Bülent Katarcı

Doğal yaşa sağlıklı kal

16 Kasım 2020
Günlük hayatınızda yapacağınız küçük değişikliklerle hastalıklardan korunup sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür yaşamanız mümkün. Sağlıklı ve uzun bir ömür, herkesin en büyük dileği. Ama bunun için çaba göstermek gerekiyor. Kalp damar cerrahı Dr. Suat Buket ile sağlıklı bir yaşam için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

 


Hastalıksız sağlıklı yaşam dendiğinde Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımını hatırlatan ve sadece bedence değil, ruhça ve sosyal yönden sağlığın da bulunması gerektiğine dikkat çeken Buket, eskiden hastalıkların eldeki yöntemlerle fiziksel olarak saptanabilen, damar sertliği, ülser gibi hastalıklar ve fiziksel yollarla lezyon saptanamayan depresyon fonksiyonel hastalıklar olarak ikiye ayrıldığını anımsattı. Buket, tıpta sağlanan ilerlemelerle fonksiyonel olarak adlandırılan bu hastalıkların da biyokimyasal sorunlarla yakından bağlantılı olduğunu, örneğin depresyonun temelde beyin kimyası ile ilgili bir sorun olmadan ortaya çıkmadığının anlaşıldığına dikkat çekti.

RUHSAL SAĞLIK, SOSYAL UYUM

Buket, bu yüzden hastalıklara yaklaşımda ana ilkenin, temelde yatan kimyasal sorunun tespiti olduğunu belirterek, şöyle dedi: “Ben bir kalp damar cerrahı olarak en sık kalp damar hastalıkları ile karşılaşmaktayım ve onların tedavisi benim ilgi alanım. İnsanla uğraştığım için ve insanın kalp damar sitemi diğer vücut sistemlerinden ve psikososyal yapısından ayrılamıyacağı ve bir bütün olarak ele alınması gerektiği için, önerilerim sadece kalp damar sistemine kısıtlı olmayacak. İnsan, kalp damar ve diğer sistemler açısından ne kadar sağlıklı olursa olsun, psikososyal sorunlar yaşıyorsa mutlu olabilmesi mümkün değil. Bu nedenle tüm sistemlerin sağlığının ötesinde ruhsal sağlık ve sosyal uyum da çağımız insanı için çok önemli ve gerekli. Özellikle içinde bulunduğumuz çağda insanlar arası ilişkilerin giderek kopuklaştığı ve maddesel hale geldiği günümüzde. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki sosyal olan ve diğer insanlar ile iyi ve yapıcı ilişkide bulunan insanlarda yaşam süresi, izole yaşıyan ve iyi sosyal ilişkileri olmayan insanlara göre daha uzun. Uzun olmasının ötesinde, daha da mutlu.”

EN ÖNEMLİLERİNDEN BİRİ BESLENME

Yazının Devamını Oku

Osteoporozdan korunmak için 5 önlem

10 Kasım 2020
OSTEOPOROZ ilerleyen yaşlarda sık rastlanan sağlık problemlerinden biri.

 Vücudumuzdaki kemiklerin sertliklerinin azalıp kalitelerinin bozulması sonucunda daha zayıf ve kırılabilir hale gelmeleriyle ortaya çıkar. Tüm iskeletimizi etkileyen sistemik bir hastalıktır. Osteoporoz ortalama yaşam süresinin uzaması ve yaşlı nüfusun artmasıyla günümüzde en sık görülen hastalıklardan biri haline geldi. Bu yazımızda, “Osteoporoz nedir ve niçin bu kadar günceldir?” sorusunun yanıtını arayacağız.

KADINLARIN KORKULU RÜYASI
Bu konuda uzman bilgisini bizimle paylaşan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortapedi Kliniği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Aktuğlu, osteoporozun özellikle menopoz çağı kadınlarının korkulu rüyası haline geldiğini ancak bunun biraz da gereğinden çok büyütüldüğünü savunuyor. Bu rahatsızlığın menopoz döneminde arttığının doğru olduğunu ancak bunun her kadında ağır bir osteoporozun çıkacağı anlamına gelmediğini belirten Prof. Dr. Aktuğlu, risk erken belirlenirse koruyucu ve tedavi edici yöntemlerin de erken uygulanabileceğini kaydetti.
Prof. Dr. Kemal Aktuğlu, “Osteoporoz, düşük kemik kütlesi ve kemik mikromimarisinde bozulma sonucu kemik kırıkganlığında ve kırığa yatkınlıkta artışla karakterize sistemik bir iskelet sistemi hastalığıdır” diyerek, bu rahatsızlığın günümüzde artan yaşlı nüfusla birlikte arttığını, kırık tedavisi açısından bakıldığında ortopedi kliniğinde yatakların önemli bir kısmında osteoporotic kalça kırıklı hastaların yattığını dile getirdi.

KEMİK DANSİMETRESİ YAPTIRIN
Kemik dansimetresinin herkes tarafından yaptırılmaması gerektiğini, hekimin gerekli göreceği özel durumlar dışında menopoz sonrasında 10’uncu yılda yapılmasının uygun olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aktuğlu, cihaz farklılıklarının da yanıltıcı olabileceğini, hep aynı cihazla yapılmasının daha doğru olduğunu söyledi. Prof. Dr. Kemal Aktuğlu, osteoporozun bel ve sırt ağrıları, boy kısalması, kamburlaşma, takma dişlerde uyumsuzluk, halsizlik gibi belirtiler gösterdiğini ifade ederek, osteoporozu önlemek için beslenme ve harekete büyük önem düştüğünü, güneş ışığı ile D vitamininin aktive edilmesinin de önemli olduğunu vurguladı.


Yazının Devamını Oku

Sağlığın bel kemiği

2 Kasım 2020
 GİDEREK uzayan insan ömrü, çevrenin sağlık üzerinde artan olumsuz etkileri ve daha pek çok nedenden dolayı omurga sağlığı en önemli konulardan biri haline geldi.


İzmir’de 30 yıllık geçmişe sahip EMOT, haziran ayında Dr. Nuri Erel, Dr. Murat Aydın, Dr. Hüseyin Öztürk ile Omurga Sağlığı Merkezi’ni hizmete soktu. İzmir’de ilk defa çok branşlı yaklaşımla tedavi imkanı sunan merkez, doğru teşhis ve ona göre cerrahi veya cerrahi dışı tedavileri odağa alıyor. Çok branşlılıktan kasıt, omurgayı ilgilendiren kim varsa; yani ortopedi ve travmatoloji, beyin ve sinir cerrahisi ile fizyoterapistler ortak çalışma yürütüyor, değerlendirmeler de bu çerçevede yapılıyor. Eğer rahatsızlığın omurga dışı kaynaklı olduğu düşünülürse de omuz ve kalça konusunda uzmanlaşmış bir hekimce değerlendiriliyor. Uygulanan tedavi seçeneklerinden sonuç alınmazsa ameliyat planlaması da hasta açısından “maksimum fayda- minimun travma” ilkesine göre yapılıyor.

CERRAHİ VE CERRAHİ DIŞI
EMOT yetkilileri, “Son zamanlarda güncel olan bel ve boyuna yapılan enjeksiyonlar ağrının tanısında bir rolü olması yanında, ağrının uzun süreli olarak ortadan kalkmasına da olanak sağlayabilmektedir. Merkezimizde ultrason, skopi (röntgen) eşliğinde bel, boyun ve kuyruk sokumuna enjeksiyonlar yapılabilmekte, bu işlemlere ek olarak tamamlayıcı fizik tedavi uygulanmakta ve bazı durumlarda ameliyata gerek kalmadan hastaların günlük yaşama dönmeleri sağlanmaktadır. Benzer şekilde omurga eğriliklerinin (skolyoz) fizik tedavi ve korse ile tedavisi, kuyruk sokumu ağrılarında (koksidinya) manipülasyon merkezimizde yapılan diğer cerrahi dışı tedaviler olarak sayılabilir” bilgilerini verdi.

OMURGA OKULU GELİYOR
Hastanenin mikrocerrahi tedavisi için de donanıma sahip olduğunu, aynı zamanda ekibin kapalı (Endoskopik) bel fıtığı ameliyatlarına başladığını, yine kapalı yöntemle özellikle kemik erimesine bağlı omurga kırıklarının da başarıyla tedavi edilebildiğini söyleyen yetkililer, “Çağımızın en önemli sorunları olan bel ve boyun ağrılarının önlenmesi hepimizin dileğidir. Hipokrat yüzyıllar önce ‘Hastalığın en güzel ilacı, o hastalıktan korunmanın çarelerini öğrenmektir’ demiş. Bu sözden yola çıkarak merkezimizde hastaların günlük hayatta omurgalarını doğru kullanmayı öğrenmelerini sağlayacak ‘Omurga Okulu’, deneyimli fizyoterapistler eşliğinde izmet vermeye başlayacaktır” dedi.

Yazının Devamını Oku

Acilci gözüyle Kovid-19

27 Ekim 2020
ONLAR pandemi başladığında görevinin başında olan, bütün acı kayıplara rağmen şifa dağıtmaya devam eden kahramanlar...

Ne yaşadıklarını masanın öbür tarafından görebilelim diye Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Herkes İçin Acil Sağlık Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Gürkan Ersoy’la konuyu tüm detaylarıyla ele aldık.
***
Kovid- 19’un en büyük sorununun bulaşıcılığının çok fazla olması ve etkin tedavisi ile aşısının olmaması olarak tanımlayan Prof. Dr. Ersoy, koronavirüse karşı risk grubundaki insanların daha dikkatli olması gerektiğini belirterek, “Herkes ölmüyor, sakat kalmıyor” sözleriyle paniğe de mahal olmadığına işaret etti.
Virüs bulaşanların yüzde 80’inin hafif, yüzde 15’inin ağır atlattığını, yüzde 5’lik kısmın yoğun bakımda tedavi gördüğünü, ölüm oranının ise yüzde 2-4 arası seyrettiğini aktaran Prof. Dr. Gürkan Ersoy, hastalığın toplumlarda kaygı, kaybetme, gerginlik gibi psikolojik hasarlar yarattığına da dikkat çekti. Prof. Dr. Ersoy, 65 yaş üzeri kişiler, kronik hastalığı olanlar, hamileler, aşırı kilolular, sigara kullananlar ve yüksek tansiyon hastalarının risk grubunda olduğunu belirterek, “Ateş, halsizlik, karın ağrısı, ishal, öksürük, nefes darlığı, tat ve koku almada azalma gibi şikayetlerimiz varsa hemen en yakın sağlık kuruluşuna müracaat edelim” dedi.
***
Hastalıktan korunmak için neler yapılması gerektiğine de değinen Prof. Dr. Gürkan Ersoy, “Bunun için davranış şeklimizi değiştirmek ve bazı çok basit uygulanabilir kurallara uymamız gerekir. Davranış şekli olarak önerim ofansif değil, defansif olalım” diye konuştu. Maske, mesafe ve hijyen gibi temel kuralların yanı sıra kaliteli uyku, meyve tüketimi, alkol ve sigara kullanımını kısıtlamanın da fayda sağlayacağını dile getiren Prof. Dr. Ersoy, ikinci dalga söylentilerine ilişkin ise, “Hayır, ikinci dalga gelmeyecek. Çünkü halen azalıp çoğalarak devam eden birinci dalganın etkisindeyiz” ifadelerini kullandı.
Kovid-19’un tamamen bitmeyeceğini, dünyadaki onlarca bulaşıcı hastalığın yüzyıllardır varlığını sürdürdüğünü anımsatan Prof. Dr. Ersoy, çalıştığı acil serviste pandeminin ilk günlerinde hasta sayısının ciddi oranda düştüğünü, gerçekten acil olan vakaların da gelmekten kaçınarak başka sağlık sorunları yaşayabildiğini, dünyada da durumun böyle olduğuna dair makalelerin yayınlandığını paylaştı.

Yazının Devamını Oku

120 yıl yaşamak hayal değil

19 Ekim 2020
 SAĞLIKLI ve uzun yaşamın sırlarını veren Acil Afet Ambulans Hekimleri Derneği Başkanı Dr. M. Turan Sofuoğlu’na göre, stresi hayatından kovan, dengeli beslenip spor yapan herkes uzun ömürlü olabilir. 120 yıl yaşamak hayal değil! Dr. Sofuoğlu, şunları paylaştı:


Sağlıklı olmak insan yaşamının belki de en önemli öğesidir. İnsanın mutlu bir yaşam sürmesinde öncelikli bir unsurdur. Ancak sanılanın aksine sağlık kendiliğinden ortaya çıkan bir durum değildir. Sağlıklı olmak amacıyla bireylerin çaba göstermesi gerekmektedir. Bu çabalar genellikle günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardır. Bunlardan en temel olanları temizlik, sağlıklı beslenme, düzenli yaşam, bağımlılık yapıcı maddelerden uzak durma ve sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanarak stresten uzak kalabilmektir.
Bütün bunlar hepimiz tarafından gayet iyi bilinmesine rağmen bilgilerimizi eyleme dökmek noktasında sıkıntı yaşamaktayız. Örneğin, el hijyeni ve el yıkama alışkanlığı olarak dünyanın birçok ülkesine göre en ön sıralarda yer almamıza rağmen, sigara gibi sağlığa ciddi zararları kanıtlanmış bir maddenin bağımlılık oranı hala toplumumuzda çok yüksek oranlardadır. Toplumun küçük bir kesimi sağlıklı yaşamın gerekliliklerini gündelik hayatının bir parçası haline getirmiştir. Bu nedenle bence sağlıklı yaşam, hastalıklardan korunmayı içerdiği gibi hastalıkların erken tedavisini de içermektedir.

DÜZENLİ CHECK-UP YAPTIRIN
Düzenli sağlık kontrolü yaptırmak, henüz erken dönemde iken belirti vermeyen hastalıkları saptamaya ve bunlara karşı erken önlem almaya olanak sağlar. Düzenli sağlık kontrolleri hem yaşam süresi, hem de yaşam kalitesi açısından son derece önemlidir. Basit bir check-up muayenesi ile yüksek tansiyon, şeker hastalığı, damar sertliği, kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklar; hepatit, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar ve birçok kanser türünün erken dönemde tanısı konulabilir. Bu hastalıklarda erken tanı ile vücutta herhangi bir organ hasarı oluşmadan tedavi sağlanabilir. Son yıllarda ülkemizde sayıca artan sağlık kuruluşları ve yine artmış sağlık hizmet kalitesi nedeniyle çoğu hastalığa eskisine göre daha erken dönemde tanı konulup tedavisi sağlanabilmektedir.

BESİNLERİ ÇİĞNEYEREK TÜKETİN
Bir kulak burun boğaz uzmanı olarak kendi alanımla ilgili bir uyarıda bulunmak isterim. Bizlerin beslenmesinin ilk ve en önemli aşamalarından biri çiğnemedir. Aldığımız besinleri iyice çiğneyip tüketmeliyiz. Maalesef sosyal yaşam biçimimiz, gıdaları hızlı tüketme alışkanlığımız bizi çiğneme davranışından uzaklaştırdı. Çiğneme bizim için biyomekanik bir olaydır ve vücuttaki bazı sistemleri harekete geçirir. Parçalanan gıdalar daha kolay hazmedilir. Gıdaları iyi çiğnememek hazımsızlık gibi birçok mide ve barsak rahatsızlığına yol açar. Bunun yanında hızlı yemek alışkanlığı obeziteye ve bunun yanında getirdiği birçok sağlık sorununa davetiye çıkarmaktadır. Yemek yemeye vakit ayırmalı ve gıdaları iyice çiğneyerek tüketmeliyiz. Bunun sayesinde tokluk hissi ortaya çıkacak ve kişiyi ölçüsüz yemek yeme alışkanlığından ve obeziteden uzak tutmaya yardımcı olacaktır. Son yıllarda gerek görsel, gerek yazılı basın, gerekse internet daha sağlıklı bir yaşama ulaşabilmek adına yol gösterici rol oynamaktadır. Ancak bu çabalar toplumda farklı nedenlere bağlı olarak gerektiği ölçüde henüz karşılık bulamamıştır. Dileğimiz tüm toplumda bu yöndeki farkındalığın hızlıca artması ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının nesiller boyunca iletilmesidir.

Yazının Devamını Oku

Vücuduna iyi bak, mutlu ol!

12 Ekim 2020
UZUN yaşamın sırlarını orada burada aramak, mucize haplar, iksirler, otlar, çöpler peşinde koşmak yerine işe kendinize iyi bakmakla başlayın.

 

Hayatınızı, doğrularınızı ve yanlışlarınızı, yaşam tarzı seçimlerinizi, aileniz, işiniz, dostlarınız ve yaşadığınız çevreyle ilişkilerinizi samimiyetle sorgulayıp doğru ve kalıcı çözümler arayın. “Kendinize iyi bakın, bu şansı kullanın” diyor, kardiyolog ve fitoterapi uzmanı Doç. Dr. Zehra İlke Akyıldız ve ekliyor...
Kalp, damar yaşlanması ve damar sertliği süreci hayatın en erken safhası olan ana rahminde başlar. Yıllar geçtikçe de damarlarımız ve kalbimiz esnekliğini kaybeder. Ancak yaşlanma tek başına hastalıklara yol açmaz. Yüksek kalori alımı, yetersiz besin, hareketsiz hayat, psikolojik stres ve sigara kullanımı gibi sağlıksız yaşam tarzına uzun süreli ve devamlı maruz kalma da kalp, damar, beyin, böbrek gibi organlarda dramatik şekilde hasara neden olur.
Uzun yaşam artık bir gerçeklik. İnsanlar daha uzun yaşıyor. Bilimsel veriler, 2015-2050 yılları arasında 60 yaş üstü dünya nüfusunun yüzde 12’den yüzde 22’e yükseleceğini ve 2020 itibariyle 60 yaş üstü nüfusun 5 yaş altı çocuk sayısını aşacağını söylüyor. Peki, uzun yaşam bizlere sağlıklı yaşamın garantisini verebiliyor mu?
Dünya Sağlık Örgütü, sağlıklı yaşlanmayı, “çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin devam ettirilebilmesi” olarak tanımlıyor. Sağlıklı, uzun ve aktif bir yaş alma süreci için ne yapılmalı? Hayatın uzaması ile gelişecek olanakların derecesi yoğun olarak tek bir anahtara bağlı: Sağlık... Fiziksel ve zihinsel sağlığın devamlılığı için birey olarak üstümüze düşenler ise şunlar:
* Hareket et, egzersiz yap, hayat kaliteni artır.
* Güzel ve dengeli besinle buluş.

Yazının Devamını Oku

Bebek bezi yerine tuvalet iletişimi

5 Ekim 2020
 ÇOĞU kişi tanık olmuştur. ‘Bebek’ dediğinizde en masraflı kısım bezidir. Bu konu pek çok esprinin de odağındadır.

Size bugün tam da bu noktada çığır açacak bir kitaptan söz edeceğim. Evren Bay Şengül’ün Kuraldışı Yayınları’ndan çıkan ‘Tuvalet İletişimi’, bebeklerin doğumdan itibaren tuvalet ihtiyacını anlamak ve buna cevap vermek için hazırlanmış rehber niteliğinde bir kitap. Şengül’e göre, normal koşullarda 2 yaşından sonra başlayan klasik tuvalet eğitiminin aksine doğumdan itibaren başlayan tuvalet iletişiminde temel vurgu, anne-bebek arasındaki karşılıklı iletişim üzerine dayanıyor.
Kitabında, “Bebeklerin dünyaya geldikleri ilk günden itibaren konuştuğunu biliyor muydunuz?” diye soran Evren Bay Şengül, çocukların acıktığını, uykusunun geldiğini, tuvalet ihtiyacı olduğunu, kucaklanmak istediğini daha ilk günden çeşitli sesler ve beden dilini kullanarak size ilettiğini savunuyor. Şengül, Priscilla Dunstan isimli bir müzisyenin, oğlunun çıkardığı seslerin döngüselliğini fark ettikten sonra 8 bin bebek üzerinde yaptığı çalışma sonucu bebeklerin 3 aylık olana kadar doğdukları ailenin dilinden bağımsız olarak aynı ses sinyallerini çıkardığını gördüğünü aktarıyor.


EZBER BOZAN TESPİTLER
Bebeklerin diğer ihtiyaçları gibi tuvalet ihtiyaçlarını da anlattığını, sanılanın aksine altını kirlettikleri için değil, ihtiyacını karşılamakta geciktikleri için ağladıklarını söyleyen Evren Bay Şengül, “Özellikle ilk 3 ay bebeklerin refleksleriyle yaşadığı, henüz bilinçli öğrenmeye geçmediği için bezlerini tuvalet olarak kullanabilecekleri modern hayat bilgisine vakıf olmadıkları bu dönemde, tuvalet ihtiyacı sinyalleri çok kuvvetlidir. Çünkü diğer memeli hayvanların yavruları gibi kendilerini kirletmek istemezler ve bu ihtiyaçlarını tek başlarına karşılayamayacakları için ebeveynlerine haber verirler. Kucağınıza alıp tuvalete tuttuğunuzda rahatlayıp huzurlu bir şekilde günlerine devam ederler. Eğer yenidoğan bir bebeğin bezini birkaç kereden fazla değiştirme teşebbüsünde bulunduysanız siz de bunu fark etmişsinizdir” diyor.
Bebekle doğumdan itibaren tuvalet iletişimi kurulabileceğini kaydeden Şengül, bu sayede sebepsiz sanılan ağlamaların birçoğunun biteceğini, gazını daha kolay çıkaracağı için geceleri de daha uzun uyuyacağını, pişik ve mantar gibi risklerin de azalacağını dile getiriyor. Evren Bay Şengül, tuvalet iletişimi sayesinde doğaya ve bütçeye fayda sağlanacağını, ihtiyaçları doğru karşılanan bebeklerin mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde büyüyeceğine dikkat çekiyor.

Yazının Devamını Oku

Karbonhidratların kaynağına dikkat!

28 Eylül 2020
 KARBONHİDRAT sağlıklı olabilir mi?

O kadar hastalık karbonhidrat kullanımına bağlı oluşmuyor mu? Şeker yemek sağlıksız değil mi? Karbonhidrat kullanımı önemli mi? Az karbonhidratlı bir beslenmem var, yanlış mı yapıyorum? Tüm karbonhidratlar suçlu mu? Hangi karbonhidrat grubu sağlıklıdır? Meyve yemek zararlı mıdır? Ekmeksiz bir hayat olabilir mi? Bu ve pek çok soru birçok kişinin hafızasında. Konuyu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahattin Kıyan’la konuştuk...


HAYATINIZDAN ÇIKARIN
Yenmemesi gereken gıdaları yüksek fruktozlu mısır şurubu, mısır gevreği, hamur işi, gazlı içecek, cips, şeker, kızartma, yapay tatlandırıcılar ve hazır gıdalar gibi pek çok çeşitle anlatan Prof. Dr. Kıyan, bu tür yiyeceklerden mümkün olduğunca uzak durulması gerektiğini vurguladı. Karbonhidratların vücudun ana enerji kaynağı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Selahattin Kıyan, sağlıklı ve dengeli bir diyetin önemli bir parçası olan karbonhidratların kaynak ve kalitesinin çok önemli olduğunu dile getirdi. Prof. Dr. Kıyan, enerjinin yanında vitamin, mineral, bitkisel besin ve lif de sağlayan karbonhidrat kaynaklarını sebzeler, meyveler, kepekli tahıllar, fasulye, baklagiller, süt ürünleri olarak sıraladı. Dengeli bir diyette karbonhidratların yüzde 45-50’ sini oluşturmasının istendiğini aktaran Prof. Dr. Selahattin Kıyan, “Ancak karbonhidratların kısıtlanması gereken hastalıklarda bu oran yüzde 20-40’a kadar indirilebilir. Bu orana fonksiyonel tıp diyetisyeni ve fonksiyonel tıp hekimiyle birlikte karar vermek uygun olur” dedi.


GLİSEMİK İNDEKS VE YÜK
Glisemik indeks ve glisemik yük kavramlarına da değinen Prof. Dr. Kıyan, “Glisemik indeks belirli miktarda sindirilmiş karbonhidratın (50 gram) kişinin kan şekerinde nasıl değişiklikler yaptığını veya kan şekerini ne kadar süre yüksek tuttuğunu gösteren bir ölçüdür. Glisemik yük ise karbonhidrat içeren bir besinin yenilen miktarının kan şekerine etkisidir. Glisemik indeks 0-55 arası düşük, 56-69 arası orta, 70 ve üzeri ise yüksektir. Glisemik yük 0-10arası düşük, 11-19 arası orta, 20 ve üzeriyse yüksektir” bilgilerini verdi.

Yazının Devamını Oku