Horluyor musunuz? Bu yazı sizin için

KRONİK yorgunluğunuzun ve ne kadar uyursanız uyuyun hemen her güne yorgun ve bitkin uyanmanızın arkasında gizli bir uykuda solunum durması sendromu, yani uyku apnesi meselesi olabilir.

 

Ento Kulak Burun Boğaz Cerrahi Tıp Merkezi’nin kurucularından Opr. Dr. Ümit Filiz, horlama hakkında bilmediklerinizi anlattı:

ERKEKLERDE DAHA FAZLA
“Horlama aslında uykudayken üst solunum yollarında gelişen tıkanıklığa bağlı hızlanan hava akımının çevre dokuları titreştirmesiyle oluşan ses demek. Sadece Türkiye’de yaklaşık 15 milyon kişinin horladığı düşünülüyor. Toplumdaki kadınların yüzde 24’ünün, erkeklerin ise yüzde 40’ının düzenli olarak horladığı saptanmış bulunuyor. Yüksek sesle horlayan insanların yaklaşık yarısında ciddi sorunlara yol açabilen uykuda solunum bozuklukları görülüyor. Bunlardan en sık ve önemli olanı ise tıkayıcı uyku apnesi olarak adlandırılıyor.”

TIKAYICI UYKU APNESİ
“Uyku sırasında tekrarlayan üst solunum yolu tıkanması veya daralmasına bağlı atakların ve eşlik eden kan oksijen seviyesinde azalmanın geliştiği bir klinik tablo. Bir gecelik uykuda saatte ortalama beş defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren nefes durması geliştiğinde klinik olarak tıkayıcı uyku apnesi tanısı konulur. Sıklığının yüzde 1-5 olduğu bildiriliyor. İzmir’de 2.5 milyon insan olduğu düşünülürse, 25-125 bin arasında tıkayıcı uyku apneli hasta olduğu tahmin ediliyor. 65 yaş üzerindeki erişkinlerde kadınlarda yüzde 9, erkeklerde yüzde 24 olarak saptanmıştır.”

KALP SAĞLIĞINA DİKKAT
“Tıkayıcı uyku apnesinin genel olarak kardiyovasküler hastalıklar ve hipertansiyonla yakın ilişkisi olduğu biliniyor. Uyku apnesi olan hastalarda kalp krizi geçirme riski beş kat artıyor. Hipertansiyonlu hastaların yüzde 30’unda tıkayıcı uyku apnesi saptanmış. Tedaviye yanıt vermeyen hipertansiyon hastalarında ise bu oran yüzde 60’a ulaşıyor. Gece görülen ani ölümlerin çoğu zamanki sebebi de tıkayıcı uyku apnesi.”


RİSK FAKTÖRLERİ
* Şişmanlık (obezite): Aşırı kilo ile tıkayıcı uyku apnesi arasında yakın ilişki var. Vücut kitle endeksinin yüksek, boyun çevresinin geniş olması önemli belirleyiciler.
* Cinsiyet: Erkeklerde, kadınlara kıyasla 2-3 kat daha sık. Ancak menopoz sonrası özellikle hormon replasman tedavisi kullanmayan kadınlarda belirgin derecede artıyor.
* İleri yaş: Kas tonusundaki azalma rahatsızlığın ortaya çıkışını tetikliyor.
* Alkol kullanımı: Düzenli alkol alan kişilerde gelişme riski daha yüksek.
* Hipotiroidi: Bu hastalarda metabolizmanın bozulmasına bağlı olarak gelişen kas hastalığı ve obezite riskini yükseltiyor. Tiroid hormon tedavisi ile düzelme elde edilebiliyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

120 yıl yaşamak hayal değil

 SAĞLIKLI ve uzun yaşamın sırlarını veren Acil Afet Ambulans Hekimleri Derneği Başkanı Dr. M. Turan Sofuoğlu’na göre, stresi hayatından kovan, dengeli beslenip spor yapan herkes uzun ömürlü olabilir. 120 yıl yaşamak hayal değil! Dr. Sofuoğlu, şunları paylaştı:


Sağlıklı olmak insan yaşamının belki de en önemli öğesidir. İnsanın mutlu bir yaşam sürmesinde öncelikli bir unsurdur. Ancak sanılanın aksine sağlık kendiliğinden ortaya çıkan bir durum değildir. Sağlıklı olmak amacıyla bireylerin çaba göstermesi gerekmektedir. Bu çabalar genellikle günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardır. Bunlardan en temel olanları temizlik, sağlıklı beslenme, düzenli yaşam, bağımlılık yapıcı maddelerden uzak durma ve sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanarak stresten uzak kalabilmektir.
Bütün bunlar hepimiz tarafından gayet iyi bilinmesine rağmen bilgilerimizi eyleme dökmek noktasında sıkıntı yaşamaktayız. Örneğin, el hijyeni ve el yıkama alışkanlığı olarak dünyanın birçok ülkesine göre en ön sıralarda yer almamıza rağmen, sigara gibi sağlığa ciddi zararları kanıtlanmış bir maddenin bağımlılık oranı hala toplumumuzda çok yüksek oranlardadır. Toplumun küçük bir kesimi sağlıklı yaşamın gerekliliklerini gündelik hayatının bir parçası haline getirmiştir. Bu nedenle bence sağlıklı yaşam, hastalıklardan korunmayı içerdiği gibi hastalıkların erken tedavisini de içermektedir.

DÜZENLİ CHECK-UP YAPTIRIN
Düzenli sağlık kontrolü yaptırmak, henüz erken dönemde iken belirti vermeyen hastalıkları saptamaya ve bunlara karşı erken önlem almaya olanak sağlar. Düzenli sağlık kontrolleri hem yaşam süresi, hem de yaşam kalitesi açısından son derece önemlidir. Basit bir check-up muayenesi ile yüksek tansiyon, şeker hastalığı, damar sertliği, kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklar; hepatit, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar ve birçok kanser türünün erken dönemde tanısı konulabilir. Bu hastalıklarda erken tanı ile vücutta herhangi bir organ hasarı oluşmadan tedavi sağlanabilir. Son yıllarda ülkemizde sayıca artan sağlık kuruluşları ve yine artmış sağlık hizmet kalitesi nedeniyle çoğu hastalığa eskisine göre daha erken dönemde tanı konulup tedavisi sağlanabilmektedir.

