GeriAyşe ARMAN Bir yarışa girmişsin, kaybettiğinde “Nerede eksik yaptık?’ deyip: Yeniden hazırlanacaksın
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir yarışa girmişsin, kaybettiğinde “Nerede eksik yaptık?’ deyip: Yeniden hazırlanacaksın

Karşındakini küçümseyerek değil, tam tersine, gözünde büyüterek...

Ben zaten onu meydanlarda sevmiştim. Ama karşımda kanlı canlı görünce daha çok sevdim. Diriliğini, ataklığını, zekâsını, gülümsemesini, gençliğini, muzipliğini, hazırcevaplığını, samimiyetini, cesaretini, açık sözlülüğünü... Benim için gelecek, Muharrem İnce! Böyle insanlar, böyle siyasetçiler seviyorum. Açık, şeffaf... Gözlerinden bulutlar geçmiyor.  ‘Poker surat’ değil. “Ne dedi şimdi?” demiyorsun. Kafan karışmıyor. Gizlisi saklısı yok.  “Şunu sorsam mı?” diye korkmuyorsun. Saygı sınırında her şeyi sorabilirsin. Karşında bir ‘insan’ duruyor. Duygularıyla, zaaflarıyla bir insan. Özür diliyor, “Hata yaptım” diyor, yenilince rakibini tebrik ediyor. Açık, apaçık. Üstelik eleştiriye de açık! Biz alışık değiliz böyle birine. Beni çok umutlandırdı. Bence Muharrem İnce uzun yol koşucusu, öyle olması dileğiyle. Güç diliyorum, kolaylıklar diliyorum ona. Galiba beni en çok, “O âşık olmadıysa ben n’apim!” lafıyla yakaladı. Mizah duygusu da güçlü, güldürdü beni. Huzurlarınızdan ayrılmadan şunu da itiraf etmek istiyorum: Onda şeytan tüyü var. Gerçekten öyle. Çok sempatik ve insanı feci etkileyen bir karizması var. Sevmemeye olanak yok, etkilenmemeye de... Bu kadar kısa zamanda bu kadar çok oy almasının sebebi de bu, hepimizi bir şekilde yakaladı. Valla ne diyeyim, siyaseti hiç bırakmaması dileğiyle...

Seçimi kaybettiniz ama bu seçimin ‘kazananlarından’ biri oldunuz, insanların gönlünde taht kurdunuz. Samimisiniz, sahicisiniz ve çok şeffafsınız. Bu özellikleriniz, bir siyasetçi olarak başınıza bela olmuyor mu?

Bir yarışa girmişsin, kaybettiğinde “Nerede eksik yaptık’ deyip: Yeniden hazırlanacaksın

- Başlangıçta evet. İlk anda yanlış anlaşılıyorum. Çünkü pek alışkın olunmayan bir durum bu. Ama uzun vadede kazanıyorum. Ben hep olduğum gibi olmaya çalışıyorum. Şiir okuyan Muharrem İnce. Öfkelenen Muharrem İnce. Ağlayan Muharrem İnce. Gülen Muharrem İnce. İnsan Muharrem İnce...

 Şiir demişken, şiirlerinizin de ‘tutkulu’ yerlerinin altı çizildi, etrafta dolaştı. Rahatsız etmedi mi?

- Hiç problem değil. Onları ben yazdım, arkasındayım. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Öfkem yapamadıklarıma...

 Cumhurbaşkanlığı adaylığınıza bu kadar ilgi bekliyor muydunuz? Şaşırdınız mı?

- Hayır, çünkü bu benim milletle ilk karşılaşmam değil. 16 yıldır milletvekiliyim. Daha önce iki kez genel başkan adayı oldum. Grup başkan vekilliği yaptım. Referandumda 106 yerde miting yaptım. Bu seçimde müthiş kalabalıklara hitap ettim ama referandumda da polis kayıtlarına göre İskenderun mitingimiz 55 bindi örneğin.

 Ama yine de bu seçimde iş başka bir şeye dönüştü.

- Doğrudur. Az önce telefonuma baktım, telefonum bozuldu gelen mesajlardan! WhatsApp mesajları 5 bine yaklaşmış. Okuyamıyorum. Sürekli geliyor, geliyor, geliyor...

 Ne yazıyorlar?

- “Sakın bu işi bırakma! Devam et! Biz senin yanındayız!” Bu 5 bin mesajın 4 bini, 30 yaş altı. Zaten miting meydanlarında da, “30 yaş altındakiler el kaldırsın!” dediğimde, yüzde 70’i 30 yaş altıydı. Buna çok mutlu oluyorum. Gençlere de hitap edebilen siyasetçi olmak istiyorum.

Hiçbir polemikten yenilerek çıkmadım

 Sizi neden ‘umut’ gördü insanlar? Erdoğan’la polemik yapabildiğiniz için mi? Mitinglerinize büyük kalabalıklar toplayabildiğiniz için mi? Anneniz, ablanız kapalı olduğu için mi?

- Siyasette laf sokma, meydanlarda cebelleşme var. Ben de girdiğim polemiklerde yenilmiyorum. Bunu pek çok iletişim uzmanıyla konuştum. Hiçbir polemikten yenilerek çıkmadığımı söylediler. Apolet sökme dahil. Dedim ya generale, “Apoletini sökerim!” Benim ortalama bir dilim var. Bir profesörle bir çöpçünün kesişim kümesi vardır, işte ben o kesişim kümesine hitap ediyorum. Siyasette doğrusu da bu bence. İnsanlar beni kendilerinden biri gibi gördüler, bence sırrım bu. Bu önemli. Ama annemin ve kız kardeşimin başörtülü olmasının bir önemi yok. Öyle olsaydı, Yalova’daki bütün oyları almam lazımdı. Öyle olmadı.

 Peki buna bozulmadınız mı?

- Hayır bozulmadım. Yalova, 81 vilayetten insanın toplandığı bir yer. Küçük bir Türkiye. Bir de ben Yalova milletvekili adayı değil, cumhurbaşkanı adayıydım.

Her iki kişiden birinin oyunu almaya çalışacağım

 Mitinglerde büyük kalabalıklar vardı ama oylara yansımadı. Neden? İstanbul mitingine 5 milyon insan gelmedi mi mesela? Rakamlar abartılı mıydı? Yoksa gelenler oy mu vermedi?

- Mitinge gelenler oy vermemiş olabilir, dinlemeye gelmiş olabilir ya da seçmen olmayabilirler. Daha genç olabilir, 17 yaşında olabilirler. Ya da mükerrer olabilirler, yani hem Kocaeli mitingine gelir hem İstanbul mitingine gelir. Bunun çok çeşitli nedenleri var. Ama benim aldığım o 15 milyon oy, az mı? Her üç kişiden birinin oyunu almışım! Bundan sonra her iki kişiden birinin oyunu almaya çalışacağım! Hedefim bu.

 Sonuç sizin için ne kadar büyük bir hayal kırıklığı oldu?

- Tabii ki üzüldüm ama hayatıma devam ediyorum. Bakın, ben bahane üretmem, kendime bakarım. Kendi hatalarımı, eksiklerimi bulup bir sonrakinde onları tamamlamak, kendimi hazırlamak isterim. AKP’nin oyu düştü diye sevinmem. Ben üç muhalefet partisinin oylarının yüzde 20’nin üzerinde olacağını düşünmüştüm. Öyle olacak ve biz ikinci tura kalacağız. Ama onlar düşük kalınca hesap tutmadı. Arkadaşlar bana sorduklarında “Hedefim 35’in üzerine çıkmak!” dedim. “Hayal görüyorsun” dediler. “Hayır, hayal görmüyorum!” dedim. Beşi istemeyen üçü alamaz! Siyaset iddiadır. Evet, bazı yerlerde hata yaptık. En iyi yaptığımız iş, ‘Herkesin Cumhurbaşkanı’ sloganıydı. Rozeti çıkarıp Türk bayrağını takmaktı. ‘Herkesin Cumhurbaşkanıyım’ sloganına devam edeceğim. Göreceksiniz bunu başaracağım ben! Bunu burada bırakacak halim yok, iddiamın arkasındayım! Allah sağlığıma bir şey vermesin. Sağlığımda bir sıkıntı olmazsa, yeniden cumhurbaşkanı adayıyım.

En büyük hata adaylığımın geç açıklanması

 En büyük hata neydi peki?

- Geç açıklandım! 50 günde ancak bunu yapabildik. Bunun 100 gün olduğunu düşünün. Örneğin 13 ile gidemedim, 68 ile gittim. O 13 ile de gitmek isterdim.

 Gelelim o geceye... Ne kadar süre “Seçimde hile yapılmıştır!” diye düşündünüz?

- Bunu biraz açalım: Islak imzalı tutanaklar var. Benim konumumdaki biri, Türkiye’yi karış karış bilir. Siz bana bir il, ilçe söyleyin, ben size tahmini oyları söyleyeyim. Şimdi hile olabilir mi? Olabilir! Olmuş mudur? Olmuştur! Fakat ben 16.50’de YSK’nın önüne gittim, iki arkadaşımla birlikte. Dedim ki, “Ben buradayım. Görevinizi doğru yapın! Referandumda olduğu gibi mühürsüz oylar geçerlidir falan böyle kararlar almayın!” Şimdi size soruyorum; YSK, toplumu rahatsız edecek bir karar aldı mı? Almadı. Peki yüzde 50.1’e yüzde 50.06 gibi bir sonuç var mı ortada? Yok. Ortada kazanılmış bir seçim var. Rakibim -mutlu olalım, olmayalım- seçimi kazanmış. Bana diyorlar ki, “İnsanları sokaklara niye davet etmedin!” Neden edeyim? Etmem için ortada belgelenmiş bir hırsızlık olması lazım. Var mı? Yok! Partinin ıslak imzalı tutanakları var. Tutuyor mu? Tutuyor. YSK’nın vicdana, hukuka aykırı bir kararı var mı? Yok! E niye sokağa davet edeceğim milleti? Sadece iş olsun diye mi? “Bak helâl olsun!” desinler diye mi?

Rozetim yoktu çünkü ceketime ayran döküldü

 Peki o gece niye ses vermediniz? Ortadan kayboldunuz. Tamam, “Tam emin olmak istedim, bekledim” dediniz. Ama bu millet ikna olmadı. Tehdit edildiğinizi, Afgan askerlerinin geldiğini, iç savaş çıkmasını önlemek için tavır değiştirdiğinizi filan söylüyorlar. Bunlara ne diyeceksiniz?

- Komik bunlar, gülüyorum. Olacak şey mi? Bir yere kaçmadım, kaçırılmadım, karım da kaçırılmadı! Deli saçması bunlar! Perde arkasını tam anlatayım: 16.50’de YSK’ya gittim. Saate baktım, tam 6 dakikada. Sonra geri döndüm karargâh yaptığımız yere. O zaman da saate baktım, 7 dakikada gelmişim. Yani ben sadece 6-7 dakikalık bir mesafedeydim. Yanımda kimler vardı? CHP’nin grup başkanvekili Engin Altay, Meclis Başkanvekili Yaşar Tüzün, eşim, kardeşlerim vardı. Sistem kurulmuştu, televizyonlar vardı, bana seçimde yardımcı olan bürokratlar vardı. Adım adım Türkiye’yi oradan takip ediyorduk. Islak imzalı tutanaklar nereye geliyor? Partiye geliyor. E sen de takip ediyorsun. Ortada benim YSK’nın önüne gidip “Çaldırmayacağım size, yaptırmayacağım!” diyeceğim bir şey yok ki! YSK kötü bir karar aldı mı? Almadı. Peki elimizdeki ıslak imzalı tutanakta ne yazıyor? Muharrem İnce 150 oy, işlenen de 150 oy yazıyor. E ne diye bağıracaksınız? Anormal olan, müdahale gereken bir durum yoktu ki!

 Peki nereden çıkıyor bu laflar?

