"Arzu Hoşgör Ülger" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Arzu Hoşgör Ülger" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Arzu Hoşgör Ülger

Arzu Hoşgör Ülger

“Evde Kal”MA!?

24 Nisan 2020

Ne büyük bir sarsıntıyla uyanmaya başladık biz insanoğlu. Öyle şiddetli bir deprem gibi bir anda, birkaç saniyede de değil. Yavaş yavaş ama avaz avaz, bağıra bağıra ben geliyorum dedi koronavirüsü.  Şimdi bu ülkede işlerim var ama hepinizi sıra sıra ziyaret edeceğim, hazırlıklarınızı yapmaya başlayın dedi. Önlemlerinizi aldınız mı? Uyarıyorum, çok sert geleceğim ve sizi evden dışarı çıkartmayacağım dedi, dedi, dedi.

Dediklerini yapmaya başladıktan bir süre sonra beni aradı ve “Bu defa benimle röportaj yapar mısın ama telefonda olsun ki sana zarar vermeyeyim” dedi. Hemen kabul ettim ve başladı anlatmaya.  

“İnsanoğlu dünya anaya, doğaya ve toprak anaya ne kadar zarar verdiğinin artık farkına varmaya başladı sayemde, bu yüzden seninle bu konuyu konuşmayacağım ama insanoğlu kendi kardeşlerine karşı yaptıklarının bir türlü farkına varamıyor. İşte bu yüzden arıyorum seni. Bunu benden dinle, yaz ve bütün dünyaya duyur” dedi.  “Merakla dinliyorum lütfen anlatır mısın?” diyerek cevap verdim. Şimdi söz koronavirüsünde…

Çok düşündürücü bir şey söyledi “Ben sizi eve hapsettim sadece birkaç haftada sıkılmaya, hunileri takmaya az kaldı demeye başladınız bile. Üstüne üstlük, sizler tüm dostlarınızla görüntülü konuşarak, bir sürü online ücretsiz eğitimler alarak, birbirinizi anlayarak zamanınızı geçiriyorsunuz ve yine de ne kadar sıkıldığınızı, özgürce dışarı çıkamadığınızı, nefes alamadığınızı söylüyorsunuz.

Peki, siz kardeşlerinizi yani yüzlerce, binlerce insanı neredeyse bir ömür evde oturmaya mecbur ediyorsunuz, farkında mısınız?  

Tekerlekli sandalyeye mahkûm olan ya da başka engelleri olan engelli kardeşlerinizden bahsediyorum. Onları nasıl eve hapsettiniz farkında mısınız?

Dışarı çıktıkları zaman sanki virüs taşıyorlarmış gibi uzak durmaya çalışarak ya onlara acıyan ya da kaçamak gözlerle bakarak onlarda ve ailelerinde nasıl bir psikoloji yarattığınızın farkında mısınız? 

Onları engellerinden dolayı nasıl utandırdığınızın, onlarda acınılacak bir kişi hissi yarattığınızın farkında mısınız?

Yazının devamı...

Doğum günü hediyelerim

9 Nisan 2020

Bugün benim doğum günüm ve sanırım hayatımdaki en farklı doğum günlerimden birisini yaşıyorum. Korona virüsü sebebi ile bugün neredeyse 70 gündür evdeyim. Virüsten önce olsa doğum günümde kutlamalar yapmak için programlar yapar, gideceğimiz yerde rezervasyonumuzu yapar, evde vereceğimiz davete gelen dostlarımızı en iyi şekilde ağırlamak için organizasyonlar yapardım. Şimdi ise hiçbir program yapmadan bambaşka bir ruh halinde yeni yaşıma merhaba demeye hazırlanıyorum.

Bu dönemde fark ettim ki iş hayatımın bana kazandırdığı çok önemli bir kalıp olmuş. Çalıştığım bölüm sebebi ile zaman zaman “krizle başa çıkma” eğitimleri alırdık. O eğitimlerden öğrendiğim çok değerli bir bilgi vardı ki “krizi fırsata çevirin” “krizler doğru değerlendirildiğinde şirketlerin değişim ve dönüşüm sürecidir” demişti bir seferinde hocamız. “Krizle nasıl baş edeceğiniz, o esnada neye odaklanacağınızla çok ilgilidir” demişti. Şu anda dünya olarak bir krizi yaşıyoruz aslında. Virüs ortaya çıkıp evde oturmak zorunluluğu doğunca bu defa kendi kendime bu soruları sormaya başladım. 

Şirket olarak değil de bir insan olarak ben neye odaklanmalıydım?

1- “Aman Allah’ım evde oturmak ne kabus, ne yapacağım, kahretsin, zaman da geçmiyor, gezemiyorum, kimseyi göremiyorum, herkes ölüyor, ne olacak? “gibi tamamen olumsuzluğa odaklanmak, bir seçenekti.

2- Bu krizde yaşadığım ülkeye, çevreme nasıl katkı sağlayabilirim? Bunun için ne yapmalıyım? Bir diğer seçenekti.

Ben ikinci maddeye odaklanmayı seçtim ve evde kalarak, sağlıklı kalmaya gayret ederek ve virüsün yayılmamasını sağlayarak bu sürecin hızlıca bitmesine yardımcı olabilirim dedim.

Yine, evde kalarak virüsün bir an önce bitmesini sağlayarak dükkanların, ofislerin, alışveriş merkezlerinin bir an önce açılmasını, üretimin bir an önce başlamasına katkı sağlar ve onlarca işsiz kalan insanın yüzlerce olmasını hatta binlerce olmasını engelleyerek bu sürece ve ekonomiye katkı sağlayabilirim dedim. Dediğimi yaptım da ve burada her şey iyileşiyor. Hayat normale dönüyor. Lütfen sizler de bu soruları sorun kendinize ve canım ülkemde güzelliklerine geri gelsin. 

Vicdanen çok huzurlu ve çok mutluyum böylesi önemli bir sürece çok güzel ve çok değerli bir katkım olduğu için.

Yazının devamı...

Canım kızım Çağla’ma

17 Mart 2020

17 Mart 2004 geçeli tam 16 sene olmuş yavrum.

Tam 16 sene olmuş o güzel yüzünü görmeye başlayalı; o güzel kokunu içime çekmeye başlayalı,

Tam 16 sene olmuş; canımın, sütümün, kanımın, yüreğimin; ruhunda, canında, kanında, hayat bulmaya başlaması,

Tam 16 sene olmuş mayamdaki sevgiyle seni sarıp sarmalayalı; hayat yolculuğumuzda el ele, gönül gönüle vereli… Anne kız, sırdaş, dost olmaya başlayalı,

Tam 16 sene olmuş koşulsuz, karşılıksız sevmenin anlamını öğrenmeye başlayalı; senin gibi olgun bir ruha, daha iyi bir anne olabilmek için kendime yolculuğa çıkalı,

Tam 16 sene olmuş mutluluğun seçimlerden ibaret olduğunu öğrenmeye başlayıp; hayata pozitif bakmanın kendime ve çevreme yaydığı mutluluğun paha biçilmez değerini görmeye başlayalı,

Tam 16 sene olmuş mutluluğun başkalarının sana biçtiği hayatı yaşamakta olmadığını anlamaya başlayıp, korkmadan değişime yelken açmanın, insanın hayatında ne büyük güzelliklere vesile olduğuna şahit olmaya başlayalı,

Tam 16 sene olmuş ayakları yere basan, hayatının sorumluluğunu kendi kendine alabilen bir kadın olmanın ne büyük bir mutluluk olduğunu öğrenmeye başlayalı; sağlıkla olgunlaşabilmek için neler yapmam gerektiğini öğrenmek için çabalayalı,

Yazının devamı...

Kadın

8 Mart 2020

Kaç hayata girer kadın, kaç hayattan geçer?

Kaç sevgi taşır yüreğinde, kaç sevgiye gebe?

Kaç hayatın acısını yaşar, kaç hayata yeter?

Kaç yalnızlığı hissederken, kaç kalabalıktan kaçar?

Kaç kere sevdalanır, kaç sevdadan geçer?

