Bülent Katarcı

100 sağlık anahtarı

17 Mayıs 2020
HAYATINIZIN birkaç yıl daha uzaması mı, yoksa o hayatın size daha çok neşe, keyif, mutluluk vermesi mi daha önemli?

 

Sağlıklı bir yaşama sahip olabilmek için öncelikle vücudumuzu ve ihtiyaçlarını iyi tanımalıyız. Yenişehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü Doktoru, Bulaşıcı Hastalıkları Önleme Derneği (BUHASDER) Başkanı Prof. Dr. Şükran Köse, sağlıklı yaşamın şifrelerini anlattı:

Beslenme, uyku düzeni, günlük en az 30 dakika yürüyüş gibi temel ihtiyacımız olan değerleri aksatmadan, geçiştirmeden düzenli bir şekilde karşılamalıyız. Bu gereksinimlerimizi yerine getirmeye çalışırken karşılaşacağımız belli başlı zorluklar var. Bunların başında; günümüzde artan yoğunluklar, gelişen teknoloji, değişen alışkanlıklar ve adeta gizli bir salgın hastalık durumuna gelen stres yer alıyor. Bunların her biri kendi içinde sağlıklı bir şekilde yaşamına devam etmeye çalışan insanlar için ayrı ayrı ve bir arada farklı sorunlar barındırıyor. Sağlıklı bir yaşam hem kişisel hem de çevrenizin mutluluğu için çok önemlidir. Şimdi bu sağlıklı yaşama sahip olabilmek için önerilere göz atalım.

 

Sağlıklı beslen, pişman olma;

Bedeniniz, aklınız ve ruhunuz için dinlenme ve egzersiz olmazsa olmamız;

 Sağlığınıza En iyi Yatırım, Sağlıklıyken Yapılan Yatırım...

Kişisel temizlik ve çevre temizliği, sağlıklı yaşamın destekçisi;

Yazının Devamını Oku

Göz görmezse gönül yaşlanır

10 Mayıs 2020
 Yaşlanma etkilerinin ilk görüldüğü organlardan biri de gözler. Her göz, tıpkı cildimiz gibi dıştan değil, içten beslenmeyi hak ediyor.

Çünkü siz ne kadar sağlıklı kalırsanız kalın yaşlanma sürecinde karşılaşabileceğiniz önemli bazı göz sorunları var ve bunlar yaşlılığın doğal neticeleri değil, sizin gözlerinize gösterdiğiniz ilgiyle bağlantılı hastalıklar. Yaşa bağlı makula dejeneresansı, katarakt, diyabetik retinopati, glokom, kuru göz, blefarit, göz kapağı düşüklüğünü ve ileri yaşlarda göz problemlerinin tedavi ve korunmasını Kaşkaloğlu Göz Hastanesi Kurucusu Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu şöyle anlatıyor:

ÖNEMLİ SAĞLIK SORUNU

Yaşam süresi arttıkça görme kaybı önemli bir sağlık sorunu oluşturuyor. Doğal yaşlanmayla birlikte yakını görememe, hassasiyet azalması, renkleri iyi ayıramama, daha fazla ışığa gereksinim duyma yakınmaları da artar. Halk arasında sarı nokta hastalığı olarak bilinen yaşa bağlı makula dejeneresansı, katarakt, şeker hastalığına bağlı diyabetik retinopati, göz tansiyonu hastalığı glokom, göz yaşı eksikliğine bağlı kuru göz, blefarit ve göz kapağı düşüklüğü oldukça sık görülür. Şimdi bu hastalıklardan sırasıyla tıbbi isimleriyle bahsedelim:

- Yaşa bağlı makula dejeneresansı: 50 yaş üzerindeki erişkinlerde en önde gelen görme kaybı nedenidir. Akdeniz tipi beslenme ve sigara kullanmama, makula dejeneresansından korunmada önde gelen iki faktör.

- Katarakt: İleri yaşlarda çok sık görülen ve tedavisi en başarılı rahatsızlıktır. Ameliyattan başka tedavisi yoktur. Ameliyat kısadır ve hastanede kalınması gerekmez. Sigara kullananlarda, kötü beslenenlerde ve diyabetlilerde daha sık görülür.

- Diyabetik retinopati: Şeker hastalarında gözün sinir tabakası olan retinadaki kan damarları hasar görür. Erken teşhis ve tedaviyle şeker hastalığına bağlı körlük önlenebilir. Ayrıca şeker kontrolüne dikkat edilmesi gerekir.

- Glokom: Göz tansiyonu olarak bilinen glokom, göz içindeki basıncın artması sonucu görme sinirinin hasar görmesine neden olur. En kısa zamanda tedavi edilmediği takdirde görme kaybına neden olur.

- Kuru göz: Gözyaşınız gözünüzü yeterince nemlendirmediğinde ortaya çıkan duruma kuru göz denir. Tedavide başlıca ilaç suni gözyaşı damlaları olup punktum tıkaçları diğer bir alternatiftir.

Yazının Devamını Oku

Mucize tedavi ozon terapi

3 Mayıs 2020
 OZON mucizevi etkileri olan oksijen türevi bir gazdır. Ozon terapi, uygun ekipmanlarla uygun dozlardaki ozonun insan vücuduna verilerek tedavi edilmesidir. Ozon tedavisi ile tüm dokularda oksijenizasyon artar ve hücre yenilenmesi sağlanır. Birçok hastalıkta kullanılmakla birlikte tamamen sağlıklı kişilere de enerji ve zindelik verir.


Ekol Hastanesi Alternatif Tıp Uzmanı Dr. Asuman Özkan, “insan sağlığı için en önemli elementlerden biri olan ozon gazının vücut için en yararlı şekilde kullanılması sonucu ortaya çıkan tedaviler bütünü olduğunu ifade ederek, ozon terapi ile amaç hastalıklı ya da zarar görmüş olan bölgelere oksijen girişinin artırılarak bölgenin sağlıklı dolaşım seviyesine ulaşmasıdır” dedi.
Ozonun, yaşamımız için çok önemli olan oksijen molekülünün üç atomlu şekli olduğunu belirten Uzm. Dr. Özkan, “Atmosferde bulunan oksijenden, çeşitli reaksiyonlar sonucu oluşan ozon, tıbbi kullanım için, özel cihazlar tarafından elektriksel aktivasyonla, saf tıbbi oksijenden üretilmektedir” bilgisini verdi.

EN İYİ VİRÜS ÖLDÜRÜCÜ
Ozon tedavisinin fizyolojik ve biyokimyasal etkileri hakkında bilgiler veren Uzm. Dr. Asuman Özkan, şöyle anlattı: “Beyaz kan hücrelerinin üretimini artırır, interferon düzeylerinde artış sağlar, tümör nekroz faktörünün (TNF) üretimini artırır, bakterilerin çoğunu düşük konsantrasyonlarda bile öldürür, bütün mantar çeşitlerine karşı etkilidir, bilinen en iyi virüs öldürücüsüdür, antikanserdir, atardamarların daralmasına yol açan plakları okside eder (yakar-eritir), alyuvarların esnekliğini artırır. Sitrik asit siklusunu aktive ederek, hücrelerdeki enerji üretimini artırır, antioksidan enzimleri daha etkin hale getirerek yaşlanmayı durdurur, vücutta birikmiş petrokimyasalları yıkarak vücutta var olan plastik benzeri atık maddeleri temizler, tıbbi kullanımda ağrı kesici etkisi vardır, metabolizmayı hızlandırır, detoks etkisi vardır.”

KULLANILDIĞI DURUMLAR
Ozon tedavisinin kullanıldığı durumlar hakkında bilgiler veren Özkan, “Zayıflama, sellülit tedavisi, antiaging (yaşlanma geciktirme), detoks, vücut direnci artırma, alerji, hipotiroidi, diyabet hastalığına bağlı angiopatiler, yara tedavisi, romatizmal hastalıklar, oto-immün hastalıklar, fibromiyalji, periferik dolaşım bozuklukları, stres yönetimi, karaciğer enflamasyonu (Hepatit A, B, C), herpes enfeksiyonları, kronik yorgunluk gibi durumlarda kullanılmaktadır. Ozon tedavisi sağlıklı yaşam için hayatımızın içine dahil edilmesi gereken önemli bir tedavi şeklidir” diye konuştu.

Yazının Devamını Oku

Bahar alerjisi çocukları vuruyor

26 Nisan 2020
 İÇİNDE bulunduğumuz mevsimde tavan yapan alerjik reaksiyonlar yaşam kalitesini düşürür.

Alerji tedavisi sabır, deneyim ve bilgi ister. İlkbahar, polenlerin de etkisiyle solunum sistemi alerjileri ve alerjik cilt sorunlarının en çok görüldüğü mevsim. Bu güzel bahar günlerini öksürük, aksırık, burun tıkanıklıkları ya da nefes darlıklarıyla geçirmek, olur olmaz kaşıntılar ve cilt döküntüleriyle uğraşmak istemiyorsanız, bu yazıyı dikkatle okumanızda fayda var.

BAHAR NEZLESİNE DİKKAT
Çocuk doktoru Yılmaz Bay, bahar nezlesi, yani mevsimsel alerjik nezleyi şöyle anlattı:
“İlkbaharın gelmesiyle birlikte alerjik hastalıklarda genelde bir artma eğilimi gözlenir. Bunlar içinde halk arasındaki deyimleriyle saman nezlesi, alerjik nezle, bahar nezlesi gibi isimlerle adlandırılan; tıptaki adıyla alerjik rinit denilen hastalık en sık gözlenenidir. Genelde bitkilerin üreme mevsimi olan ilkbaharda polen yapımı oldukça fazladır. Artan bu polenler insanlarda alerjik nezleye neden olur. Hastalığa bahar nezlesi denmesinin nedeni de işte bundan dolayıdır.

GENETİK FAKTÖR ÖNEMLİ
Bahar nezlesi ; çocuklarda 4- 5 yaş dolaylarında başlar, 12- 15 yaş dolaylarında görülme sıklığı en yüksek düzeye ulaşır. Polenle karşılaşan her çocukta alerjik nezle görülmez. Doğuştan genetik olarak alerjiye yatkınlığı olan çocuklarda (atopik bünye) alerjik nezle görülme olasılığı çok daha yüksektir. Toplumdaki her 5 çocuktan birinde alerjiye yatkınlık vardır. Hastalık genelde polen mevsiminin başlangıcından 1- 2 hafta sonra başlar ve polen mevsiminin bitişinden 1- 2 hafta sonra sonlanır. Mart-Haziran ayları alerjik nezlenin en sık görüldüğü aylardır. Bahar aylarındaki bu bitki polenleri ayrıca halk arasında kurdeşen denilen; deriden kabarık, kenarları kızarık, ortası soluk kaşıntılı deri lezyonlarına da neden olabilir. Yine böcek ısırması ve böcek sokmaları da buna benzer deri lezyonlarına neden olabilir.

 

Yazının Devamını Oku

Sağlığınızın ritmi Matrix Terapisi

19 Nisan 2020
TÜM hücrelerimiz yaşamımız boyunca ritmik bir titreşim halindedir.

 

Matrix Ritim Terapisi bu gerçekten yola çıkar. Hücrelerin ritmik titreşimleri mikroskopla incelendiği zaman kısmen senkron olarak titreştiği ve tüm yaşam boyunca devam eden kooperasyon halindeki ritimlerin ortaya çıktığı gözlenir. Herhangi bir hastalıkla birlikte, ritimlere bağlı bulunan metabolik süreçlerin değişikliğe uğraması hatta kaybolmaları halinde Matrix Ritim Terapisi’nin, bunları tekrar aktive edip kendi sağlıklı ritimlerine kavuşturduğunu söyleyen Doç. Dr. Mustafa Erşin anlattı;

15 YILDIR TÜRKİYE’DE
“Matrix Ritim Terapisi Almanyada Erlangen Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ulrich Randoll tarafından hücre biyolojisi alanında yapılan bilimsel araştırmaların sonucunda geliştirilmiştir. İskelet kaslarının ve sinir sistemimizin kendilerine özgü fizyolojik titreşimlerini, özel bir mekano-manyetik rezonatörle harekete geçirip tekrar dengeler. Matrix adında bir alet ile ritmik mikro esnetme yoluyla hücrebiyolojisi bazında etki ederek, tüm hücre yenilenmesinin ve hücresel bazdaki iyileşmenin bağlı olduğu hücresel mikro süreçleri tekrar dengelemektedir. Dünyada 20 yıldır uygulanan frekans terapileri başlığı altında çok eskilere dayanan bu tedavi yöntemi Türkiye’de de 15 yıldır uygulanmaktadır. Başlangıçta özellikle kırık iyileşmesi, yara iyileşmesi konularında kullanılmaya başlanmış ve iyileşmeyen yaraların iyileşmeyen kırıkların iyileşmesini hızlandırmak için uygulanmıştır.

HANGİ TÜR HASTALIKLARDA
Hücresel olarak canlanma yaptığımız sistemin kendi rejenerasyon sistemi veya başta bağışıklık sistemi olmak üzere dolaşım sistemi sinir sisteminin dengelenmesiyle her türlü hastalıkta kullanıyoruz. Hatta sağlıklı insanların bile günlük hayatta yorgunluklarını gidermek için kullanılabilecek bir yöntem.
Kas ve kemik iskelet sisteminde oluşan ağrıların giderilmesi oradaki beslenme bozukluklarına bağlı oluşan yaraların iyileşmesi veya kırıkların iyileşmesinde kullanıyoruz. Ağrı giderici özelliği, hayat konforunun artırılması, spazmların çözülmesi, yani romatizmal hastalıkların çoğunda görülen semptomların azaltılmasını sağlar. Ağrılı bölgeye bu sistemi uyguladığınızda ağrıyı direk olarak gideren bir yöntem olarak ortaya çıkıyor. Ama bu yöntem hiçbir zaman ağrının üzerini örterek veya ağrı kesiciler gibi hissetmemeyi sağlayarak değil, ağrıya sebep olan olayların çözülmesini sağlıyor. Ağrının giderilmesi hücrelerin içinde biriken atık maddelerin atılmasıyla sağlanır. Direk etki alanları romatizmal hastalıklarda oluşan ağrılardan başlayarak akut, gelişmiş tramvatik ağrılara veya yara iyileşmesine bağlı sızlama, yanma cinsindeki ağrılara kadar uzanıyor.”

Yazının Devamını Oku

Ağız hijyeni nasıl olmalı?

12 Nisan 2020
AĞIZ ve diş sağlığının genel sağlığımızı koruma ve sürdürmede çok büyük önemi var. Bilgilendirme ihtiyacı duyan CTG Ağız Diş Sağlığı Hastanesi’nin Kurucusu olan Ortodonti Uzmanı Doç. Dr. Gülay Vural, konunun önemini ve neler yapılması gerektiğini şöyle anlatıyor;

 


BİREYİN ÖZ SAYGISI
Ağız, günlük yaşam içinde defalarca yaptığımız, konuşma, yeme, gülme gibi aktiviteleri yapan temel organımız. Bu nedenle, ağız hijyeni bireyin benlik saygısını, konuşmasını, beslenmesini ve genel olarak kendisini iyi hissetmesini doğrudan etkiler. Ağız hijyeni uygulamaları, ağız içindeki yapıların (diş, dişeti, dil vb.) temizlenmesi, ağız içi enfeksiyonlarının önlenmesi, temizlik ve rahatlık duygusu kazandırmak amacı ile yapılır. Fırçalama, diş etlerindeki kan akımını hızlandırır ve sağlıklı dokunun korunmasına yardım eder. Ağız yıkama ve diğer ağız temizliği solüsyonları dişlerin temizliğinin sürdürülmesine yardım eder ve sağlıklı oral mukozanın sürdürülmesi için tükürük salgısını artırır. Aaksi halde diş çürükleri oluşur. Ağız florası içinde bulunan bakteriler ile alınan karbonhidratlar içindeki laktik asit ve muküs birleşerek diş yüzeyini kaplayan yapışkan bir madde oluşturur. Bu yapışkan, ince tabaka halinde bulunan mikrop topluluğuna, bakteri plağı denir. Dişlerin fırçalanmaması, temizlenmemesi durumunda, 8 saat içinde plaklar oluşmaya başlar ve 48 saat içinde diş taşlarına dönüşür.

 
BUNLARA DİKKAT
* Diş çürükleri: Her yaş grubu için diş kayıplarının temel nedenidir. Dişin en dış tabakası olan mine tabakasından başlayarak, alttaki dentin tabakaya doğru ilerler. Korunmak için öğün aralarında karbonhidrat ağırlıklı yiyeceklerin tüketilmemesi, iyi bir ağız bakımı sağlanması, düzenli diş bakımının yaptırılması önemlidir.

Yazının Devamını Oku

Kadınların korkulu rüyası: ‘MYOM’lar

5 Nisan 2020
 RAHMİN düz kaslarında gelişen iyi huylu urlar olan ‘myom’lara ‘fibroid’ ya da ‘leiomyoma’ da deniliyor.

Kadınlarda en sık rastlanan iyi huylu tümörler olan ve yaş ilerledikçe görülme sıklığı artan myomların kesin oluşum nedeni henüz bilinmiyor, ancak hormonal ve genetik faktörler sorumlu tutuluyor. Obez kadınlarda daha yaygın olan myomlar menopozda geriliyor.
Konuyu, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Aslı Öztekin ile konuştuk. Myomların genellikle rutin jinekolojik muayene ile fark edildiğini, myomlu olgunların ancak yüzde 50’sinden az bir kısmının hekime başvurduğunu hatırlatan Öztekin, en sık şikayetin anormal kanama olduğunu, ağrı, kasık bölgesinde basınç hissi, sık idrara çıkma, kısırlık, tekrarlayan gebelik kayıpları, erken doğum, karında şişlik hissi gibi şikayetlerle de başvurulduğunu aktardı. Myom tanısının çoğunlukla ultrasonografi tetkiki ile koyulduğunu, bazı durumlarda manyetik rezonans görüntülemeye gidildiğini belirtti. Öztekin, myomlarda kanserleşmenin çok nadir görüldüğünü, tedavi için hastanın yaşı, şikayeti, çocuk isteği, tercihleri gibi faktörlerin göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti.

DÜZENLİ KONTROL ŞART
Düzenli kontrollerin de önemini vurgulayan Öztekin, myomları ortadan kaldıracak bir ilaç tedavisinin bulunmadığını belirtti. Gebelik ve myom hakkında da bilgi veren Öztekin, gebelikte myomların büyük bölümünün büyümeden kaldığını, bir bölümünün gebelik sonrası 3-6 ay arasında yüzde 50’ye yakın küçülme görüldüğünü kaydetti. Öztekin, şunları söyledi: “Gebelikte büyük olmayan myomların belirgin bir zararı yoktur. Ancak, büyük myomlar çocuğun başının doğum kanalına girmesine engel olabilecek bir yerleşimde olabilir. Myomlar düşük ve erken doğum riskini artırabilir. Myomların plasenta previa (plasenta yerleşim bozuklukları), sezeryan operasyonu ihtimalini ve doğum sonrası kanama riskini arttırdığı bilinmektedir.

SEZERYANDA DURUM
Sezaryen sırasında myom çıkarılması tercih edilen bir yöntem değildir. Bunun nedeni gebe uterusunun aşırı derecede kanlanması ve bunun sonucunda çıkarılan myom yerinden kanamanın durdurulamaması riskinin bulunmasıdır. Kanamanın durdurulamaması sonucu rahmin alınma durumu söz konusu olabilir. Eğer myom rahmin dış duvarında ve özellikle saplı ise sezaryen sırasında alınabilir. Daha derine yerleşmiş olan myomların ise ancak bu konuda deneyimli olan cerrahlar tarafından, eğer cerrah tarafından gerekli görülürse, alınmaları önerilir.”

Yazının Devamını Oku

Suya sabuna dokunursanız koronavirüs size dokunamaz

29 Mart 2020
HİJYENİK bir yaşam sağlığın vazgeçilmezlerinden en önemlisi. Mikrobik hastalıklarla ve bağışıklık bilimiyle ilgilenen uzmanlar bakın bizi nasıl uyarıyor. Bulaşıcı Hastalıkları Önleme Derneğinin (BUHASDER) öncülüğünde yapılan araştırmaya göre; her 5 kişiden biri günde en fazla bir ya da iki kez ellerini yıkıyor. 

 

BUHASDER Başkanı Prof. Dr. Şükran Köse, derneğin Samsun İl Temsilcisi Uzm. Dr. Teoman Kaynar ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Muhammed Alpaydın, BUHASDER Kongresi’nde de sunulan “Halkın el hijyeni alışkanlıkları ve el hijyenini etkileyen faktörler” konulu bir araştırmaya imza attılar. Çalışma kapsamında Ekim 2019 tarihinde internet aracılığıyla tüm Türkiye’den 1068 kişiye ulaşıldı ve el yıkama alışkanlıklarına ilişkin sorular yöneltildi.

EL YIKAMA ANKETİ
Ankete katılanların yüzde 95.8’i tuvaletten çıktıktan sonra, yüzde 92.3’ü ellerini kirli gördüğünde, yüzde 87.1’i de çöplere dokunduktan sonra ellerini yıkadığını belirtiyor.
Katılımcıların yüzde 28.5’i günde 6-10, yüzde 48.6’sı 3-5, yüzde 20.9’u ise en fazla 1-2 kez elini yıkıyor. Yemeklerden önce ellerini yıkadığını aktaranlar yüzde 31.8’de kalırken, yemekt sonra ise “her zaman ellerini yıkayanlar” yüzde 50.93. Para alışverişinden sonra her zaman su ve sabun kullananlar yüzde 28.8, “bazen” kullananlar ise yüzde 35.8 olarak ankete yansıyor. Katılımcıların yüzde 70.5’i de “burnunu temizledikten sonra ellerini yıkadığını” ifade etmiş. Yemek hazırlamadan önce el hijyenine özen gösterenler yüzde 83.1 düzeyindeyken, hayvanlara dokunduktan sonra lavabonun yolunu tutanlar ise yüzde 69.9 olarak kayıtlara geçiyor.

GEREK GÖRMEYEN DE VAR
Araştırmaya göre, el yıkaması gerektiği halde ellerini yıkamayanların yüzde 65’i gerek görmediğini, yüzde 12.1’i unuttuğunu, yüzde 7.3’ü el yıkamada kullanılan maddelerin yan etki oluşturduğunu, yüzde 5’i musluk veya el yıkanacak ortamın uzak olduğunu, yüzde 2.7’si ise zaman bulamadığını belirtti.

Yazının Devamını Oku