GeriAyşe ARMAN Sır, tek kişiliktir Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır Üç kişi kalabalıktır!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sır, tek kişiliktir Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır Üç kişi kalabalıktır!

Eğer entrikalara, komplolara, siyasetin görünmeyen yüzüne ve derin siyasi ilişkilere meraklıysanız hiç durmayın! Atlayın Murat Yetkin’in kitabının içine. ‘Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı.’ Tam size göre. Kafayı yersiniz, o kadar iyi!

“Vay be, vay be!” diye diye okursunuz. Çok sıkı bir kitap ve bir polisiye roman temposunda okuyorsunuz.

Tek fark: Okuduğunuz her şey gerçek.

Dünyayı ve Türkiye’yi ilgilendiren 10 büyük olayın görünmeyen yüzünde yaşananlar…

Hürriyet Daily News Yayın Yönetmeni Murat Yetkin’in üçüncü kitabı. Altı ayda yazmış. Pardon, 30 yıl artı 6 ayda. Üretken, çalışkan, objektif, bilgiye dayalı gazetecilik yapan biri. Siyasi analizleriyle ünlü. Mesafeli durmasına karşın samimi. Ve bir siyaset gazetecisinden beklenmeyecek kadar iyi dans ediyor. Bu kitapta da, “Komplo teorilerine inanmamakta ama komplo teorisiz de kalmamakta fayda var!” diyor.

2Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

 

Tebrikler! Müthiş bir kitap bu. “Komplo teorileri gerçek mi yani?!” dedirten, insanı hayretlere düşüren, pek çok şeyi sorgulamamıza sebep olan bir kitap. Nereden esti ‘Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’?

- Ben kendimi bildim bileli siyasi tarih okuyorum, askeri tarih, espiyonaj tarihi, 30 yıl olmuştur. Haliyle belli bir bilgi bir birikimi oluştu.

Onları paylaşma ihtiyacı mı?

- Muhtemelen.

Sen bir sürü de casusluk romanı okumuşsundur…

- (Gülüyor) Hem de nasıl! Casusluk dünyasıyla ilk tanışmam Frederick Forsyth’ın ‘Çakal’ romanıyla oldu. Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle’e yönelik bir suikast girişimini anlatıyordu. İçimdeki siyasi polisiye merakını ilk depreştiren ise, Kemal Tahir’in Atatürk’e düzenlenen İzmir Suikastı davası üzerine yazdığı ‘Kurt Kanunu’ydu. Sonra Mario Simmel’in ‘Papaz Her Zaman Pilav Yemez’i, yine Forsyth’ın, ‘Odessa Dosyası’. 

Peki ya James Bondlar?

- Tabii onlar da var! Önceleri macera film kategorisinde değerlendiriyordum. Ama ne zaman ki, Sean Connery, Roger Moore, Pierce Brosnan ve şimdilerde Daniel Craig’in canlandırdığı Bond’un, Ian Fleming’in can verdiği bir karakter olduğunu öğrendim, benim için işin boyutu değişti.

Nasıl yani?

- E çünkü James Bond’ların yazarı Ian Fleming, İngiliz gizli servisi için çalışan kurt bir istihbaratçı. Bunu ben yıllar sonra öğrendim. Defalarca İstanbul’a görevli olarak gelip gidiyor. Mesela Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden birinde, 6-7 Eylül olaylarında, ilginçtir İstanbul’da. Yani o çok meşhur Bond serisi, sıkı bir istihbaratçı tarafından kaleme alınıyor! Sonradan başka önemli casusiye yazarlarının bazılarının da eski istihbaratçılar olduğunu öğrendim.

İyi de bu ne anlama geliyor?

- Casusluk romanlarının ve o filmlerin, gerçek hayattaki entrikaların, komploların belki onda birinin estetize edilmiş hali olduğu anlamına geliyor! Buzdağının görünen kısmının, süslenerek buzdağının kendisi olarak gösterilmesi…

Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

Vayyyy!

- Benim kitabı yazmak istememin sebeplerinden biri de bu: Komplo teorilerine inanmamakta ama komplo teorisiz de kalmamakta fayda var! Aykırı düşünceler, kendimizi onlara kaptırmadıkça zihin açar, başka türlü düşünmemizi, yeni açılar aramamızı sağlar.

Bizim yaşadığımız coğrafyanın da komplosu hiç eksik olmuyor hani…

- Evet, stratejik planlaması, bir başka deyişle entrikası, komplosu bol. Tüm bunları anlatıyorum kitapta. ABD Irak’ı işgale 2003’te başladı ama bunun planlamasının 96-97’de başladığına dair elimizde bilgiler var mesela. 97-98’de ABD Başkanı Bill Clinton’ken diyorlar ki, “Biz Irak’a gireceğiz karadan, sizin de yardımınıza ihtiyacımız olabilir.” Daha Bush yok ortada, düşün. Ve yıllar sonra dediklerini yapıyorlar. Öbür taraftan baktığında, mesela El Kaide’nin 11 Eylül eyleminin önerisi Usame bin Ladin’e 1996’da sunulmuş ve 1999’dan itibaren planlaması başlamış.

Yani ‘stratejik planlama’ diye bir şey gerçekten var!

- Evet öyle. Ama biz içinden çıkamadığımız bazı şeyleri, ‘komplo teorisi!’ deyip ciddiye almıyoruz. Halbuki zaman geçip belgeler ve itirafçılar ortaya çıktıkça, anılar yazıldıkça, çıplak gerçek de ortaya çıkıyor.

Peki neden ‘Meraklısı İçin Entrikalar’ diyorsun?

- E çünkü meraklısı olmayan okumasa da olur. Başımıza tüm bunlar neden geldi, kimin yüzünden geldi, ne oldu, kim, ne zaman, ne yaptı… Öğrenmek isteyen okusun.

Sen niye kafayı taktın?

- Çünkü ben siyaset gazetecisiyim, siyaseti anlamaya çalışan biriyim! Siyasetin iki yüzü var: Biri görünen yüzü. Yasal siyaset, parlamento, konferanslar, genel kurullar, oylamalar, evet-hayırlar. Ama bir de görünmeyen yüzü var ki, o, kapalı kapılar ardında süren bir şey. Orada insanların yasalarla, kurallarla alâkası yok. Ne gerekiyorsa onu yapıyorlar. Çalmak mı gerekiyor, çalıyorlar. Öldürmek mi gerekiyor, öldürüyorlar. Ben de siyaset gazetecisi olduğum için siyasetin nasıl döndüğünü merak ediyorum. O yüzden sadece görünen değil, görünmeyen yüzüyle de ilgiliyim. Bu kitap görünmeyen yüzünü anlatıyor.

İşin bir de şahsi merak boyutu yok mu?

- Olmaz mı? Zaten insanın başına ne geliyorsa meraktan gelmiyor mu? Ben makine mühendisiyim. ODTÜ’de makine okudum. Herhangi bir yerde değil, zor bir okulda okudum. Niye makine mühendisliği yapmıyorum? Merakımdan yahu! Hakikaten merak ediyorum. O yüzden gazeteci oldum.

 

30 YIL ARTI ALTI AYDA YAZDIM

Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

Kitabın her satırdan bilgi fışkırıyor, çok zorlandın mı yazarken?

- Zaman açısından evet. Çünkü bir yandan Hürriyet Daily News Gazetesi’ni çıkarıyorum ve günde iki yazı yazıyorum. Bunlardan kalan zamanda da Türkiye’nin mevcut haliyle uğraşıyoruz ki, biz Danimarka’da gazetecilik yapmıyoruz malum. O yüzden vakit açısından zorlandım. Altı ayda filan yazdım.

E yine de çok kısa bir süre! Picasso’nun “40 yıl artı beş dakika” demesi gibi, seninki de “30 yıl artı altı ay” mı?

- Aynen öyle! Hiç fena olmayan bir kütüphanem var. Bir de tabii 30 küsur senelik gazetecilik tecrübem. Bu kitap için pek çok kişiyle konuştum. Kitaptaki bölümlerden birinde, Türkiye’nin en belalı yıllarında görev yapmış bir CIA ajanı, Ruzi Nazar anlatılıyor. Nazar, Türkiye’de iki askeri darbe olmuşken, CIA’in 10-11 yıl boyunca, Ankara merkezli Orta Asya-Kafkas operasyonlarını yönetmiş adam. Şimdi vefat etti. Ben görüştüğümde, Amerika’da tamamen üst düzey devlet memurlarına ayrılmış bir sitede oturuyordu. Kapı komşusu eski genelkurmay başkanıydı. Bazı şeylere, “Canım komplodur, sen de nereden uyduruyorsun!” demeden bir durmak lazım. 12 Eylül darbesi sırasında CIA’in başkanı olan Stansfield Turner’la da görüştüm. Onunla ‘siyasi İslam’ı konuştuk, neden giriştiniz bu işe filan, hepsi var kitapta.