Kaç cephede savaşır, kaç savaşın acısı kalbinde?

Kaç merhaba der kadın, kaç elveda yüreğinde?

Kaç kere susar, kaç düğüm boğazında?

Yazının devamı...

Acının içinden geçerken…

28 Şubat 2020

Profesyonel olarak çalıştığım bir dönemde sadece hafta sonları için bir üniversitenin iki yıllık eğitim programına katılmıştım. Yaşım kaç olursa olsun, yeni bir şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Bir de işime katkıda bulunacak bir eğitim olunca hiç kaçırmıyorum. Bu da öyle eğitimlerden biriydi. Aynı zamanda güzel arkadaşlıklar da kurmuştuk ama bir arkadaşım vardı ki onunla aramızda çok güzel bir dostluk bağı oluşmuştu. Artık ikinci senenin sonuna geliyor ve sertifika almak için son sınavlara giriyorduk.

Çok sevdiğim dostum çalıştığı iş ile ilgili şehir dışı programı olduğunu iki hafta gelemeyeceğini söylemişti. İki hafta sonu gelmemişti ama normaldi. Derken 3,4,5 hafta sonu oldu, arkadaşım yine gelmedi. Çok merak ediyor, telefonla aradığımda ise ulaşamıyordum. Sertifikalarımız aldık, vedalaştık tüm arkadaşlarla ama o arkadaşım o gün de yoktu. Tam kampüsten ayrılmak üzere arabaya gelmiştim ki bir hocam geldi yanıma ve arkadaşımın kalp krizi geçirerek vefat ettiğini bu yüzden haftalardır gelemediğini öğrendiklerini söyledi. “Yok” dedim. Doğru olamaz, daha çok genç o.” Arabanın içine oturdum ve kalakaldım öyle. Ne kadar üzüldüğümü tarif edemem. 

Sonra arabadan çıktım, acaba etrafta okuldan henüz ayrılmamış arkadaşlarım var mı? Onlarla paylaşmalıyım bunu dedim ama kampüs bomboştu, herkes dağılmıştı. Tekrar telefonu çevirdim belki ailesi açar ve başsağlığı dilerim diye, yine kapalıydı telefon. 

Boğazımda bir düğüm, omzumda da çok büyük bir yük hissediyordum. Eve gider gitmez etrafımdaki herkese anlattım, ne kadar üzüldüğümü söyledim ama kimse onu tanımadığı için herkes bana başsağlığı diliyor, birkaç cümle ediyor ve bitiyordu. Oysaki ben iki seneyi uzun uzun konuşmak, anlatmak istiyordum. Okuldan bir iki arkadaşım vardı onlarla konuştuk ama yetmiyordu ve acım hiç hafiflemiyordu. Çok genç diyordum, çocukları çok küçük, bir türlü kabul edemiyordum. “Cenazesine gidebilseydim, en azından ailesini görebilseydim” diyordum, boğazım düğümleniyordu. Maalesef, bu acının içinden kendi kendime ve çok uzun sürede geçebildim. Çünkü acımı özgürce yaşayamamıştım. Kimseyle, ondan, anılarımızdan konuşup yad edememiştim.

O gün anladım ki aslında bizim ne güzel örf ve adetlerimiz varmış. Bir cenaze evine gelen akrabalarla, yakınlarla ağlamak, ölenin ardından onu ve anıları konuşmak, yad etmek, meğer insanın acısını, omzundaki yükü hafifletiyormuş. Yürek yansa da o acının içinden geçerken yalnız olmamak, tanıyan insanlarla paylaşmak, insana çok iyi geliyormuş ve o cenazenin kalktığını görmekse insanı kabule geçiriyormuş. 

Ben bunu keşfettiğimden beri, konu, durum her ne olursa olsun ağlamak isteyen hiç kimseye “ağlama” demiyorum. Tam tersine “içine atma, ağla, o duyguyu yaşa ve bırak çıksın” diyorum ama “dramaya” girmeden. Ya da gülmek geliyorsa içinden gül, katıla katıla gül, hem de ne kadar geliyorsa o kadar. İnsan, olaylar karşısında içinden gelen özellikle o acı veren duyguyu yanındakilerle yaşarsa, paylaşırsa o duygunun içinden daha rahat geçiyormuş, o duygunun verdiği hasar da acı da daha hafifliyormuş.