- Bunlar delirmiş! Bunları yazanlar gerçekten hasta. Yok eşimi kaçırmışlar, yok sarayda albaylar varmış... Ya rüya gördüler ya gerçekten hastalar! Başka bir açıklaması yok.

 Belki de sizi desteklemek için böyle söylüyorlar.

- Aman yok, böyle destek olmaz olsun! Bunlar tehlikeli insanlar! Diyorlar ki, “YSK’nın önüne geldiğinde neden ceketinde Türk bayrağı rozeti yoktu? Yoksa bu bir mesaj mıydı? Hep oluyordu, ama o anda yoktu!” Ona dikkat etmişler.

 Neden yoktu peki?

- E çünkü yolda giderken ayran döküldü ceketime! Ben de o anda ceketi değiştirdim ve unuttum rozeti takmayı. Engin Altay’a böyle bir yorum gelmiş, bana söyledi, inanamadım dikkat ettikleri şeylere, hemen taktım. Ama yani bundan çeşitli mesajlar çıkarmak akıl kârı mı? Bunlar paranoyak! İnanın böylelerinin desteği olmaması daha iyi. Resmen kötülük yapıyor. Türkiye’de böyle kime hizmet ettiği belli olmayan bir kesim var. Sözde Atatürkçü, sözde cumhuriyetçi ama aslında değil, ortalığı karıştırmaktan başka bir şey yapmıyorlar!

 Ama o akşam uzun bir sessizlik olduğu da doğru.

- İyi de ne yapabilirdim ki? Sonuçların tamamlanmasını bekliyordum.

 Evet ama kritik zamanlardı. Önce “Sandıkları terk etmeyin!” dediniz. Daha sonra “YSK’nın önünden ayrılmayın!” dediniz. İnsanları motive ettiniz, sonra yok oldunuz. Haliyle insanlar şaşırdı, sizden bir açıklama bekledi, yapmadınız.

- Ben, “Sandıklardan hiçbir şart altında ayrılmayın” dedim. Ve sonucu bekliyordum. Yüzde 50.6 çıksaydı ne yapacaktım? YSK’nın önünde tek tek oyları saydıracaktım. Ama çıkmadı. Millet de şuna takılmış, “Bir milyon 300 bin oyluk dalavere varsa, ikici tura kalabilirdin.” Peki bu şartlar altında ikinci tura kaldığımda, parlamento çoğunluğu da iki partinin elinde -Cumhur ittifakının elinde- ve siz yüzde 49.7 ile kaldınız. Ertesi turda alabileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Mümkün değil ki! Tekrar ediyorum, hırsızlık olmuş mudur? Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de olmuştur! Ama sonucu değiştirecek bir hırsızlık değil, bunu anlatmaya çalışıyorum. Ben bahane üretmem. Ben 15 milyon oy almışım, rakibim 25 milyon. Bir dahaki sefere o 25 milyonu ben nasıl alırım diye uğraşırım. Karşıdakini küçüksemek bir işe yaramaz!

Bu rüzgâr 50 günlük bir rüzgâr

500 günlük bir rüzgârı düşünebiliyor musunuz!

Heyecanlandırdığınız kitlelerde bir bozgun havası yaşanmadı mı?
Bir daha böyle bir rüzgâr yakalanabilir mi?

- Çok daha fazlasını yakalarız, emin olun!
Bu rüzgâr 50 günlük, 500 günlük bir rüzgârı düşünebiliyor musunuz?

 

DİP DALGA DEĞİL TSUNAMİ BU!

‘Dip dalga’ya ne oldu? Aslında öyle bir dalga yok muymuş?

- Olur mu? Tam tersine, vardı, hatta tsunami bu! Bakın barajın önündeki sette bir tek tuğla düştüğünde, o baraj yıkılır. Biz o tuğlayı düşürdük. Kritik eşiği aştık biz. 1977’den bu yana yüzde 30’un üzerine çıkamadık. İlk kez aştık.
Yüzde 30’u aşan 50’yi de aşacaktır!

 

GAZETECİ GAZETECİ OLSUN AMA İNSANLIĞI DA BİR KENARDA DURSUN!

