Bülent Katarcı

Sağılıklı yaşam ve enfeksiyon

22 Mart 2020
SAĞLIK, insan yaşamının sürdürülmesinde, yaşam kalitesinin yükseltilmesinde ve korunmasında özel bir öneme sahip. Sağlığın korunması ve geliştirilmesinin kişinin öncelikle kendi sağlığına sahip çıkması ve sağlık bilincini geliştirmesi ile mümkün olduğu unutulmamalıdır.


Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre dünyadaki ölümlerin yüzde 54’ünün ilk 10 nedene bağlı olduğunu, bunların içinde inme ve kalp hastalığı ilk sırayı teşkil etse de enfeksiyon hastalıklarının oldukça önemli yer tuttuğunu söyleyen Biolab Laboratuvarlar Grubu Kurucusu Dr. Ahmet Tuncay Batur, şöyle anlattı:

İLK SIRADA AŞILAMA
Her 50 tetanoz hastasından 5’i, her 10 difteri hastasında biri yaşamını kaybetmektedir. Bunlar aşı ile önlenebilir hastalıklardandır. Yine yılda bir milyondan fazla kişinin ölümüne neden olan Hepatit B’den aşı ile korunmak mümkün. Yılda 250 bin ile 650 bin kişi ise grip ve buna bağlı komplikasyonlardan ölmektedir. Görünen çok nettir. Aşı ile bağışıklama enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümleri ve sakatlıkları azaltmada en önemli mücadele araçlarındandır.

DOĞRU BESLENME ŞART
Enfeksiyon hastalıklarına karşı koymada probiyotikler, taze sebze ve meyve, çay, demir, çinko, magnezyum, selenyum, vitamin A-D-E ve en önemlisi vitamin C’nin önemi biliniyor. Düzenli ve yeterli sıvı alımının da başta idrar yolu enfeksiyonları olmak üzere direnci artırdığı gözlemlenmiştir.

TEMEL KURAL HİJYEN

Yazının Devamını Oku

Hastaya bakanları bekleyen tehlike

15 Mart 2020
 Anılar Yaşlı Bakım Merkezi’nin kurucularından aile hekimi Dr. Banu Kınay, evde yaşayan her yaş grubunun bakım ihtiyacının kadınlar tarafından karşılandığını söyledi.

Kendi sağlıklarını hiçe sayan ve sosyal hayatlarını sıfırlayan kadınların unutulmaması gerektiğini belirten Kınay, “Bakım ihtiyacı farklı seviyelerde olsa bile çoğunun sıkıntısı ortak. Bakım verme; duygusal, fiziksel veya maddi destek vermek, sağlık bakımını üstlenmek, kişisel bakımını desteklemek, ulaşım, alışveriş, ev işlerinin yapılması, para yönetimi gibi değişik alanlarda olabilmektedir. Bu, aynı zamanda sosyal yükü de getirir. Çevre ile ilgili sorunlar, sözel iletişim azalması, bazen de sosyal izolasyon başlar. Bakım verirken karşılaşılan fiziksel yüke, tedavi süresince duygusal yük de eklenecektir” dedi.

ÖNCE BİLGİ

Bu durumda psikososyal problemler, uyku bozukluğu, ağrı ve diğer kronik hastalıkların meydana geldiğini, yakınları sürekli bakım gerektiren kişilerin sıklıkla depresyona girebildiğini belirten Kınay, şöyle devam etti: “Hasta yakınının, kendini suçlama, yardım edememekten doğan acizlik, kaybetme endişesi, yalnız kalma korkusu gibi nedenlerle depresyona girebildiğini, onların da bir uzman desteğine ihtiyaç duyabildiğini unutmamak gerekiyor. Ayrıca bakım verenin, hastanın tanıyı aldığında hissettiği şok, inkar, depresyon ve kaygı gibi duyguları hakkında bilgilendirilmesi gerekiyor. Hasta yakınlarında en fazla rastlanan rahatsızlıklardan biri de hipertansiyon. Koroner arter hastalıkları da hasta yakınını bekleyen sorunların başında geliyor. Psikiyatrik bozukluklardan anksiyete ve depresyon ise kan şekerini yükseltebiliyor. Uzman desteğinin yanı sıra yoga ve pilates gibi sporlardan da faydalanmak şart. Tükenmişlik sendromu, doğrudan hastaya hizmet eden kişilerde görülüyor. Tükenmişliğin başlıca belirtileri enerji kaybı, motivasyon eksikliği ve içe kapanma olarak sıralanabilir.”

Yazının Devamını Oku

Stres faydalı, yürüyüş çok faydalı, aşık olmak çok daha faydalı

8 Mart 2020
STRES, fiziksel, duygusal ya da zihinsel durumlarda yaşanan gerginlik olarak tanımlanabilir.

 

Kimi zaman sizi hayal kırıklığına uğratır, üzer ve sinirlendirir, kimi zaman da daha hırslı, üretken ve yenilikçi olmanızı sağlar. Her gün düzenli yürüyüş yapmanın faydaları da şaşırtıyor. Düzenli yürüyüş, kalp hastalıklarından obeziteye kadar birçok sağlık sorununu önleyebiliyor. Ancak uzmanlar, ‘aşk’ın uzun vadede kalp krizi riskini azalttığını, mutlu ve huzurlu bir ilişki yaşayan çiftlerde uyku kalitesin arttığını ve kalp krizi riskinin azaldığını ifade ediyor.
Özel Tınaztepe Galen Hastanesi Başhekimi, genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Gökhan Akbulut, “stres faydalı, yürüyüş çok faydalı, ancak aşık olmak çok daha faydalı” dedi ve şu bilgileri verdi:

1- Aşık ol, sev. Aşık olmak vücutta mutluluk hissi oluşturan serotonin ve oksitosin gibi kimyasal maddelerin en fazla salgılanmasını sağlayan olaylardan biri. Bu kimyasallar, sevdiğimiz bir insana sarıldığımızda da bol miktarda salgılanıyor. Mutluluğun iyileştirici gücü var.

2- Hareket et! Açık havada uzun yürüyüşler yapmak en iyi sporlardan biri. Kalbi, vücut kaslarını çalıştırıyor ve eklemleri çok zorlamıyor. Özellikle ileri yaşlarda tercih edilmeli. Yüzmek de buna eklenebilir. Özellikle açık havada ve doğa içinde yapılacak uzun yürüyüşler, sohbetini sevdiğiniz bir kişiyle yapıyorsanız, zihninizi, ruhunuzu ve akciğerlerinizi temizliyor.

3- Stressiz hayat olur mu? Olmaz. Stres vücudu zinde tutar. Zihniniz, bedeniniz savaşmaya, mücadele etmeye hazır hale gelir. Avcı ve toplayıcı olarak yaşadığımız zamanlarda hayatımızı tehdit eden durumlara karşı yoğun miktarda adrenalin salgılardık. Bu salgılar, savaşmak ya da kaçmak için vücudun ihtiyaç duyacağı değişimleri sağlardı. Ancak günümüzde trafik, gürültü, hava kirliliği, hayat pahalılığı da benzer hormonları salgılamamıza neden oluyor. Bu aşırıya kaçtığında dengemiz bozuluyor. Bu sebeple kararında stres gerekiyor. Hayatın içindeyseniz, stres her zaman var olacaktır. Dozunu siz ayarlayabilirseniz, vücudunuza zarar vermeden atalarımızdan kalan bu mirası etkin bir şekilde kullanabilirsiniz. İşleyen Demir ışıldar...

4- Ne yersen ye, yeterince ye! Paracelcus’un bir sözü var: ‘Her şey zehirdir, gereğinden fazla alınmamalıdır’. Yaşadığınız ortamda yetişen sebzeler ve meyveler, taze tüketilen yiyecekler, genetik yapınıza en uygun yiyeceklerdir. Dengeli beslenen bir kişinin ek vitamine ve destekleyici gıdalara ihtiyacı olmaz. Bulunduğunuz coğrafyadaki gıdalar atalarınız tarafından da tüketiliyordu. Genleriniz onları tanıyacaktır. Genetiği değiştirilmiş gıdalar, genetik yapınıza zarar veriyor mu? Bunu çok iyi bilmiyoruz. Ama mantık silsilesi içinde doğru olabilir. Ancak şunu da unutmamak gerek: Dünyamız, sadece 500 milyon insanı besleyebilecek güce sahip. Daha fazla üreyerek bunun 15 katı nüfusa ulaştık. Bu kadar insanı doğal beslemek çok kolay değil.

5- Dumandan uzak dur! Sigara, dünyada önlenebilir ölümlerin yüzde 95’inden sorumlu. Özellikle dumanındaki katran. Sigara gibi hava kirliliği, asfalt buharı ve duman, kansere ve akciğer hastalıklarına neden oluyor. ‘Sağlıklı bir nefes gibisi yoktur’ demiş Sultan Süleyman. Temiz hava, dumansız hava, sağlıklı alınan bir nefes, en güzel armağan değil mi? Sonuç olarak, ne yaparsanız yapın, orta karar ve keyifle yapın.

Yazının Devamını Oku

‘Alzheimer’dan korunmak için örgüyü öğrendiler

1 Mart 2020
 ÇAĞIMIZIN en korkulan hastalıklarından biri haline gelen ‘alzheimer’dan korunmanın yollarını öğrenen İzmir Güzelbahçe Kent Konseyi Aktif Yaşam Gönüllüleri’nin erkek üyeleri, örgü ördü.

Alzheimer Derneği İzmir Şubesi Onursal Başkanı, nöroloji uzmanı Dr. Aysel Gürsoy, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her 3 saniyede 1 kişiye alzheimer tanısı koyulduğunu belirterek, dünya genelinde şu anda 50 milyondan fazla insanın alzheimer hastası olduğunu söyledi. Bu sayıya her yıl 1 milyon kişinin eklendiğini ifade eden Gürsoy, alzheimerin çoğunlukla ileri yaşta ortaya çıkan, 65 yaşından itibaren görülme sıklığı yüzde 10, 85 yaş üzerinde ise yüzde 50’lere ulaşan bir hastalık olduğunu hatırlattı.

YENİ İŞLER ÖĞRENMEK

Yeni bir iş öğrenmenin beyne faydalı olduğunu dile getiren Gürsoy, özellikle parmakla yapılan hareketlerin beynimizde daha fazla hücrenin devreye girmesine neden olduğunu vurguladı. Beyindeki el bölgesini çalıştıran hücrelerin gövdemizi çalıştıran hücrelerden daha çok olduğunu belirten Gürsoy, “Sürekli aynı işi yaparsak beynimiz kullanılmayan hücrelerin enerjisini kapatıyor. Bu nedenle kendimizle konuşurken bile sık sık yapmak istediğimiz yeni işlerden bahsetmeliyiz. Bunu duyan beynimiz gerekli hücreleri devrede tutar. ‘Emekli olacağım, artık hiçbir iş yapmayacağım, domates-biber ekeceğim’ dersiniz, alzheimer ‘birini daha yakaladım’ der. Bu nedenle biz, ‘eşler aynı, işler farklı’ sloganını kullanıyoruz” dedi.
Yaşam biçimimizde yapacağımız değişikliklerin bizi depresyon, alzheimer, parkinson gibi pek çok hastalıktan koruduğunu ve hastalıklarla başa çıkabilirliğimizi artırdığını da sözlerine ekleyen Gürsoy, bakım verenin yükünü de hafiflettiğini dile getirdi. Beyin hücrelerinin zamanla ölümüne bağlı olarak hafıza kaybı, bunama (demans) ve genel anlamda bilişsel fonksiyonların azaldığını ifade eden Gürsoy, şöyle devam etti:

BUNLARI MUTLAKA YAPIN

“Nörolojik bir hastalık olan alzheimer, aynı zamanda en yaygın görülen demans türü. Hastalığın bulunduğu kişilerde beyinde beta amiloid plaklarının görülmesi söz konusu. Başlangıç evresinde yalnızca basit unutkanlıklarla kendini belli eden hastalık, zaman geçtikçe hastanın yakın geçmişte yaşadığı olayları unutmasına ve aile fertleriyle yakın çevresini tanıyamamasına kadar ilerleyebilir. Hastalığın daha ileri evrelerinde ise hastalar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanarak, bakıma muhtaç duruma gelir. Bilimsel çalışmalar sağlıklı yaş almak için egzersizin (yürüme-yüzme), müziğin (söylemek-dinlemek), sağlıklı ve yeterli beslenmenin, sosyal ilişkilerin ve yeni bilgiler öğrenmenin çok önemli olduğunu gösteriyor. Dans etmenin (özellikle tai-chi), saat 16.00’ya kadar 4 kahve içmenin, çikolata (bitter) yemenin de beyin faaliyetleri üzerinde olumlu etkileri bulunuyor. Yeni yerler görmek, yeni insanlarla sohbet etmek, parmaklarımızı sıkça kullanmak, sosyal problemlerin çözümüne katılmak da beynimizde yeni kök hücre üretimini ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları artırıyor.”

Yazının Devamını Oku

Yeni doğan bebeklerde uzamış sarılığa dikkat

23 Şubat 2020
YENİ doğan bebeklerin bir çoğunda görülen ve tıbben normal karşılanan sarılık hastalığı, bebeğin kanındaki bilirubin adlı maddenin artışından kaynaklanmaktadır.

 

Bebeklerde görülen sarılık genellikle fizyolojik olduğu için tehlike sınırını aşmayıp kısa süre içerisinde kendiliğinden geçmektedir. Peki, yeni doğan bebeğin sarılık tedavisi için neler yapılmalıdır? İşte, bebeklerde sarılık hastalığı hakkında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği’nden Neonatoloji Uzmanı Prof. Dr. Esra Özer şunları paylaştı:

KENDİLİĞİNDEN DÜZELİR
“Yenidoğan döneminde bebeklerde en sık karşılaşılan durumlardan birisi olan sarılık, genellikle kendiliğinden ve sorunsuz düzelen bir durumdur. Ancak sarılığa neden olan bilirubin adı verilen maddenin aşırı yükselmesi, beyinde kalıcı ve geri dönüşümü olmayan hasara yol açabilir. Bu nedenle sarılık fark edilen bebeklerin mutlaka bir hekim tarafından tarafından muayene edilmesi ve biluribin düzeyinin ölçülmesi gereklidir.
Yenidoğan bebeklerde sarılık genellikle 2 veya 3’üncü günde başlar, birinci haftaya doğru azalır. Zamanında doğan sağlıklı bir bebeğin ikinci haftadan sonra artık sarı görünmemesi gerekir. Eğer görülürse bu duruma uzamış sarılık adı verilir.

ANNE SÜTÜ SARILIĞI
Uzamış sarılığın en sık nedeni anne sütü sarılığıdır. Anne sütü alan bebeklerin bazılarında genellikle birinci haftada sarılık başlar ve 1-3 ay kadar sürer. Anne sütü sarılığı dışında, bazı hastalıkların da bebeklerde bu duruma neden olabileceği bilinmelidir. Safra yollarının dar olması (atrezi), doğumsal tiroid bezinin az çalışması (hipotiroidi) ve galaktozemi gibi metabolik hastalıklar bu açıdan önemlidir. Bu hastalıklarda acil tanı ve tedavi yaşamsal önem gösterir. Yenidoğan bebeklerde idrar yolu enfeksiyonları da uzamış sarılıkla bulgu verebilir, sinsi seyrettiğinden mutlaka akılda tutulmalıdır.

NE YAPILMALI?

Yazının Devamını Oku

Yaşam tarzını değiştir ‘sarı nokta’yı engelle

16 Şubat 2020
Halk arasında sarı nokta hastalığı olarak bilinen ‘yaşa bağlı makula dejeneresansı’, 55-60 yaş arası kişilerde en sık görme kaybı yaratan hastalık. Sarı nokta hastalığı olan kişiler, okuma, araba kullanma, kişilerin yüzlerini seçme, televizyon izleme gibi günlük işleri yapmakta sorun yaşıyorlar. Konuyu Kaşkaloğlu Göz Hastanesi’nden göz hastalıkları ve retina uzmanı Prof. Dr. Tansu Erakgün anlattı...


“Zamanla ilerleyen hastalık döneminde görme tabakaları zayıflayarak görme merkezi altında yeni damar oluşumları ve kanamalar ortaya çıkar. Bu hastalıktan şüphe duyan kişi, evdeki duvar fayanslarına bakarak kendini test edebilir. Düz çizgilerde eğrilme ve yamulma hissi şüphe uyandırmalıdır. Bununla birlikte, görmedeki bu değişiklikleri saptamak için özel olarak hazırlanmış kareli test kartları mevcut ve göz hekimlerinden edinilebilir. Risk faktörlerine gelirsek... Ailede bulunması, sigara, hipertansiyon, obezite ve yüksek lipid-kolesterol bunlar arasında sayılabilir. Bununla birlikte, hastalığın ileri evresinde bile kişi tamamen körlük yaşamaz, merkezi görme dışındaki görüş alanı ile günlük hayatını idame ettirir. Yaşam tarzı ve beslenme, hastalığın ciddi evrelere ilerleme riski azaltabilir. Sigaranın bırakılması, doktor kontrolünde vitamin takviyesi ile kuru tipten yaş tipe geçiş de önemli. Laser, fotodinamik tedavi (PDT) ve damar gelişimini önleyici tedavi (Anti-VEGF tedavi) gibi seçenekler, tedavide etkin. Kuru tipten yaş tipe geçmiş sarı nokta hastalığı acil tedavi gerektiren bir durum. Yakın zamana kadar bu hastalıkta uygulanan tedaviler yüz güldürücü sonuçlar vermezken, bugün için gelişen teknolojiler ve yeni tedavi şekilleriyle son derece başarılı sonuçlar alınmaktadır. Yaş tip sarı nokta hastalığında tedavide amaç, hastalığa neden olan tabakalar arasındaki istenmeyen damar tomurcuklarının, sıvı sızıntılarının ve kanamaların kurutulmasıdır. Bunun için farklı tedavi seçenekleri mevcut.”

Yazının Devamını Oku

17. yüzyıldan bugüne İzmir hastaneleri

9 Şubat 2020
Pek çok kişinin bildiği gibi İzmir, sağlık alanında önemli tarihsel hazinelere sahip bir kent.

 

Hatta hatırlanırsa aday olduğumuz EXPO’larda da tema ‘sağlık’ olarak belirlenmişti. İzmir’deki tarihi hastaneleri mercek altına alan Acil Ambulans Hekimleri Derneği Başkanı ve İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekim Yardımcısı Dr. Turhan Sofuoğlu, konuyla ilgili önemli bilgiler verdi. İzmir’in 3 bin yıl öncesinden bugüne tıp okulları, tedavi merkezleriyle dünya çapında bilinen bir kent olduğunu kaydeden Sofuoğlu, “Hemen yanı başımızdaki Bergama (Pergamon) Asklepion’u cerrahi ve anatominin babası sayılan Galen’in uzun yıllar hastalara şifa dağıttığı, doğduğu ve öldüğü bir yer. Osmanlı devletinin önemli bir ticari limanı olan İzmir’de ise 17. yüzyıldan itibaren kentte yaşayan gayrimüslimlere ait hastaneler, okullar ve ibadethaneler görülmeye başlanmış” dedi.

ÇOĞUNUN İZİ KALMADI

Bir süredir İzmir’in tarihteki hastaneleriyle ilgili çeşitli kaynaklardan ve Osmanlı arşivlerinden, o yüzyıllarda İzmir’i ziyaret eden gezginlerin anılarından araştırmalar yaptığını kaydeden Dr. Sofuoğlu, şöyle devam etti: “Cumhuriyet öncesi döneme dair 5’i Müslümanlara, 11’i gayrimüslim ve Levantenlere ait toplam 16 hastane ile ilgili kayıtlara, hatta şu anda birçoğunun izinin bile kalmadığı bu hastanelerin harita üzerindeki yerlerine ve o günkü resimlerine ulaştım. Araştırdıkça dünyada belki de hiçbir şehirde olmayan zengin ve ilginç bilgilere ulaştım. İlk hastane Hollandalılar tarafından 1675 yılında Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi arazisi üzerinde kurulmuş. Yine İskoçlara, Fransızlara, İngilizlere, İtalyanlara ve Musevilere ait hastaneler uzun yıllar İzmir’de hizmet vermiş. Şu anda bu hastanelerden çok azı bina olarak ayakta. Bunlardan 3’ü, Konak’taki eski devlet hastanesi (Gurebai Müslümin Hastanesi), Alsancak’taki Fransız Hastanesi ve Karataş Musevi Hastanesi.”

ÖRNEK ÇALIŞMAYA İMZA

Cumhuriyet sonrası da İzmir’de hastane olarak hizmet vermiş ve şu anda isimleri bile bilinmeyen hastaneler olduğunu tespit eden Sofuoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunlarla ilgili kitaplar ve araştırma makaleleri bulunmakta. Fakat resimlerine, bulundukları yerlere ve ayrıntıların birçoğuna internetten ulaşılabiliyor. Maalesef Cumhuriyet sonrası kayıtlarımız Osmanlı dönemi kadar iyi korunmamış. Arşivlerdeki birçok belge kayıp veya imha edilmiş. Bütün bu bilgileri bundan 2 yıl önce görsel bir sunum haline getirdim ve zaman zaman paylaşıyorum. Amacım tarihteki sağlık hizmetlerinin açığa çıkarılması ve bu kentte yaşayan başta sağlık çalışanları olmak üzere ilgi duyanlara ulaştırılması. Bu bilgileri bir kitap olarak da yayınlamayı düşünüyorum.”

Yazının Devamını Oku

Organlarınız kaçsa siz de o yaştasınız

2 Şubat 2020
PALYATİF bakım, ‘yaşamı tehdit eden hastalıklardan kaynaklanan problemlerle karşılaşan hastaların ve hasta yakınlarının yaşam kalitesini artıran bir yaklaşım’ olarak tanımlanıyor. Palyatif bakım,


şifanın mümkün olmadığı terminal dönemde hastayı rahatlatacak, yaşam kalitesini
en yüksek düzeyde tutacak bütüncül bir tedavi yöntemi.
Palyatif bakım hakkında merak edilenleri, uzun zamandır evlerde yoğun bakım kurup palyatif bakım desteği veren anesteziyoloji ve yoğun bakım uzmanı Dr. Serpil Özsezgin anlattı. Kanser, alzheimer, demans, ileri evre KOAH, kalp hastaları ve inmeye bağlı yatağa bağımlı kalan hastalara İstanbul’dan tüm Türkiye’ye palyatif bakım danışmanlığı yapan Özsezgin, yazdığı ‘Herkes İçin Palyatif Bakım Rehberi’ adlı kitabında, palyatif bakımın sadece kanser hastalarında veya yaşamın sonunda uygulanan bir bakım, özellikle de bakım evi bakımı olmadığına dikkat çekti.


VÜCUDUNUZU TANIYIN
“Ruh yaşınız ne kadar genç olursa olsun organlarınızın tam olarak sağlıklı olmadığı anda genç değilsiniz. Siz organlarınızın yaşındasınız” diyen Özsezgin, şöyle devam etti: “Kendi risklerinizi bilmek ve kontrolün sizde olması için bu kitabı okumanız gerekiyor. 90 yaşında tüm dünyayı gezmek istiyorsanız, kaliteli uzun dönem yaşayabilmeniz için öğrenme sürecinden geçmemiz gerekiyor. Doğru bilgiye ulaşarak vücudumuzu tanımamız, fizyolojileri ve patolojileri ayırt edebilmemize olanak sağlıyor.”

Yazının Devamını Oku