Akşam yine içimiz acıdı, yine içimiz yandı, yine onlarca şehit verdik, onlarca aileye ateş düştü, insanın içi kanıyor, içi yanıyor. Hiçbir söz, onların acısını hafifletmeye yetmez ve yetmeyecek de ama biliyorum ki, onlarda bu acı dolu duyguların içinden geçerken yalnız değiller ve yalnız olmayacaklar ve biliyorum ki tüm akrabaları, dostları, arkadaşları o tarifsiz acıyı onlarla paylaşacak ve bu acıların içinden el ele, gönül gönüle geçecekler. Ateş düşen tüm ailelerin başı sağ olsun, canım ülkem başımız sağ olsun.

Arzu ben, acıların paylaşıldıkça azaldığını öğrenen ve son yaşadığımız acıların bir daha hiç yaşanmaması için dualar eden bir yürek…  

Yazının devamı...

Acının içinden geçerken…

28 Şubat 2020

Profesyonel olarak çalıştığım bir dönemde sadece hafta sonları için bir üniversitenin iki yıllık eğitim programına katılmıştım. Yaşım kaç olursa olsun, yeni bir şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Bir de işime katkıda bulunacak bir eğitim olunca hiç kaçırmıyorum. Bu da öyle eğitimlerden biriydi. Aynı zamanda güzel arkadaşlıklar da kurmuştuk ama bir arkadaşım vardı ki onunla aramızda çok güzel bir dostluk bağı oluşmuştu. Artık ikinci senenin sonuna geliyor ve sertifika almak için son sınavlara giriyorduk.

Çok sevdiğim dostum çalıştığı iş ile ilgili şehir dışı programı olduğunu iki hafta gelemeyeceğini söylemişti. İki hafta sonu gelmemişti ama normaldi. Derken 3,4,5 hafta sonu oldu, arkadaşım yine gelmedi. Çok merak ediyor, telefonla aradığımda ise ulaşamıyordum. Sertifikalarımız aldık, vedalaştık tüm arkadaşlarla ama o arkadaşım o gün de yoktu. Tam kampüsten ayrılmak üzere arabaya gelmiştim ki bir hocam geldi yanıma ve arkadaşımın kalp krizi geçirerek vefat ettiğini bu yüzden haftalardır gelemediğini öğrendiklerini söyledi. “Yok” dedim. Doğru olamaz, daha çok genç o.” Arabanın içine oturdum ve kalakaldım öyle. Ne kadar üzüldüğümü tarif edemem. 

Sonra arabadan çıktım, acaba etrafta okuldan henüz ayrılmamış arkadaşlarım var mı? Onlarla paylaşmalıyım bunu dedim ama kampüs bomboştu, herkes dağılmıştı. Tekrar telefonu çevirdim belki ailesi açar ve başsağlığı dilerim diye, yine kapalıydı telefon. 

Boğazımda bir düğüm, omzumda da çok büyük bir yük hissediyordum. Eve gider gitmez etrafımdaki herkese anlattım, ne kadar üzüldüğümü söyledim ama kimse onu tanımadığı için herkes bana başsağlığı diliyor, birkaç cümle ediyor ve bitiyordu. Oysaki ben iki seneyi uzun uzun konuşmak, anlatmak istiyordum. Okuldan bir iki arkadaşım vardı onlarla konuştuk ama yetmiyordu ve acım hiç hafiflemiyordu. Çok genç diyordum, çocukları çok küçük, bir türlü kabul edemiyordum. “Cenazesine gidebilseydim, en azından ailesini görebilseydim” diyordum, boğazım düğümleniyordu. Maalesef, bu acının içinden kendi kendime ve çok uzun sürede geçebildim. Çünkü acımı özgürce yaşayamamıştım. Kimseyle, ondan, anılarımızdan konuşup yad edememiştim.

O gün anladım ki aslında bizim ne güzel örf ve adetlerimiz varmış. Bir cenaze evine gelen akrabalarla, yakınlarla ağlamak, ölenin ardından onu ve anıları konuşmak, yad etmek, meğer insanın acısını, omzundaki yükü hafifletiyormuş. Yürek yansa da o acının içinden geçerken yalnız olmamak, tanıyan insanlarla paylaşmak, insana çok iyi geliyormuş ve o cenazenin kalktığını görmekse insanı kabule geçiriyormuş. 

Ben bunu keşfettiğimden beri, konu, durum her ne olursa olsun ağlamak isteyen hiç kimseye “ağlama” demiyorum. Tam tersine “içine atma, ağla, o duyguyu yaşa ve bırak çıksın” diyorum ama “dramaya” girmeden. Ya da gülmek geliyorsa içinden gül, katıla katıla gül, hem de ne kadar geliyorsa o kadar. İnsan, olaylar karşısında içinden gelen özellikle o acı veren duyguyu yanındakilerle yaşarsa, paylaşırsa o duygunun içinden daha rahat geçiyormuş, o duygunun verdiği hasar da acı da daha hafifliyormuş.

Akşam yine içimiz acıdı, yine içimiz yandı, yine onlarca şehit verdik, onlarca aileye ateş düştü, insanın içi kanıyor, içi yanıyor. Hiçbir söz, onların acısını hafifletmeye yetmez ve yetmeyecek de ama biliyorum ki, onlarda bu acı dolu duyguların içinden geçerken yalnız değiller ve yalnız olmayacaklar ve biliyorum ki tüm akrabaları, dostları, arkadaşları o tarifsiz acıyı onlarla paylaşacak ve bu acıların içinden el ele, gönül gönüle geçecekler. Ateş düşen tüm ailelerin başı sağ olsun, canım ülkem başımız sağ olsun.

Arzu ben, acıların paylaşıldıkça azaldığını öğrenen ve son yaşadığımız acıların bir daha hiç yaşanmaması için dualar eden bir yürek…  

Yazının devamı...

Acının içinden geçerken…

28 Şubat 2020

Profesyonel olarak çalıştığım bir dönemde sadece hafta sonları için bir üniversitenin iki yıllık eğitim programına katılmıştım. Yaşım kaç olursa olsun, yeni bir şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Bir de işime katkıda bulunacak bir eğitim olunca hiç kaçırmıyorum. Bu da öyle eğitimlerden biriydi. Aynı zamanda güzel arkadaşlıklar da kurmuştuk ama bir arkadaşım vardı ki onunla aramızda çok güzel bir dostluk bağı oluşmuştu. Artık ikinci senenin sonuna geliyor ve sertifika almak için son sınavlara giriyorduk.

Çok sevdiğim dostum çalıştığı iş ile ilgili şehir dışı programı olduğunu iki hafta gelemeyeceğini söylemişti. İki hafta sonu gelmemişti ama normaldi. Derken 3,4,5 hafta sonu oldu, arkadaşım yine gelmedi. Çok merak ediyor, telefonla aradığımda ise ulaşamıyordum. Sertifikalarımız aldık, vedalaştık tüm arkadaşlarla ama o arkadaşım o gün de yoktu. Tam kampüsten ayrılmak üzere arabaya gelmiştim ki bir hocam geldi yanıma ve arkadaşımın kalp krizi geçirerek vefat ettiğini bu yüzden haftalardır gelemediğini öğrendiklerini söyledi. “Yok” dedim. Doğru olamaz, daha çok genç o.” Arabanın içine oturdum ve kalakaldım öyle. Ne kadar üzüldüğümü tarif edemem. 

Sonra arabadan çıktım, acaba etrafta okuldan henüz ayrılmamış arkadaşlarım var mı? Onlarla paylaşmalıyım bunu dedim ama kampüs bomboştu, herkes dağılmıştı. Tekrar telefonu çevirdim belki ailesi açar ve başsağlığı dilerim diye, yine kapalıydı telefon. 

Boğazımda bir düğüm, omzumda da çok büyük bir yük hissediyordum. Eve gider gitmez etrafımdaki herkese anlattım, ne kadar üzüldüğümü söyledim ama kimse onu tanımadığı için herkes bana başsağlığı diliyor, birkaç cümle ediyor ve bitiyordu. Oysaki ben iki seneyi uzun uzun konuşmak, anlatmak istiyordum. Okuldan bir iki arkadaşım vardı onlarla konuştuk ama yetmiyordu ve acım hiç hafiflemiyordu. Çok genç diyordum, çocukları çok küçük, bir türlü kabul edemiyordum. “Cenazesine gidebilseydim, en azından ailesini görebilseydim” diyordum, boğazım düğümleniyordu. Maalesef, bu acının içinden kendi kendime ve çok uzun sürede geçebildim. Çünkü acımı özgürce yaşayamamıştım. Kimseyle, ondan, anılarımızdan konuşup yad edememiştim.

O gün anladım ki aslında bizim ne güzel örf ve adetlerimiz varmış. Bir cenaze evine gelen akrabalarla, yakınlarla ağlamak, ölenin ardından onu ve anıları konuşmak, yad etmek, meğer insanın acısını, omzundaki yükü hafifletiyormuş. Yürek yansa da o acının içinden geçerken yalnız olmamak, tanıyan insanlarla paylaşmak, insana çok iyi geliyormuş ve o cenazenin kalktığını görmekse insanı kabule geçiriyormuş. 

Ben bunu keşfettiğimden beri, konu, durum her ne olursa olsun ağlamak isteyen hiç kimseye “ağlama” demiyorum. Tam tersine “içine atma, ağla, o duyguyu yaşa ve bırak çıksın” diyorum ama “dramaya” girmeden. Ya da gülmek geliyorsa içinden gül, katıla katıla gül, hem de ne kadar geliyorsa o kadar. İnsan, olaylar karşısında içinden gelen özellikle o acı veren duyguyu yanındakilerle yaşarsa, paylaşırsa o duygunun içinden daha rahat geçiyormuş, o duygunun verdiği hasar da acı da daha hafifliyormuş.

Akşam yine içimiz acıdı, yine içimiz yandı, yine onlarca şehit verdik, onlarca aileye ateş düştü, insanın içi kanıyor, içi yanıyor. Hiçbir söz, onların acısını hafifletmeye yetmez ve yetmeyecek de ama biliyorum ki, onlarda bu acı dolu duyguların içinden geçerken yalnız değiller ve yalnız olmayacaklar ve biliyorum ki tüm akrabaları, dostları, arkadaşları o tarifsiz acıyı onlarla paylaşacak ve bu acıların içinden el ele, gönül gönüle geçecekler. Ateş düşen tüm ailelerin başı sağ olsun, canım ülkem başımız sağ olsun.

Arzu ben, acıların paylaşıldıkça azaldığını öğrenen ve son yaşadığımız acıların bir daha hiç yaşanmaması için dualar eden bir yürek…  

Yazının devamı...

Korona virüsünden mesajınız var

11 Şubat 2020

Çin’deki Korona virüsü sebebi ile artık hayatımıza maske denen, varlığına şükrettiğimiz ama yine de kullanılması sabır isteyen bir nesne girdi. Ne zamana kadar kullanırız bilmiyoruz umarız en kısa zamanda her şey düzelir. Mesela, Endonezya’dan Şangay’a dönerken 13 saat havaalanında, uçakta hiç çıkartmadan maske taktık. Kullandığımız maske yüzümüzün büyük bir bölümünü kapladığı ve iki ayrı sıkıca lastiği olduğu için bir yerden sonra sabrınızı zorlayıcı bir hal alıyor. “Maske takmak” deyip geçiyor insan ama maske ile 13 saat yaşayınca tam bir işkence oluyormuş.

Maskeyi taktığınızda, o her zaman çok doğal alıp verdiğiniz nefesi alıp verirken nasıl zorlanıyorsunuz, belli bir zaman sonra yüzünüz nasıl terliyor, o terle maske nasıl kokuyor, saatlerce o kokuya nasıl tahammül etmek zorunda kalıyorsunuz, yüzünüzü nasıl kaşındırıyor, tahmin edemezsiniz. Üstelik yüzünüz kaşındığında, virüs kapmak korkusu ile maskeyi çıkartmadan yüzünüzü kaşımaya çalışmak, anlatılmaz yaşanır. Bütün bunların yanında bu maskeli saatler bende öyle büyük bir farkındalık yarattı, o kadar çok şey anlattı ki. Nefes almanın ne anlama geldiğini daha iyi anladım mesela. Özgürce nefes alıp vermek bir lütufmuş aslında. Sıkça şükreden bir insanım ve hep nefes alabildiğim için, yeni bir sabaha gözlerimi, sevdiklerimle açabildiğim için hep şükrederim; yok, bu kesinlikle öyle bir şey değilmiş. Şimdi anlıyorum ki hiç farkında değilmişim; hiçbir alete, nesneye ihtiyaç duymadan nefes alıp vermek ne kadar değerliymiş. 

Eğer bu maskeli 13 saat deneyimim olmasaydı, evde oturmaktan yakınabilir, günler nasıl geçecek diye hayıflanabilirdim belki ama eve geldiğimiz günden beri ağzımızı bağlamadan nefes alıp vermenin özgürlüğünü yaşıyorum ben. Çok mutluyum ve şükrediyorum. Ara sıra taaa en derine çekiyorum nefesimi, bir süre orada saklıyorum sanki bebeğini sarıp sarmalarsın da korumaya alırsın ya işte aynen o hisle ve sonra şükrederek dışarı veriyorum.

Sanki yeni tanışıyormuşum nefes alıp vermekle ya da yeni öğreniyormuşum gibi ya da kaybetmişim de yeni bulmuşum gibi ama hep farkında olarak alıp veriyorum artık nefesimi, çok şükür, bin şükür, hep şükür…

Hayat işte; neler öğretiyor insana…

Bir ay önce ne konuşuyorduk, şimdi ne konuşuyoruz. Bir ay önce ne yapıyorduk şimdi ne yapıyoruz? Küçücük bir virüs bir anda hayatlarımızın tam ortasına nasıl da bomba gibi düştü.

Acaba insanoğlunu kendine getirmeye mi çalışıyor dersiniz? Bir minik virüs fark ettirir mi yaşamın bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu? Bitirebilir mi bu bitmeyen kavgaları? Durdurabilir mi savaşları? Bu dünyadan, öbür dünyaya giderken götürebildiğin hiçbir şey olmadığını hatırlatabilir mi?

Seslenebilir mi insanoğluna: “Ey insanoğlu biraz yavaşla, sakin ol; hiçbir şey, ne senden öncekilerinindi, ne senin kalacak, ne de senden sonrasının. Dünyevi hırsları bırak, biraz sevdiklerinle ilgilen, etrafta ihtiyacı olan milyonlarca insanla, hayvanla ilgilen. Onlara daha çok yardım et. Onlarla güzel zaman geçir. Dünya anaya, doğaya saygıyla davran. Sevmenin ne kadar kutsal, ne kadar birleştirici bir duygu olduğunu hatırla. Bütün çaban kendi dünyanda insanlığa sevgiyi hatırlatmak, yaymak olsun. Domino etkisiyle yayılan şey virüs değil, sevgi olsun, aşk olsun, birlik olsun, beraberlik olsun, yardımlaşmak olsun, paylaşmak olsun ve dünya güzelliklerle dolsun, izin ver insanoğlu izin ver”

Yazının devamı...
Arzu Hoşgör Ülger Kimdir?
09.04.1972 Bursa, Mustafakemalpaşa doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Mustafakemalpaşa’da tamamladıktan sonra üniversite eğitimini 9 Eylül Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği alanında yaptı. Daha sonraki 15 yılını İskandinav şirketlerinin Türkiye operasyonlarında çalışarak geçirdi. Halen Danimarkalı Nilfisk-Advance firmasında Finans ve İdari İşler Müdürü olarak görev yapmaktadır. 10 yaşında Çağla isimli bir kızı vardır.