BESİNLERİ ÇİĞNEYEREK TÜKETİN
Bir kulak burun boğaz uzmanı olarak kendi alanımla ilgili bir uyarıda bulunmak isterim. Bizlerin beslenmesinin ilk ve en önemli aşamalarından biri çiğnemedir. Aldığımız besinleri iyice çiğneyip tüketmeliyiz. Maalesef sosyal yaşam biçimimiz, gıdaları hızlı tüketme alışkanlığımız bizi çiğneme davranışından uzaklaştırdı. Çiğneme bizim için biyomekanik bir olaydır ve vücuttaki bazı sistemleri harekete geçirir. Parçalanan gıdalar daha kolay hazmedilir. Gıdaları iyi çiğnememek hazımsızlık gibi birçok mide ve barsak rahatsızlığına yol açar. Bunun yanında hızlı yemek alışkanlığı obeziteye ve bunun yanında getirdiği birçok sağlık sorununa davetiye çıkarmaktadır. Yemek yemeye vakit ayırmalı ve gıdaları iyice çiğneyerek tüketmeliyiz. Bunun sayesinde tokluk hissi ortaya çıkacak ve kişiyi ölçüsüz yemek yeme alışkanlığından ve obeziteden uzak tutmaya yardımcı olacaktır. Son yıllarda gerek görsel, gerek yazılı basın, gerekse internet daha sağlıklı bir yaşama ulaşabilmek adına yol gösterici rol oynamaktadır. Ancak bu çabalar toplumda farklı nedenlere bağlı olarak gerektiği ölçüde henüz karşılık bulamamıştır. Dileğimiz tüm toplumda bu yöndeki farkındalığın hızlıca artması ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının nesiller boyunca iletilmesidir.

Yazının Devamını Oku

Vücuduna iyi bak, mutlu ol!

UZUN yaşamın sırlarını orada burada aramak, mucize haplar, iksirler, otlar, çöpler peşinde koşmak yerine işe kendinize iyi bakmakla başlayın.

 

Hayatınızı, doğrularınızı ve yanlışlarınızı, yaşam tarzı seçimlerinizi, aileniz, işiniz, dostlarınız ve yaşadığınız çevreyle ilişkilerinizi samimiyetle sorgulayıp doğru ve kalıcı çözümler arayın. “Kendinize iyi bakın, bu şansı kullanın” diyor, kardiyolog ve fitoterapi uzmanı Doç. Dr. Zehra İlke Akyıldız ve ekliyor...
Kalp, damar yaşlanması ve damar sertliği süreci hayatın en erken safhası olan ana rahminde başlar. Yıllar geçtikçe de damarlarımız ve kalbimiz esnekliğini kaybeder. Ancak yaşlanma tek başına hastalıklara yol açmaz. Yüksek kalori alımı, yetersiz besin, hareketsiz hayat, psikolojik stres ve sigara kullanımı gibi sağlıksız yaşam tarzına uzun süreli ve devamlı maruz kalma da kalp, damar, beyin, böbrek gibi organlarda dramatik şekilde hasara neden olur.
Uzun yaşam artık bir gerçeklik. İnsanlar daha uzun yaşıyor. Bilimsel veriler, 2015-2050 yılları arasında 60 yaş üstü dünya nüfusunun yüzde 12’den yüzde 22’e yükseleceğini ve 2020 itibariyle 60 yaş üstü nüfusun 5 yaş altı çocuk sayısını aşacağını söylüyor. Peki, uzun yaşam bizlere sağlıklı yaşamın garantisini verebiliyor mu?
Dünya Sağlık Örgütü, sağlıklı yaşlanmayı, “çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin devam ettirilebilmesi” olarak tanımlıyor. Sağlıklı, uzun ve aktif bir yaş alma süreci için ne yapılmalı? Hayatın uzaması ile gelişecek olanakların derecesi yoğun olarak tek bir anahtara bağlı: Sağlık... Fiziksel ve zihinsel sağlığın devamlılığı için birey olarak üstümüze düşenler ise şunlar:
* Hareket et, egzersiz yap, hayat kaliteni artır.
* Güzel ve dengeli besinle buluş.

Yazının Devamını Oku

Bebek bezi yerine tuvalet iletişimi

 ÇOĞU kişi tanık olmuştur. ‘Bebek’ dediğinizde en masraflı kısım bezidir. Bu konu pek çok esprinin de odağındadır.

Size bugün tam da bu noktada çığır açacak bir kitaptan söz edeceğim. Evren Bay Şengül’ün Kuraldışı Yayınları’ndan çıkan ‘Tuvalet İletişimi’, bebeklerin doğumdan itibaren tuvalet ihtiyacını anlamak ve buna cevap vermek için hazırlanmış rehber niteliğinde bir kitap. Şengül’e göre, normal koşullarda 2 yaşından sonra başlayan klasik tuvalet eğitiminin aksine doğumdan itibaren başlayan tuvalet iletişiminde temel vurgu, anne-bebek arasındaki karşılıklı iletişim üzerine dayanıyor.
Kitabında, “Bebeklerin dünyaya geldikleri ilk günden itibaren konuştuğunu biliyor muydunuz?” diye soran Evren Bay Şengül, çocukların acıktığını, uykusunun geldiğini, tuvalet ihtiyacı olduğunu, kucaklanmak istediğini daha ilk günden çeşitli sesler ve beden dilini kullanarak size ilettiğini savunuyor. Şengül, Priscilla Dunstan isimli bir müzisyenin, oğlunun çıkardığı seslerin döngüselliğini fark ettikten sonra 8 bin bebek üzerinde yaptığı çalışma sonucu bebeklerin 3 aylık olana kadar doğdukları ailenin dilinden bağımsız olarak aynı ses sinyallerini çıkardığını gördüğünü aktarıyor.


EZBER BOZAN TESPİTLER
Bebeklerin diğer ihtiyaçları gibi tuvalet ihtiyaçlarını da anlattığını, sanılanın aksine altını kirlettikleri için değil, ihtiyacını karşılamakta geciktikleri için ağladıklarını söyleyen Evren Bay Şengül, “Özellikle ilk 3 ay bebeklerin refleksleriyle yaşadığı, henüz bilinçli öğrenmeye geçmediği için bezlerini tuvalet olarak kullanabilecekleri modern hayat bilgisine vakıf olmadıkları bu dönemde, tuvalet ihtiyacı sinyalleri çok kuvvetlidir. Çünkü diğer memeli hayvanların yavruları gibi kendilerini kirletmek istemezler ve bu ihtiyaçlarını tek başlarına karşılayamayacakları için ebeveynlerine haber verirler. Kucağınıza alıp tuvalete tuttuğunuzda rahatlayıp huzurlu bir şekilde günlerine devam ederler. Eğer yenidoğan bir bebeğin bezini birkaç kereden fazla değiştirme teşebbüsünde bulunduysanız siz de bunu fark etmişsinizdir” diyor.
Bebekle doğumdan itibaren tuvalet iletişimi kurulabileceğini kaydeden Şengül, bu sayede sebepsiz sanılan ağlamaların birçoğunun biteceğini, gazını daha kolay çıkaracağı için geceleri de daha uzun uyuyacağını, pişik ve mantar gibi risklerin de azalacağını dile getiriyor. Evren Bay Şengül, tuvalet iletişimi sayesinde doğaya ve bütçeye fayda sağlanacağını, ihtiyaçları doğru karşılanan bebeklerin mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde büyüyeceğine dikkat çekiyor.

Yazının Devamını Oku

Karbonhidratların kaynağına dikkat!

 KARBONHİDRAT sağlıklı olabilir mi?

O kadar hastalık karbonhidrat kullanımına bağlı oluşmuyor mu? Şeker yemek sağlıksız değil mi? Karbonhidrat kullanımı önemli mi? Az karbonhidratlı bir beslenmem var, yanlış mı yapıyorum? Tüm karbonhidratlar suçlu mu? Hangi karbonhidrat grubu sağlıklıdır? Meyve yemek zararlı mıdır? Ekmeksiz bir hayat olabilir mi? Bu ve pek çok soru birçok kişinin hafızasında. Konuyu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahattin Kıyan’la konuştuk...


HAYATINIZDAN ÇIKARIN
Yenmemesi gereken gıdaları yüksek fruktozlu mısır şurubu, mısır gevreği, hamur işi, gazlı içecek, cips, şeker, kızartma, yapay tatlandırıcılar ve hazır gıdalar gibi pek çok çeşitle anlatan Prof. Dr. Kıyan, bu tür yiyeceklerden mümkün olduğunca uzak durulması gerektiğini vurguladı. Karbonhidratların vücudun ana enerji kaynağı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Selahattin Kıyan, sağlıklı ve dengeli bir diyetin önemli bir parçası olan karbonhidratların kaynak ve kalitesinin çok önemli olduğunu dile getirdi. Prof. Dr. Kıyan, enerjinin yanında vitamin, mineral, bitkisel besin ve lif de sağlayan karbonhidrat kaynaklarını sebzeler, meyveler, kepekli tahıllar, fasulye, baklagiller, süt ürünleri olarak sıraladı. Dengeli bir diyette karbonhidratların yüzde 45-50’ sini oluşturmasının istendiğini aktaran Prof. Dr. Selahattin Kıyan, “Ancak karbonhidratların kısıtlanması gereken hastalıklarda bu oran yüzde 20-40’a kadar indirilebilir. Bu orana fonksiyonel tıp diyetisyeni ve fonksiyonel tıp hekimiyle birlikte karar vermek uygun olur” dedi.


GLİSEMİK İNDEKS VE YÜK
Glisemik indeks ve glisemik yük kavramlarına da değinen Prof. Dr. Kıyan, “Glisemik indeks belirli miktarda sindirilmiş karbonhidratın (50 gram) kişinin kan şekerinde nasıl değişiklikler yaptığını veya kan şekerini ne kadar süre yüksek tuttuğunu gösteren bir ölçüdür. Glisemik yük ise karbonhidrat içeren bir besinin yenilen miktarının kan şekerine etkisidir. Glisemik indeks 0-55 arası düşük, 56-69 arası orta, 70 ve üzeri ise yüksektir. Glisemik yük 0-10arası düşük, 11-19 arası orta, 20 ve üzeriyse yüksektir” bilgilerini verdi.

Yazının Devamını Oku

Padişah hastalığı

 GUT hastalığı yediklerinizden ve içtiklerinizden en çok etkilenen sağlık sorunlarından biri, belki de birincisi. ‘Ürik asit yüksekliği’ denince akla ilk olarak ‘gut hastalığı’ geliyor. Yaşam tarzında yapılan değişiklikler ve ilaçlar, guta neden olan ürik asit düzeylerini düşürebilir. Peki, gut hastalığı nedir? Ürik asit neden yükselir?


ŞİŞME, AĞRI, KIZARIKLIK
Eklemlerde şişme, ağrı, kızarıklık ve ısı artışıyla ortaya çıkıyor. Daha çok ataklar şeklinde seyrediyor. ‘Gut krizleri’ adı verilen bu ataklar genellikle geceleri, çoğu zaman da ağır proteinden zengin (et, balık) ve alkollü bir akşam yemeği sonrasında ortaya çıkıyor. Erkeklerde kadınlara oranlara daha fazla görülen gut hastalığı genellikle ateş, kızarıklık, şişlik ile kendisini belli ediyor. Gut rahatsızlığının nedenleri arasında eklemde biriken ürat kristalleri gösteriliyor.
Geçmişte bazı padişahların ölüm nedeni olduğu için ‘padişah hastalığı’, ‘kral hastalığı’, ‘zengin hastalığı’ gibi adlarla anılan gut hastalığı eklemlerde aniden gelişen ağrı, şişlik, kızarıklık ve hassasiyetle kendini gösteriyor. Tedavi edilmediğinde eklemlerde kalıcı hasardan böbrek yetmezliğine kadar birçok ağır hastalığa neden olabiliyor.

ORTA YAŞLI ERKEKLERDE
Hastalığın birçok kişi tarafından bilinmediğini belirten dahiliye uzmanı doktor Ömer Baran, eklem içinde ve çevresinde monosodium ürat kristalleri birikmesi sonucu ortaya çıkan bir metabolizma hastalığı olan gutun daha çok orta yaşlı erkeklerde görüldüğünü aktardı. Dr. Baran, aşırı alkol tüketimi, proteinden zengin ağır yemek, cerrahi işlemler, düşük doz aspirin ve stres gibi faktörlerin gut krizine yol açabileceğini söyledi.
Hastalığın eklemlerde ağrı, şişlik ve ısı artışı ile belirti gösterdiğini, ağırının genelde gece veya sabaha doğru başladığını ve şiddetinden dolayı hastanın ayağının üzerine basamadığını kaydeden Dr. Ömer Baran, bu hastalarda böbrek taşının daha sık görülebildiğine dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

Beslenme ile gelen gençlik ve güzellik

DENGELİ beslenme, düzenli hareket, nitelikli uyku ve iyi yönetilen stres iyi hayatın olmazsa olmazları ama iş sadece bunlarla da bitmiyor.

Dinç ve zinde olup öyle de kalmayı isteyenlerin yapmaları gereken daha pek çok iş, neticeyi etkileyen daha pek çok bileşen var. Çevresel koşullar, ekonomik imkânlar, eğitim durumu bunların en önemlileri. Bir de genç kalıp genç görünmek arzusu var ki o daha çok kendini genç hissetmekle doğrudan bağlantılı bir konu. İşte size bu konuda birkaç işe yarar ipucu. Dr. Meltem Kılıç hazırladı.
Tüm insanların, özellikle kadınların en çok istedikleri şeydir belki de daha uzun süre genç ve güzel kalabilmek. Bunu başarabilmek için yapılması gerekenler aslında çok zor değil. Ama erken başlamak ve dikkatle devam etmek gerekiyor. Başlıklara ayırmak gerekirse, ilk önce düşünmemiz gereken konu beslenme.