İsmail Küçükkaya’ya yolladığınız “Adam kazandı” mesajı hâlâ tartışılıyor. Hatalı buluyor musunuz kendinizi?

- Evet, hatalıyım.

 Gazeteciye, “Bunu yazma!” demezseniz yazar. Bu kuralı unuttunuz mu?

- Ben gazeteci olsaydım “‘Tayyip Erdoğan kazandı’ diye mesaj attı İnce” derdim. ‘Adam’ lafını kullanmazdım. Gazeteci gazeteci olsun bir itirazım yok ama insanlığımız da bir kenarda dursun!

 

TABİİ Kİ O GECE ERDOĞAN’LA GÖRÜŞMEDİM

O gece Erdoğan’la görüştüğünüz doğru mu?

- Tabii ki hayır! Böyle bir şey olabilir mi?

 Nereden çıkıyor bu laflar?

- Söylüyorum, kendimize karargâh yaptığımız yerdeydim. Eşim ve kardeşlerim dışında dört milletvekilimiz ile mitinglerde beraber olduğum 40-50 kişi de vardı yanımda. Hiçbir yere gitmedim, kimseyle görüşmedim. Arkadaşlar, “Açıklama yap!” dedi ama “Gerek yok, sabah yaparım” dedim.

 Bunlar komplo teorisiyse, bu durum neyi gösteriyor? Türk halkının bir kısmı, Erdoğan’ın bu kadar sevildiğine inanmıyor mu?

- Diyorum ya, düşmana gerek yok. Bizim kendi içimizdeki bu mentalitemiz bize yetiyor. Ama bu böyle olmaz. Çamur at izi kalsın... Bir yarışa girmişsin, kaybettiğinde oturacaksın, hatalarını göreceksin, “Nerede eksik yaptık?” diyeceksin, yeniden hazırlanacaksın. Bakın 1699’dan 1922’ye kadar Osmanlı, 223 sene hep kaybetti. Neden biliyor musunuz? Türk generalleri Osmanlı ordusunu yönetemiyordu. Geri çekilmeyi bilmiyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ilk kez geri çekilmeyi bildi. Kurtuluş Savaşı’ndan önce pek çok yerde yenildik. Sonra geri çekildi, hazırlandı, Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirdi ve kazandı! Yenilmişseniz geri çekileceksiniz, savunmanızı, hazırlıklarınızı iyi yapacaksınız, sonra tekrar saldıracaksınız. Ona buna suç bularak olmaz. “Yanlış yaptım!” diyeceksin. Karşındakini küçümseyerek de olmaz. Tam tersine, rakibini gözünde büyüterek...

 

BEN YILMAZ ÖZDİL’İ YUHALATMADIM!

Bir yarışa girmişsin, kaybettiğinde “Nerede eksik yaptık’ deyip: Yeniden hazırlanacaksın

Yılmaz Özdil’i yuhalatmanızın sebebi ne?

- Hayır efendim, asla böyle bir şey olmadı! Ben onu yuhalatmadım. “Denizli ve Antalya mitinglerinde” diye yazmış. Kendisini aradım. “Böyle bir şey olmadı!” dedim. Denizli’de adı bile geçmedi. Ben Antalya’da “Bugün beni çok üzen bir olay oldu. Her gün zevkle okuduğum bir köşe yazarı böyle böyle yazmış!” dedim. Bir-iki ses yükseldi. O kadar. Yuhalatma olmadı. Adını bile söylemedim.

 Tam olarak ne dediniz?

- “Beni üzen şeyler yazdı, yazısını beğenmedim!” dedim. Gerçekten de yalan yanlış bir sürü şey yazdı. Ben eşimle alışveriş yaparken güya Anadolu Ajansı çekmiş. Anadolu Ajansı kime aitmiş? Erdoğan’a! Yani bunların hepsi ayarlanmış. Bir kere doğru değil, dersini iyi çalışsın. Anadolu Ajansı yoktu orada. Bakın sabahtan beri burada, kapının önünde kameralar vardı, az önce gittiler. Ben Murat Karayalçın’ın ofisine gittim, orada da çıkışta vardı kameralar. Benim evimin önünde günün 15 saati kamera var, onlar bilinen kameralar, bilinmeyenleri ben de bilmiyorum. Yani benim her gittiğim yerde kamera var. Ofisimin önünde var, evimin önünde var. Köydeki evimin gece 1’de önünde insan var. Sabah 5’te var. Dışarıda bekliyorlar. Ama söylüyorum, o gün orada Anadolu Ajansı yoktu. Bilgisi doğru değil. Orada benim gördüğüm Fox ve Demirören Haber Ajansı vardı. Yılmaz Özdil’in benimle ne özel derdi var bilmiyorum. Sözcü Gazetesi’yle bir derdi var da benim üzerimden bir hesaplaşma mı yapıyor onu da bilmiyorum. Ama o anlar buradan ne demek istediğimi. Yazdıkları doğru değil ve çirkin. Erdoğan’la böyle bir pazarlığı yapan şerefsizdir, böyle bir pazarlığı yapmadan bunu yaptı diye yazan da şerefsiz oğlu şerefsizdir! Herkes haddini bilecek, ahlaklı olsun herkes, benim canımı sıkmasınlar. Herkesi ahlaklı olmaya davet ediyorum. Erdoğan’la 16 yıldır mücadele ediyorum. Onlarca davam var, el insaf! Bir de yalan yanlış bilgiler yazıyor. “Ekmeleddin’den bile az oy aldı” diyor. Hiç mi matematik bilmiyorsun? Ekmeleddin İhsanoğlu kimin adayıydı? CHP ve MHP’nin çatı adayıydı, ben çatı adayı değildim. İyi Parti var mıydı o zaman? Yoktu. Ekmeleddin yüzde 38 aldı. Peki o zaman şu anda toplarsak, CHP kaç aldı 30-31, MHP 11 küsur, etti 42, İyi Parti 7...  Yüzde 49 yapar o zaman benim oyum.

 

KILIÇDAROĞLU’YLA AYRIŞIYORUZ BEN KAZANANI TEBRİK EDERİM

Seçim gecesi CHP yöneticilerinin, AA verilerine inanmayıp “YSK sonuçlarını bekleyin!” açıklaması stratejik hata mıydı?

- Bence öyle...

 Kılıçdaroğlu sizin Erdoğan’ı tebrik etmenizi eleştirdi.

- Hayır, aslında eleştirmedi. “Ben tebrik etmem” dedi. O da onun fikri. Ben de ederim. Ayrışıyorum ondan. Bunda ne var? Yarışırım ama yenilirsem tebrik de ederim. Bu benim demokrasiye olan inancım. Ben de bu seçimin adil olmadığını biliyorum. Devletin bütün imkânlarıyla yarışan Erdoğan’dı, benim öyle bir durumum yoktu. Ama “Bu seçim adil değil!” diyorsak hiç seçime girmeseydik o zaman, sonuçta girdik. E girmişsek ve kazanmışsa, ben de tebrik ederim. Geçmişte Kemal Bey’in de böyle kutlamaları vardı medya yoluyla. Saraya da gitti, Yenikapı’ya da gitti. Bugün neden öyle dediğini bilmiyorum. Ama ben yarın bir seçime gitsem, kaybetsem, kazanan kişiyi her zaman tebrik ederim!

 

SEÇİM MEYDANLARI MİZAHI HATIRLADI! MAREM ABİ- BADEM ABİ- MERAL ABLASI- DOĞU ŞEYSİ- TEMEL DEDE

Bu seçimde meydanlar mizahı hatırladı. Kırklareli’nin bir köyünde çok güldüm. Alt alta hepimizin oylarını yazmışlar ama şöyle: Marem Abi, Badem Abi, Meral Ablası, Doğu Şeysi (hatırlamıyor soyadını), Temel Dede… Çok sempatikti. Mizah güzel şey, sonra ilk kez meydanlarda bu kadar genç vardı. Ve ilk kez CHP’li bir adayın mitinglerinde bu kadar çok türbanlı vardı. Pek çok ilk vardı yani...

 

BUNLARI YAZANLAR GERÇEK SATILMIŞLAR!

Deniyor ki, “Ortada bir toplum mühendisliği var. Erdoğan’ın rakibi olarak İnce hedefe alındı ama Meral Akşener’e özellikle dokunulmadı ki, oyu artmasın.” Her şey, ince ince Erdoğan’a yarasın diye planlanmıştı yani! Tüm bunlar sizde nasıl bir his yaratıyor? Kısacası sizin satılmış olduğunuzu söylüyorlar.

- Bunları yazanlar, gerçekten satılmış olanlar! Bir kampanyaya çıkmışız, bu kampanyada Muharrem İnce öne çıkabilir, Demirtaş öne çıkabilir, Akşener öne çıkabilir, Karamollaoğlu öne çıkabilir... Erdoğan mı özellikle birini öne çıkaracak? Burada hiç mi benim payım yok? Ben öne çıktıysam kabahat benim mi? Benden daha fazla miting yapan var mıydı?

 Belki de sizi, dişine göre buldu?

- Öbürleri değil miydi? Böyle şey olur mu? Nasıl bir mühendislikmiş bu! Bunlar istemeden Erdoğan’a hizmet ediyorlar. Türkiye’de şunu değiştirmemiz lazım: “Abdullah Gül’le kavga etsinler, biz aradan çıkalım!” Bu tehlikeli bir kafa. Bitmez tükenmez komplo teorileri... Ben her şeyi ortada olan, dümdüz bir adamım. Doğal, içten, samimi, olduğu gibi söyleyebilen biriyim. Hiçbir pazarlığım yok. Bu seçime girerken kazanacağıma inanarak girdim ve her şeyimi ortaya koydum. Olmadı. Olsun, pes etmem. Devam...

Beni cumhurbaşkanı adayı yapmış bir genel başkanın karşısına çıkmam

 

BÖYLE BİR VEFASIZLIK YAPMAM!

Sizi aday gösterdiği için Kılıçdaroğlu’nun da hakkını teslim etmek gerekmez mi?

- Kesinlikle evet! Herkesin yapabileceği bir iş değil. Bunu da her yerde söyledim, söylerim.

 Peki Kılıçdaroğlu’nun son açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ne diyeyim şimdi? Son açıklamalarını beğenmedim.

 “Arkadaşlarımız, İnce’ye gittiği illerde destek olacaklardır” biraz üstten bir tavır değil mi?

- Evet öyle. Olmayacaklar mı zaten? Ben CHP’nin bir üyesi değil miyim? Hoş değil bunlar, hem ne gerek var? Birbirimizi topluma ispat etme derdinde değiliz biz. Daha güzel götürebiliriz işi. Ben kurultay murultay demiyorum, böyle bir şey istemiyorum. Partide koltuk falan da istemiyorum, Türkiye’yi yönetmek istiyorum. Ben beş yıl bu seçimin sürmeyeceğini düşünüyorum.

 Kılıçdaroğlu’nun “Şimdi ben kalkıyorum bu koltuktan, sen gel Muharrem kardeşim” demesi mi gerekiyor sizce?

- Ben kurultay istemeyeceğim, kesinlikle böyle bir talebim olmayacak! Ama CHP örgütleri göreve davet ederse, kendisi de “Ben ayrılacağım” derse, hazırım. Ama burası çok önemli. Sakın yanlış bir şey yazılmasın: Ben karşısına çıkıp rakip olmayacağım! Beni cumhurbaşkanı adayı yapmış bir genel başkanın karşısına çıkıp böyle bir vefasızlık yapmam!

 Yeni bir parti?

- Hayır, öyle bir şey yok. İllere gittiğimde de sadece CHP binalarını ziyaret etmeyeceğim. İttifakın diğer partilerini de ziyaret edeceğim. Ben bu 15 milyon oyu nasıl 30 milyon yaparız derdindeyim.

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Son 24 saatte ne oldu? (01.07.2018) – 2İşte Türkiye ve dünya gündemine dair gelişmeler, son 24 saatte yaşanan olaylar..
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku