GeriBarbaros Tapan Toronto’nun ardından
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Toronto’nun ardından

Merhaba sevgili Kelebek okurları... Artık 15 günde bir sizinle bu köşede buluşacağım. Neler mi yazacağım? Hollywood’da neler oluyor, röportajlarımın perde arkası, film prömiyerleri, davetler, gittiğim festivaller, izlediğim filmler, diziler, tavsiyeler ve tavsiye edilmeyenler... İlk yazımız ise önceki gün sona eren Toronto Film Festivali’nden gelsin...

Toronto’nun ardından
43’üncü Toronto Uluslararası Film Festivali’nin sonuna geldik. Toronto kültürel yapısı, düzeni ve özellikle son 5 yıldır Çin bankalarının finansörlüğünde şehir merkezinde yükselen gökdelenleriyle minik bir New York haline gelmiş...

Ödül sezonundan hemen önce Oscar umutlarının yeşertildiği en etkili film festivali Toronto’da, izleyici ödülünü kazanmak “En iyi film” ödülünü garanti etmese de o kategoride adaylığı garanti ediyor diyebiliriz.

Bu sene Toronto’nun kazananı Peter Farrelly’nin “Green Book”u oldu

Toronto’nun ardından

Geçen salı prömiyeri yapıldığı andan itibaren seyircinin favorisi olduğunu dakikalarca ayakta alkışlanmasından anlamıştım zaten. Başrollerinde Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin rol aldığı gerçek hikâyede, siyahi piyanist Don Shirley ile beyaz şoförü, aynı zamanda koruması Tony Lip arasındaki arkadaşlık anlatılıyor.

NICOLE KIDMAN’IN BODRUM HAYALİ

Festivalde bana göre diğer öne çıkan filmler, Damien Chazelle’in “First Man”i, Barry Jenkins’in “If Beale Street Could Talk”ı, Alfonso Cuaron’ın “Roma”sı, Bradley Cooper’ın “A Star Is Born”u ve Joel Edgerton’un “Boy Erased”i oldu. Bu arada “Boy Erased”in başrol oyuncusu Nicole Kidman ile uzun uzun Bodrum muhabbeti yaptım.

Çok çalıştığını, tatile çok ihtiyacı olduğunu belirten oyuncu “Ailem ile Bodrum’a gelme hayalim var, kısacık seyahatimin tadı damağımda kaldı” dedi...Toronto’nun ardındanTÜRK SİNEMASININ FESTİVALDEKİ TANITIMI

Toronto Film Festivali’nde ziyaret ettiğim bir diğer kısım da dünya sinemasının stantlarının yer aldığı “market” bölümüydü. Ülkemizin de festivalin market kısmında güzel bir standı vardı. Gelen ziyaretçileri lokum, simit ve çay ile karşılamaları güzel düşünülmüş bir detaydı.

Sinemamızın yanı sıra Türk misafirperverliğini de tanıttıkları için Sinema Televizyon Genel Müdürlüğü’nü kutlamadan geçemeyeceğim... Bu sene festivalde üç film gösterildi. Yönetmenliğini Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti’nin yaptığı “Sibel”, Ali Vatansever’in filmi “Saf” ve ülkemizin Oscar aday adayı Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği “Ahlat Ağacı”.Toronto’nun ardındanNURİ BİLGE CEYLAN YOKTU

Cannes’da kazandığı büyük başarılardan sonra Avrupa sinemasında bir marka haline gelen Nuri Bilge Ceylan’ı Toronto’da göremedim. Açıkçası ödül sezonundan önceki son durak olan bu önemli festivale katılmamasına anlam da veremedim. Meslektaşları her gün panellere katılıp filmlerini tanıtırken Nuri Bilge Ceylan’ı orada olmaması büyük bir kayıptı... Umarım bu açığı, “Ahlat Ağacı”nın Hollywood tanıtımlarında kapatabilir...

HİBE YASASI

Festivalde gözüme çarpan bir konu da ülkelerin Hollywood prodüksiyonlarının kendi ülkelerinde çekilmesi için yaptıkları tanıtımlar ve teşvik yasaları oldu.

Bir ülkenin coğrafi ve kültürel zenginliği yapım şirketlerinin, stüdyoların ülkenize gelip film yapması için maalesef yeterli değil. Bu konuda diğer birçok ülkenin yaptığı gibi teşvik yasaları çıkmak zorunda...

Örneğin Penelope Cruz ve Javier Bardem’in başrol oynadığı “Loving Pablo”nun yapımcısı Andres Calderon ile konuştum. Calderon filmi çektikleri Kolombiya’da teşvik kanunu olduğunu harcamalarının yüzde 40’ını geri aldıklarını söyledi...

Kolombiya’da bile var olan bu yasa, neden bizim ülkemizde yok?

Dünyadaki örneklerinden çok daha iyi şekilde hazırlanmış hibe yasamızın bir an önce kanunlaşması şart...

Kanun çıkar çıkmaz büyük yapımların ülkemizde çekilmesi için engel kalmayacak. Türkiyemizin tanıtımı için dünya sinemasına kapılarımızı açalım... Sahip olduğumuz güzellikleri büyük yapımlarla tüm dünyaya göstermenin zamanı gelmedi mi artık?

Penelope’nin Versace ile dostluğu

Javier Bardem ve Penelope Cruz, “Loving Pablo” için özel bir öğle yemeği düzenledi. Ben, eşim Elif, Begüm Şen ve Şen’in babası Süha Tanık’la gittik. Penelope Cruz’la uzun uzun filmi konuştuk. Begüm, ünlü yıldıza “American Crime Story: The Assassination of Gianni Versace”daki performansını çok beğendiğini söyledi. Penelope, Donatella Versace ile arkadaşlığını anlattı. Çok sıcak bir ortam vardı.
Toronto’nun ardından

Türk kahvaltısını seven oyuncu kim

Akşamında da birlikte Showtime’ın Emmy partisine geçtik.
Kevin Bacon, Ben Stiller, Mandy Patinkin, Benedict Cumberbatch ve bir sürü dizi oyuncusu oradaydı.
Ayaküstü sohbet ettiğimiz Mandy Patinkin, “Homeland”te oynayan Numan Acar’ın tavsiyesiyle Türkiye’ye geldiğini ve en çok Türk kahvaltısını sevdiğini söyledi.Toronto’nun ardından

Festivalden notlar

◊ Festivalin gösterim takvimi oldukça zengindi. Çeşitlilik çok olduğu halde tüm gösterimlerin tıklım tıklım olması, Toronto şehrinin festivale sahip çıkması çok hoşuma gitti...
◊ Festivalde gündüzlerimi gösterim ve röportajlarla doldurdum. Geceleri ise stüdyoların, oyuncuların, yapımcıların verdiği özel davetlere gittim. Katıldığım en şaşaalı davet In Style dergisinin düzenlediği davetti... Sektörden kimi görmek isterseniz o partideydi. Jonah Hill de In Style’nin partisindeydi. Yazıp yönettiği ilk filmi “Mid 90’s”in heyecanını yaşıyordu. Hill, Mid 90’s prömiyerine özel olarak davet ettiği için ertesi gün gitmezlik yapamadım, iyi ki de gitmişim. Filmde komedi ile drama öyle güzel harmanlanmış ki izlerken çok zevk aldım...
◊ Festivalin dördüncü gününde Venedik Film Festival’inde Golden Lion ödülünü alan Oscar’lı yönetmen Alfonso Cuaron’ın filmi “Roma”nın davetine gittim. Cuaron’ın bana ilk sorduğu soru, Nuri Bilge Ceylan’ın Toronto’da olup olmadığıydı... İstemeyerek Ceylan’ın festivale katılmadığını söyledim. Cuaron, Ceylan’ın filmlerini beğeniyle izlediğini Türk sinemasının Avrupa’daki başarılarını heyecanla takip ettiğini söyledi...
◊ Alfonso Cuaron ile Türk sineması üzerine sohbetimizi tamamlar tamamlamaz Ryan Gosling ve Claire Foy’un başrolünü paylaştığı “First Man”in davetine geçtim.
Partinin sürprizi filmin oyuncularından bile daha çok ilgi çeken Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nın orada olmasıydı.
Hollywood aktörlerine taş çıkartan karizmasıyla partide davetlilerle sosyalleşen başkan ile ben de tanışıp birkaç dakika sohbet etme şansı yakaladım.
Kadın zirvesi için Toronto’da bulunan Trudeau, Me Too hareketini desteklediğini söyledi.
Partiden ayrılırken neredeyse herkesle tokalaşan Justin Trudeau bir kez daha gönülleri fethetti...Toronto’nun ardından
Süha Tanık  -  Javier Bardem - Begüm Şen

Toronto’nun ardından
Barbaros Tapan - Süha Tanık  - Penelope Cruz - Begüm Şen - Elif Tapan

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Son 24 Saatte Magazin Gündemi (18.09.2018)İşte son 24 saatte yaşanan magazin olayları...

 

 

X

Çığlık atın, işe yarıyor!

Hollywood’un en güzel ve başarılı aktrislerinden Sharon Stone, bu hafta Barbaros Tapan’ın konuğu oldu. 2001 yılında geçirdiği beyin kanamasının ardından ölümle burun buruna geldiği deneyimi aktardığı ilk kitabı ‘The Beauty of Living Twice’ı anlatan Stone, Hollywood kariyerini ve oğullarıyla olan ilişkisini de Barbaros Tapan’la paylaştı.

Nereden bağlanıyorsunuz?

- Los Angeles’ta evimde, yatak odamın terasındayım. Güzel bir Los Angeles günü; bahçem güzel, çocuklarım mutlu…

Sinemalar açıldı, sinemaseverler salonlara döndü. Sizi bu sektöre aşık eden filmi hatırlıyor musunuz?

- Pennsylvania’daki Great Lakes bölgesinde büyüdüm. Bir tür liman kasabasıydı, barlar ve fabrikalar vardı, sanayi yoğundu. The Tribune- Republican gazetesinin yayınlandığı, cumhuriyetçilerin yoğunlukta olduğu bir kasabada, demokrat olduğum için oldukça radikal bir çocuktum. Gençken “Cleopatra Jones” filmini izlediğimi hatırlıyorum. Seyirciler içindeki tek beyaz kişi bendim. Siyah-beyaz filmleri çok severdim. Filmler, benim için mevcut ve korkunç üç kanallı televizyondan çok daha ilginçti. Yaşadığım kasabam endüstri yeri olduğu için gerçekten ya çok eski filmler ya da C sınıfı filmler gelirdi. Ama gençken mecburiyetten de olsa eski filmleri izlemek çok özel bir deneyimdi.

Hollywood’a ilk geldiğinizde neler hissettiniz?

- Los Angeles’a geldiğimde yaptığım ilk şey, Marina del Rey’de bir daire tutmak oldu. Çünkü okyanus kenarının gerçekten harika bir yer olduğunu düşündüm. Tekneler, liman, okyanus, temiz hava… Bunu daha önce hiç görmemiştim! Ocak ayıydı ve balkonumda mayomlaydım. Hava benim için o kadar sıcaktı ki… İlk taşındığımda, “evet, işte bu yaşamak” diye düşündüm. İlginç değil mi, ilk etkilendiğim şey Hollywood yazısı olmadı.

Yazının Devamını Oku

Doğduğum toprakların hikayesi

Yönetmen Kenneth Branagh’ın kendi çocukluğuna dayanan yarı otobiyografik filmi “Belfast”, 12 Kasım’da Amerika’da vizyona girdi. İşçi sınıfı bir ailenin şehirde artan çatışma ve şiddetle başa çıkma mücadelesini anlatan filmin başrolünde “Grinin 50 Tonu” üçlemesiyle dünya çapında şöhreti yakalayan Jamie Dornan var. Ünlü aktörle filmi ve hakkında merak edilenleri konuştuk.

◊ Belfast’ın bizim için tanımı, “Kuzey İrlanda’nın başkenti ve en büyük şehri”. Peki sizin için Belfast ne ifade ediyor?
- İrlanda gibi güzelliğine saygı duyulan, ikonik topraklarda doğduysanız, o toprakla evli olmamak, o topraklara ilgi göstermemek ve o topraklarla gurur duymamak çok zor. Dünyanın herhangi bir yerinde rastgele tanıştığım biri İrlandalı olduğumu öğrenince “Aman Tanrım, orası çok güzel. Orada büyümek nasıldı” diyor. Verilen tepki sadece bu. Ben Belfast’ın 6 mil dışında büyüdüm. Büyüdüğüm yer şehre bağlı olmasına rağmen, yine de kırsal olarak kabul edilir. Biraz şehirden ayrılmış, tarlalarla çevrili bir yerdi. Biz deniz kenarında yaşıyorduk. Hiçbir şey beni eve, o topraklara gitmekten daha fazla etkilemiyor. Orası ruhumun derinliklerinde. Ve o ülkeye geri dönmek için her fırsatı değerlendiriyorum.
◊ “Belfast”ın yönetmeni Kenneth Branagh da Belfast’lı, öyle değil mi?
- Evet. Filmde Kenneth’in kendi hayatıyla paralellikler var. Birçok insan Kenneth Branagh’ın aslında Belfastlı olduğunu bilmiyor. 1969’da Kuzey İrlanda’dan ayrılmış. The Troubles (Kuzey İrlanda sorunu) dönemi başladığında ailesi Belfast’tan taşınıp çocukları İngiltere’de büyütmeye karar vermiş.




Yazının Devamını Oku

Benim Tip 2 diyabetim var karım kanser atlattı ve koronaya yakalandık

Unutulmaz hit filmleri arasında “Splash”, “Big”, “Sleepless in Seattle”, “Apollo 13”, “Saving Private Ryan”, “The Green Mile” ve “Cast Away” gibi tüm dünyada ses getiren yapımlar var. 1994’te “Philadelphia” ve 1995’te “Forrest Gump” ile arka arkaya en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandı. Usta aktör Tom Hanks ile Apple TV+’ta yayınlanan iki filmi “Greyhound” ve “Finch”i konuştuk. Görüntülü görüşmeye New York’tan bağlanan oyuncu, eşi Rita Wilson ile koronavirüsle savaştıkları günleri de anlattı.

◊ Koronavirüse yakalanan dünyaca ünlü ilk isim, sizdiniz. Hastalığınızı açıkladığınızda bir anda tüm dünyanın gündemine oturdunuz. Pozitif olduğunuzu öğrendiğiniz o ana dönelim istiyorum. Neler hissetmiştiniz?
- Eşimle beraber Covid’e yakalandığımızda bize yüklenen sorumluluk duygusu büyüktü. Halka açık insanlarız. İnsanların bize ne kadar dikkat edip etmediğini bilemiyoruz.
Bazen taktığımız saçma sapan şapkayla bile haber oluyoruz. Covid pozitif olduğumuzu öğrendikten sonra akıllıca karar verdik. Bilgiyi paylaşmak, bu konuda tamamen açık ve dürüst olmak ve bundan sonra ne yapılması gerektiğini konuşmak doğru karardı.
Herkes gibi pozitif olduğumu duyduğumda ani bir korku yaşadım. Vücudumda beni daha fazla riske sokabilecek neler vardı? Benim Tip 2 diyabetim var, karım kanser atlattı. Bu virüse karşı daha mı fazla tehlikedeyiz? O dönem hiçbir şey net değildi.
Bize çok iyi baktılar, yakından izlediler.
Pozitif olduğumuzu öğrendikten 3 gün sonra doktorlar iyi olacağımıza karar verebildi. Bu yaşadıklarımızın ilk yarısı. Diğer kısmı ise kimseye vermediğimizden emin olmamız gerekiyordu. Bu da sorumluluğun diğer tarafıydı.
Yapılabilecek şeyler aslında çok basit. Maske tak, ellerini yıka, sosyal mesafeyi koru ve izole ol. Ortalama bir insanın sorumluluk duygusuna nasıl sahip olmadığını anlamıyorum.

Yazının Devamını Oku

Sahnede şarkı söylemek korkutucuydu

“The Queen’s Gambit” dizisinde canlandırdığı ‘Beth Harmon’ rolüyle yıldızı parlayan Anya Taylor-Joy, şimdi Edgar Wright’ın psikolojik gerilim filmi “Last Night in Soho” ile seyirci karşısında. Türkiye’de geçen cuma vizyona giren filmi Anya Taylor-Joy ve Edgar Wright ile konuştuk.

◊ “The Queen’s Gambit”te de, “Last Night in Soho”da da karakteriniz bir “ait olma mücadelesi” içinde. Siz de rekabetin yüksek olduğu bir sektörün parçasısınız. Peki sizin kendi mücadeleleriniz neler?

Anya Taylor-Joy: Ait olma mücadelesi, hepimizin belli bir noktada yaşadığı bir şey. Çocukluğumuzda okula başlarken ya da yeni bir çalışma ortamına girerken hepimiz bir noktada bu hissi yaşıyoruz. O yüzden bu çok evrensel bir konu. Mücadeleme gelirsem... Filmdeki karakterim Sandie’nin açlığıyla kesinlikle bağlantı kurduğumu söyleyebilirim. Onun bu dünyanın bir parçası olmak istemesiyle. Çünkü ben de film endüstrisinde kimseyi tanımıyordum ama bu dünyanın bir parçası olmak istediğimi biliyordum. Bir nevi kendi yolumu arıyordum ve okuduğum her şey aradığımın doğru zamanda, doğru yerde olacağını söylüyordu. İşte şimdi doğru yerdeyim.

◊ “The Queen’s Gambit” dizisi sizi yıldız yaptı diyebiliriz. Öyle büyük ses getiren bir işten sonra proje seçmek zor oldu mu?

- Bilmiyorum, üzerinde çalıştığım her şeyde kendimi çok şanslı hissediyorum. Her gün yaptığım işe daha çok âşık oluyorum. Önemli olan da bu. İş için buradayım. Başarı harika tabii ki. Ama günün sonunda yapmayı en sevdiğim şey; her gün kalkıp işe gitmek. Bunu yapmaya devam edebilmek ve şu anda bu projede birlikte çalıştığım insanlar gibi harika yetenekli insanlarla çalışma şansını elde etmek. Kendimi inanılmaz ayrıcalıklı hissediyorum.


Yazının Devamını Oku

ROB LOWE : Bu sektörde artık birden fazla işiniz olmalı

Sekiz yaşından beri aktörlük yapan Rob Lowe, yeni projelerini Barbaros Tapan’a anlattı. Sektörün hızla değiştiğini, ayak uyduramayanların unutulmaya mahkum olduğunu anlatan Lowe, “çok yönlü olmalısınız, sadece oyunculuk yetmiyor” dedi.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Evden. Santa Barbara’daki ev ofisimden bağlanıyorum.

◊ Yönettiğiniz kısa belgesel “Madness in The Hills” ile başlayalım sohbetimize. Bize biraz bilgi verir misiniz belgesel hakkında?
- Belgesel yapım ortağımla birkaç yıl önce, spor kanalı ESPN’in “30 for 30” serisi için Christian Laettner ve Duke basketbol takımı hakkında “I Hate Christian Laettner” adlı bir belgesel çektik ve çok eğlendik. Sonra Ocak 2018’de, Santa Barbara’da bir trajedi meydana geldi, fırtına ve toprak kaymaları yüzünden üç saat içinde 23 kişi öldü. İklim değişikliğinin yarattığı hava şartlarını hâlâ anlamayan insanlarla dolu bir dünyadayız. O yüzden gerçekten anlatılması gereken önemli bir hikâye olduğunu düşündüm. Cep telefonumda fırtına ve trajedi sırasında çektiğim görüntüler, ardından hayatta kalanlarla yaptığım sohbetlerde korkunç derecede üzücü ve gerçekten dramatik hikayeler dinledim. Bu nedenle bu belgeseli yapmak istedim.

ARTIK BEŞ YILDA BİR FİLMLE GEÇİNMEK ZOR

Yazının Devamını Oku

Michelle Pfeiffer: Seksi rollerden hiç zevk almadım

‘The First Lady’ dizisinde ABD’nin eski başkan eşlerinden Betty Ford’u canlandırmaya hazırlanan Michelle Pfeiffer, Barbaros Tapan’a samimi açıklamalarda bulundu. Hollywood devlerinden yapımcı David E. Kelly ile evli olan oyuncu, hep iç güdüleriyle hareket ettiğini ama çok takıntılı olduğunu söyledi.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Santa Monica, Los Angeles’dan.
◊ Hayatta önem verdiğiniz şeylerin başında ne gelir?
- Sabahları kalktığınızda yaptığınız her şeyde bir amacınızın olması önemli. Dünyaya katkıda bulunmak, dünyaya geri vermek önemli. Yaptığım seçimlerle, dünyaya pozitif enerji gönderdiğimi ve dünyaya bir şeyler kattığımı düşünüyorum.
◊ Kötü enerjiden kurtulmak için neler yaparsınız?
- Kötü hislerin çoğu kendimden kaynaklı oluyor. Kendini gerçekten çok zorlayan, her şeyi fazla düşünen ve kafaya takan bir yapım var. Bu benim doğam. İtiraf etmekten nefret ediyorum ama sanırım iyi şeyler değil de her zaman kötü şeyleri düşünen biriyim. Bu yüzden kendimin en büyük düşmanı benim. O yüzden kendime dikkat etmeliyim.

Yazının Devamını Oku

Bizimle ilgili en büyük yanılgı: Zenginliğin içine doğmadık

Dünyanın en zengin insanı Elon Musk’ın kız kardeşi Tosca Musk, film endüstrisine getirdiği yeni solukla adından söz ettiriyor. Romantik aşk romanlarını dizi ve filmlere uyarlayan Passionflix’i kuran yapımcı ve yönetmen Musk’la görüntülü konuştum, hem bu sıra dışı fikrin nasıl geliştiğini hem de ailesini sordum. Ailesiyle bağlarının çok kuvvetli olduğunu anlatan Musk, tek şeyden şikayetçi: “Herkes çalışmadan zengin olduğumuzu düşünüyor, oysa çok çalışıyoruz.”

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?

Passionflix ofisimden… Los Angeles, California’dayım.

◊ Siz, kardeşleriniz Elon ve Kimbal… Üçünüzün de ortak noktası yapılmayanı yapmanız, sıra dışı düşünme yeteneğiniz. Dünyada sizin için engel yok, sadece fırsat var gibi… Merak ettiğim, nasıl büyütüldünüz. Zihinsel düşünme yeteneğinizde ailenizin etkisi ne yönde oldu?
Çok teşekkür ederim… Harika bir soru. Bu bakış açısı için teşekkürler. Çok küçük yaşlardan itibaren bize, dünyanın küçük olduğu ve gidip her şeyi keşfetmemiz gerektiği söylendi. Annem (Maye Musk) çok güçlü bir kadın. Sağlık-fitness, kendine iyi bakma, güçlü olma konularını şiddetle savunan bir kadın. Bence onun bu özellikleri bizi nasıl büyüdüğümüz konusunda gerçekten etkiledi. Birçok yönden kendi halimize bırakıldık, annem bekar çalışan bir anneydi. Annemle babam, ben çok küçükken ayrılmıştı. İkisi de çok sıkı çalışan insanlardı. Çok genç yaşta bağımsız olmaya, kendimizi beslemeye ve kendimize fırsatlar yaratmaya bırakıldık.


Yazının Devamını Oku

Eski mahkûmlar danışmanımız oldu

Sinema, tiyatro, televizyon projeleri ve tek kişilik sahne şovlarıyla tanınan komedyen John Leguizamo, son olarak “Dark Blood” filmi için kamera karşısına geçti. Leguizamo ile geçtiğimiz günlerde dijital platformda vizyona giren filmi ve hakkında merak edilenleri konuştuk. Sanatçı, görüntülü görüşmeye New York’tan bağlandı.

◊ Sizi sahnede izlemeyi çok sevdiğim için sahneyle ilgili planlarınızı sorarak başlamak istiyorum...
- Sahnede performans sergilemeyi ve tek kişilik şovlarımı yazmayı seviyorum. Politik görüşlerimi, felsefelerimi, Amerika’da ve dünyada Latin bir adam olmanın nasıl bir şey olduğunu en iyi sahnede anlatıyorum. Sahne olacak tabii ki...


◊ Pandemiyle birlikte değişen bir dünyada yaşıyoruz. Neler düşünüyorsunuz bu süreç hakkında?
- Yaşadığımız dönem büyüme sancıları gibi. Amerika pandemiyle birlikte nihayet hesap vermek ve kendini düzeltmeye başlamak zorunda kaldı. “Black Lives Matter”ı (ABD’de yaşayan Afro Amerikan kökenli halka yönelik ırkçılığa karşı başlatılan sivil toplum hareketi) gerçek anlamda ilk kez duyduk. Hollywood’da Latin ve siyahilerin olmadığına dikkat çekildi. Şahsen ben, bunun için sürekli savaşan bir insanım. Latinler Amerika’da nüfusun yüzde 20’sini, Hollywood’un olduğu Los Angeles’taysa nüfusun yarısını oluşturuyor. New York’ta beyaz nüfusa eşitiz, Teksas’ta en büyük nüfusuz, pek çok eyalette varız ama kamera önündekilerin yüzde 4’ünden daha azı Latin. Hollywood ve dijital platformlarda anlatılan hikayelerin yüzde 1’inden azı bizim hikayelerimiz. Stüdyo ve dijital platform yöneticilerine şöyle diyorum, eğer 10 oyuncunuz varsa, ikisi Latin olmalı. 10 yönetici varsa, ikisinin Latin olmasını istiyorum. 10 hikaye varsa, bunlardan ikisinin Latin hikayesi olmasını istiyorum. Ancak bu şekilde eşitlik elde edebiliriz.
◊ Filmlerin bilinmeyeni, konuşulmayanı gün ışığına çıkarma gücü hakkında neler söylemek istersiniz?

Yazının Devamını Oku

Catherine Zeta-Jones Michael ile birbirimize çok ama çok aşığız

Barbaros Tapan, bu hafta Oscarlı yıldız Catherine Zeta-Jones’la konuştu. New York’taki evinden Tapan ile görüntülü konuşan Zeta-Jones, yeni çıkardığı hazır giyim markasından Michael Douglas’la evliliğine pek çok şey anlattı. Oyuncu, iki yetişkin çocuğu üniversite için evden ayrıldığından uzun yıllardan beri ilk kez eşiyle yeniden baş başa olduğunu söyledi ve hâlâ birbirlerine âşık olduklarının altını çizdi.

Röportajımıza nereden bağlanıyorsunuz?

-New York’taki evimdeyim. Köpeğimi mutfağa koydum. Kocam söyleşi için kenara çekildi…

Çok güzel görünüyorsunuz. Rutininiz hakkında bilgi vermek ister misiniz?

-Sigara içmeyi bıraktım. İçki içmem… Güzel bakım kremlerini ve yağları severim. 51 yaşındayım ve her zaman kendime baktım. Yaşlandıkça daha fazla zaman harcıyorum kendim için, cildimi hiç yapmadığım kadar nazikçe temizliyorum. Kayınpederim sevgili Kirk (Douglas), beni her gördüğünde “seni seviyorum” demeden asla asla asla selamlamazdı… İyi görünmesem de “hem için hem dışın güzel, seni çok seviyorum” derdi. Kirk’ün bana ve çocuklarıma söylediği bir şey vardı: “Spor yapmayı, hareket etmeyi bırakmayın ve sakın düşmeyin…” Kirk kelimenin tam anlamıyla 99’uncu doğum gününe kadar spor yapıyordu. Sonra spor hocası öldü. Bir gün hocasının evine gitti, eve geri döndü ve “hocam öldü” dedi. Ben de “kaybın için çok üzgünüm Kirk, kaç yaşındaydı spor hocan” diye sordum. Çünkü genç görünümlü, güçlü bir adamdı. “Ohh 96 yaşındaydı” dedi (gülüyor)… “Spor hocan 96 yaşında mıydı!!!” Tepkim buydu (gülüyor).

Ben de aktif yaşama ritüelini takip ediyorum. Küçük sorunlar için strese girmemeye çalışıyorum. Pozitif kalmak, başkalarına iyilik yapmak ve kibar olmak… Bu nitelikler bizi iyi hissettirir. Kulağa biraz klişe gelecek ama her şey aslında içten. Sağlıklı ve temiz olduğunuzda, kendinizi pozitif hissettiğinizde enerjiniz de yüksek oluyor. Güzellik sadece bakım kremlerinden ibaret değil, bir yaşam tarzı. Ve ayrıca benim güzel annem bana iyi genler verdi.

Kendi hazır giyim markanız Casa Zeta-Jones’u kurdunuz. Kendi tasarımınızı mı giyiyorsunuz?

-Evet, kendi tasarımımı giyiyorum. Casa Zeta-Jones benim kamera önünde ve tiyatroda olmadığımdaki yaratıcı çıkışım. Bu alanda da çok eğleniyorum, birlikte çalıştığım harika kadınlardan oluşan küçük bir ekibim var. İş ortağım, “Shark Tank”dan tanıdığımız Daymond John. Tasarım aşkımı da artık işime dahil ettim. İç mekanlarla başladım, şimdi hazır giyime geçtim. Kadınlar için erişilebilir, bir araya getirilmesi kolay, iyi bir fiyatları olan bir koleksiyon.

Yazının Devamını Oku

Aretha’yı taklit edebilecek kimseyi tanımıyorum

Broadway’de “The Color Purple”daki performansıyla Grammy, Tony ve Emmy kazandı. National Geographic’in “Genius: Aretha” dizisinde soul müziğin kraliçesi Aretha Franklin’i oynadı. İlk çocuk kitabı çıkmak üzere ve ilk solo albümünü de kısa süre önce yayınladı... Barbaros Tapan, Cynthia Erivo ile görüntülü konuştu.

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
- Los Angeles’tayım.

◊ “Genius: Aretha” dizisine hazırlanırken, Aretha Franklin hakkında bilmediğiniz neler öğrendiniz?
- Bilmediğim şey; babası komaya girdikten sonra ona nasıl baktığıydı. Babasını hayatta tutmayı o kadar istediğini bilmiyordum. Bu benim için Aretha’nın ne kadar sevecen olduğunu, kalbinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Sonrasında da kalbinin nasıl kırık olduğunu...



Yazının Devamını Oku

Ben bile Pink Floyd’un geçici olduğunu sanmıştım

Efsane müzik grubu Pink Floyd’u konu alan “The Pink Floyd Exhibition: Their Mortal Remains” sergisi, 3 Eylül’de Los Angeles’ta kapılarını açtı. Ziyaretçilerini yüksek teknolojili görsel ve işitsel araçlarla Pink Floyd’un dünyasında sürükleyici bir yolculuğa çıkaran sergide; el yazısıyla yazılmış şarkı sözleri, grubun kullandığı müzik aletleri, yazdıkları mektuplar, uzun süredir depolarda, film stüdyolarında ve grup üyelerinin kişisel koleksiyonlarında bulunan objeler sergileniyor. Serginin detaylarını grubun efsanevi davulcusu Nick Mason ile görüntülü olarak konuştuk.

◊ “The Pink Floyd Exhibition: Their Mortal Remains”, büyüleyici bir sergi. İlk gördüğünüzde neler hissettiniz?
- Daha önce birkaç başka şehirde sergiledik ama Hollywood’un tamamen farklı bir havası var. Her şey biraz daha acayip. Kullanılacak kelime sanırım bu; “acayip”. Ve ben Hollywood’daki atmosferi çok sevdim.

◊ Sizin için sergide yer alan en değerli parça hangisi? Pink Floyd için değil, sizin için özel olanı soruyorum...
- Hokusai boyalı bateri seti. Yaklaşık 50 yıl önce yapıldı ve bence hâlâ dikkat çekici görünüyor. Boyası şahane ve fırsat buldukça o bateriyi kullanmaya meyilliyim. Muhtemelen favorim o bateri...


Yazının Devamını Oku

Oscar’ın şefi: Türkiye tatil için en iyi destinasyon

Şef Wolfgang Puck, tüm ünlü şeflerden önce “celebrity şef” kavramını yarattı. Restoranlar, kafeler, mutfak ürünleri ve televizyon şovlarından oluşan dünya çapında bir yeme-içme imparatorluğu kurdu. Oscar mutfağının da patronu olan şef Puck ile gastronominin en elit markalarından İstanbul Spago’da bir araya geldik. Mekanın deneyimli yöneticisi Deniz Zengin’in eğlence kültürünü gastronomiyle çok iyi dengelediğini belirten şef, ayrıca Türkiye’yi ve Türk insanını çok sevdiğini, buraya geldiği kadar kendi ülkesi Avusturya’ya gitmediğini söyledi.

◊ Şef, İstanbul sizin ikinci eviniz gibi sanırım. Sık sık ziyaret ediyorsunuz, değil mi?

- Evet, bu yıl Bodrum-Yalıkavak’ta tatil yaptım. Sonra D Maris’e gittim. Şimdi de İstanbul’dayım.

◊ Dünya yeme içme sektörünün en tepesindeki isimlerinden biri olarak, Türkiye’deki sektör hakkında neler düşünüyorsunuz? Demet Sabancı yakın dostunuz, kendisi Türkiye’nin gastronomi zenginliğini tanıtmak için çalışan biri. Demet Hanım’la işbirlikleriniz olacak mı?

Yazının Devamını Oku

Zombiler aramızda!

“The Walking Dead” dizisinin heyecanla beklenen son sezonu başladı. 24 bölümden oluşan 11’inci sezonun ilk 12 bölümü bu yıl, ikinci 12 bölümü 2022’de yayınlanacak. Dizinin başrol oyuncusu Norman Reedus ile görüntülü olarak konuştuk. Oyunculuğun yanı sıra fotoğraf sanatıyla uğraşan aktörün hatırı sayılır sayıda kitabı da var. Reedus, röportajımızda bu tutkularından da bahsetti.

◊ Covid’in yarattığı farklı dünyaya alıştınız mı?
- Daha zor... Ama bu dönemde bir prodüksiyon şirketi kurdum. Yaptığım bir sürü sanat işi var. Eğer işe dönseydim yapamayabilirdim. Pandemi sırasında bir roman yazdım. Eğer boş zamanım olmasaydı asla yapamayacağım bir sürü şey yaptım. Çabalarımı farklı şeylere yönlendirdim, çünkü TV şovu kesinlikle farklı bir dünya.

◊ Peki özel hayatınız nasıl adapte oldu salgına? Nişanlınız Diane Kruger da siz de iş için dünyayı geziyorsunuz. Dünyanın her yerinde projeler yapıyorsunuz. Salgın yüzünden hayatın durması sizi nasıl etkiledi?
- Ben Yeni Zelanda’daydım, Diane de Los Angeles’ta bir film üzerinde çalışıyordu. Onu ziyarete Los Angeles’a gittim. Bir ev kiralamıştık. Ben sadece 10 gün kalacaktım. Yeni Zelanda’dan kalkan o uçak, sabah 05.30’da Los Angeles’a iniyor. Eve gittim. Uykuluydum. Kızımın odasına gittim, onu uyandırdım. Kiraladığımız evin arka bahçesinde yürüdük. Dışarı baktık. Yemyeşil ve palmiye ağaçları olan bir bahçeydi. Kızım çimlerdeki bir kuşu işaret etti, birlikte yürüdük ve çimenlere oturduk. O an “Vay canına, bunu New York’ta yapamayız” dedim. Çünkü New York’ta pencereden bakarken “Bak, taksi. Bak, otobüs” deriz.Çimlerde otururken Diane yanımıza geldi. Bir pazar günüydü. Diane’e “Belki de Los Angeles’ta ev bakmalıyız. Güneşli havada güzel bir hayat var burada” dedim. Sonra hiç vakit kaybetmeden satılık levhası konulmuş bir eve gittik. Daha eve tam bakamadan Diane ayrılmak zorunda kaldı, çünkü senaryo okumaları vardı.
Ben kalıp baktım. Diane “Sonra konuşuruz” deyip gitti. İşteyken ona mesaj atıp “Evi aldım” dedim. İnanmadı tabii, “Neden bahsediyorsun?” dedi. “Toplantıda olduğun ve toplantıdayken hayır diyemediğin için evi aldım” dedim. Satın aldığım o ev, pandemi sırasında karantinada kaldığımız ev oldu. Günlerimiz bahçeden yaban mersini, çilek toplayarak geçti. Portakal ağacının altındaki toprakta oturup portakal yiyerek güne başladık. Oğlum Mingus doğduğunda sürekli çalışıyordum ve her fırsatta onu görmek için New York’a uçuyordum. Sürekli bir koşuşturmaca içindeydim.Kızımız doğduğunda ailemiz için bilinçli bir çaba gösterdik. Pandemi sırasında hiçbir yere gitmek zorunda kalmadık. Dürüst olmak gerekirse bu bizi birbirimize daha da bağladı. Los Angeles uçaklar uçmazken, her yer sakinken çok güzeldi. Şimdi her şey tekrar kaosa döndü.


Yazının Devamını Oku

Meksikalı bir kadın 54 yaşında süper kahramanı oynadı!

Geçen hafta 55 yaşına giren Salma Hayek, “Her zamankinden daha çok çalışıyorum” diyor. Başarılı oyuncuyla 50’li yaşlarında Marvel Sinematik Evreni’nde süper kahramanı oynamanın hissettirdiklerini, yeni projelerini ve çocukluk hayallerini görüntülü olarak konuştuk.

◊ Yıllar önce Altın Küre’de olimpik jimnastikçi Nadia Comăneci’yle tanıştığınızda nasıl heyecanlandığınızı duydum. Duygusal anlar yaşadığınız söylendi. Neden bu kadar etkilemişti sizi Nadia? Jimnastikçi olma hedefiniz vardı sanırım...
- Evet, çünkü Meksika’da bu sporun varlığından haberdar olmadığımız küçük bir kasabada yaşıyordum. Jimnastiği bilmiyordum. Kimse bilmiyordu. Bu sporu Nadia aracılığıyla keşfettim. Sonra kendi kendimi eğittim, çünkü yaşadığım yerde bu sporu öğretecek okul yoktu, öğretmen yoktu. Bir sonraki yaz babamı jimnastik öğrenmek için beni Mexico City’ye götürmesine ikna ettim ve elemelerde kabul edildim. Jimnastiğe gerçekten takıntılıydım. Mexico City’de sporcular için yapılmış yatılı okulda konaklama teklif ettiler. 9 yaşındaydım. Günde 6 saat egzersiz yapıp geri kalan zamanda okula devam etmem gerekecekti. Tamamen orada yaşamam gerekiyordu. Tüm hayatım antrenman ve okuldan ibaret olacaktı.
Orada ne yediğini ve nasıl yaşadığını her şeyi kontrol ediyorlardı. Okulun direktörü “Bu spor kızınızın vücuduna yakışıyor, kızınız şampiyon olimpiyatçı zihnine sahip” dedi ve babamı gerçekten ikna etmeye çalıştı. Babam reddetti, çünkü çocukluğumu yaşamayacaktım. Bu konuda babamı daha yeni affettim, çünkü çocukluk istemiyordum. Sadece bu sporu yapmak istiyordum. Nadia Comăneci olmasaydı jimnastiğe tutulmayacaktım. 9 yaşında kasabamı terk etmek için babamı ikna etmeyecektim. Ve sonra belki de hayalimi takip etmek, film dünyasının bir parçası olmak için ülkemi terk edemeyecektim.
Bir bakıma benim için çok şey ifade ediyor, çünkü o yaştaki tutkum zincirleme reaksiyona neden oldu. Konfor alanından çıkmam, umut etmem ve çok çalışmam için bana ilham verdi. Sadece hayal etmenin yetmeyeceğini, çok çalışmanın gerektiğini de öğretti.



◊ Son dönemlerde komedi de yapıyorsunuz. Seçtiğiniz projelere nasıl karar veriyorsunuz?

Yazının Devamını Oku

Şef Wolfgang Puck: Türkiye’nin yeme içme sektörü daha iyi pazarlanmalı

Dünyaca ünlü şef Wolfgang Puck ile İstanbul’da görüştüm.

Şöyle dedi:
“Türkiye’deki yeme içme sektörü dünyaya açılmak için daha iyi pazarlanmalı. Mesela bir örnek vereyim; kime ‘Tatillerde Türkiye’ye gidiyorum’ desem şaşkınlıkla karşılıyor. ‘Neden Türkiye’ye gidiyorsun, İtalya’ya gitsene’ diyorlar. ‘Hayır, ben Türkiye’yi seviyorum’ diyorum.”
Aynı fikirdeyim. Türkiye gastronomide dünyaya açılmak için daha iyi pazarlanmalı...
Şef Puck ayrıca “Genç şefler Türk mutfağını modernize etmeyi denesin. Yenilikleri takip etsinler. Türkiye’de birçok kişinin yemek seçiminde eski geleneksel tarzı sevdiğini biliyorum. Türk mutfağını yenilemek, modern dokunuşlar eklemek önemli” dedi.



Şef Puck bunları anlatırken aklıma Kaya Demirer geldi.

Yazının Devamını Oku

Steven Spielberg “yönetmenlik yaparken çal” dedi

İki Oscar’lı ünlü oyuncu Denzel Washington, tüm zamanların en büyük aktörlerinden biri kabul ediliyor. Washington ile görüntülü olarak görüştük, sinemanın en büyük aktörlerinden biri kabul edilmesi ve yönetmenlik deneyimi hakkında konuştuk. “Dünya üzerinde var olan bütün ödülleri kazandım ama mutluluğun ödüllerden gelmediğini öğrendim” diyen oyuncu, bildiklerini gençlerle paylaşmak istediğini de söyledi.

◊ New York Times, 21’inci yüzyılın en iyi aktörlerini sıraladı. Siz 1 numarada yer aldınız. Yeteneklerinizden bahsetmişler. Shakespeare de oynuyorsunuz, aksiyon, ağır dram, derin roller de... Her şeyi oynayabilme kabiliyetiniz var. Aynı zamanda yönetmenlik yapıyorsunuz. Bu tür makaleleri gördüğünüzde nasıl hissediyorsunuz? Hayatınızın bu aşamasında kendinizi nasıl görüyorsunuz?
- Kendimi yardım etmeye çalışan biri olarak görüyorum. Kendimi çözümün bir parçası olarak görüyorum, sorunun bir parçası olarak değil. Tanrı’nın verdiği yeteneklerimi en ufak bir şekilde bile olsa dünyayı daha iyi hale getirmek için kullanıyorum. Ve artık o yönde kullanabilmek için daha fazla fırsat görüyorum. Sırf yaptığım iş sayesinde olsa bile, insanların zihinlerini bir süreliğine dertlerinden uzaklaştırıyorum.
Annem yıllar önce “Adam ödül alır ama mükafatı Tanrı verir” demişti. Dünya üzerinde var olan bütün ödülleri kazandım ama mutluluğun ödüllerden gelmediğini öğrendim. The New York Times’a ve liste yapan herkese minnettarım. Ama gerçekten bunun için burada değilim.
Benimki, daha çok Tanrı’nın verdiği bir görev. Bu görev, yeteneklerimi en iyi şekilde kullanmak ve her fırsattan yararlanmak. Tanrı’nın işiyle ilgili olmak. Bildiklerimi ve yaşadıklarımı paylaşmak. İyi ya da kötü olsa da paylaşmak. Yeni nesil için profesyonel işimi anlatmak. Akıl hocası olmak. Sadece sahip olduğum şeyi kullanıp onunla yapabileceğimin en iyisini yapmak istiyorum.




Yazının Devamını Oku

MJ hayatı boyunca öldürüleceğini söyledi

29 Ağustos 1958 tarihinde doğan “popun kralı” Michael Jackson, hayatta olsaydı bugün 63 yaşına girecekti. Müzik efsanesi, yaşamı boyunca başarılarının yanı sıra hakkındaki skandal iddialarla da konuşuldu. O iddialar, hazırlanan belgesellerle ölümünden yıllar sonra yeniden gündeme oturdu. Jackson ailesinin üçüncü çocuğu, The Jackson 5’ın üyesi Tito Jackson’ın oğlu Taj Jackson, şimdilerde amcasının adını temize çıkarmak için savaşıyor. Taj Jackson ile Michael Jackson’ı, hakkındaki söylentileri ve ölümüyle ilgili şüphelerini konuştuk.

◊ Michael Jackson’la anılarınızla başlayalım mı? MJ ile ilişkiniz nasıldı?

- Beni bebekken kucağında tutup çektirdiği fotoğraflar var. Tüm hayatım boyunca yanımdaydı. Akıl hocası gibiydi. Bana nasıl iyi bir insan olunacağını öğreten, MJ’di. “Mesleğini iyilikler için kullanıyor musun?” diye sorardı. Kardeşlerimle birlikte ilk şarkımız İngiltere’de listelerin zirvesine çıktığında aradı. Tebrik etmek için aradığını düşündük ama aslında azarlamak için aramış. Çünkü hiçbir hastaneye yardım amaçlı gitmemiştik. Michael, “Gittiğim her şehirde çocuk hastanesini ziyaret ederim, bunu yapmak sizin de sorumluluğunuz” dedi. Haklıydı, çünkü biz onun yardımlarını izleyerek büyüdük.
O yüzden şimdi ona atılan iftiraları duymak benim için çok zor. MJ kendini savunmak için burada değil ve söylenenler gerçeklikten çok uzak. Onu tanıyan herkes nasıl biri olduğunu biliyor. Onunla büyümüş biri olarak benim için de en zor şey, onun hakkındaki tüm bu yalanları duymak. Bu çok sinir bozucu. Arkadaşları, ailesi, iş arkadaşları, eski çalışanları, hepsi MJ’in nasıl biri olduğunu söyledi. Ama bunlar asla su yüzüne çıkmıyor. Medya sadece skandallarla ve yalanlarla ilgileniyor. MJ insanların hayatlarını değiştirdi, onlara yardım etti. Ve yaptıkları için asla bir şey istemedi. Karşılığında bir şey istemeden birinin bu kadar iyi olabileceğine inanamadığımız bir toplumda yaşıyoruz. Ve bu korkunç bir şey...


Taj Jackson, görüntülü görüşmeye Los Angeles’tan bağlandı.

Yazının Devamını Oku

Neden Çırağan Sarayı?

Benim için çok özel...


1993’te Galatasaray-Manchester United maçı için İstanbul’a gelen Eric Cantona ile tanışmak, Çırağan Sarayı’ndaki stajyerlik günlerimin en unutulmaz anıydı...

Turizm ve otelcilik okuduğum sırada, yani 30 yıl önce, 17 yaşında stajyer olarak çalışmaya başladığım ilk işim...
İlk maaşım...
Sosyal medya, internet, akıllı telefonun olmadığı günlerde dünyaca ünlü misafirleriyle genç Barbaros’un gözlerini dünyaya açan, hayatımın akışını değiştiren bir pencereydi Çırağan Sarayı...
İstanbul için de çok özel bir yer...
Çünkü, Saray’ın güzelliği ve saygınlığı zamansız...

Yazının Devamını Oku

Dünyayı değiştirmeyi deneyeceğim

Ünlü oyuncu Sienna Miller, son olarak bağımsız yapım “Wander Darkly” için kamera karşısına geçti. Etkileyici performansıyla olumlu eleştiriler alan oyuncuyla görüntülü olarak konuştuk. Gönüllü yardım faaliyetlerinde de bulunan Miller, “Tek bir fark yaratabilirsem bile ne mutlu bana. Yapmak istediğim sadece böyle şeyler. Ve evet, dünyayı değiştirmeyi çok isterim” diyor.

◊ Güzel bir kariyeriniz var. Sizi doğru seçimler yapmaya neler yönlendiriyor?
- İçgüdüler. Sanırım başka bir şeye dayanarak seçim yapmıyorum ve karar vermiyorum. Aslında kumar oynuyorum. Sadece belli bir kesimin izlediği küçük bağımsız filmler yapıyorum. Harika işler yaptığınızda filminizi herkesin görmesi için arkasında para olmaması çok üzüyor.
Kariyerimde uzun bir yola çıktım. Oynamak istediğim türden kadınları oynuyorum. Görmek istediğim türden insanları canlandırıyorum. Onların hikayelerinin anlatılmasını istiyorum. Sanırım 80-90 yaşında hâlâ çalışacağım. Hedefim bu. Ve bana otantik gelen şeyleri yapmaya devam etmek istiyorum. En akıllı seçim gibi görünenleri değil.


◊ Afet ve hastalıklardan etkilenenlere yardım sağlayan International Medical Corps’un dünya çapında elçiliğini yapıyorsunuz. Dünyaya geri vermenin ve insanların hayatını değiştirmeye yardımcı olmanın sizin için anlamı nedir?

Yazının Devamını Oku

Gençler rollerini aşırı derecede ciddiye almasın

Anthony Hopkins, bu yıl nisan ayında düzenlenen 93’üncü Oscar Ödülleri’nde “The Father” filmindeki performansıyla “En iyi erkek oyuncu” seçildi. Oyuncu kategorisinde bu ödülü kazanan en yaşlı aktör olarak Oscar tarihine geçen 83 yaşındaki Hopkins, Los Angeles’tan görüntülü olarak Barbaros Tapan’ın sorularını yanıtladı. Genç oyunculara tavsiyelerde bulunan usta aktör, “Gençken çok iyi oyuncu olmak için zorlayabilirsiniz. Ben William Holden veya Robert Mitchum gibi harika adamların hayranıyım. Onlarda gördüğüm sadece rahat bırakmalarıydı. Gençler, bence aşırı derecede ciddiye almamaya çalışsınlar, inanın bu işleri daha kolay hale getiriyor. Rolün içinden geçsinler, diyalogların hakkını versinler ve sakin olsunlar” diye konuştu.

◊ Yoğun iş temposu olan bir aktörsünüz. Pandemiyle birlikte evlere kapanmak zorunda kalınca bu durumla nasıl başa çıktınız?

- Sadece kabullenip hayatıma devam etmeye karar verdim. Okudum, resim yaptım, piyano çaldım. Yapacak uğraşlarım vardı. Yaklaşık 5-6 yıldır durmaksızın çalışıyorum. Ağır projeler yaptım. Hiçbir şey yapmamak güzeldi...

◊ 83 yaşındasınız... Zihin ve beden arasındaki dengeyi sağlamak ve sağlığınızı korumak için nelere dikkat ediyorsunuz?

- Spor yapıyorum. Bir spor salonum var. Koşu bandım var. Biraz ağırlık çalışıyorum. Oldukça güçlüyüm. Güçlü ve kaslı biri olarak doğdum. Gallerli geçmişim yüzünden sanırım oldukça kaslıyım. Bu yüzden hâlâ egzersiz yapıyorum ve elimden geldiğince esnek kalmaya çalışıyorum.

BU KADAR UZUN YAŞADIĞIM İÇİN MİNNETTARIM

◊ Haftada kaç gün spor yapıyorsunuz?

- Haftanın 5 günü spor yapıyorum. Yorucu değil tabii... Çok okuyorum ve meditasyon yapıyorum. Ne zaman üzerime karanlık ruh halleri gelse neşeli kalmaya çalışıyorum. Pandemi mesela... Dünya daha önce de krizlerden geçti. Dünyanın bu yönünü kabul etmemek ve bu konuda duygusal konuşmak istemiyorum. Hayatımda başıma gelen ne varsa teşekkür ediyorum.

Yazının Devamını Oku