1. Bol su içmek.
2. Şekerli ve işlenmiş gıdalardan mutlaka uzak durmak. En azından alımı kısıtlamak.
3. Alkol ve kahveyi sınırlı tüketmek.
4. Taze sebze-meyve tüketimini artırmak.

Yazının Devamını Oku

KOVİD-19 karşı örnek proje

 KORONA salgını sayesinde sağlımızın ne kadar kıymetli olduğunu yeniden fark ettik.

Bilim ve teknolojinin önemini, modern tıbbın vazgeçilmezliğini bir kez daha anladık. Ailemizin, sosyal ve toplumsal dayanışmanın, işbirliğinin farkına vardık. Kendimizle dayanışmayı, konuşmayı, hesaplaşmayı, değer yargılarımızı gözden geçirmenin ne kadar gerekli olduğu meselesini gündeme getirdik. Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Prof. Dr. Şükran Köse, Kovid-19’a karşı eğitim süreçlerinin de başarıya ulaşması için örnek bir proje başlattı.

İŞBİRLİĞİ YAPTILAR
İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Esnaf Sanatkarlar Odaları Birliği’nin de ortak olduğu “Kovid-19 Pandemisi Sırasında ve Sonrasında Hastalığın Yayılımının Azaltılması/Önlenmesi Amacıyla Farklı Toplum Kesimlerine Yönelik Eğitim Seti Hazırlanması” başlığını taşıyan proje tüm Türkiye’ye örnek olacak bir içeriğe sahip.
Prof. Dr. Köse, 31 Aralık 2019’da ortaya çıkan bu hastalığın Türkiye’de yüzde 2 mortalite ile seyrettiğini, virüsün genellikle öksürük sonucu oluşan damlacıklar yoluyla insandan insana bulaştığını hatırlattı. Yüzeylere dokunulmasından sonra kişinin kendi yüzüne dokunmasıyla da bulaş gözlendiğini, kuluçka süresinin 4-14 gün arasında değiştiğini ve hastalık süresinin de 5 gün olduğunu dile getiren Prof. Dr. Şükran Köse, henüz etkinliği kanıtlanmış bir aşının bulunmadığına ve hastalığa karşı en etkili yöntemin tedbir olduğuna dikkat çekti.

İZOLASYON ŞART
İzolasyonun önemini ve şimdiye kadar Türkiye’de alınan önlemleri anlatan Prof. Dr. Köse, projenin amacını şu sözlerle dile getirdi: “Bu proje önerisinin amacı farklı teknolojik olanaklar kullanılarak kolay anlaşılacak şekilde farklı yaş ve çalışma gruplarında bulunan kişilere yönelik pandeminin dünyada ve Türkiye’deki seyrine göre güncellenebilecek dinamik eğitim materyallerin oluşturulması olarak belirtilmiştir. Bu amaç doğrultusunda genel eğitim içeriğinin hazırlanması ve eğitsel senaryoların yazılması, uzaktan eğitim için modelin tasarlanması, içeriklerin öyküleme yöntemiyle video/animasyon olarak hazırlanması, sunum ve etkileşim için mobil uygulamaların geliştirilmesi, iş sağlığı ve güvenliği kapsamında EBSO ve İESOB’ya üye firmaların da kullanabileceği nitelikte içeriklerin hazırlanması, farklı çalışma alanlarına yönelik içeriklerin düzenlenmesi, hasta ve yaşlı bakımı konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılması ve ihtiyaca özgü basılı materyallerden oluşan eğitim setlerinin geliştirilmesi hedeflenmektedir.”

EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı yaşam için öneriler

HAYATINIZIN birkaç yıl daha uzaması mı, yoksa o hayatın size daha çok neşe, keyif, mutluluk vermesi mi önemli? Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Funda Aksu paylaştı:


Sağlıklı yaşam biçimi bireyin kendi sağlığına etki edebilecek tüm alışkanlık ve davranışlarını kontrol edip, sağlık durumuna en uygun alışkanlık ve davranışları seçerek düzenlemesi olarak belirlenmiştir. Bu alışkanlık ve davranış modelini süregen hale getiren birey hem sağlıklı olma durumunu sürdürebilmekte, hem de sağlık durumunu daha iyi bir seviyeye getirebilmektedir. Sağlığın geliştirilmesi bireylerin fiziksel ve mental sağlığını optimum bir düzeye yükseltmek anlamına gelmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek için bireyin sigara, alkol ve madde kullanımından uzak durup şiddet davranışları ve sağlıksız kilo alımı gibi risk taşıyan tutumlardan kaçınması gerekir.

6 ALT GRUPTAN OLUŞUYOR
Sağlıklı yaşam biçimi davranışları 1987’de Walker, Sechrist ve Pender adlı araştırmacı grubu tarafından geliştirilmiş olan bir ölçeğe göre sınıflandırılmıştır. Bu ölçeğe göre sağlığı geliştiren ve düzelten davranışlar 6 alt gruptan oluşmaktadır: Kendini gerçekleştirme, sağlık sorumluluğu, egzersiz, beslenme, kişiler arası destek ve stres yönetimi.
Kendini gerçekleştirme bireyin sahip olduğu potansiyeli geliştirme ve yaratıcılık yeteneklerini kullanabilmesi anlamına gelmektedir. Sağlık sorumluluğu yaşla birlikte artmaktadır. Egzersizin sağlıklı yaşam üzerindeki etkisi artık tüm dünya tarafından bilinmektedir. Düzenli yapıldığı taktirde kalp sağlığı, kas kuvveti, solunum sistemi üzerine pozitif etkiler göstermekte, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, aşırı kilo ve kolesterol yüksekliği gibi risk faktörlerini önlemektedir. ‘Sağlıklı düşünebilmek için sağlıklı beslenmek gerektiği’ gerçeği artık bilim dünyasında kabul edilmektedir. Özellikle beslenmede kalori kısıtlamasının vücudumuzun yapı taşı olan hücrelerin sağ kalımı üzerindeki etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Sosyal kabul ve onaylanma kişinin stres seviyesini düşürerek daha olumlu bir tutum içine girmesini sağlamakta ve dolaylı olarak sağlıklı yaşam davranışlarının artmasına neden olmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Beynimizi genç tutmanın 12 yolu

SİZ yaşlandıkça beyniniz de yaşlanır.

 Gözleriniz nasıl eskisi kadar iyi görmüyor, kulaklarınız iyi işitmiyorsa, kaslarınız, kalbiniz 10-15 yıl önceki gücünü korumuyorsa beyniniz de kapasitesinin bir kısmını kaybeder. Beyin araştırmaları yapan bilim insanları (sinirbilimciler) beynimizi genç tutmak için 12 yol öneriyor. Türkiye Beyin Araştırmaları ve Sinirbilimleri Derneği (TÜBAS) Başkan Yardımcısı, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülgün Şengül, “Her beyin yaşla birlikte değişir, bu da zihinsel faaliyetleri olumsuz etkileyebilir. Tıptaki gelişmelere bağlı olarak yaşam süresinin uzamasıyla birlikte tüm dünyada yaşlanmaya bağlı hastalıklar da arttı. Özellikle Alzheimer ve benzeri demans (bunama) hastalıkları eskiye oranla daha sık görülüyor. 85 yaş üstü kişilerin yüzde 20-50’sinde bunama ile ilgili bulgulara rastlanabiliyor” dedi ve o 12 yolu şöyle anlattı:
1. BEYNİNİZ UYARIN: Yapılan çalışmalar zihinsel aktivitelerin beyin sinir hücreleri arasında yeni bağlantılar kurmasını sağladığını, hatta beyinde yeni sinir hücreleri oluşturduğunu gösteriyor. Böylece yaşlanma ile ölen beyin hücrelerinin yerine yenisi konabiliyor. Yeni bir yabancı dil öğrenin. Müzik aleti çalmayı öğrenin. Bulmaca çözün. Zihninizi çalıştıracak kitaplar okuyun. Stratejik düşünmeyi gerektiren briç gibi oyunlar oynayın.
2. FİZİKSEL EGZERSİZ YAPIN: Kaslarınızı kullanmanın beyninize de faydası olur. Bol bol yürüyün, aerobik, egzersiz yapın. Yapılan araştırmalar düzenli egzersizin beynin kılcal damarlarına giden kanı artırdığını, yeni beyin hücrelerinin ve bağlantılarının oluşmasını sağladığını gösterdi.
3. İYİ BESLENİN. Bol sebze-meyve, balık, tam tahıllı gıdalar tüketenlerde Alzheimer’ın görülme oranı daha düşük. Yemeklerinizde zeytinyağını tercih edin. Ceviz, badem, fındık, Omega 3 beyin için faydalı.
4. TANSİYONUNUZ KONTROL ALTINDA OLSUN: Yüksek tansiyon beyin için çok zararlıdır.
5. KAN ŞEKERİNİZ NORMAL OLSUN: Diyabet hastalığı beyin için bir risk faktörüdür. Şekerden kaçınarak ve egzersizle kan şekerinizi kontrol edin. Diyabet hasalığınız varsa ilaçlarınızı düzenli kullanın.
6. YÜKSEK KOLESTEROL BEYİNE ZARARLI: Araştırmalar kötü kolesterolün (LDL) beyin hücrelerine zarar verdiğini gösteriyor. Diyet ve egzersizle kötü kolesterolü düşürüp, iyi kolesterolü (HDL) yükseltebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Ömrümüz uzadı

PEK çok faktörün etkisiyle insan ömrü uzuyor.

Ne var ki, ömrümüzün uzayan kısmı gençlik çağlarımız değil, orta yaş ve yaşlılık dönemleri. Peki, buna ne kadar hazırız? Dünyada beklenen yaşam süresi son 15 yılda ortalama 5-7 yaş arttı. Türkiye’de ‘doğuşta beklenen yaşam süresi’ 1950’de 46 yıldı. 2000’de 66 yıl oldu. 2015’te 78 yıla (kadınlarda 80.7, erkeklerde 75.3) çıktı. Bugün Türkiye’de 65 ve üstünde 6 milyon 495 bin 239 kişi yaşıyor. Bu hesaba göre, nüfusumuzun yüzde 8 kadarı 65 yaş üzerinde. Japonya’da nüfusun yüzde 21’inden fazlası 65’inde ya da daha büyük. Almanya, Yunanistan, İtalya ve İsveç’te yaşlı nüfus oranı yüzde 20’ye yükseldi. Amerika’da 65 ve daha büyük bireylerin oranı son 100 yılda üçe katlandı. Bugün Avrupa’da doğuşta beklenen ortalama yaşam süresi 80 yıl, Afganistan’da ise 42 yıl. Dahiliye uzmanı Dr. Ülkümen Rodoplu, insan ömrünün neden uzadığını bakın nasıl anlatıyor:

BİR İYİ, BİR DE KÖTÜ HABER
Antibiyotiğin keşfi, hijyen konusunda çok ciddi yenilikler, aşıda devrim niteliğinde gelişmeler, yeni tedavi yöntemleri, teknolojik gelişmeler, sağlık hizmetlerine ve sağlıkla ilgili bilgilere erişimin kolaylaşması, yaşlanmayı geciktirmek için yapılan çalışmalar... İyi haber, herkesin ömrü öyle ya da böyle uzuyor. Kötü haber, sadece kendine bakanlar bu uzun ömürde rahat ediyor. Birçok bilimsel makaleye göre bir sonraki kuşak için 100’üncü doğum gününü görmek normal bir şey olacak. Ama ömrünüzün 30-40 yılını hasta ve yaşlı olarak geçirmek istemiyorsanız dikkat etmeniz gereken şeyler var:

100 YAŞ ARTIK HAYAL DEĞİL
Sigara ve alkol tüketimi, obezite, stresli yaşam, kötü beslenme, hareketsizlik, düzensiz uyku yaşlanmayı hızlandırırken; hobilere zaman ayırmak, hedefler belirlemek, toplumsal faaliyetlere katılmak, teknolojiye uyum sağlamak, düzenli doktor kontrolünden geçmek bireyin ileri yaşta başkasına bağımlı olmasını engelliyor. Anti-Aging tıp dergisinin yaptığı araştırmada, 60 yaşlılık uzmanından 2100 yılında dünyaya gelecek bir bebeğin ne kadar yaşacağını tahmin etmeleri istendi. Uzmanların çoğu “En az 100 yıl’ diye cevap verirken, bazıları yaşam süresinin 150, hatta 200 yıl olabileceğini söyledi. Geçtiğimiz yüzyılda insan ömrü, çiçek, sıtma, çocuk felci ve tüberküloz gibi hastalıkların kontrol altına alınması ve daha temiz çevre koşulları sayesinde uzadı. Bu yüzyılda da genetik çalışmaların insan ömrünü uzatacağı söyleniyor.


UZUN VE SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN 11 ÖNERİ

Yazının Devamını Oku

Sıcak ve nemli havalarda gebelik

YAZ mevsiminde hamilelik sıkıntılı bir süreç gibi görünse de sanılanın aksine avantajları da var.

Kışın hava koşulları yüzünden eve kapanarak geçirilen hamilelik sürecine kıyasla yazın açık havada geçirilen saatler, bol sulu gıdalar ve hamilelikte en faydalı spor olan yürüme ve yüzme alternatifleri, bebeği daha konforlu bir şekilde beklemeyi sağlayabiliyor. İzmir Özel Çınarlı Kadın Doğum Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Güngör Tuncay, yaz aylarında sağlıklı bir hamilelik geçirmek isteyen anne adaylarına dikkat etmeleri gereken noktaları anlattı...

TANSİYON VE UYKUSUZLUK

“Gebelik, anne adayının her yönüyle kendisine daha çok dikkat etmesini gerektiren bir dönem. Çevresel faktörler, özellikle gebelik döneminde kadınları diğer zamanlara göre daha fazla etkiler. Özellikle sıcak yaz aylarında gebeliğin getirdiği yük biraz daha ağırlaşır. Bu dönemde anne, beslenmesine, giyimine, temizliğine daha çok dikkat etmelidir. Çünkü sıcak, ek bir yük olarak gebeliğe eklenir. Yaz deyince aklımıza ilk gelen sıcak ve nemli havadır. Yaz aylarında sıcak ve nem etkisiyle tansiyon oynamaları, el ve ayaklarda şişlikler, halsizlik, uykusuzluk, nefes darlığı, sıcak basmaları, avuç içi ve ayak tabanlarında yanmalar, alerjik problemler, bulantı ve kusmalardaki artış, besin zehirlenmeleri gibi şikayetler ortaya çıkabilir. Bunların hepsini birden yaşamanız mümkün değildir. Ancak bir veya birkaçı gebelik yaz aylarına denk geldiği takdirde anne adayını rahatsız edebilecek sonuçlar arasındadır.”

BUNLARA DİKKAT EDİN

Gebelerin özellikle 11.00- 15.00 saatleri arasında, güneş ışınları daha dik ve etkili geldiğinden dışarı çıkmamalarında fayda vardır. 

Geniş kenarlı şapkalar, güneş ışınlarını yansıtan açık renkli giysiler ve sağlıklı güneş gözlüklerinin kullanılması yararlı olur.

Yaz aylarında herkesin ve özellikle yüksek risk grubunda olan gebelerin bilinen güneşin zararlı ışınlarının kötü etkilerini azaltan koruyucu kremler kullanmaları, gebeliğe zarar vermez. 

Gebelikte zaten az da olsa yükselmiş vücut ısısı nedeniyle yaz sıcakları, gebeliği yorucu, hatta bazen riskli kılar. Bu nedenle ter emici, rahat, hafif, kolay değiştirilebilir ve yıkanabilir giysilerin tercih edilmesi gerekir.

Yazının Devamını Oku

Yemekle ilişkiniz hayatla ilişkinizdir

NEYİ, nasıl, ne zaman, nelerle birlikte yemeliyim sorusunun yanıtlarını merak ediyorsanız buyurun...

Psikolog Yasemin Karaçay, yiyeceklerle aramızda olması gereken sağlıklı ilişkiyi ve sürekli yemek yeme isteğini azaltacak önemli tavsiyeleri şöyle anlattı:
Elbette atılacak ilk önemli adım, yiyeceklerle nasıl bir ilişkiniz olduğunu tespit etmek olmalı. Sağlıksız bir ilişkinin ifadeleri şunlar olabilir: Her zaman açım. Hiçbir zaman açlık hissetmem. Zayıflamama yardımcı olur düşüncesiyle açlığımı görmezden geliyorum. Aç olmadığımı biliyorum, ama yine de yiyiyorum. Acıktığım zaman önümde ne varsa yerim. Tıka basa doyana kadar yerim. Sağlıksız gıdalar yerken kendimi durdurmakta zorlanıyorum. Yemeği yemek saati geldiğinde yerim. Tüm gün boyunca o gün ne yiyeceğimi düşünüyorum. Ne yemem gerektiği konusunda kafam karışık. Bence sağlıklı yiyecekler çok sıkıcı. Bazı yiyecekleri yediğimde kendimi suçlu hissediyorum. Zayıf insanların benim gösteremediğim iradeyi gösterdiklerini düşünüyorum. Bazı yiyecekleri mucize olarak görüyorum. Bazı yiyecekleri asla yememem gereken zehir olarak görüyor ve onlardan kaçıyorum. Sıkıldığım, sinirlendiğim, üzüldüğüm, yalnız hissettiğim, yorgun olduğum zaman yemek yerim. Kendimi yemekle ödüllendiririm, yemek yiyerek rahatlatırım.
Egzersiz yapmaktan nefret ediyorum. Egzersiz yapmaktan zevk almıyorum ama istediklerimi yiyebilmek için mecburen yapıyorum. Çok yediğim zamanlar daha çok egzersiz yapıyorum. Denemediğim diyet kalmadı. Ya diyet yapıyorum ya da çok fazla yiyiyorum. Yeni bir diyete başlamak istemiyorum ancak başka bir alternatifim yok. Diyetle zayıflayamıyorken diyet yapmazsam daha fazla kilo alırım.
Acaba bu ifadelerden size tanıdık gelen var mı? Eğer varsa, günlük hayatınızda ne kadar sıklıkla yer alıyor?
Sıklıkla yer alması yemeğin hayatınızda başrolde olduğu anlamına gelebilir mi? Sizce başrolde olması sağlıklı bir yaşam sürmenize katkı mı sunar, yoksa engel mi olur? Yiyeceklerle ilişkinize dair tespit ettiğiniz tutumlarınızla insanlarla olan ilişkilerinizdeki tutumlarınız arasında bir benzerlik gözlemliyor musunuz?
Yemekle ilişkiniz, hayatla ilişkinizdir!

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs ve spor

BULAŞICI Hastalıkları Önleme Derneği Başkanı, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastenesi Enfeksiyon Hastalıkları ve İmmünoloji Alerji Uzmanı Prof. Dr. Şükran Köse, korona sürecinde enfeksiyonun bulaşmaması için spor faaliyetlerinde dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.


* Mümkün olan yerlerde sportif faaliyetler dış ortamlarda yapılmalıdır.
* Tesis, havalandırma sistemleri yürütülen faaliyetler için uygun olmalı ve yüksek verimli hava filtreleri kullanılmalıdır.
* Fiziksel olarak uygunsa, pencere ve kapıları açarak doğal havalandırma tercih edilmelidir.
* Hapşırma ve öksürmeyi önlemek için baskın kokulu oda spreyleri ve parfümler kullanılmamalıdır.
* Aynı anda daha az kişinin bulunması sağlanmalıdır.
* Tesisteki tüm çalışanlara gerekli eğitimler verilmelidir.

Yazının Devamını Oku

Süt dişlerine dikkat!

İLK dişi çıktığında büyük sevinçle karşılanan diş çıkarma dönemi, bebek ve anne-babaları biraz zorlayabiliyor.

Bu dönemi rahat geçirmeniz ve çocuğunuzun ağız-diş sağlığını koruyabilmeniz için Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti (Çocuk Diş Hekimliği) Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Rıza Alpöz’ün sizlere önerileri var.
Diş çürüğü insanlık tarihi kadar eski bir hastalıktır. Başlıca etkeni ‘Streptococcus mutans’ isimli bakteridir. Çocuk doğduğu zaman ağzında çürük yapıcı hiçbir bakteri bulunmaz. Ancak 6’ncı aydan itibaren bu bakteri diş sert dokuları üzerinde kolonize olmaya başlar. Ülkemizde 3-12 yaş grubunda çürük prevalansı yüzde 98 civarındadır. Hazır ve katkılı gıdalar, glukoz, fruktoz ya da mısır şurupları, nişasta bazlı şeker, boyalı şekerli ürünler, çocuklarımızın hem genel, hem de diş sağlığını tehdit eder.

ALTTAN GELENİ ETKİLER
Süt dişleri daimi dişlerin sağlıklı olarak oluşup sürmelerini sağlayan çok önemli rehberlerdir. Daimi dişlerin oluşumu ve çenelerin gelişimi esnasında hem fonksiyonu sağlarlar, hem de kalıcı dişlerin sürecekleri yolu oluştururlar. Çocuğun konuşması, beslenmesi ve alttan gelecek daimi dişlere yer tutması açısından çok önemlidirler. İltihaplı ya da çürümüş bir süt dişi, altında gelişen daimi dişin oluşumunu yavaşlatır veya bozar. Süt dişindeki harabiyetin durumuna göre bu çok hafif bir hasar olabileceği gibi, ileride daimi dişin tam fonksiyon görmesini engelleyecek ya da çürüğe dayanıksız hale gelmesine sebep olacak bir hasar da olabilir. Ön dişleri çürük nedeniyle tamamen harap olmuş bir çocukta estetik ve konuşma bozukluğunun yanında beslenme bozuklukları da ortaya çıkar.

BİBERON ÇÜRÜĞÜ NEDİR?
“Erken çocukluk çağı çürüğü” demektir. Sadece biberonla uzun süreli beslenmeyle değil, anne sütü ile 1 yıldan fazla beslenen çocuklarda da görülür. Nedeni, anne sütünde bulunan doğal bir şeker olan laktozdur. Eğer şekerli meyve suyu, ballı ya da şekerli süt gibi sıvıları biberonla gece yatarken çocuğumuza veriyorsak çürük riskimiz yüksek olur. Son yıllarda biberon çürüğünün görülme sıklığında ciddi bir artış gözlenmektedir. Bunun nedenleri arasında şekerli gıdaların çocuklarda çok sık tüketilen gıdaların başında olması ve diş fırçalama alışkanlığının hiç olmaması ya da az olmasıdır. “Süt dişidir nasıl olsa alttan yenileri gelir” düşüncesi tamamen yanlıştır.

NELER YAPMAMIZ GEREK?

Yazının Devamını Oku

Bebeklikten yaşlılığa hastalıksız yeni hayat

GÜNLÜK hayatınızda yapacağınız küçük değişikliklerle hastalıklardan korunup sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür yaşamanız mümkün.

Sağlıklı ve uzun bir ömür herkesin en büyük dileği. Ama bunun için çaba göstermek gerekiyor. Dahiliye uzmanı Dr. Ümit Yoket, bebeklikten yaşlılığa hastalıksız yeni hayatı anlattı:


ANA RAHMİNE DÜŞTÜĞÜMÜZ AN
Sağlıklı bir yaşam için öneriler ana rahmine düştüğümüz andan itibaren başlar. Burada anne ve babanın sağlık durumlarının ve genetik yapılarının nasıl olduğunun bilinmesi, bunu hekimleri ile paylaşıp danışmaları ilk akla gelecek adımlardır.
Artık günümüzde rahimdeki bebeğin genetik problemlerinin olup olmadığının saptanması rutin uygulamalardan biridir. Hamilelik esnasında gestasyonel diabetes mellitus, gebelik hipertansiyonu olarak bilinen eklampsiye kadar gidebilen durumlar, hipotiroidi, anemi, hormonların, vitaminlerin ve minerallerin durumu, fetusun normal gelişimleri üstünde direkt etkili olan ve bireyin doğduğu andan itibaren nasıl bir yaşam süreceğini belirleyen faktörlerdir.
Doğumdan itibaren öncelikle uygun süre anne sütü ile beslenme özellikle bağışıklık sistemimiz açısından, sonrası için de yaşamsal değeri olan en önemli faktördür. Aşılanma tablosuna uyulması, dengeli beslenme, uyku süreleri, özellikle karbonhidratlar dediğimiz başta şeker ve undan, ileri yıllarda da fast-food değimiz hamburger, cipsler ve şekerlemelerden uzak durulması ilk yıllardan yaşamın sonuna kadar başa gelebilecek hastalıklardan korunmada birinci derece önem taşır.
Toplumumuzun üçte birinin şeker, yine üçte birinin hipertansiyon hastası olduğunu hatırlarsak, bunlara bağlı obezite, damar, kalp ve beyin, böbrek hastalıkları ve hatta kanser çeşitlerinden korunmada yukarıda belirttiğimiz uyarılara uygun davranmak yaşamımız boyunca sağlıklı olmamızın önünü açacak temel yapı taşlarıdır.

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 salgınında kronik kalp hastalarına özel takip

AYDIN Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Hasan Güngör, Kovid-19 sürecinde kronik kalp hastalarının yakından takip edilmesi gerektiğine dikkat çekti, şunları paylaştı:

 


“Her ne kadar telefon veya sosyal medya üzerinden bazı sorunlar çözülebilse de, doğru olan, hastanın hekim tarafından görülmesidir. Takiplerin düzenli yapılamaması ve hastaların virüs korkusu ile şikayetlerini gizlemesi kötüleşmiş bir şekilde acil servislere başvuruyu veya istenmeyen sonuçları artırdı. Ölümlerin bu dönemde büyük çoğunluğunun 60 yaş üzerindeki kişilerde meydana geldi ve erkek hastalar daha çok kaybedildi. Ölen kişilerin yüzde 70’inde hipertansiyon, yüzde 35’inde diyabet, yüzde 30’unda kalp damar hastalığı, yüzde 20’sinde atriyal fibrilasyon isimli ritim bozukluğu mevcut.
Virüsün en önemli özelliği öncelikle enfeksiyon zemininde birçok inflamasyon ilaçlarının bırakılmasına sebep olarak hem kalp krizini tetiklemesi, hem de pıhtılaşmayı artırmasıdır. Buna ek olarak virüs direkt kalp kasına saldırarak miyokardit ismini verdiğimiz kalp kası iltihabına yol açmaktadır. Bu durum ya yeni kalp yetersizliğine yol açmakta veya zemindeki kalp yetersizliği miktarını artırmaktadır. Sonuçta kalp yetersizliği nedeni ve ölümcül ritim bozukluğu nedeniyle hastanın kaybedilmesine neden olmaktadır.
Özellikle stent takılmış ya da koroner arter hastalığı olan olguyu ele alırsak, kan sulandırıcı ilaçlarını kesmesi stentlerin pıhtılaşmasına veya yeni krizlerin oluşmasına yol açar. Tansiyon ilaçlarını aksatan kişilerde yüksek kan basıncına bağlı beyin kanaması, inme, kalp krizi ve kalp yetersizliğinde kötüleşme görülmesi muhtemeldir.
Kalp yetersizliği ilaçlarını bırakanlarda vücudun tekrar su toplaması ve akciğer ödemi dediğimiz tablo görülebilir. Kapak değişim ameliyatı yapılmış veya atriyal fibrilasyon nedeniyle özel takip gereken kan sulandırıcı kullananlarda dozun az gelmesi pıhtılaşmanın artmasına bağlı felç veya kapağın tıkanması gibi çok ciddi sıkıntılara, dozun fazla gelmesi de ölümcül kanamalara yol açabilir.


Yazının Devamını Oku

Hayatın dişli çarkları

GÜNÜMÜZÜN en yaygın sorunlarından stres pek çok soruna yol açıyor. Hayatımızda yapacağımız küçük değişiklikler, alacağımız yeni kararlar, hobiler ya da soruna biraz farklı açıdan yaklaşmak stresle mücadele etmede etkili olabilir. İzmir İl Sağlık Müdürü Opr. Dr. Mehmet Burak Öztop, hayatın dişli çarklarını bakın nasıl anlatıyor...

 


“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...”
Osmanlı İmparatorluğu’nun tahtına sahip Kanuni Sultan Süleyman’ın bütün zenginliklerin üstünde tuttuğu sağlık kavramını Dünya Sağlık Örgütü şu üç temel iyilik haline bağlar:
Bedensel iyilik: Vücudu oluşturan doku ve organlarda eksiklik, işlev bozukluğu, mikrop taşıma gibi durumların olmaması hali.
Ruhsal iyilik: Yaşına uygun olarak düşünebilen, düşündüklerini anlaşılır şekilde ifade edebilen, başkalarını anlayabilen, kendisiyle barışık olma hali.
Sosyal iyilik: Nerede, nasıl davranacağını ve sorumluluklarını bilip, insanlarla iyi ilişkiler içinde olup çevresiyle barışık olma hali.

Yazının Devamını Oku

Kilolarınızdan kurtulmak için 13 altın kural

FAZLA kiloları vermek ve verdikten sonra geri almamak elbette kolay değil.

Kilo sorununuz mu var? Çözümü başkalarında değil, kendinizde arayın. Sorununuz 3-4 kiloluk geçici bir yağlanmaysa tabii ki yola size özel bir diyet uygulayarak başlayabilirsiniz. Ama problemin boyutları biraz daha büyükse, lütfen önce, “Neden kilo aldım ve vermede neden zorlanıyorum?” sorularının yanıtlarını arayın. Endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı Dr. Sinan Altıner, kilolardan kurtulmak için yapılması gerekenleri maddeler halinde anlattı:
1. Daha uzun aralıklarla daha az sayıda öğün yemek (aralıklı oruç), insülin salgılama sıklığını azaltacağı için birçok insanda kilo verdirmekte veya korunmasında etkili oluyor.
2. Yemenin zamanlaması kalori miktarı kadar önemli. Metabolizmanın çalışması günün erken saatlerinde (yaklaşık öğleden sonra saat 15.00’e kadar) daha verimli ve hızlı olduğu için günün daha erken saatlerinde beslenmek özdeş oranda kaloriyi akşam yemeğinde tüketmeye göre kilo açısından daha olumlu sonuçlar verebilir.
3. Yemekleri yediğiniz tabakların büyüklüğü ve tabağa ne kadar yemek koyduğunuz da kalori tüketimini etkiler. Daha küçük tabaklarda, küçük çatal ve kaşıkla yemek, her lokmayı 32 kez çiğnemeyi hedeflemek ve bir lokma bittikten sonra bir sonraki lokmayı almak en doğru yöntem.
4. Egzersiz ve spor yalnızca kilo vermek için değil, kemik erimesini önlemek için de son derece önemli. Kemikler tıpkı kaslar gibi çalıştırıldığı sürece güçlü kalır.
5. Tükettiğimiz şeker pankreasımızın insülin salgılaması ile yağ hücreleri tarafından toplanır ve yağa dönüştürülür. Ayrıca bağımlılık yapabilir.
6. Karbonhidrat tüketiminin aşırı kısıtlandığı ketojenik diyetin birçok potansiyel yararı bulunuyor. Ancak ketojenik diyet bir doktor ve diyetisyen denetiminde uygulanmalı.

Yazının Devamını Oku

Şikayet yokken check-up yaptır

SAĞLIĞIMIZ önemli. Hastalıkları önleme ve erken teşhisin yolu fiziksel ve kimyasal beden taramalarından geçiyor.

 Bu taramalara kısaca “check-up” deniyor. İmkanı olan herkes bu taramalardan yılda bir defa geçiyor. Neticede sağlığının ne durumda olduğunu anlayıp, bazı tehlikelere karşı önlem alıyor. Karataş Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Radyoloji Uzmanı Dr. Ümit Derundere “Check-up şikayet yokken yapılır” diyor ve şöyle anlatıyor;
* Hocam, ama benim hiçbir şikayetim yok ki...
Son yıllarda duyduğum en çok ve en dikkatimi çeken cümle. Bu cümleyi neden? Ne zaman? Kim söylüyor?
Hasbelkader check-up yaptıran ve herhangi bir organında tümör başta olmak üzere herhangi bir hastalık tespit ettiğimiz hastaların ifadeleri...
* Neden kişi buna inanmak istemiyor?
- Önceleri tıp teknolojisi bu kadar ileri değilken biz doktorlar hastalıkları özellikle kanseri ileri evre (evre 3-4 ) tespit ederdik
- Hastalar da şikâyeti yokken hastaneye, doktora gelmezdi. Hal böyle olunca şikâyeti olan hasta eğer kanserse zaten evre 3-4 idi. Yani nerdeyse çogu ameliyat edilemez durumdaydı.

Yazının Devamını Oku