 

BİZ BÜYÜK GEVEZELERiZ!

Senin kişiliğin casus olmaya yatkın mı?

- Hayır değil, çünkü ben gazeteciyim.

İstihbaratçılarla gazetecileri birleştiren şeyler var mı?

- Evet, çünkü istihbaratçılar da, biz de aslında altı tane soruya cevap arıyoruz. 5N 1K’ya yani. Ama biz gazeteciler, bir de yedinci soruyu soruyoruz. Her gazetecinin de aklında başka bir yedinci soru var. O soruyla haberi anlamlandırıyoruz, gelen istihbaratı bilgiye çeviriyoruz. Onlar da yapıyor bunu, biz de. Aslında diplomatlar da bunu yapıyor. Ama diplomatın derdi ne? Alıyor bu bilgiyi, hükümetine sunuyor. Biz n’apıyoruz? Elimize gelen bilgilerin tamamını olabildiği kadar çok insana bağıra çağıra yaymaya çalışıyoruz. Yazıyoruz, televizyonlarda söylüyoruz, biz büyük gevezeleriz. Söylemek istiyoruz çünkü egosantrik bir yanımız da var. “Herkes benden duysun, bizden duysun!” istiyoruz. Ama istihbaratçı sadece bir kişiye söylüyor. Üstüne. O üstü de gidiyor, doğrudan siyasi otorite kimse ona söylüyor.

 

 

ENTRİKALARIN ÇUVALLAMIŞ OLMASI PLANLANMADIĞI ANLAMINA GELMEZ

Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

Ben gerçeği aramanın peşindeyim. Hiçbir şeyi, komplo teorisi diye reddetmem! Ama kanıtlanmamış bir şeyin de peşine düşmem. Bu kitapta yazan her şey, olmuş yaşanmış  gerçekler.

Siyasi tarih, evdeki hesapların çarşıya uymamasının tarihidir. Yani 10 tane hesap yaparsın, bir tanesi tutar. Tarih de başarılı olanı, tutanı yazar. Başarısız olanla niye uğraşsın? Ama benzer bazı komploların, entrikaların çuvallamış olması, onların yapılmadığı anlamına gelmiyor.

 

 

BÜYÜK ORTADOĞU VE AFRİKA PROJESİ BÜYÜK BİR FİYASKODUR

Dünyanın her tarafında komplo ve entrika merakı var mı?

- Var, dünyanın her tarafında var. Komplo teorisi dediğin zaman, biraz da işin efsane kısmına kayıyorsun. Gerçek olması gerekmiyor, inandırıcılığı olan her palavra da komplo teorisi olabilir.

Peki Büyük Ortadoğu ve Afrika Projesi komplo teorisi mi mesela?

- Ben bu projeyi ortaya atan adamı gittim Washington’da buldum. Görevdeydi. Ulusal güvenlik danışmanının yardımcısıydı. Onunla uzun uzun konuştum. O önermişti bu Büyük Ortadoğu ve Afrika Projesi’ni ama tutmadı. Büyük bir fiyaskodur. Biz de şu an olmamasının sonuçlarını yaşıyoruz.

Peki biz mesela, her şeyin altında Amerika parmağı arıyoruz? Bu nedir?

Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

- Bu kitapta mesela, Amerika’nın değil de, KGB’nin Türkiye’nin başına en büyük belalardan birini nasıl açtığını okuyacağız. Silahlı Ermeni örgütlerinin, vesairenin yaptığı eylemlerden aslında Amerikan istihbaratının değil de, Rus istihbaratının sorumlu olduğunun kanıtlarıyla okuyacağız.

Peki ya meşhur ‘üst akıl’? Gerçekten ‘üst akıl’ların ilgisini cezbedecek bir jeopolitik önemimiz var mı? Yoksa kendimizi fazla mı önemsiyoruz?

- Kendimizi fazlasıyla önemsiyoruz ama azımsamamak da lazım. “Danimarka değiliz” diyoruz ya, Danimarka’nın komşuları Almanya, Norveç, İsveç. Bizimkilere bakarsak, şu anda en zararsız komşumuz Bulgaristan. Bulgaristan’la de ‘89 yılında ne yaşadık? Benim dedemin kardeşi, Belene kampının kapısında öldü ‘89’da. İsminin değiştirilmesini reddettiği için. Hüseyin’di ismi, Hristo yapmak istediler, reddetti. Kalbinde pil vardı zaten, kapıda vefat etti. 

Üzücü hikâyeymiş. Allah rahmet eylesin… Sence üst akıl diye bir şey yok mu peki?

- Bence yok. Ne var biliyor musun? Projeler var. Bir şeyi yapmak için stratejiler geliştiren siyasi iktidarlar var. Amerika diyoruz ama tek bir Amerika mı var? Obama döneminin Amerikası’yla, Trump döneminin Amerikası bir mi? Şimdi görüyoruz ki, Amerika’nın içinde de birden fazla Amerika var. Hepsi de birbiriyle çatışıyor. Ben belirli dönemlerde, belli çıkar gruplarının kendi amaçları uğruna, belli planları yaptığından söz ediyorum kitapta. Hem de belgelerle. Ve bunlar komplo teorisi değil, basbayağı gerçek!

6-7 EYLÜL’DE İSTANBUL’DA BİR İNGİLİZ AJAN

6-7 Eylül 1955 diye bir facia var Türkiye’de. Tesadüfe bak ki, o sırada bir polis kongresi var ve o polis kongresinde basın müşaviri kılığına girmiş bir İngiliz ajanı var! Dünya onun ağzından, onun kalemiyle duyuyor 6-7 Eylül’de ne olduğunu. Bir bakıyoruz, o kişi bir süre sonra James Bond romanlarının yazarı Ian Fleming olarak karşımıza çıkıyor!

 

İFADE ÖZGÜRLÜ YOKSA İYİ CASUSLUK ROMANLARI DA YOK

Kitapta okuyacağınız olayların neredeyse tamamının ya hedefi ya sahnesi ya da aktörü Türkiye. Ama bizde Ahmet Ümit dışında, polisiye ve casusluk edebiyatı pek yaygın değil. İsveç’ten çok güzel romanlar çıkıyor da bizden çıkmıyor. Neden? Ben bütün bunları biraz da ifade özgürlüğünün sınırlarına bağlıyorum. Bazı şeyleri söyleyemiyoruz. Rusya’da da, KGB diye dünyayı sarsan bir casusluk örgütü vardı değil mi? Peki ne zaman casusiyeler yazılmaya başladı? Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra.

 

 

BENİM DE DEHŞETE  KAPILDIĞIM ANLAR OLDU

Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

Yazdıkların, bir casusluk romanının içeriğine ve temposuna çok yakın. Yazarken kendini polisiye yazarı gibi hissettin mi?

- Yok hayır, ben gazeteci gibi yazdım. Okuyanlar, yazdığım bazı şeylerin hayal ürünü olduğunu düşünebilir. Olayların ve kişilerin cazibesinden öyle bir tempo çıkıyor ama hepsi gerçek.

Sendeki ‘gideni ve gelecek olanı anlayabilme’ kabiliyeti ne ölçüde?

- Bu, Nazım Hikmet’in bir tanımı. Bu kadar süre gazetecilik yapınca haliyle gelişiyor ama benim bile dehşete kapıldığım anlar oluyor!

 

 

ALİYEV’İ TÜRKİYE’YE  KAÇIRACAK UÇAK PİSTTE BEKLİYORDU

Şöyle yanlış bir algı var: “Bütün dünya altımızı oyuyor, bizi bölmeye çalışıyor! ” Hayır, her gizli servis, kendi hükümetinin çıkarları doğrultusunda kendisine verilen görevi yapıyor. Haydar Aliyev, yıllarca KGB’nin çok önemli bir adamıydı. Ve Sovyetler Birliği’nin Polit Büro denilen en yüksek karar organı, sadece 12 kişilikti. Buna Müslüman bir ülkeden giden tek kişi de oydu. Kitaptaki bölümlerden birinin başlığı: “Aliyev’i Türkiye’ye kaçıracak uçak, pistin başında bekliyordu!” Türkiye’ye kaçma planı yapıtı. Neden yaptı, hangi koşullarda yaptı, hepsi var kitapta! Dünya, göründüğünden çok daha çetrefilli bir yapı.

 

GERÇEK HAYATTA SON YOK SÜREKLİLİK VAR

Kitapta anlatılan 10 olay, uluslararası boyutları olan ve Türkiye açısından ‘kadersel’ denilebilecek olaylar. Dikkat çeken bir nokta, bu entrikaların asla aydınlanamaması! Romanlarda her şeyin açıklığa kavuştuğu son, gerçek hayatta yok mu?

- Doğru, gerçek hayatta bir final yok, daha çok süreklilik var. Biri bittiği zaman, diğeri başlıyor. Siyasetin görünen yüzünde, işin somutlandığı nokta nedir? Mesela oylamalar, mesela referandum. Cumhurbaşkanının yetkisi artırılsın mı, artırılmasın mı? Neticeyi alırsın, her şey biter. Oysa siyasetin görünmeyen yüzünde, bir proje başarılı olmadı mı, hemen başka projeye geçilir. Kitapta verdiğim bir örnek var. 80’lerin sonu 90’ların başında Yunanistan, PKK eylemlerini Türkiye’yi zayıflatmak için kullanmaya başladığı zaman, bizim istihbaratımız Yunanistan’ın Arnavutluk sınırında yaşayan bir azınlık grubunu harekete geçirmeye çalışıyor. Amaç misilleme yaparak, Yunanistan’ın canını acıtmak diyorlar. Ama zamanın ruhuna aykırı. O sırada Sovyetler Birliği dağılmış, Avrupa Birliği çekim alanı olarak ortaya çıkmış. Bu plan hiçbir şekilde kabul görmüyor, çöpe gidiyor. Böyle çöpe giden bir sürü proje var!

 

 

MAKARİOS’A SEKS ŞANTAJI!

Sır, tek kişiliktir  Mahrem, en fazla iki kişi arasındadır  Üç kişi kalabalıktır

Kıbrıs meselesinin arkasında bir seks skandalının olması çok şaşırtıcı!

- Ya evet. O dönem İngiliz istihbaratı, herkesi dinlemeye alıyor. Hem Türk tarafını hem Rum tarafını. Kanıtlamaya çalıştıkları da, silahlı örgütlerle bağları. Rauf Denktaş’ın, Fazıl Küçük’ün, Türk Mukavemet Teşkilatı’yla, Makarios’un ve Klerides’in de Eoka ile bağlantıları…

Dinleme yaparken bambaşka bir şeye mi denk geliyorlar?

- Evet, Makarios’un renkli cinsel hayatına! Bir İngiliz belgesi diyor ki, “Oldukça sıradışı eşcinsel eğilimler içinde…” Londra konferansı toplanıyor, Kıbrıs anlaşmasının bir önceki toplantısı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşması. Ama Makarios direniyor. Bir türlü imza atmıyor. Sonra İngiliz Sömürgeler Bakanı, odasına bir ziyarette bulunuyor ve orada bir takım belgeleri, bilgileri onunla paylaştığını öğreniyoruz. Bildiğimiz şantaj aslında. Bir gün önce ayak direyen Makarios, ertesi sabah tam saatinde gelip paşa paşa imzalıyor anlaşmayı.

Dünyada bu tür özel hayata dair şantaj yöntemleri çok yaygın mı?

- İşte bu bir kanıtı! Ben nereden mi biliyorum? İngiliz gizli servisi MI6’in ajanlarından biri, geçmişteki operasyonları yazarken bunu da yazdı, ben de okudum.

 

ASALA’YI KİM BİTİRDİ

ASALA’nın bitişini de kitapta farklı anlatıyorsun…

- Türkiye’de belli güç odakları, ASALA’nın bitişini MİT’in başarısı olarak lanse ettiler. Bunun için de birtakım ülkücüler kullanıldı. Bugüne kadar hep öyle bilindi. Ben bunun tamamen geçersiz bir bilgi olduğunu söylüyorum çünkü ASALA’cılar, kendi yayınlarında aslında Agop Agopyan’ın nasıl ve kim tarafından öldürüldüğünü yazıyorlar. Yani ne MİT ne Mossad ne başka bir şey, onlar kendi kendilerine birbirlerine girmişler!

 

BUGÜN OLUP BİTENLERİ DE YARIN BİRİLERİ YAZACAK

Her şey güç ve para için mi?

- İktidar için. Ama liderlerin şahsi hırsları ve ihtirasları da var. Bu da en az iktidar kadar önemli bir faktör. Nasıl göz göre göre hata yaptıklarını görüyorsun.

Tüm bu tecrübelerin ışığında, bu dönemde yaşadıklarımızın da alt metnini okuyabiliyorsun, değil mi?

- Evet, şöyle okuyorum: Mesela 12 Eylül askeri darbesinin bir hikâyesi var ki, şimdiye kadar komplo teorisi diye boş verildi. Ama kitapta okuyorsunuz ki, gerçekten de bir tertip. Bundan 20-30-60 yıl önce olan şeyleri, biz bugün yeni ortaya çıkan belgelerle, itiraflarla, bilgilerle, anılarla nasıl anlıyorsak, “Öyle değilmiş, bak şöyleymiş!” diyorsak, bundan adım gibi eminim, bugün olup bitenleri de yarın birileri yazacak. Midas’ın kulakları hikâyesindeki gibi. Berber, Midas’ın kulaklarını görüyor. Kimseye de söylememesi lazım. Gidiyor bir kör kuyuya haykırıyor. Sesi, oradan yankılanıyor ve herkes duyuyor. İşte o yüzden bu kitabın bir mottosu var: Sır, tek kişiliktir, mahrem iki kişi arasındadır, üç kişi kalabalıktır!

15 Temmuz neydi mesela?

- 15 Temmuz’un ne olduğunu biz sonradan anlayacağız. Şu anki bilgilerime göre soruyorsan, sana derim ki, Fetullah Gülen’in gizli örgütlenmesinin yıllar boyunca askeriyenin, yargının içinde ve devlet kademelerinde gelişmesine göz yumulması sonucu ortaya çıkan bir darbe girişimidir. Apaçık bu görülüyor. Ama bunun ayrıntılarının, dış bağlantılarının filan henüz o kadar azını biliyoruz ki.

 

 

ZOR ZAMANLARDA GAZETECİLİK YAPMAK

Bülent Ecevit’in Arayış Dergisi’nde gazeteciliğe başlamak sana ne öğretti?

- Zor koşullar altında gazetecilik yapmayı. Orada ben tıfıl bir şeydim, tercüme yapıyordum, getir götür işlerine bakıyordum.

Ne alâka bulaştın oraya?

- Merak işte! Mahmut Tali Öngören tanıdığımızdı, o aracı oldu. Müthiş bir yayın kurulu vardı. Ecevit başında, Ertuğrul Özkök orada yazıyor, Şükrü Sina Gürel vardı... Bana müthiş bir okul oldu.

Kişiliğini tanımlayan üç şey söyle.

- Meraklı, analitik ve çalışkan.

İkinci bir hayatın olacak mı gazetecilik dışında? Geleceği düşünüyor musun? Yoksa hep ‘an’da mısın?

- Yok, sadece gününü yaşayanlardan değilim. Geleceği düşünüyorum. En son 2004’de kitap yayınlamıştım, tekrar yazmak hoşuma gitti. Isınma hareketi gibi oldu. Aklımda birkaç tane daha kapsamlı kitap projesi var. Onları yazmayı planlıyorum.

“Makine mühendisi olsaydım, daha fazla para kazanırdım hem bu işlere bulaşmazdım, kafam rahat olurdu!” dediğin oluyor mu?

- Daha fazla para kazanacağım kesin ama benim böyle heveslerim olmadı! Sevdiğim işi yaptığım için gerçekten şükrediyorum. Bütün zorluklarına rağmen ben bunu tercih ettim. Yapacak başka işi olmadığı için gazeteci olanlardan değilim!

 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku