‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü?’ diye sordular

Ayakta alkışlıyorum Özlem Kaymaz’ı...Ne aldığı kupalar, ne Türkiye birincilikleri ne de Türkiye güzelliği... Oğlu Daniel için verdiği mücadele her şeyi ama her şeyi solda sıfır bırakır. Bence dudak uçuklatan bir hikâye. Aynı zamanda insana müthiş umut veriyor. Hepimizin içinde bu güç var. Öyle diyor Özlem. Ben artık aradan çekileyim, sizi Özlem’le baş başa bırakayım...

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular

Özlem Kaymaz... Sen bir kahramansın. Koşulsuz sevgiyi bize senden daha iyi kimse anlatamaz...

- Teşekkür ederim.

 Hadi en başa dönelim. Senin hikâyen ne? Nasıl bir ailede doğdun?

- Mutlu bir ailede. Bir kız kardeşim var. Dört kişilik çekirdek bir aile. Yazları Avşa Adası. Özgür bir çocukluk. Denizin, doğanın içinde büyüdüm. Kendinden iki boy büyük bisiklete binmeye çalışan, oynayan, koşturan, zıplayan bir çocuktum. Biraz da erkek Fatma’ydım. Bir ara baleye merak sardım, sonra saçlarımı kısacık kestirip yüzücü oldum. Haftada altı gün antrenman, sonra Türkiye şampiyonlukları. Yıllarca kırılmamış rekorlar kırdım.

 Vay be!

- Evet, spora yatkındım. Dört-beş sene yüzdükten sonra sörf girdi hayatıma. Bir sene sonra rüzgâr sörfünde Türkiye şampiyonu oldum. Arkasından 16 yaşındayken Hollanda’ya, Dünya Şampiyonası’na gittim.

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular

Türkiye güzelleri eskiden ülkeyi temsil ederdi

 Peki bu kadar spordan sonra Türkiye güzelliği işi ne alaka?

- (Gülüyor) Kel alaka değil mi? Dünya Şampiyonası’ndan dönünce, rahmetli Özal’ın elinden kupa alacaktım. 10 günlük şampiyonada virüs kapmışım, düşüp bayıldım. Bütün bağışıklık sistemimin çöktüğü ortaya çıktı. Profesyonel spor hayatım bitti. Yoksa ben olimpiyat takımındaki tek Türk yelkenci kızdım. İtalyan Lisesi’ndeki son senemi bunalım içinde geçirdim. Miss Turkey yarışmalarını düzenleyen rahmetli Özcan Sandıkçıoğlu aile dostumuzdu. “Hadi bu kızı yarışmaya sokalım!” dedi. Üzerinde Türkiye yazan bir yarışma ya, “Neden olmasın?” dedim.

 Türkiye güzeli olduğunda ne hissettin?

- Çok mutlu oldum tabii. Elime asa gibi bir şey vermişlerdi, hiç unutmam, ben onu kupa gibi kaldırıp salladım. Zannedersin bir spor müsabakası kazanmıştım. Diğer güzeller gibi elegan bir görüntüm de yoktu.

 Sonra nasıl bir süreç başladı?

- Ertesi gün vücut ölçülerime kadar her şey yazıldı çizildi. Bu da hoşuma gitmedi. Ama yine de ufak tefek defilelere çıkmaya başladım. Arzum Onan’la birlikte çok açılış, davet, bürokratik gezi yaptık. O yıllarda Türkiye güzelleri gerçekten ülkeyi temsil ediyordu.

 Ve 20’lerinin başında, beyaz atlı prens seni Hollanda’ya götürdü...

- Aynen öyle oldu!

 Nasıl tanıştınız peki?

- Elimi açıp dua etmiştim. “Beni kafamdaki pırıtılı tacım için değil, ben olduğum için sevecek bir aşk çıksın karşıma!” diye. Ve Hollandalı bir işadamı çıktı karşıma. İlk görüşte aşk!

 24 yaşında buralardan gittin, Hollanda’ya yerleştin. Her şeyi elinin tersiyle iterek...

- Aşkın büyüklüğünden ziyade,  elimde tuttuğum şeylere çok fazla değer vermeyişimle ilgili bence. Tüm o yaşadıklarımın ‘yalan bir dünya’ olduğunu bilinçaltım biliyordu herhalde. Özümde daha gerçek şeylere sahip çıkmak isteyen bir şeyler vardı. Sevdiğim adamın peşinden gittim. Başlangıçta peri masalı gibiydi her şey...

 Kızınız Tara doğdu...

- Anne olmaya bayıldım. Amsterdam da çocuk büyütmek için şahane bir yer. Al bebek arabanı ya da bisikletini, arkasına koy çocuğunu, parka git. Rüya gibi bir şehir. Çikolatadan gibi evler. Masalsı bir yaşam...

 İkinci bebeğin Daniel’e hamileliğin nasıl geçti?

- Yine sorunsuz geçti. Yaşım 28’di. Sigara içmiyoruz, içki kullanmıyoruz. Karı-koca gayet sağlıklıyız. Kimse bizi herhangi bir şeyle ilgili uyarmadı.

 Tüm kontrollerine gittin mi?

- Elbette. Hem Hollanda’da hem Türkiye’de. Ama doktorlar ultrasonda, hele benim gibi genç ve sağlıklıysan sadece belli parametrelere bakıyor. Meğer cenin genetik bir sendromla döllenmiş. Nager sendromuyla doğacakmış. El parmakları olmayan, alt çenesi gelişmemiş ve bir sürü organında sorun olan bir bebek gelişiyormuş karnımda.

 Siz ne zaman anladınız?

- Gebeliğin yedinci ayında. Neredeyse çenesi hiç olmadığı için ürettiğim suyu içemiyor. İçemediği için de vücut, rahimde su üretmeye devam ediyor. Ben de böyle, sanki ağzımın içine su hortumu sokmuşlar gibi günbe gün şişmeye başladım. Tabii inanılmaz bir ağrıya da sebep oluyordu. Ama bebeği sürekli kontrol ettikleri halde, bebeğin iki dudağının birbirinden çok ayrı olduğunu, çenesizliğini filan göremediler. Bu arada bu sendromda zekâ problemi yok. O yüzden baş çevresi, omurilik, kalp atışı, bunların hepsi normal. “Doğum için çok erken, sıkın dişinizi!” dediler.

 Sonra?

- 10 gün hastanede tuttular, sonra yolladılar. Eve geldiğimin ikinci gecesi, karnım patlama noktasındaydı. “Foşşşşş” diye suyum boşaldı. Apar topar hastaneye gittik.

 Aman Allahım...

- Daniel, gebeliğimin sekizinci ayında dünyaya geldi ama bir tuhaflık vardı. Ameliyathanede çıt çıkmıyordu! Bebek ağlaması bekliyorum, yok. Eşimin suratına bakıyorum. Bir dehşet ifadesi var yüzünde. Üniversitede iki kurs bitirmiştim, çat pat Hollandaca anlıyorum. “Başparmakları yok” diyor biri, “Çenesi yok” diyor diğeri, “Nefes almıyor. Pompayı ver” diyor bir öteki...

 Tam olarak hangi organlarında sorun vardı?

- Dil kökü, boğazını kapatmıştı. Geçiş yoktu yani akciğerlere. Bu da en önemli üç hayati fonksiyonu bloke ediyordu: Nefes alamıyordu, yemek yiyemiyordu ve ses çıkaramıyordu! Hiçbir hava geçişi olmadığı için doğduğu andan itibaren onu el pompasıyla hayatta tuttular.

 Sen peki n’apıyorsun bu arada?

- Bir terslik olduğunu hissediyorum ama nedir bilemiyorum. Gözyaşları içerisindeyim.

 Eşin bir şey diyor mu?

- Onun bir gecede şakakları beyazladı! Gerçekten de insanın saçları üzüntüden beyazlarmış, gördüm.

 Bu arada sen bebeğini hâlâ görmedin, değil mi?

- Hayır. Ne göreceğimi bilmediğim için de korkuyordum. Ya hilkat garibesi gibi bir şeyse? Hemşire geldi o sırada, dedi ki, “Bebeğinize burada yardım edemiyoruz. Bir üniversite hastanesine gitmesi gerekiyor. Ama gitmeden onunla tanışmanız ve vedalaşmanız gerekiyor. Yolda kaybetme riskimiz çok büyük!” Ben bu cümleyi duyunca kendimi kaybettim. Tarif edemeyeceğim kadar büyük acı yaşadım. O benim yavrum, canım. Hem görmek istiyorum. Hem görmeye korkuyorum, korktuğum için kendimden utanıyorum. Sonra şöyle bir cümle duydum: “Sadece üç saniyeniz var tanışmak için.”

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular
Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Daniel’in ambulansta iki kez kalbi durdu

 Ay çok fena...

- Baktım, bir adam kuvözün içerisine elini sokmuş, pompayla bebeğimi hayatta tutuyor. Bir eli yorulunca, öbür elle devam ediyor. Dedi ki, “Kuvözden çıkaracağız, üç saniye kadar pompayı çekeceğiz. Yüzünü görüp tanışın ve vedalaşın!” Dünya güzeli bir bebek, bembeyaz tenli, yuvarlak kafalı, minicik bir şey! Hiç öyle hilkat garibesi gibi değil. Melek yüzlü bir şey. Acıdan çok ümit doldu içime.

 Sonra?

- Ambulansla hastaneye gitti, arkasından da biz. İki kez kalbi durmuş yolda. Hâlâ el pompasıyla yaşatıyorlardı. Doktorlar dedi ki, “Her şeyi denedik, olmuyor. Tek bir şans var. Bir aparat yerleştireceğiz boğazına, o zaman nefes direkt akciğerlerine ulaşacak!” Ama o takılan aparatın içindeki deliğin çapı da bir milimmiş. Onun içinden geçen havayla hayata tutunacak.

 Çok zor şey değil mi bu?

- Hem de nasıl! Tükürük orada biriktiği anda tıkanıyor. Eğer aspire etmezsen, 1.5 dakikada spastizme, üç dakikada da ölüme sürüklüyor. Her seferinde biriken tükürüğü aletlerle çekmemiz gerekiyor. O yüzden dediler ki, “Bu aparatı takabiliriz ama çok zor bir hayatı olur. Sadece onun değil, sizin de... Ya da hiç takmayabiliriz!”

 O ne demek?

- Türkçesi, bize soruyorlar: “Yaşasın mı? Ölsün mü? Zaten kalbi defalarca durdu. Bu gece de durabilir. Kalbi durursa masajla hayatta tutalım mı, yoksa bırakalım gitsin mi?” Bunu sormakla yükümlülermiş.

 Ne dediniz?

- Ben “Tabii ki devam!” dedim. Allah’ın verdiği canı almak, “Bırakın ölsün!” demek bana düşmez. Eşimse farklı bir kültürden geliyor. O “Bırakın” dedi, “Kalbi durursa, yapmayın masaj!” Ama kötü niyetle bunu söylemedi. Erkekler daha radikal yaklaşabiliyorlar. Yargılamamaya çalıştım eşimi. Ama neyse ki anneyi dinlediler.

Bebeğimi her gece başka insanların eline bırakıyordum, “Umarım iyi bakarlar!” diyordum. Sabah gittiğimde, “İnşallah yaşarken bulurum!” diye dua ediyordum.

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular

365 gün yoğun bakımda kaldı

 Sonradan iyi bir baba oldu mu?

- Çoook. Avrupalı bir adamdan söz ediyoruz. Çok genç yaşta gömleğini ütüleyip yemeğini pişiren, yalnız yaşamasını bilen biri. O yüzden böyle bir babalığın da üstesinden geldi. Belki de hastanedeki yanlış tepkisiyle yüzleşip bu kadar iyi bir baba oldu.

 Peki devam kararının bir ömür mücadele anlamına geldiğini biliyor muydun?

- Hayır. Hiçbir fikrim yoktu. Gerçekten de çok büyük bir mücadeleydi. Bebeğin dünyayla ilk iletişimi ağlamaktır. Karnı acıktığında, altı kirlendiğinde, her şeyde... Bizde o yoktu. Yardım çağırma şansı yoktu. Zaten ilk 365 gece yoğun bakımda kaldı.

 Şaka mı bu?

- Doğduğu andan itibaren eve getirilemeyen bir bebek. Her gece başka insanların eline bırakıyordum, “Umarım ona iyi bakarlar!” diyordum. Sabah gittiğimde, “İnşallah yaşarken bulurum!” diye dua ediyordum. Bir yıl sonra eve geldiğinde, hâlâ pamuk ipliğine bağlı bir yaşamdı. Ses yok. Sürekli bakıma muhtaç.

 Nasıl besleniyordu?

- Göbekten. Yemeği pompayla veriyorduk. Altı yıl yarasa gibi yaşadım. Bu arada ameliyatlar da devam ediyordu. İki yaşında, üç yaşında, beş yaşında... Çok çok ağır ameliyatlar... 42 kez narkoz altı var! Bunlardan 16-17 tanesi çene uzatma ameliyatları. Her ameliyat dört ay sürüyordu. Yani ameliyata girip çıkmıyorsun, çiviler takılıyor. Her gün yarım milim döndürülüyor. Cildi yırtarak, o çene uzatılmaya çalışılıyor. Üç ay kıkırdağın kemikleşme süresi var. Dört ay boyunca yüzündeki o aparatla yaşıyordu.

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular

Kızım çocukluğunu hediye etti kardeşine

 O da nasıl acı çekmiştir...

- Çok. Sabah-akşam alkolle temizlenmesi gerekiyordu. Pamuk Prenses, Tom&Jerry maskeleri takarak yapıyordum ki anneyi, kendine acı veren biri gibi hissetmesin.

 Bu gücü nereden buldun peki? Sen de 28 yaşındasın o zaman sonuçta. Hiç yıldığın, kendini yenik hissettiğin zamanlar olmadı mı?

- Olmaz mı? Kaç kez... Sözünü ettiğim bütün bu ameliyatlar başarısız geçti. Bir türlü o aparattan kurtulamadık. Her seferinde endoskopiye girdi, “Maalesef, nefes yolu yine açılmamış!” dendi. Birkaç kere çaresizlikten kendimi yere attım. Bu arada bütün bu ameliyatlar Hollanda hastanelerinde yapıldı. Hollanda vatandaşı olduğumuz için ücretsiz. Ama baktık olmuyor, başka ülkeleri araştırmaya başladık. Uzatma işlemini bulan doktor New York’ta çalışıyordu. 2007’nin Şubat’ında New York’a doğru yola çıktık ve üç yıl New York’ta yaşadık anne-oğul.

 Kızın Tara peki?

- Tara, hikâyenin esas kahramanı. Bence kardeşine kendi çocukluğunu hediye etti. Müthiş bir kızım var. Onunla gurur duyuyorum. Bütün çocuklarımla duyuyorum. Eşim ve Tara Amsterdam’da kaldı.

 Ne dedi Amerikalı doktor peki?

- “Çeneye daha sağlam bir kemik koyup öyle uzatmaya başlamamız lazım!” dedi. Kalçadan kemik aldılar, çenenin iki tarafına, iki ayrı ameliyatla yerleştirdiler. Onlar orada kaynadı, sertleşti. Bütün bunlar üç yıl sürdü. Sonunda dil kökünü öne çekmeyi başardılar ve nefes yolu açıldı!

 Sonra birden konuşmaya mı başladı?

- Yok, birden değil. Hiçbir şey birden olmuyor. Daniel’in nefesi içeri alıp sesi çıkarma eylemi bizden farklı zaten. Ve sesinin desibeli çok düşük. Bugün hâlâ bağıramaz. Sesinin çok çıkması mümkün değil, telaffuzu da bozuk. Çene kıpırdamıyor, çenenin içi hâlâ darmaduman. Bizim gibi bir anatomisi yok. Ama yine de bugün üç lisanı konuşuyor. En anlaşılırı da Türkçe. Çünkü Türkçe, ağzın çok ön kısmında konuşulan bir dil. Hollandaca çok gırtlakta, daha zor anlaşılıyor.

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular

‘Wonder’daki hikâye, bizim hikâyemiz

 Sonra peki?

- Hayati tehlike ortadan kalktı! Yavaş yavaş zombi hayatımdan çıkmaya başladım. New York’tan evimize döndük.

 Yedi yıl normal yemek yiyemedi değil mi?

- Daniel bugün 16 yaşında ve daha hiç normal yemek yemedi! Bugün normal yiyebildiği şeyler limonlu buzlu çay, içinde pütürü olmayan yoğurt ya da dondurma. Nusret’in patatesini yalıyor falan gibi komik şeylerimiz var. Daha çok yalamak ve emmek. Ama dünyanın en komplekssiz çocuğu bizimki.

 Nasıl bu kadar kendine güvenli bir çocuk yetiştirebildiniz peki?

- Ona duyduğumuz tamamıyla koşulsuz sevgi. “Anneler koşulsuz sever” diye halk arasında bir laf var ama anneler bile koşul koyuyor. Çocuğun altı aylıkken halının üstünde oynuyor, ismiyle sesleniyorsun, o zaman bile bir beklentin var, çocuğun dönüp bakması. Bizde o bile yoktu. Yüzde 40-60 arası duyma kaybı var Daniel’in. Zaten sesi de çıkmıyordu. O kadar beklentisiz büyüttük ki. Sadece sevdik. Ne yaparsa yapsın başımızın üzerine! Çocuk kendinden hiçbir şey beklenmediğini ve ne yaparsa çok büyük sevinç yaşandığını görünce, sanki ayaklarından yeryüzüne kökler salarak, öyle bir güvenle büyüdü ki... Kızım dünya güzeli ama çenesinin kenarında   bir ben var diye ağlardı okuld  n gelince. Daniel ise Brad Pitt’miş gibi dolaşıyor ortalıkta. “Bu yakışıklılığa kavuşabilmek için 17 kez ameliyat oldum biliyor musunuz!” diyor.

 Sonuca ulaştınız mı peki?

- Yok ki öyle şey. Mücadeleye hep devam. Önümüzde bu ameliyatlardan bir tane daha var. Eylülde bir çene uzatma ameliyatı daha olacak. Ama tabii ki şu ana kadar yaşadıklarımızın bir başarı hikâyesi olduğunu düşünüyorum. Koşulsuz sevginin ve tüm ailenin ekip çalışmasının Daniel’i bugünlere taşıdığına inanıyorum. ‘Wonder’ (Mucize) diye bir kitap var, hatta filme de çekildi, Julia Roberts oynadı. O hikâye, bizim hikâyemiz. Filmdeki de aynı sendrom, yaşadıklarımız da bire bir aynı.

 Bir çocuk daha yaptın sonra...

- Evet ama üçüncü bebek sürpriz olarak geldi. Hamile olduğumu öğrendiğim gün, Daniel ile Amerika’ya doğru yola çıkıyorduk. Aynı sendromla bir çocuk daha doğma riski yüzde 50’ydi. Çok yüksekti. Ama bunu beşinci aydan önce anlayabilmenin yolu yoktu. Yine de kürtaj olmadım, kıyamadım bebeğe. Allah’tan Dante son derece sağlıklı doğdu.

 Üç çocuğun da senin gücün mü?

- Hem de nasıl! Onlar benim kanatlarım, onlarla uçabiliyorum.

 Şimdi ne durumdasınız?

- Eşimle Dante iki buçuk yaşındayken boşandık. “Daniel yüzünden mi boşadınız?” diyorlar, hayır, Daniel yüzünden bu kadar uzun evli kaldık. Çocukların üçü de beş yıl benimle Türkiye’de yaşadı. Şimdi Tara’nın üniversite yaşı geldiği için Hollanda’ya döndü. Daniel de 15 oldu, baba enerjisine ihtiyacı vardı. O da şu anda Hollanda’da yaşıyor. Biz Dante’yle buradayız. Ama aramız iki buçuk saat, çocuklar sık sık gelip gidiyor.

 Biz bu hikâyeden nasıl bir sonuç çıkarıyoruz?

- Koşulsuz sevgi ve aile bireyleri arasındaki o kuvvetli güç sayesinde üstesinden gelinmeyecek hiçbir şey yok! Hepimizin içinde bu güç var. Bu yaşadıklarımla şimdi ben başkalarına ilham olmak istiyorum. Bizim hikâyemiz onlara da ümit versin istiyorum...

‘Yaşatalım mı bırakalım ölsün mü’ diye sordular

FİKRET'LE BİZE MUTLULUKLAR DİLİYORUM

Şimdi hayatının nasıl bir dönemindesin?

- Daniel’in doğduğu gün ‘pause’ düğmesine bastım. Hayatımı durdurdum yani. Ve geçen sene yılbaşı gecesi, o düğmeden parmağımı kaldırdım. Şimdi benim zamanım. Tekrar ‘Play’ tuşuna basıyorum, hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum. Böyle bir hissiyat içindeyim.

 Fikret Orman’la nasıl bir aşk yaşıyorsunuz?

- Çok keyifli...

 Nasıl tanıştınız?

- ‘Pause’ düğmesinden parmağımı çekmeye karar verince aşk da kendiliğinden geldi. Niyetle alakalı bir şey.

 İlişkiniz gizli de değil, açık açık yaşıyorsunuz...

- Tabii. Saklanacak bir durum yok ki. Aynı zamanlarda boşanmış iki bekâr insanız. Çocuklarıyla hayat yaşayan iki yetişkiniz. Birisi öyle bir şey kaleme almış, “Bakalım bu sefer saklayacak mı?” falan diye, ben hiçbir zaman saklamadım ki. Fikret de hiçbir şey saklamamış. Ama Türkiye’de yaşıyoruz, klavye arkasına oturup canının istediğini yazan çok insan var. Çok büyük bir camiayı temsil ediyor Fikret. Ben de kendimce belli bir şeye sahibim. Ben bize mutluluklar diliyorum. Bence güzel takım olduk. Tamamladık birbirimizi.

 Evlenecek misiniz?

- Ben aile hayatını seviyorum.

 Ne demek bu? Evleneceksiniz yani...

- Çok seviyorum aile hayatını. “Evleneceğiz” demiyorum ama aile benim için çok kutsal bir şey. Dünyanın en güzel şeyi aile olmak. Bana “Bir daha evlenmezsiniz değil mi?” diye soruyorlar. Niye? Benim evlilikten dilim filan yanmadı ki...

 Peki eski eş?

- Evlenmedi ama tekrar baba oldu. Bir bebeğimiz daha var iki buçuk aylık.

 Belki sen de bir tane daha yaparsın...

- Hiç belli olmaz. Hayat o kadar enteresan ki, bana bundan dört ay önce, bu ilişkiyi yaşayacağımı söyleseler, “Yaa yürü git!” derdim. Bilemiyorsun ki, hayat sürprizlerle dolu. Her şey insana dair...

 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku