, Müslüman, Budist ve Musevi coğrafyada yaşanan, birçok açıdan “altın” yılları ortaya koyuyor. Bahar Tırnakcı’nın titiz çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı.

‘DOĞU’DA VE BATI’DA BAKIŞIN TARİHİ’

Sanat tarihçisi, yazar Hans Belting’in müthiş sanat tarihi kitabı ‘Floransa ve Bağdat’ kitabının alt başlığını aynen, yazının başlığı olarak kullandım. Çünkü tam olarak dediğini yapıyor ve Batı’da Floransa, Doğu’da bilhassa İslâm coğrafyasında, resim, mimari ve diğer sanatlarda ‘perspektif’in kullanılma biçimini, yani ‘bakış’ biçimlerini anlatıyor. Jack Goody’nin ‘Rönesanslar’ adlı kitabında sanat tarihindeki etkisinden söz etmiştik. İşte o rönesansı var eden asıl unsuru, gözün gördüğü yani resme bakan kişinin ‘bakışı’nı, farklı coğrafyalardaki tezahürleriyle anlatıyor, Belting. Tabii diğer taraftan sanatçının ifade edişinden hareketle, ‘birey’i de ele alıyor. Önce basit biçimde, perspektif’in ne olduğunu, nereden doğduğunu anlatıyor. Perspektifi sanat tarihindeki gelişimi üzerinden anlattığı için de kitap birden bire sürükleyici bir romana dönüveriyor! Bağdat ve çevresi üzerinden, Müslüman coğrafyanın perspektif yaklaşımının nasıl olduğunu ortaya koyuyor Belting. İslâm’ın sanat üzerindeki etkisini de, sanatçıların bunu nasıl kullandığını da aktarıyor. Tüm bunları öyle keyifli okutuyor ki, başka zaman biraz göz korkutacak bir konuyu, eksiksiz ve mükemmel biçimde aktarıyor. Zehra Aksu Yılmazer’in dile bütün hakimiyetini ortaya koyan ustalıklı çevirisi ayrıca önemli. Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı.

Yazının Devamını Oku

Su'yun şiiri

Divan şairi Fuzulî, ünlü Su Kasidesi’nin en güzel beyitlerinden birinde şöyle seslenir: “Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar/ Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su”. Yani, aşağı yukarı şöyle der şair; “Dostlarım! Şayet onun (sevgilinin) elini öpme arzusuyla ölürsem,/ Öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su verin.” Türkçede su denince akla ilk gelen bu şiir aynı zamanda, ‘su’yun kültürümüzdeki yerini de gösterir. Diğer taraftan bugün; su kaynaklarıyla ilgili, oldukça sorunlu, daha doğrusu sorumsuz bir dönem içindeyiz. Birçok çevreci veya başka sivil toplum kuruluşu, ‘su’yun yaşamımızdaki önemine dair dikkatleri çekiyor yıllardır, boşuna değil. Aykut Derman’ın çevirisiyle YKY tarafından yayımlanan Jean Matricon’un ‘Yaşasın Su’ kitabı, bize suyun bütün dünyadaki hikâyesini anlatıyor. Sadece bir ‘element’ olarak değil, bütün canlılar için hayati rolünü ve binlerce yıllık kültürel yönlerini aktarıyor. Su kullanımından su tanrılarına, susuzluktan su tablolarına kadar uzanıyor. Tam olarak ‘hayat’a dair bir kitap.

BAMBAŞKA BİR ZİHİN

Yine Ahmet Cemal’in mükemmel çevirisinden okuyacağınız ‘Saatin Gizli Yüreği’, Elias Canetti’nin asla bir yazar olmadığını, onun aslında bir ‘zihin’, bir düşünme biçiminin tam olarak sözlük karşılığı olduğunu gösteriyor. Çünkü tam olarak ‘deneme’ diyemeyeceğimiz bir yapıda ve dilde sesleniyor bize. Örneğin “Amartmayı kurtarmak. Aklı başında ölmemek.” diyor bir yerinde. 1973’te almış bu notu. Bir öncesinde de şöyle diyor; “Kitle ve İktidar’a giden yolu uzatmak için pek çok ve çeşitli şey okuduğum hazırlık yılları sırasında, sanki kitaplardan oluşma bir okyanusta yitip gitmiş gibiydim.” Başka hangi yazardan böyle kudretli bir itiraf ve aynı zamanda sarsıcı bir paylaşım okudunuz? Kendine veya okura seslenen notlar alıyor Canetti sürekli. Hesaplaşma da var, paylaşma da; itiraf da var, seslenme de. Canetti’nin nasıl bir ‘zihin’ biçimi olduğunu yine kendisi söylüyor 1983’te, “Sözcükleri tanıdığım sürece, nasıl can sıkıntısı çekebilirim?” Mutlaka okunması gereken, sürekli yanınızda taşıyacağınız bir kitap. Sel Yayıncılık’tan çıktı.

YETMEYECEK

‘Bir Denge Oluşturmak’ başlıklı 12’nci bölümde Osho, nevroz ile ilgili şöyle sesleniyor okuruna: “Geçmişte nevroz bugünkü kadar yaygın olmamıştı. Neredeyse, insanın normal akli durumu haline gelmek üzere. Bu anlaşılmalı. Geçmiş, ruhsal açıdan daha sağlıklıydı, zihin aşırı yüklenmemişti.” Son derece, basit, net ve doğru biçimde söylüyor sözlerini Osho. ‘Sırların Sırrı (Altın Çiçeği Sırrı)’ adlı kitabında Osho, tam 31 bölümde (günde), hayat ve varoluş üzerine Taocu öğretileri anlatıyor uzun uzadıya. Her bölümü “Bugünlük bu kadar yeter” sözüyle bitiriyor üstad. Hâliyle 31 gün süresince düzenli okuyup, üzerine düşünüp, nihayetinde Osho’nun vaadettiği sırra ereceğiniz bir kitap. Nurdan Soysal’ın Osho’nun “bütün yalın dilini” açıkça ortaya koyan çevirisiyle Omega kitap tarafından yayımlandı. Bitirdiğiniz zaman şayet üstadın dediklerini yaptığınız takdirde devamını getireceğiniz, yeni bir dünyaya dahil olacaksınız.

BU AĞAÇLARLA İGLİLİ BİR ROMAN DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Din ve demokrasinin dalgalı ilişkisi

Yakın zamanda sözünü ettiğimiz ‘Sıfır Yılı 1945’ adlı kitabında II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesi gününden başlayarak, soğuk yenen intikam yemeği haricindeki o ara sıcak dönemi anlatıyor, bize bambaşka bir bakış açısı getiriyordu Ian Buruma.

Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin Deniz Ali Gür çevirisiyle yayımladığı ‘Dinin Demokrasiyle İmtihanı’ ise Amerika, Avrupa ve Asya’daki din ve seküler idare arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Çıkış noktası Tocqueville’in demokratik toplumlarda dinin yerini değerlendirdiği fikirleri. Ve Buruma, gerek onun nerede yanıldığını, gerekse Avrupa ve Amerika’da kilisenin etkisini, Çin ve Japonya’da dinî otorite tesirini, Avrupa’da kendini daha net biçimde hissettiren Müslümanlık’ın sosyal ve siyasal alandaki etkisini ele alıyor. Çok önemli ve etkili tespitlerde bulunup, zihin açan şeyler söylüyor Buruma.



‘BEN Mİ ANLAMIYORUM YOKSA’ KÂBUSUNA SON!

Malum ‘bienal’ senesindeyiz. Gidebilen şanslı sanatseverler haricinde, gidemeyenler de yerli ve yabancı basından Venedik Bienali’nin bütün havasını soludular. Sonbaharda da konusu ‘Tuzlu Su’ olarak belirlenen 14’üncü İstanbul Bienali başlayacak. Paralel etkinlik ve sergilerle beraber düşününce yine esaslı bir çağdaş sanat mevsimi yaşayacağız. Ama hâlâ birçok ziyaretçinin, “Şimdi bu eser ne anlatıyor, ben anlamıyorum” diyeceğini tahmin etmek zor değil. Keşke Rönesans veya benzer akımlar zamanında olsaydı. Ya bir soylunun portresi, ya Meryem’e müjde, ya Hz. İsa’nın hayatından bir kesit, ya bir aziz ya da mitolojik hikâyeyi görür görmez anlamak hiç de zor değil. Oysa 19’uncu yüzyıl sonu itibariyle ortalık karışmaya başlıyor. Artık işin içine birçok manifestolar, siyasal, sosyal olaylara dair göndermeler, kavramsal yaklaşımlar, soyut çalışmalar, zaman ve perspektif kırılmaları, izlenimler, dışavurumlar, öz yıkımlar ve daha nice karışık teknik giriyor işin içine. Hâl böyle olunca az biraz konuya, döneme dair bilgisi olmayan insan karşısına çıkan ‘pisuvar’da nasıl bir sanat yaratımı olduğunu saatlerce sorgulayabiliyor... Okuyacağınız üç kitap, sizi bu karabasandan kurtaracak. İlki Will Gompertz imzalı ‘Pardon Neye Bakmıştınız?’. YKY tarafından yayımlanan ve Süreyyya Evren’in çevirdiği kitap, Gompertz Duchamp’ın ‘Çeşme’sinden (1917) bugüne kadar anlatıyor her şeyi. Üstelik müthiş eğlenceli ve neyin ne olduğunu detaylarıyla izah eden bir dille. Hayalperest Yayınları’ndan çıkan John Thompson’ın ‘Modern Resim Nasıl Okunur - Modern Ustaları Anlamak’ ve Michael Wilson’ın ‘Çağdaş Sanat Nasıl Okunur - 21. Yüzyıl Sanatını Yaşamak’ kitapları ise kronolojik olarak tek tek akım, sanatçı ve eser izahı üzerinden ilerliyor. Ünlü eserler üzerinden sanatçıları ve genel olarak modern ve çağdaş sanatın başyapıtlarını nasıl değerlendireceğimizi izah ediyorlar.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

Proust yaşamınızı değiştirecek

Alain de Botton’un sorduğu ‘Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?’ sorusunu hatırlıyorsunuzdur. Her ne kadar orada detaylı cevabını farklı açılardan verse de, cevabı çok basit bir soru bu: Onu okuyarak. 7 ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’yi okumak kadar onun diğer yazılarını okumaktır bunun en basit yolu. YKY tarafından yayımlanan, Proust’un ‘Edebiyat ve Sanat Yazıları’ adıyla bir araya getirilen deneme ve eleştirilerini Roza Hakmen yine ustalıkla Türkçeye aktarmış. Metinleri seçen Mehmet Rifat, aynı zamanda gerekli notlarla olası ıskalamaları önlüyor. Başa dönelim, Proust’un bu kitapta yazdığı yazılar, gerçekten birçok konuya bakışınızı değiştirecek. Yazardan örnek verelim ve susalım: “Günümüzde Balzac Tolstoy’dan üstün sayılıyor. Çılgınlık bu. Balzac’ın eserleri sevimsiz ve yapmacıktır, alaylıdır; insanlık onun eserlerinde bir şaheser yazmayı arzulayan bir edebiyatçı tarafından yargılanır, Tolstoy’un eserlerinde ise dingin bir tanrı tarafından.”

Farklı bir 90’lar kitabı

2000’lerin başı itibariyle moda olmuştu 80’leri bilhassa birbirinin tekrarı ‘çocukluk özlemi’ biçiminde anlatmak. 2010’lara doğru bu, 90’ları komik ‘ergenlik anısı’ biçiminde anlatmaya evrildi. Oysa aynı yıllarda dönemin başbakanı Tansu Çiller’in açıklamaları sonrası art arda Kürt kökenli iş adamları faili meçhullere kurban gitmişti. Köyler yakılıyordu. Kürtçe kaset, müzik hatta ‘ıslık’ bile yasaktı hâlâ. Saymaya kalksak, şirinlik akan diğer 90’lar kitaplarından daha kalın bir hacim tutar. 26-27 Nisan 2014 tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde birtakım konferanslar gerçekleştirilmiş ve 1990’larda Kürtlerin dünyasında yaşanan önemli gelişmeler ve dönüşümler, sosyal, siyasal ve kültürel soyutlarıyla analiz edilmişti. Üstelik sadece Türkiye odaklı değil; akademisyenler tebliglerinde Irak, Suriye ve İran’a kadar uzanmışlardı. Konferansın düzenlenmesinde rol oynayan akademisyenler Ayhan Işık, Bülent Bilmez, Tahir Baykuşak ve Ronayi Önen, o konferansın metinlerini ‘1990’larda Kürtler ve Kürdistan’ kitabında bir araya getirdiler. Meseleyi doğru kavrayabilmek için önemli metinler.

O ‘ses’in sahibi cinnet geçirirse
Simültane çeviri kavramı, Türkiye’de en yaygın kullanım alanına, televizyonlardan naklen yayımlanan Körfez Savaşı sırasında ulaşmıştı. Karanlıkta havada uçuşan mermi ve roket görüntüleriyle beraber muhabirlerin veya liderlerin konuşmaları, bir ses tarafından özenle seçilmiş kelimelerle Türkçeye aktarılıyordu, üstelik anında! Yüzünü anımsamayıp seslerini muhakkak hatırlayacağımız o kişilere ‘simültane çevirmen’ deniyordu... ‘Eşzamanlı Çeviri’, matbu bir metin çevirmekten çok daha farklı dinamiklere sahip, biraz düşündüğünüz zaman içinden çıkılmaz onlarca düğüm barındırdığını fark edebileceğimiz bir mecra. Söz konusu ‘eşzamanlı’ çeviriyi yakından tecrübe eden Enis Batur ve yazarlığının yanında ‘eşzamanlı çevirmen’ kimliğiyle tanıdığımız Yiğit Bener bir araya gelip, o sesin sahibini, içinde bulunduğu odadan çıkarıp karşımıza oturtuyorlar. Simültane çevirmenin tam ‘o anda’ başına gelebilecek olası bir ‘cinnet anı’nı düşünüp kuruyorlar. Ortaya hem muazzam bir kurmaca hem de yazın/dil/metin/çeviri kavramlarının belini getirecek bir düşünceler silsilesi çıkıyor. ‘Simültane Cinnet’ Batur ve Bener ortak imzasıyla Sel Yayıncılık’tan çıktı.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

Cahil kimdir? Hayatı, sanatı, eserleri nelerdir?

Anadolu’nun farklı yörelerinde farklı şekilde karşınıza çıkan meşhur sözdür, bilirsiniz: “Etme cahille sohbet, kızdırırsın / alma cam kırığıyla taharet, çızdırırsın.” Türkçe edebiyatın “keskin zekâ”larından Ferit Edgü, ‘Cahil’ adlı yeni aforizmalar kitabında bize bu sözü 193 sözle izah ediyor. Aslında önce bize, sonra şayet bu kitabı okuyacak olur(lar)sa cahile 193 tokat atıyor Edgü. Bunu öyle ustalıkla yapıyor ki, kısık gözlerle, hatta dilinin ucunu da bize hafifçe göstererek, keh keh gülüyor sanki karşımızda. Önce “Aptal, salak, gerçek, cahil... Tüm bunlar yakın akrabadırlar. Bunların en yaygını, en tehlikelisi cahillerdir. Çünkü o her şeyi bilir. Doğduğunda hattâ doğmadan önce her şeyi öğrenmiştir. Bu anlamda Tanrı’nın seçkin kuludur. Yoluna çıkmaya gelmez, sizi ezer geçer.” sözleriyle cahilin kim olduğunu tanıtıyor bize. Sonra işaret parmağını uzatıp tek tek tek gösteriyor cahilin hayatını, cehaletle var ettiği sanatını ve bu cehalletle yarattığı eserlerini... Daha bismillah “Cahil, kendini sultan sanır” diyerek ilk avazda taşı gediğine koyuyor Edgü. Sonra kendimizden başlamak üzere herkesi sorgulamamızı sağlıyor. Kürsülerde, farklı kanallarda ama birbirinin aynı televizyon programlarında, gazetelerde, “bağıra bağıra” konuşan cahilleri gösteriyor bize ve uyarıyor! Tercihinizi yapın, ya o cahiller safına katılın ve mutlu mesut yaşayın, ya da bu cehalete daha fazla göz yummayın! Kimseyi kastetmiyor Ferit Edgü! Halimizi anlatıyor aslında. Bütün insanlığın hikâyesini söylüyor. ‘Cahil’ Sel yayınlarının Geceyarısı Kitapları arasından çıktı.

Bugünün Decameron’u

Rana Dasgupta ‘Tokyo Uçuşu İptal’de insanlığın epik hikâyesinin çağdaş romanını yeniden yazıyor. Hem de klasikleri bir adım ileri taşıyarak... Japonya semalarında yaşanan büyük kar fırtınası yüzünden şehir kar örtüsü altındadır, daha fenası hiçbir uçak inip kalkamamaktadır. Kendi dertleriyle başbaşa 323 insan ortalıkta dolanıp durur. Şirketler otellere herkesi yerleştirmek istese de 13 yolcu açıkta, yani havaalanında kalır. Farklı ülkelerden, farklı hayatları yaşayan 13 insan, tek bir yerde. Çaresiz bir aradaki 13 kişi kendi hikâyesini anlatmaya başlar. Dasgupta kahramanlarına anlattırdığı 13 hikâyeyle hem yazarlığının sınırsızlığını gösteriyor hem de Decameron, Canterbury Hikâyeleri gibi büyük eserlere selam veriyor. Deniz Keskin’in ustalıklı çevirisiyle, Metis tarafından yayımlandı.

Yetmez ama evet

Can Yayınları’nın inceleme dizisi arasından çıkan, Nedret Tanyolaç’ın hazırladığı ‘Söylem, Söylen, Yazın” kitabı, Tahsin Yücel’e armağan bir kitap. Akademisyen, çevirmen ve çok önemli romanları, belki onlardan çok daha önemli denemeleriyle Türkçe edebiyata derinlik katan, Tahsin Yücel’e 80’inci yaş armağanı. Yani, aslında yetmez. Peki ne zaman evet? Önce bu kitabı, sonra Tahsin Yücel’in diğer kitaplarını okuduktan sonra. ‘Yalan’ romanını örneğin veya ‘Gökdelen’i. Ki ‘Gökdelen’deki 2073’ün İstanbul’unu okuduğunuzda onun yıllar önce bugünü yazdığını görürsünüz. ‘Salaklık Üstüne Deneme’sini okuyun sonra. Tanyolaç’ın hazırladığı kitapta akademisyen ve yazar dostları Yücel’i anılarla veya eserlerinden hareketle Tahsin Yücel’i daha yakından tanımamızı sağlıyorlar. Sonrası onu okumak...

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

OLAYLARIN GEÇTİĞİ YERDEN

Ahmet Tulgar, siyasi tavrını her zaman açıkça dile getirmiş yazarlardan birisi. Gazete yıllarında, diğer yazılarında, öykü ve romanlarında ‘insan’ ve insanca olana odaklanmıştır her zaman. Birçoğu, Tulgar’ın son dönemdeki siyasi duruşunun açık birer yansımaları olan öykü kitabı ‘Duygusal Anatomi’de prizmatik bir gerçeklik oluşturuyor. Sol siyasi, Kürt siyasi ve silahlı mücadelesine de değiniyor, eşcinselliğe de. Dağ’da, asker ocağında, mahpus damında yoldaşlığın, silah arkadaşlığının, koğuş arkadaşlığının içindeki ‘aşkî’ olanları anlatıyor. İç içe geçmiş kimlik öykülerinde edebiyatı politikasına feda etmeden başarıyor bunları Tulgar. Kimi öyküde ‘gerçek mi’ sorusunu soracaksınız. Cevabını söyleyelim; Tulgar hikâyelerdeki olayların geçtiği yerde bulunmuş birisi sadece…

KENDİ HİKÂYESİ OLAN BİR ROMAN

Fikret Otyam’ın ‘Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları’ kitabında yer alan; 24 Nisan 1956 ve 2 Mayıs 1956 tarihli iki mektupta şöyle yazıyor Orhan Kemal: “Yeni romanımın ismi, ‘Kenarın Dilberi’, ‘Halk’ gazetesinde başlayacak.” Bu cümleyi okuduğu ilk günden beri bütün arşivlerdeki ‘Halk’ gazetelerini tarasa da, tefrikaya bir türlü ulaşamamış, yazarın birçok kayıp eserini ortaya çıkaran oğlu Işık Öğütçü. Yıllar sonra aynı dönemde yayınlanan ‘Siyasi Halk’ adında bir gazetenin daha olduğunu fark etmiş. Ve nihayet! Orhan Kemal’in ilk defa kitap olarak yayımlanan ‘Kenarın Dilberi’ romanının hikâyesi bu. Edebiyatımızın hiçbir zaman eskimeyecek ustalarından Orhan Kemal’in ‘yeni’ bir kitabını okumak için büyük şans!

SİGMUND FREUD’A BAŞLAMAK İÇİN

Kim ne derse desin 20’nci yüzyılın ‘şahsiyet’i Sigmund Freud’dur. Çünkü ondan sonra her şeyi ya onun sözlerinden hareketle, ya onun bir devamı ya da ona karşı bir anlayışla değerlendirdi bütün felsefeciler, tarihçiler, eleştirmenler, sanatçılar, bilim adamları… Bu adamın söyledikleri, yazdıkları ve yaptıklarının peşine çok düşmüş olmamızdan olacak, hayatını ‘insan’ tarafını ve bilimsel yaşantısıyla ilişkisini daha yeni yeni öğreniyoruz. Haldun Bayrı’nın çevirdiği ve YKY Genel Kültür dizisi içinde yayımlanan Pierre Babin’in ‘Sigmund Freud – Bilim Çağında Bir Trajedi Yazarı’ adlı kitabı çağın düşünce şeklini değiştiren adamın hikâyesini ve yaptıklarını hayatıyla bir arada anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

FERİT EDGÜ’DEN ‘YENİ’ ÖYKÜLER

‘Yeni’ eklemelerle genişlemiş bir kitap ‘Giden Bir Kedinin Ardından’. Ama söz konusu imza Ferit Edgü olunca her okuduğunuzda yenidir yazdıkları. İlk defa okuduğunuzda da aynı oranda tanıdık gelir. Öyküler, anı metinler, anlatılardan oluşuyor kitap. ‘Öteyaka’ adlı ikinci bölüm ise Sel Yayınları tarafından yapılan yeni baskının ‘hazine’si. Orhan Duru, Güzin-Abidin Dino ve Melih Cevdet’i selâmlıyor burada, Edgü. Bilhassa kuşakdaşı Orhan Duru’ya dair yazdıklarıyla ‘ölüm’ karşısındaki alaycı tavrını bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Tıpkı ‘Do Sesi’ndeki gibi...

CÜMLE ESNAF BU KİTAPTA

‘Kolay Gelsin’ adlı kitabında Rita Ender, İstanbul’daki tam 82 meslek erbabıyla yaptığı söyleşiyi bir araya getirmiş. Berge Arabian’ın fotoğrafları, Reysi Kamhi’nin çizimleriyle daha da zenginleşen kitapta örücülükten zangoçluğa, domuz kasaplığndan pulculuğa, cenaze müzisyeninden faytoncusuna, manken üreticisinden eczacısına cümle esnafın kapısını çalıp, mekânında söyleşmiş. İş incelikleri, eski günleri, bugünü anlatmışlar. Bir ‘kültürün’ son temsilcileri de var, İstanbul’un kozmopolit kimliği de.

KENDİ DİNİNİN PEYGAMBERLERİ

Biri Kâtip adında hayatını kendi uydurduğu prensiplere adamış bir katil. Diğeri kendine isim olarak ‘Ahtapot’ gibi bir omurgasız canlının adını seçmiş, hayatta hiçbir prensibi olmayan bir adam. İkisi de kendi dininin peygamberleri adeta. Ertuğrul Özkök, ‘Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikâyesi’ adlı romanında birbirinin tam tersi iki karakter üzerinden, ahlaki ve dinsel bir sorgulamaya girişiyor. Kâtip ve Ahtapot, iki ayrı kahraman olduğu kadar, tek kahramanın iki ‘zamanı’ adeta. Ve onlar aracılığıyla bizi de düşünmeye çağırıyor, Özkök.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

Roman1914Jean EchenozÇev.: Mehmet Emin ÖzcanHelikopter Yayınları


2014’te I. Dünya Savaşı’nın 100’üncü yılıydı ve birbiri ardına kitaplar yayımlandı. Kalın, tuğla gibi incelemeler! Hatta meşhur TASCHEN savaşın, cepheden ve cephe gerisinden ilk defa ‘renkli’ fotoğraflarını yayımladığında ne kadar önemli bir iş yaptığını dile getiriyordu uzmanlar. Oysa Jean Echenoz’un küçümen kitabı ‘1914’ savaşı bütün rengiyle gözler önüne seriyor. Toru topu 60 küsur sayfada, meşhur ‘Büyük Savaş’ı anlatıyor. Hem ne anlatmak! Parisli Anthim ve arkadaşlarının yaşadıkları ‘epik’ günler bütün doğallığıyla gözümüzün önüne geliyor. Üstelik, kimilerinin onlarca sayfa tasvirle anlatacağı büyük çatışmaları, siper savaşlarını, kopan kolları, bacakları; sanki gökten bir mitolojik tanrı tarafından, o an, o askerin sağ kolunu, tek hamlede kesip almak için fırlatılmış şarapnel parçalarını, kısacık bir cümlede anlatarak yapıyor her şeyi. Her kelimesinde bir bomba patlıyor, her harfte bir insan ölüyor, kanı da görüyoruz, mosmor soğuğu da hissediyoruz. Çamura batmış botlar bizim ayağımızı üşütüyor, bite doymuş parkalar bizi kaşındırıyor! Aynı zamanda Paris veya dünyanın diğer şehirlerinde bütün olağanlığından uzaklaşmış ‘savaş esnası’ndaki gündelik hayatı da anlatıyor Echenoz. Gerçekten iğne deliğinden Hindistan’ı geçiriyor yine. Nasıl mı yapıyor? 1914’ü okuduğunuzda göreceksiniz.


Kahramanın Yolculuğu - Mitik Erkeklik ve Suç Draması / Volkan Yücel / İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları / Sosyoloji

Attila İlhan’ın vaktiyle ‘furya’ halini alan yerli televizyon dizileri için söylediği yerinde bir tespitti; “Zamanın Yeşilçam’ı bunlar, geçer gider.” Birçoklarının zamanında anlayamadığı bu sözün son iki yılda nasıl ‘cuk’ oturduğunu görür gibiyiz. Gerçek hayatta neredeyse imkânsız olan zengin-fakir aşklarından mürekkep, birbirinin aynısı konular, komedi derken karikatür tiplerden geçilmeyen farslar, dönem anlatalım derken gerçek-hayâl birbirine karışan olaylar, baştan sona ağlak melodramlar ve art arda patlayan tabancalar, tüfekler! Tabii onlarca yıllık tiyatro ustasını canlandırdığı ‘Dayı’ rolünden sonra tanıyanlar veya dizide ölen kahramana ölüm ilanı veren insanlar da cabası... Bir de art arda yayına girip, birkaç bölüm sonra ortadan kaybolan milyonluk yatırımlar var. Hâsılıkelâm memleketin panoramasını görmek için dizilerin akıbetini analiz etmek kâfi. Volkan Yücel söz konusu analizi ‘erkek’ kahramanlar üzerinden yaparak, diziler ile TV kanallarının toplumda yarattığı etkiyi irdelerken, “memleketin kültürel kodları”nı ifşa ediyor aslında. Kabadayı misali yürüyen, herkese atarlanan, attı mı vuran, baktı mı âşık eden, kimseye eyvallahı olmayan mitik “errkek” kahramanların suç dramasındaki tezahürünü irdelerken aslında ‘unutulmuş’ kadını da işaret ediyor.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

RomanKızböcekleriTahir Musa CeylanDoğan Kitap

2014’ün kasım ayında yayımlandı ‘Kızböcekleri’. Aralık ayında duyulan boza sesleri dolayısıyla arada kaynamasın istedim. ‘Kestane Kıranında Kadınlar’, ‘Elli Yıl Sonra Kül’, ‘Bir Zamanlar Bakırköy’ gibi usta işi romanlara imza atan Tahir Musa Ceylan üç yıl sonra sessiz sedasız yeni romanıyla çıktı karşımıza. Arada başka kitapları da vardı elbet, ama onun romanları bir kenara koyulmalı mutlaka! Üstelik, ‘Kızböcekleri’nde Türk edebiyatının en büyüleyici kahramanlarından biriyle tanıştırıyor bizleri; Bektaş Toztoprak! Daha soyadına bütün bedbahtlığı sinmiş bu tuhaf öğretmen, talihsiz erkek, mıymıntı kardeş, ezik adamın hayatının son birkaç yılı üzerinden bütün bir ömrünü anlatıyor, Ceylan. Farklı açıdan çağımızın bir kahramanı o. Çünkü vardır böyle adamlar, olmamış, tutturamamış, hiç başaramamış, başaramadıkça küçülmüş küçüldükçe içine kaçmış insanlar. Sağlaması bir türlü tutmayan bir matematik işlemi gibi yaşıyor hayatı Bektaş Toztoprak. Sürekli bir muhasebe. Hep borçlu çıktığı işlemler silsilesi bir hayatın kahramanı. Sonu ne kadar güzel bitebilir ki böyle bir hikâyenin? En sıradan haliyle bir trajedi kahramanı yaratmış Tahir Musa Ceylan. 2015’in başında bu kitabı okuyun mutlaka! Geçen sene asıl neyi kaçırdığınızı görün…


Melankoli/ Eugenio Borgna/ Çev.: Meryem Mine Çilingiroğlu/ YKY/ Felsefe - Düşünce

Kazandıkları yarışmanın sonunda tacını takan güzellik kraliçelerinin kurdukları ilk cümlede “dünya barışı” dilemeleri gibi, 2015’e girilmesiyle bütün ‘dünya liderleri’ de dünyaya huzur, barış dileklerinde bulundular. Paris’te yaşanan katliam, İstanbul’daki canlı bomba ve kim bilir nerelerde cereyan eden diğer bilmediğimiz hadiseler bu dileği uzun süre tekrarlayacağımızın ispatı! Hasılı kelam geçtiğimiz sene, hatta birkaç sene boyunca gerilen sinirler daha da gerilecek gibi duruyor. Yani başta memleket, akabinde dünya için ‘depresyon’ dolu günler bizi bekliyor. Ki bu durum kimilerinde ‘melankoli’ olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla çağın diğer vebasını daha yakından tanımanız gerek. Aslında ikisi de aynı şey. Ancak kimilerinin yaşadıkları psikolojik dönemi/durumu tanımlarken kullandığımız depresyonu, bazıları melankoli diye adlandırıyor ve kimileri işi biraz daha ileri götürüp manik-depresif psikoz diye açıklıyorlar bu durumu… Borgna’nın ‘Melankoli’ adlı müthiş kitabında söze; “Manik depresif psikoz kavramının kurumsal ve klinik bakımdan kabul görmediği günümüzde depresyon ve (yoğun anlam doluluğuna sahip olması bir yana) melankoli arasında terminolojik ve içeriksel bir ayrım yapmaya bir neden yok,” diye girip ‘parantez içi’ndeki cümlesini açıyor kitap boyunca. Melankoli’nin yoğun anlam doluluğunu ortaya koyuyor. Gerek klinik olarak, gerek kültürel ve düşünsel olarak melankoli ve kimi zaman mukayeseyle izah ettiği depresyonun resmini çiziyor.

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

Güncel/ Politika/ DüşünceFetiş İkâmeDer.: Tuna Erdem, Seda ErgülSel Yayıncılık

Netameli konularda, tekinsiz sularda bir kitap. Cesaret edemeyenler okumasın. Zira ucu size de dokunabilir kimi sözlerin. Zira ‘fetişizm’; dini fetişizm, meta fetişizmi ve cinsel fetişizm gibi üç farklı anlama sahip. Hâl böyle olunca kapsam alanı ve birilerinin bilerek veya bilmeyerek fetişleştirdiği ‘şey’ hiç de azımsanacak gibi değil. Fetiş İkâme’de bir araya getirilen yazılar kozmetikten pornoya, ekonomiden felsefeye, politikadan dine, sosyal gündelik yaşantıdan psikanalize, müzikten sinemaya, popüler kültüre kadar geniş bir alanda neleri fetişleştirdiğimizi gözler önüne seriyor. Kitap 2007 yılında Bağımsız Akademisyenler adlı bir oluşumun gerçekleştirdiği, dünyanın her yerinden akademisyenlerin, uzmanların bir araya geldiği konferans metnine yeni ilavelerin yapılmasıyla oluşturulmuş önemli bir kitap. Yazarının sözleriyle; “Fetiş İkâme, fetişizmin etkisi altındaki kültürel ilişkileri tespit etmeye, sorgulamaya ve anlamaya çalışarak, fetişin adını kötüye çıkan mesnetsiz ve olumsuz çağrışımların düşünceyi sekteye uğratmasını engellemeye çalışıyor.” Gerçekten de oldukça önemli bir(çok) konu hakkında en az o kadar önemli bir kitap.

Witgenstein’ın Metresi/David Markson/Çev.: Pelin Angı, Suut Kemal Angı/Jaguar Kitap/ Roman
Yılın en iyi romanlarından biriydi ‘Witgenstein’ın Metresi’. Bir o kadar da zor bir metin. Pat diye başlıyor! Daha ne olduğunu idrak edemeden sayfaları geride bırakıyorsunuz. Çünkü anlıyorsunuz zihninizin içinden birisi sizinle konuşuyor. O zaman bırakıyorsunuz kendinizi duyduğunuz sese. Ve pat diye bitiyor her şey! Afallıyorsunuz… Anlatıcı dışında hiçbir insanın olmadığı ancak binlerce kahramanın olduğu ve anlatılanın insanlık tarihi olduğu bir roman bu. David Markson bir kadın anlatıcının kendi kendisiyle konuşması, düşünmesi, sayıklamasını kullanıyor bu insanlık tarihini anlatırken. Sanat tarihinin, felsefenin ve felsefe tarihinin neredeyse bütün adlarının bütün figürlerinin karşımıza çıktığı, özetle insanlık tarihinin hallaç gibi silkelendiği bir roman. Hatta insan roman dediğinde bile tedirgin oluyor kitaptan söz ederken. Şaka değil. Kitap bittikten sonra Ann Beattie’nin “Bunu okuyan kişi dünyayı eskisi gibi göremez artık” sözünün ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz.

İslâm’ın Batı Cephesi/ Prof.Dr. Zeki Tez/Hayy Kitap/ İnceleme - Tarih

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

Solo Keman İçin FügTedi PapavramiÇev.: Deniz YetkinNorgunkOtobiyografi

Arnavutluk’tan çıkmış uluslararası üne sahip ilk büyük müzisyen Tedi Papavrami! Henüz kırk küsur yaşında. Zamanın “harika çocuk”larından birisi o. Enver Hoca’yla yan yana gelebilmiş, kuşağının birkaç şanslı “insanından” birisi hatta. Haliyle ülkesinin gözbebeği. Bir o kadar da “hain” ülkesinin insanları için. Çünkü Fransa’dan kazandığı burslu keman eğitiminin sonrasında ülkesine dönmemiş ve anne babasıyla birlikte -mecburen- siyasi sığınmacı olmuş bir yetenek. İşte ‘Solo Keman İçin Füg’ bu hikâyeyi anlatıyor. Ama ne anlatmak. Papavrami, kitapta kendi adını vermese değme romana taş çıkaracak bir dille aktarıyor her şeyi. Çünkü edebiyattan yana da oldukça yetenekli bir isim. Papavrami, sokakta tornete binmek varken çocukluk yıllarında başlayan keman eğitiminin, yeteneğin ve çok çalışmanın getirdiklerini anlatmıyor sadece. Bilmediğimiz bir dünyanın, dış dünyaya kapalı Arnavutluk’un değişimini, diktatöryal rejimin baskısını, mahrumiyetin, tecritin, sürgünün ne olduğunu da anlatıyor. Üstelik bölüm sonlarında bulunan, Papavrami’nin ‘Violon Seul’ albümünde yer alan eserlerinden bazılarının flashcode’ları, kitabın atmosferini daha yoğun hale getiren özgün müziğini oluşturuyor. Mutlaka okuyun ve dinleyin.


Hotel GlasgowŞavkar AltınelYKYAnlatı

“Hayatın ortasında” yazılmış bir kitap bu. Aynı zamanda yazının ortasında. İçinde hatıralar, şehirler, istasyonlar, otel odaları, o odaların pencerelerinden görünen hava değişiklikleri, sokaklar, sanat, sinema ve tabii ki edebiyat var. İyi edebiyatın tam ortasındayız yani. İngiltere’den Paris’e gitmek için önce kısa bir durak olarak Glasgow’a geçer anlatıcının kahramanı Şavkar. Çeyrek asır evvel yıllarını geçirdiği şehri kısa süreli bir durak olarak kullanan kahramanımız, Paris’e gittiğinde de Glasgow adlı bir hotelde kalacaktır. Her şey çorap söküğü gibi gelir. Hatıralar ve yazı birbirini tetikler. Tabii bir de film. Bertolucci’nin meşhur ‘Paris’te Son Tango’su! Şavkar bir taraftan filmi ilk izlediği anı hatırlıyor. Diğer taraftan aynı filmin dünyadaki etkisini anlatıyor. Bir başka taraftan ise filmi bizim için yeniden ‘okuyor’. ‘Hotel Glasgow’ eylülde buluştu okurla, yani aslında yeni bir kitap değil ama hiç eskimeyecek bir kitap. Böyle güzel bir kitaptan söz etmemek olmazdı. Çünkü hayatın tam ortasında...

Türk Halk Müziği SözlüğüMelih DuyguluPan YayıncılıkSözlük

Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

BeyefendilerGonçalo M. TavaresÇev.: İpek Gürsoy KutluyükselKırmızı Kedi YayınlarıRoman

Edebiyat tarihine geçmiş, birbirinden büyük altı yazarın portresi nasıl yazılır? Hem de hiç portre yazar gibi yapmadan. Bu portreler bir araya geldiğinde nasıl bir romana dönüşür? Hem de hiç roman yazar gibi yapmadan. Ve bütün bir hayatın izahı nasıl olabilir? ‘Beyefendiler’ bunun cevabı. Ola ki bu zamana kadar Gonçalo M. Tavares okumamışsanız, neler kaybettiğinizin farkında değilsiniz demektir. 1970 doğumlu Portekizli yazar, 2001’de ilk kitabını yayımlamasına rağmen oldukça üretken ve bu üretkenliği dünyanın çeşitli edebiyat jürileri tarafından birkaç kere ödüllendirilmiş bir isim. Saramago’nun “İnsanın onu dövesi geliyor” diyerek övdüğü Tavares Türkçedeki ikinci kitabı ‘Beyefendiler’de harikalar yaratmaya devam ediyor. Edebiyat dünyasından tanıdığımız altı büyük isim; Bay Valery, Bay Henri, Bay Brecht, Bay Juarroz, Bay Calvino ve Bay Walser’in kendi hayatlarını nasıl yaşadıklarına ve hayatı nasıl anlamlandırdıklarına dair müthiş bir kurmaca. Eserlerinden, yaşantılarından, söyledikleri sözlerden hareketle ama “tam isimlerini bile anmadan” yazılmış birer destan! Hem de andığı isimlere layık bir şekilde. Rachel Caiano’nun kitabı bütünleyen, kırık, aksak desenleriyle beraber.


İpekli MendilEditör: Yekta KopanCan YayınlarıSözlükçe / Antoloji

‘İpekli Mendil’ kitabının editörlüğünü üstlenen Yekta Kopan kaptanlığında bir araya gelen 25 kişilik bir ekibin ortaya çıkardığı sıradışı bir kitap. Sözlük gibi ama değil, antoloji gibi ama değil. Bir şifre çözücü aslında. Üstelik bütün bir Türk öykücülüğünün şifresini çözüyor. Hatta bu ülkenin dokusundaki hücreleri izah ediyor. 300 maddeyle sınırlamışlar bu sonsuzluğa uzanabilecek kitabı. A’dan Z’ye Ahmet Mithat Efendi’den (d.1844) Gökhan Yılmaz’a (d.1987) uzanan çizelgede Türkçe öykünün birbirinden özgün ve önemli adlarının, aynı değerde eserlerinden belirlenmiş kahramanlar, kavramlar, mekânlar, şeyler nasıl anlatılmış onu gösteriyorlar bize. Birer öykü tadında madde madde. Bırakın yıllar süren titiz çalışmanın ürünü olmasını, sadece sonda verilen “Alıntıların yapıldığı kaynaklar” listesi bile tek kelimeyle “mükemmel” bir öykü kitaplığı oluşturmamız için biçilmiş kaftan! Okuduktan sonra “Sait Faik’in ipekli mendilleriyiz” dedirten, senenin sonunda, gerçek bir hediye bu kitap.


Yazının Devamını Oku

Haftanın kitapları

Deneme/ EleştiriOktay Rifat’a DoğruEnis BaturSel Yayıncılık

Daha adında bile çok şey söylüyor kitap; ‘Oktay Rifat’a Doğru’. Önsözde uzun yıllar öncesinden ilk adımları atılmış bir girişim olduğunu söylüyor Enis Batur; “Oktay Rifat’ı tamamiyle kuşatmanın ne kadar zor” olduğunu. Oysa birçokları Garip der geçer, sonrasını okumamıştır bile. Son yıllarda biraz biçim değiştiren şiir ortamında, sadece şiir okurlarının değil şairlerin de hakkını teslim etmedikleri, ihmal ettikleri bir isim Oktay Rifat. Bu sene doğumunun 100’üncü yılı olan şiir çınarlarından. Bu kitabı da onun için kotarmaya çalışmış Batur. 1991’deki yazısıyla onun yüksek eşiğine ilk adımı atmış, 1998’deki sempozyum bildirisiyle içeri buyur ediyor bizi. Sonra ‘Uzatmalı Bir Garip’ ve ‘Otomatik Lirik Yazı’ başlıklı bölümlerde ozanın kişisel ve şiir dünyasını hallaç gibi silkeliyor. Yazıyı besleyen ve kuvvetlendiren görsellerle birlikte Oktay Rifat koridorlarında dolaşıyoruz. Son bölüm ise ‘Kitaplaşmamış Metinler’ adında şiir, mektup, çeviri ve yazılardan oluşan bir nevi evrâk-ı metruke. Aslında birer hazine! Her yazısını ‘daha çok şey var söylenecek’ hissiyle ileriye atıfla bitiriyor adeta. Boşuna değil, ‘Oktay Rifat’a Doğru’!



Dekadans ve Ölüm/ Orçun Ünal/ Raskol’un Baltası/ Öykü

Bir genç yazar Orçun Ünal, ‘Dekadans ve Ölüm’ de onun ilk öykü kitabı. Ama ne acemilik var ne korkaklık! Daha biyografisinde başlatıyor ‘kurmaca’sını Ünal. ‘Kabl’el-Dekadans’, ‘La Decadence’, ‘Postdecadence’, ‘Mors Praematura’ gibi hepsi dekadanslığa ve ölüme referanslı Osmanlıca, Fransızca, İngilizce ve Latince bölüm adlarıyla devam ediyor. Deneysel öyküler toplamı değil, bir tema etrafında birbiriyle dolaylı veya doğrudan ilintili hepsi “ölüm gerçeği”yle biçimlenen öyküler kitabı ‘Dekadans ve Ölüm’. Dilinde, kurgusunda, anlatımında uzun zamandır yazan, yazdığını birkaç kere şekillendiren bir yazar tecrübesi var. Ayrıca cesur, çünkü kullandığı ölüm metaforu haricinde, biçimsel olarak da sıradışı hamleler yapmış Ünal. ‘Öykü Satıcısı’ndaki sansürlü bölüm, ‘Chomskyvari Bir Kıskanma: Ağır Çekimli Kanatlar’ ve ödüllü ‘Junkie Fix: Final Sınavı’ öyküleri birer örnek. Kurusıkı denemiyor Ünal, sağlam adımlar atıyor. Yeni öykülerini merakla bekleyeceksiniz.


Yazının Devamını Oku