GeriErgi Şener Tokyo Olimpiyatları’nda Kullanılacak Yeni Teknolojiler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tokyo Olimpiyatları’nda Kullanılacak Yeni Teknolojiler

23 Temmuz - 8 Ağustos 2021 tarihleri arasında, Japonya’nın başkenti Tokyo’da gerçekleşecek, Dünya’nın en büyük spor organizasyonu olan Olimpiyatlar için geri sayım başladı. Tokyo Olimpiyatları hey-ecan dolu müsabakalar kadar, kullanılacak yeni teknolojiler ile de fark yaratmaya aday… Normal şartlar altında geçtiğimiz yıl gerçekleşmesi gereken Olimpiyatlar, Covid-19 salgını nedeniyle bu yıla ertelenmiş ve 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ertelenen tek olimpiyat ünvanını da almıştı…

Covid vakalarında yaşanan artış ile birlikte, seyircisiz oynanacağı açıklanan, pek çok önde gelen sporcunun katılımının belirsizliğini sürdürdüğü Olimpiyatlar kapsamında, Japon Hükümeti olağanüstü hâl ilan edileceğini de açıkladı. Bu sene, oyunlar seyircisiz olsa da, yeni teknolojiler sporcuları daha geniş hayran kitlelerine yakınlaştırırken, aynı zamanda daha sürükleyici deneyimler sağlamayı da vaadediyor. Teknoloji sadece sosyal mesafeyi sağlamak ya da kontrol etmek için değil; oyunları daha iyi yönetmek, sporcu performansını gerçek zamanlı izlemek, geliştirmek ve farklı dijital deneyimler sunmak için de oldukça farklı uygulamaları destekleyecek şekilde kullanılacak. Bu yıl, oyunlarda 5G desteği ile daha hızlı ve çok daha gelişmiş sanal izleyici etkileşimi de mümkün olacak. Örneğin, 5G altyapısı ve sanal gerçeklik deneyimi ile bir basketbol maçını 360 derece görüş ile oldukça farklı açılardan izleme imkanına sahip olabileceksiniz.

Tokyo Olimpiyatları’nda kullanılacak ve yakın zamanda pek çok spor müsabakası için standart olması beklenen yeni teknolojileri Hürriyet için analiz ettim.

Robotlar çok farklı amaçlar için kullanılacak

Tokyo Olimpiyat Oyunları Komitesi, “Tokyo’20 Robot Projesi” olarak adlandırdığı insiyatif ile robotların yaygın olarak toplumda “iyiliği teşvik etmek” ve Covid-19’a karşı tedbir amaçlı kullanımını hedefliyor. Bu kapsamda, robotlar, Olimpiyatlar’da pek çok görevi gerçekleştirecek. Robotlar sporcuların kaldığı alanları ve antreman salonlarını temizlemede, dezenfeksiyon işlemlerini gerçekleştirmede, sporcuların ekipmanlarını taşımada kullanılacak. 2021 Olimpiyat Oyunları'nda farklı amaçlar için Tokyo Olimpiyat Oyunları sponsoru Toyota tarafından tasarlanmış yaklaşık 8-10 farklı robot kullanılacak.

Bunlardan ikisi Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın maskotu olarak tasarlanmış olan Miraitowa ve Someity adındaki robotlar.  Bu maskot robotlar, izinli ziyaretçiler ya da sporcular ile ilgilenecek; onları karşılayarak yön gösterecek ve etkinlik bilgilerini paylaşacak. Yüz tanıma teknolojisi ile karşılarındaki kişilerin duygularını da analiz edebilen bu robotlar, el sallayabiliyor, tokalaşabiliyor ve bir kişi yakınındayken çeşitli yüz ifadeleri ile tepki verebiliyor. Bu robotlar özellikle çocukları oyunlar boyunca eğlendirmekten de sorumlu olacak.

“Saha destek robotları” ise oyunlar boyunca iş yükünü azaltmak amacıyla görev alacak. Bu robotlar, cirit ve gülle atma gibi belirli spor etkinliklerinde atılan nesneleri toplamada ve mesafeyi ölçmede yardımcı olacak. Robotların kullanımı hem sahayı toplamak için gereken süreyi kısaltacak, hem de etkinliklerde gereken personel miktarını azaltmaya yardımcı olacak.

Ayrıca, “herkes için mobilite” slonganı ile 360 derece kamera ve büyük bir ekran ile donatılmış “T-TR1 - sanal hareketlilik robotları”, uzak bir konumda olan bir kullanıcının görüntüsünü kamerada yansıtarak, o kişinin robotun konumunda, oyunların atmosferini daha fazla hissetmesine yardımcı olacak. Bu uygulama, özellikle etkinliklere fiziksel olarak katılamayacak kişiler için bir ekran varlığı ile sanal olarak o ortamda bulunma şansı verecek.

“İnsan destek robotları” ise engelli izleyiciler için destek süreçlerinde ve yemek servislerinde kullanılmak üzere tasarlandı…

Olimpiyatlar’dan başlayarak sürücüsüz araçlar Tokya’da kalıcı olacak…

Sürücüsüz araçlar, Tokyo Olimpiyatları süresince havaalanından Olimpiyat köyüne gidişte ve Tokyo'daki farklı Olimpiyat mekanları dahil olmak üzere Olimpiyatlarla ilgili tanımlanmış rotalarda kullanılacak. Japon hükümeti, Olimpiyat süresince yaklaşık 100 sürücüsüz aracın hizmete girmesini planladı. Bununla birlikte, bu teknolojik gelişmeyi kullanma hamlesi, yalnızca sporcuların ve diğer ilgili kişilerin ulaşım ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla değil, aynı zamanda yeni nesil toplu taşıma ağı için bir temel oluşturmak için de planlanıyor.  Sürücüsüz araçların yaygınlaşması ile trafik kazalarından kaynaklı ölümleri en aza indirmek, trafik sıkışıklığını önlemek de amaçlanıyor…

Yüz tanıma sistemleri ile güvenlik ve Covid-19 kontrolü

Teknolojinin tartışmalı bir kullanım alanı olsa da “yüz tanıma teknolojisi”, sporcuların ve personelin güvenliğini sağlama amaçlı olarak Tokyo Olimpiyatları’nda kullanılacak. NEC firması tarafından geliştirilen yüz tanıma sistemleri, izinsiz girişleri de engelleyerek, güvenlik personeline duyulan ihtiyacı azaltacak. En temel kullanım amacı güvenlik olsa da, yüz tanıma sistemlerinden, Koronavirüsün yayılmasını önleme amacıyla da yararlanılacak. Yüz tanıma kameraları güvenlik personelinin, yetkililerin, oyunları takip etmek için izin verilen seyircilerin ve sporcuların yüzlerini ve hareketlerini analiz ederek, olası COVID-19 taşıyıcılarını tespit edecek ve buna göre önlem alınmasına yardımcı olacak. Yüz tanıma algoritmaları ile örneğin, bir kişinin enfekte olduğu tespit edilirse, görevliler takip ettiği rotayı izleyerek, yakın temasta olduğu kişileri de bularak, gerekli karantina kurallarına göre tedbir alabilecek…

Canlı, etkileşimli deneyimler

2021 Tokyo Olimpiyatları'nda seyircilerin etkinliklerin keyfini çıkarmasını sağlayacak sürükleyici deneyimler de olacak. İzleyiciler, sanal gerçeklik uygulamaları ile 2021 Tokyo Olimpiyatları açılış töreni, takım müsabakaları ya da bireysel yarışları, sanki tam orada, stadyumda, hatta sporcuların yanında duruyormuşçasına takip edebilecekler. Ayrıca, 2021 Olimpiyatları'nın 8K çözünürlüklü görüntüleme teknolojisiyle yayınlanması, bireyleri daha akıcı ve izlemeye değer bir görsel deneyim sunacak.

Özellikle atletizmde, zamana meydan okuyan atletlerin yarışlarını izlerken, ulaştıkları inanılmaz hızları öğrenmek için yarış sonunu beklemeye gerek kalmayacak. Tokyo Olimpiyatları boyunca, yayınlar sırasında atletlerin hızları gerçek zamanlı olarak görüntülenecek. Bunun için, yine yapay zekanın (artificial intelligence - AI) önemli bir kolu olan “görüntü işleme”den, şu ana kadar çok fazla kullanılmamış bir şekilde yararlanılacak. Bunun gerçekleşmesi için sporcuların hızları, hareket ederken vücutlarının aldığı şekiller farklı kameralar ile izlenerek, yapay zeka algoritmaları tarafından analiz edilecek.

Voleybolda da yapay zeka kamerası ile topun nereye düştüğü, oyuncunun ne kadar yükseğe zıpladığı anında paylaşılacak. Benzer analiz teknolojisi, bisiklet yarışlarında, yüzme ve jimnastik müsabakalarında da kullanılacak.

Gerçek zamanlı çeviri hizmetleri Olimpiyat’lardaki iletişimi basitleştiriyor…

Olimpiyatlar’da yapay zekanın önemli bir diğer alanı olan “doğan dil işleme” uygulamaları ile, dil engelini önlemek için “anında çeviri” hizmetlerini de göreceğiz. Gerçek zamanlı çeviri uygulamaları için, akıllı telefonlara yüklenecek bir mobil uygulama desteği sayesinde kullanıcının istediği dili seçerek, kendi dilinde konuşmasının ardından konuşmanın anında seçilen dile çevrilmesi sağlanacak. Farklı dillere sahip insanlar arasındaki iletişimi çok daha kolay ve akıcı hale getirecek olan bu tarz uygulamalar, Olimpiyat oyunlarındaki personel ile sporcular arasındaki iletişimi de şüphesiz daha verimli hale getirecek…

Yapay zeka Olimpiyat müziklerini de besteledi…

Olimpiyat müzikleri, Oyunlar’ın yıllardan beri gelen felsefesi; Japon kültürü, yaşamı ve doğasını da yansıtan 1.000’e yakın müzik örneklerinden yararlanılarak yapay zeka desteği ile oluşturuldu. AI, veri setlerinden yararlanarak öncelikle 5 farklı ritm derledi. Katılımcıların da el çırparak eşlik edileceği şekilde tasarlanan müzikler, Oyunlar’ın coşkusunu da artıracak biçimde tasarlandı.

Nesnelerin İnterneti (Internet of Things - IoT) ve sensör teknolojisi ile müsabakalarda tartışmalı kararların önüne geçilebilecek

Oyunlar boyunca, gelişmiş sensörler ve yapay zeka teknolojisi yardımı ile hakemlerin daha doğru kararlar almaları da desteklenecek. Sporcuların vücut hareketleri, topların konumları anında dijital hale getirilerek raporlanacak ve kararlar üzerindeki tartışmaların önüne geçilmesi sağlanacak (keşke ülkemizde de “VAR Sistemi” bu şekilde teknoloji desteği ile uygunlansa…)

Örneğin, Sony Group'un bir parçası olan Hawk-Eye Innovations, tenis maçlarında topun çizginin içinde mi dışında mı olduğunu belirlemek için milimetrik hassasiyette top izleme kameraları kullanarak şüpheleri ortadan kaldıracak.

IoT ve AI ile sakatlıkların önüne geçilecek

Önde gelen saat markalarından olan Omega, oyun boyunca sporculardan veri toplamak için görevlendirilmiş durumda (Omega’nın dijital dönüşüm kapsamında kendisini nasıl konumlandırdığını analiz etmek açısından  da önemli bir örnek). Omega, tüm sporcuların giysilerine entegre ettiği küçük sensörler üzerinden saniyede 2.000 veri toplayıp, analiz edecek. Toplanan veriler, sporcular ve antrenörler ile de paylaşılarak antrenman programlarını oluşturmak ve sakatlıkların önüne geçmek için de kullanılacak.

 

Füzeleri ve uçakları izlemek için ordularda kullanılan radar teknolojisi oyunlar için de uyarlandı…

Danimarkalı spor teknolojileri şirketi TrackMan, Japon beyzbol takımının altın madalya yolculuğuna destek oluyor. Radar teknolojisini temel alan bir cihaz ile her atış veya vuruş analiz ediliyor. Atıcıların performans analizi doğrultusunda, oyuncuların formda olup olmadığı anlaşılırken; vurucular için de topun çıkış hızı, dönüş hızı, fırlatma açısı, fırlatma yönü ve mesafesi gibi pek çok veri analiz ediliyor.

Şu anda, Japonya’daki on bir profesyonel beyzbol takımı TrackMan’den yararlanıyor ve milli takımdaki birçok oyuncu bu cihaz ile  antrenmanlarının analiz edilmesine alışmış durumda. Bu uygulama, Güney Kore ve Tayvan’daki Beyzbol liglerinde de oldukça popüler…

Teknoloji, oyunların oynanma şeklini de değiştiriyor…

Sporcuların kondisyonlarını takip etmeleri için sağlık yönetim uygulamalarının kullanımı da oldukça popüler hale gelmiş durumda. Sporcular uygulama üzerinden günlük olarak sağlık durumlarını, sakatlıklarını ya da rahatsızlıklarını, öğünlerde neler yemeleri gerektiğini ve antrenmanlarını takip ediyorlar. Veriler, antrenörler ve beslenme uzmanları tarafından grafikler ve çizelgeler aracılığıyla görüntülenebiliyor. Japonya adına yarışlara katılan sporcuların %45’i bu tarz uygulamaları kullanıyor.

Giyilebilir cihazlar en öne çıkan teknolojik uygulamalardan…

Giyilebilir cihazlar, atletizm, yüzme ve kürek çekmede adım, kulaç ve vuruş hızından; buz pateni ve atlamada zemin temas süresi ve kuvvet analizine kadar birçok farklı spor dalında, çok farklı parametrelerde antrenörlere ve sporculara önemli veriler sağlama yeteneğine sahip. Ayrıca, ayakkabılara, kayak ayakkabılarına veya bisiklet pedallarına yerleştirilen sensörler, tüm antrenman seansları için sürekli bir veri akışı sağlıyor.

Giyilebilir teknolojinin en belirgin faydalarından biri de, daha önce mevcut olmayan bilgileri sağlama yeteneği… Örneğin, voleybolda, diz yaralanmalarının önlenmesi için oyuncuların atlama sayılarını ve hızını takip etmek isteyen voleybol antrenörleri, daha önce bu bilgiyi elde etmek için saatlerce video izlemek zorundaydılar. Giyilebilir cihazlar ile artık anlık olarak olası sakatlık ihtimalleri antrenörlere raporlanarak, bu doğrultuda kişisel antreman programları oluşturulabiliyor.

Sensör verilerini sadece raporlara göre yorumlamak da doğru değil…

Bir yüzücünün antreman sırasında ortalama kaç kulaç attığı ya da kulaç hızı doğrultusundaki bilgiler giyilebilir cihazlardan gelen veriler doğrultusunda antrenörlere sunulurken; bu verilerin yarış sürecindeki değişimi ve sporcunun hangi zamanlarda nasıl performans sağlandığını da incelemek gerekiyor. Yani, asıl önemli olan yine büyük veri içerisindeki küçük anlamlı veriye ulaşmak.

Tokyo Olimpiyatları’nın madalyaları geri dönüştürülmüş malzemelerden…

Tokyo Olimpiyatları’nda dereceye giren sporculara dağıtılacak olan madalyalar da, eski ya da kullanılmayan elektronik cihazların geri dönüşümünden elde edilen metallerle yapıldı. Tokyo Olimpiyat Komitesi, madalyalar için Japon halkını, başta cep telefonları olmak üzere eski veya kullanmadıkları elektronik cihazları vermeye davet etti.

3D baskılarda üretilen ayakkabılar…

Çin’in 28 Olimpiyat takımının spor giyim ortağı olan Anta Sports, boks takımı için daha iyi koruma ve uyum sağladığını söylediği 3D baskılı ayakkabılar üretti.

Tokyo Olimpiyatları’nda kullanılacak olan teknolojiler incelendiğinde, gelecek Olimpiyatlar için sporcularımızı yetiştirirken, genç yaştan itibaren teknolojiden yararlanmanın ne kadar önemli hale geldiğini de tüm gerçekliği ile görüyoruz. Sporda da teknolojiden yararlanıp, bundan sonraki Olimpiyatlar için çok daha fazla sporcumuz ile çok daha iyi dereceler almak ümidiyle Tokyo’da ülkemizi temsil edecek tüm sporcularımıza başarılar dilerim. Tüm okuyucularımın da Kurban Bayramı’nı kutlar, sağlık, mutluluk, huzur dolu bayramlar temenni ederim…

X

Orman yangınlarını önlemek için teknolojiden nasıl yararlanılabilir?

2005 yılında Sabancı Üniversitesi, son sınıf mezuniyet projem, dünyanın önde gelen üniversitelerinden Berkeley Üniversitesi’nden araştırmacılar ile iş birliği kapsamında geliştirdiğimiz “kablosuz sensör ağlarını kullanarak yangın algılama” sistemiydi. Projemiz kapsamında, GPS’e bağlı konum bilgisine sahip, birbirleri ile haberleşebilen ve belli bir ortamda yangın çıktığı an (ısıyı ölçümleyen ve gazları ayırt eden sensör ver-ilerinden yangının çıktığını anlayarak), hassas konum bilgisini ilgili ekiplere bildiren bir uygulamayı hayata geçirmiştik. Mezuniyet projemin de bu alanda olması, her yangın haberi duyduğumda, acaba bu yangınları teknolojiden yararlanarak, bu denli büyümeden, yüreklerimizi yakmadan önleyebilir miyiz sorusunu aklıma getiriyor…

Ne yazık ki son günlerde Ülkemizin pek çok farklı bölgesinde, hayatımıza güzellikler katan, bakmaktan, seyretmekten, havasını solumaktan keyif aldığımız; pek çoğumuzun unutamayacak anıları olduğu ormanlarımız yangınlar nedeni ile yok olup gidiyor; yangın söndürme çalışmalarında vatandaşlarımızın canları tehlikeye giriyor, bazı vatandaşlarımızı ne yazık ki kaybediyoruz, pek çok canlı da zarar görüyor. Bu durum, vatanını seven her insanda, derin bir üzüntü ve telaşa sebep olurken, izlediğimiz görüntülere karşı bir şey yapamamanın verdiği çaresizlik toplum genelinde umutsuzluğa da neden oluyor. Orman yangınlarına karşı hepimizin duyarlı, sorumlu olması gerekiyor; aslında hepimize düşen görevler var. Teknoloji ile bu yangınların nasıl önüne geçebileceğimizi düşünüp; kamu, üniversite, girişimcilik ekosistemi arasında bu alandaki iş birliğini geliştirip, gerekli koordinasyonun nasıl sağlanacağına yönelik aksiyonlar alarak bundan sonraki yangınların önüne geçmeliyiz.

Ben de bu yazımda kendi tecrübelerimden; birlikte çalıştığım, teknoloji geliştiren genç arkadaşlarımın bu alanda geliştirdikleri çözümlerden ve güncel araştırmalardan yararlanarak, orman yangınları ile mücadelede teknolojiden nasıl yararlanılabileceğini paylaşmak istedim. Bu çözümlerden bir kısmı bundan sonraki süreçte birkaç yangını önlese dahi hepimiz için önemli bir fayda sağlayacaktır…

İklim değişikliği, orman yangınlarının riskini ve kapsamını artıran en önemli etken

Orman yangınlarını engellemeye yönelik en temel çözümü, iklim değişikliği ile mücadele oluşturuyor.

Selen Şenal’a göre; "Orman yangını riski, sıcaklık, toprağın nemi; ağaçların, çalıların ve diğer potansiyel yakıtların varlığı gibi faktörlerle ilişkili. İklim değişikliği, ormanlardaki organik maddenin (orman ateşini yakan ve yayan malzeme) kurumasını hızlandırmaktadır. Örneğin 1984 ile 2015 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) batısındaki büyük yangınların sayısı bu sebepten ikiye katlandı. Araştırmalar, iklimdeki değişikliklerin daha sıcak ve daha kuru koşullar yarattığını, bu durumun da orman yangını riskini artırdığını gösteriyor. ABD'nin batısındaki çoğu bölge için, tahminler, ortalama yıllık 1 derecelik bir sıcaklık artışının, bazı orman türlerinde ortalama yanan alanı yılda %600'e kadar artıracağını gösteriyor. Yine, ABD'deki modelleme, 2060 yılına kadar yıldırımla ateşlenen orman yangınlarında 2011'e göre en az %30'luk bir artışla artan yangın riski ve daha uzun bir yangın mevsimi de öngörmektedir. İklim değişikliği ile mücadelede, yenilenebilir enerji ve fosil temelli olmayan biyoyakıt kullanımını artırmak oldukça kritik.” Şenal ve ekibi, atık su ve atık baca gazı bertarafıyla mikroalglerden çevreci biyoyakıtlar üreterek, iklim değişikliği etkilerini azaltmaya fayda sağlamayı hedefliyorlar.

Orman yangınları ile mücadelede yapay zeka (artificial intelligence - AI)

Dr. İlkay Altıntaş, San Diego’daki University of California Wifire Laboratuvarının kurucusu ve yöneticisi. Bu laboratuvarın odağı yapay zekadan yararlanarak yangınları önlemeye yönelik öngörü analizleri geliştirmek. Bu doğrultuda, yangınların sebep olduğu yıkımı en aza indirmeyi amaçlıyorlar.  Dr. Altıntaş’ın çalışmaları daha iki hafta önce New York Times’da yer aldı.

Çalışmalar kapsamında, gerçek zamanlı uydu görüntüleri, rüzgâr modelleri, hava durumu ve daha pek çok veri seti; geçmiş yangınlarla ilgili veriler ışığında analiz ediliyor ve yangınların başladıktan sonra nasıl yayılacağını, insanların yaşadığı yere ne kadar yaklaşabileceğini hızlı bir şekilde tahmin etmek ve daha büyük daha tehlikeli etkileri önlemeye yönelik öngörüler ortaya çıkarmak için kullanılıyor. Böylelikle, bir yangın sırasında, itfaiye yetkililerinin kaynaklarını nerede kullanmaları gerektiğine ve hangi alanları tahliye edeceklerini belirlemelerine yönelik daha doğru kararlar alınmasına yardımcı olunuyor. Laboratuvar, şu anda eyaletteki her büyük yangınla mücadeleye yardımcı olmak için kullanılıyor.

Yazının Devamını Oku

Korona sonrasında da kalıcı olacak uygulamalar

Aşılanmanın artması ile Dünya genelinde etkisi azalmaya başlasa da Kovid-19 salgınının yaşamımızı kökten değiştirdiği bir gerçek. Pandemi sürecinde, adapte olduğumuz pek çok yeni teknolojiyi ve uygulamayı Korona sonrasına da taşıyacağız. Bu yazımda, önde gelen danışmalık şirketlerinden McKinsey’nin deyimi ile “sonraki normale” hazırlanırken, Kovid-19 sonrasında da kalıcı olacak uygulamaları analiz ettim.

Dijital yol haritası belirlemek hayati olacak

Özellikle karantina döneminde, günlük hayatımızı, işlerimizi, eğitimimizi kesintisiz devam ettirmek adına dijital hazırlığın ve altyapının ne kadar önemli olduğunu görmüş olduk. Bu süreçte, şirketlerin %85’inde dijital dönüşüm yatırımları ve uygulamaları hız kazandı. McKinsey (2020) araştırması kurumların pandemi ile birlikte dijital dönüşüm çabalarında 8 hafta içinde 5 yıllık ilerleme kaydettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi. Kovid-19 sonrasında da rekabetçi olabilmek adına dijital dönüşümü doğru kurgulamak ve öne çıkan teknoloji trendlerini analiz ederek gerekli teknik altyapıyı oluşturabilmek çok daha önemli hale geliyor. 

Sanal ofislere doğru

Kovid-19 öncesinde de uzaktan çalışma fikri gündemdeydi, fakat önyargılar somut ilerleme sağlanmasının önünü kesmişti. Salgın, on milyonlarca çalışanın bir gecede evden çalışmaya geçmesiyle bu durumu değiştirdi. Kurumlar bir yandan uzaktan çalışmayı en verimli şekilde gerçekleştirecek yollar ararken, uzaktan birlikte çalışma, proje yönetimi uygulamaları ve video konferans uygulamalarının kullanımında patlama yaşandı. 2020'de küresel video konferans pazarı $7,87 milyara ulaştı (bir önceki yıla kıyasla iki kattan fazla artışa tekabül ediyor).

Küresel salgın nedeniyle başlayan evden çalışma deneyi, uzaktan çalışmaya ilişkin olarak uzun zamandan beri mevcut olan yanlış kanıları değiştirirken, ofis dışında  da gerçek iş yapılabileceğinden şüphe eden birçok yöneticiye, uzaktan çalışmanın üretkenlik, iş-yaşam dengesi, maliyetler ve sürdürülebilirlik bakımından yaratabileceği olumlu etkiyi göstermiş oldu. Farklı raporlarda belirtildiği üzere yöneticilerin %60'ı ofis alanlarının küçülmesinden oldukça memnunken; %43'ü ise 2030 yılına kadar fiziksel ofislerinin olmayacağına inanıyor. Henüz erken olsa da göstergeler uzaktan çalışanların ofisteki meslektaşlarına göre ortalama %40 daha üretken olduğu yönünde… Global WorkPlace Analytics (2021) araştırması, Dünya genelinde çalışanların zamanlarının %50-%60’ında masalarında olmadığını ve bunun çok büyük bir alan ve para israfı olduğunu belirtirken; McKinsey Global Institute (MGI), küresel işgücünün %20'sinden fazlasının zamanının çoğunu ofis dışında geçireceğini tahmin ettiğini belirtiyor. Elbette bu durumu sadece Kovid-19’a bağlamak da doğru değil çünkü, otomasyon ve dijitalleşmedeki ilerlemeler “her yerden çalışma” olgusunu artık çok daha mümkün kılıyor. 

Uzaktan çalışmaya yönelik temel olarak iki önemli zorluk bulunuyor: Bunlardan biri, kültür ve aidiyet duygusu yaratmanın ana unsuru olan ofislerin yeni rolüne karar vermek. Şirketlerin gayrimenkul yatırımlarını (bu binaya, ofise ihtiyacımız var mı?), işyeri tasarımını (masalar arasında ne kadar boşluk var, temassız deneyimler destekleniyor mu?) ve eğitim ve mesleki gelişim kriterlerini (uzaktan mentorluk mümkün mü?) ayrıntılı bir şekilde değerlendirmesi gerekiyor. Ofise dönmek, çalışanlara bir e-mail iletip, tekrar ofise dönüyoruz diyerek, kapıları açmaktan ibaret değil… Bunun yerine, fiziksel ofislerin, o ofise sahip işletmeye getirilerini sistematik olarak yeniden değerlendirmek gerekiyor.

Yeni dünyaya adapte olmak için yeni yetkinlikler geliştirmenin ve sürekli öğrenmenin önemi

Uzaktan çalışmanın yayılımındaki diğer zorluk, işgücünü otomasyon, dijitalleştirme ve diğer teknolojilerin gereksinimlerine uyarlamakla ilgili… Her çalışan, işini sürdürmek istiyorsa, mutlaka yeni beceriler edinmeli. Dünya Ekonomik Forumu çalışanların yarısından fazlasının 2022 yılına kadar önemli ölçüde yeni becerilere ihtiyaç duyacağı öngörüsünde bulunuyor. Öte yandan, BBC’nin araştırması, ~200 milyon kişinin Kovid-19 kaynaklı değişim nedeniyle mevcut işini kaybedebileceğini öngörüyor…

Yazının Devamını Oku

Yapay zekânın Türk toplumundaki algısı

Günümüzün en önde gelen teknoloji trendlerinden olan ve pek çok açı-dan Dünyamızı değiştiren yapay zekâ (Artificial Intelligence- AI), sürekli olarak gelişiyor. Küresel yapay zeka pazarının 2028 yılına kadar yaklaşık 1 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor (yani bu yıla kıyasla 10 katlık bir artıştan söz etmekteyiz). Mart ayında yayınlanan, Stanford Üniversitesi İnsan Odaklı Yapay Zekâ Araştırması sonuçlarını analiz ederken, “yapay zekanın araştırma fazından gerçek hayatta kullanılmak üzere ticarileşme statüsüne” geçtiğini belirtmiştim.

Öte yandan, yapay zekâ son kullanıcılar nezdinde pek çok endişeye de sebep oluyor. Öne çıkan tartışma konuları: "Yapay zekâ kötü niyetli insanların eline geçerse ya da insanlığın kontrolünden çıkarsa insanlık tehdit altında kalır mı”; “yapay zekanın önyargılardan bağımsız gelişmesi nasıl sağlanabilir”; “AI işlerimizi elimizden alacak mı”; “sanal asistanlar ve akıllı cihazlar ile her şeyimiz takip ediliyor mu, sürekli izleniyor muyuz”... 

Yapay zekanın her geçen gün daha da fazla hayatımıza etki edeceği bir dönemde, ülkemizde de bu alandaki çalışmaları stratejik bir şekilde ilerletmek ve her kesim açısından bu odağı sistematik bir şekilde takip etmek oldukça büyük önem arz ediyor. Bu alanda öne çıkan sivil toplum kuruluşlarından olan Yapay Zekâ Politikaları Derneği (AIPA) yapay zekanın gelişen önemine yönelik farkındalığı artırmak ve bu alanda toplumu bilinçlendirmek adına oldukça önemli çalışmalar gerçekleştiriyor. Sonuçları yeni paylaşılan ve toplumdaki yapay zeka algısına yönelik şu ana kadar gerçekleştirilen en geniş kapsamlı araştırmalardan olan "AIPA Gelecek Araştırması: Toplumda Yapay Zekâ Algısı” önemli bir referans kaynağı olarak ele alınması gereken bir çalışma. Araştırma, 14-44 yaş grubunda, %30’u öğrencilerden oluşan toplam 1135 katılımcı ile gerçekleştirilmiş. Araştırmada yapay zekâ; tanımı, etkisi, toplumun geleceğindeki yeri, güven unsuru, yapay zekaya yönelik korku ve yapay zekanın kanun önünde hesap verilebilirliği odağında 7 başlıkta ele alınmış. 

Araştırmada öne çıkan sonuçlar:

* Yapay zekâ tanımı konusunda toplum yeterli bilgiye sahip değil…

* Yapay zekayı doğru olarak tanımlayanlarda, “makine öğrenmesi” ifadesi ön plana çıkıyor. Yapay zekaya ilişkin doğru tanımlamayı yapan bireyler arasında kadınların oranı, erkeklere kıyasla belirgin düzeyde daha düşük…

* Yapay zekâ denilince akla ilk olarak “robot” geliyor. Hollywood bilim kurgu filmlerinde çizilen robot odaklı yapay zekâ imajından dolayı, yapay zekanın robot eliyle dünyayı ele geçireceği, yok edeceği, zarar vereceği bilinçaltına yerleşmiş bir algıyı oluşturuyor…

* Yapay zekaya yönelik korkunun temelini iş kaybetme endişesi oluşturuyor. Öğrencilerde buna ek olarak, yapay zekanın kişisel bilgilere kolay erişimi ve işleme becerisi ile mahremiyeti zedeleyeceği korkusu da bulunuyor…

* Katılımcılara göre yapay zekadan olumsuz olarak etkilenecek mesleklerin başında doktorluk, öğretmenlik, kolluk kuvvetleri ve tercümanlar geliyor…

Yazının Devamını Oku

Akıllı kapı zilleri ile evler daha güvenli

1830’larda elektrikli kapı zilinin icat edilmesinden, yakın zamana kadar kapı zillerinin kullanım amacı birisi evinizi ziyaret ettiğinde sizi uyarmaktı. IoT (Internet of Things - Nesnelerin Interneti) teknolojisinin gelişmesi ile birlikte, bağlantı kazanan kapı zilleri “akıllanarak”, kamera özelliği ve mobil uygulama desteği ile birlikte komple bir ev güvenlik platformu halini aldı. Amazon, Google gibi teknolojinin öncü firmalarının bu alana olan ilgileri ve yaptıkları yatırımlar akıllı kapı zillerini, en popüler ve yaygın akıllı ev teknolojilerinden biri haline getirdi.

En basit tanımı ile ev sahiplerinin, evlerine gelen kişileri ister evde, ister dışarıda olsunlar, cep telefonu uygulamaları üzerinden video bağlantısı aracılığıyla görmelerini ve iletişim kurmalarını sağlayan bu teknoloji, sürekli olarak gelişiyor. Makine öğrenme ve gelişmiş sensor özellikleri ile  daha da akıl kazanan kapı zillerinin yeni yetenekleri oldukça şaşırtıcı… Bu yazımda, akıllı kapı zili odağında öne çıkan son trendleri, Digital Trends’de yayınlanan bir makaleden de yararlanarak analiz ettim. 

Müşterilerin akıllı kapı zillerine olan talebi artıyor

Kolay kurulum ve kullanımın yanında, güvenliği oldukça artırıcı bir unsur olması ve gelişmiş sensor yetenekleri sayesinde fonksiyonelliğinin sürekli olarak artması akıllı zil pazarına olan talebi artırıyor. Akıllı kapı zillerine yönelik artan talebin bu alandaki inovasyonları tetiklemesiyle pek çok farklı firma birbirine rakip olacak şekilde bu alanda çözümlerini sunmaya başladı. Böylece son kullanıcılar nezdinde fiyatlar da daha uygun hale geldi. Akıllı ziller, akıllı ev asistanları ya da akıllı kilitler ile entegre olarak, uzaktan kapının açılıp kapanması ya da kilit kontrollerinin gerçekleştirilmesini de sağlayabiliyor. 

360 Research Report firmasına göre 2020'de ~5 milyar USD değerinde olan küresel akıllı kapı zili pazarının, 2021-2026 döneminde %56,4'lük bir artışla, 2026'nın sonunda 117 milyar USD'ye ulaşması bekleniyor. 

Akıllı zillerin geldiği nokta itibariyle olmazsa olmaz diye nitelendirebileceğimiz öne çıkan birkaç özelliği bulunuyor. Pille çalışanlar ve ev Wi-Fi’ına bağlananlar kurulumu en kolay olanları. Bu zilleri kapınızın dışında uygun herhangi bir yere yerleştirip, bağlantıyı sağlayarak anında kullanıma başlayabiliyorsunuz. Kablosuz kurulumun tek dezavantajı, pilleri daha sık değiştirme veya daha sık şarj etme ihtiyacı. Bazı modellerde şarj için opsiyonel güneş enerjisi aksesuarları da bulunuyor (tabii bu daha çok yazlık bölgeler için ideal). Canlı görüntü, video yakalama, hareket ve ses algılama özellikleri de çoğu akıllı kapı zilinde olan özellikler. Akıllı telefon uygulamanızla entegre, kişisel uyarılar ayarlayabilir, kapınızın önünde biri normalden uzun süre kalıyorsa, bu kişiyi anlık bildirimler ile görüntüleyebilir, konuşabilir veya bulutta tutulan görüntüleri daha sonra tekrar izleyebilirsiniz. Evdeyken ses komutlu kullanım adına da akıllı ev asistanları ile entegre olanları tercih etmekte yarar var. 

Peki gelelim, akıllı zillerin yeni özelliklerine…

Kapı ziliniz arkadaşlarınızı tanıyarak, gelen kişilerin kim olduğunu belirtebilir…

Aile bireyleri ya da sık ziyaret eden arkadaşlarınızı veri tabanında eşleştirerek, "İpek kapıda!..” gibi özel uyarılar alabiliyorsunuz. Bu özellik, bazı akıllı zil firmaları tarafından uygulamaya alınmış olsa da yapay zekanın tartışmalı kullanım alanlarından olan yüz tanıma ve kişisel veri odaklı hassasiyetler nedeni ile bazı firmalar bu özelliği eklemeyi kesinlikle reddediyor. 

Yazının Devamını Oku

Giyebilir cihazlar “sağlık” vaat ediyor…

COVID-19, uzaktan sağlık uygulamalarının geniş kitlelerce benimsenmesine neden olarak, sağlık sektöründe dijital dönüşümü tahmin edilemeyecek bir biçimde hızlandırdı. Son dönemlerde, sağlık sektörüne teknolojinin entegrasyonu ile birlikte pek çok yenilik gözlemlemekteyiz. Bunlar arasında, en heyecan verici yeniliklerden biri, sektörde uzun yıllardır tartışılan, ancak bugüne kadar gerçekleştirilemeyen önlemleri de desteklemeye başlayan ve ön sağlık hizmetlerini devrimleştiren giyilebilir sağlık cihazları…

Giyilebilir cihazlar hayatımıza “fitness” ve “wellness” gibi egzersiz ve spor odaklı aktivite takip uygulamaları ile girdi. Günümüz tüketicileri hem teknolojiye meraklı hem de sağlık bilincine sahip olduğu için giyilebilir cihazlar, bu yaşam tarzına uygun olarak beklentileri karşılayan bir yenilik oldu. Sürekli gelişen sensör yeteneklerinin, yapay zekâ destekli öngörü analizlerinin ve regülasyonların da netleşmeye başlaması ile birlikte, artık giyilebilir cihazlar sağlık sektörünü derinden etkiliyor ve kişiselleştirilmiş tıp vizyonunun önünü açıyor. Giyilebilir teknolojileri kullanmanın potansiyel faydaları sektör içerisinde de kabul edilmiş durumda. Öte yandan, kullanıcılar sağlık odaklı çalışmaları desteklemeye meyilli: Giyilebilir cihazlardan toplanan verilerin ürün sağlayıcılar, üniversite hastaneleri ya da sigorta firmaları ile paylaşılmasına yönelik ilgi hızla artış gösteriyor.

Sağlık hizmetlerinde kullanılmaya başlanan giyilebilir cihazlar, bir kullanıcının sağlık bilgilerini gerçek zamanlı olarak doktoruna iletebiliyor, beklenmeyen, ani bir durumda gerekli yardımı çağırabiliyor veya kullanıcının yakınlarına haber verebiliyor. Sağlık tarafında daha hassas ve daha farklı alanlarda ölçümlerin gerçekleşmesi ile birlikte önümüzdeki dönemde çok daha fazla tüketicinin giyilebilir cihazlara talep göstereceği ve bu pazarın hızla artacağı öngörülüyor. Fortune Business Insights Raporu’na göre sağlık odaklı giyilebilir cihaz pazarının küresel ölçekte, 2027’ye kadar $200 milyara çıkacağı tahmin ediliyor.

Giyilebilir sağlık cihazları, büyük teknoloji şirketleri için de yeni odak alanlarından birini oluşturuyor. Amazon, Google, Apple gibi teknolojinin önde gelen şirketleri sahip oldukları büyük veri, yapay zekâ algoritmaları ve IoT ve bulut gibi teknolojileri ile sağlık hizmetlerini olumlu iyileştirmeler yapabilecekleri bir alan olarak görüyor. Bu yazımda, öncü teknoloji firmalarının ve start-up’ların giyilebilir sağlık alanındaki yeni ürünlerini analiz ettim.

Apple Watch, giyilebilir teknoloji pazarının en popüler ürünlerinin başında yer alıyor. Adım izleme, spor salonu ekipmanları ile senkronizasyon ve meditasyon özellikleri ile başlayan Apple Watch’un değer teklifi, zamanla günlük aktivitelerin takip edilebileceği bir sağlık cihazı konumlandırması ile devam etti. Apple Watch’un gerçekleştirdiği uygulamaların bir kısmı: Kullanıcısının sert bir şekilde düştüğünü tespit edip, hemen yardım çağırabilmesi; kadınların adet döngülerini takip etmesi ve tehlikeli kalp ritmi durumunu tanımlayabilmesi… Korona öncesi dönemde, kalp ritmindeki düzensizliklerden kalp krizini erken teşhis etme algoritmalarını Stanford Üniversitesi Hastanesi ile ortak çalışmalar yaparak geliştiren Apple; en son lanse ettiği Apple Watch ile kandaki oksijen miktarını ölçerek, kullanıcının Korona olma ihtimalini test yaptırmadan çok büyük başarı ile tespit etmeye başladı. Yeni saatlere, FDA onaylı daha hızlı bir elektrokardiyogram sensörü eklenerek kalp sağlığı izleme uygulamasının daha da geliştirildiği belirtilmişti.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir habere göre ise Apple Watch kan basıncını, kan şekerini ve kandaki alkol miktarını da izlemeye yönelik çalışmalarına başlamış durumda. Yani, ilerleyen dönemde alkol aldığınızda, araba kullanıp kullanamayacağınızı Apple Watch’a danışabileceksiniz… Bu özelliklerin yeni Apple Watch tanıtımında resmi olarak açıklanması bekleniyor. Apple Watch'un, kızılötesi ışık kullanarak kan analizini gerçekleştireceği belirtiliyor. Bu teknolojiden halihazırda farklı uygulamalar için de yararlanılmakta.

Giyilebilir teknolojiler alanındaki öncü firmalardan olan ve Google tarafından satın alınan Fitbit de yakın dönemde, tamamen sağlık odaklı yeni akıllı saati, Fitbit Sense’i tanıtmıştı. Bu saat, stresi yönetmeye yardımcı Dünya’nın ilk elektrodermal aktivite (EDA) sensörüne sahip. Bununla birlikte, saatte, gelişmiş kalp atış hızı izleme teknolojisi, yeni EKG uygulaması ve ateş ölçme sensörü de bulunuyor. 6 günü aşan pil ömrü de oldukça önemli bir gelişme. Vücut ısısının düzenli ölçümü, kalp ritim analizi ile birleşince, viral enfeksiyonları takip etmek adına da önemli bir altyapı sağlıyor. Fitbit de Apple gibi Stanford Universitesi ile bu alanda ortak çalışmalar gerçekleştirmeye başladı. Bu çalışmadaki ana fikir, akıllı saatlerin veya diğer giyilebilir cihazlardaki sensörlerin, kullanıcısı bunu fark etmeden viral bir enfeksiyonu gösteren semptomları tespit etme yeteneğine sahip olabileceği. Hasta bir kişinin hasta olduğunu bile bilmeden enfeksiyonunu yayma ihtimali söz konusu olduğundan, erken teşhis, COVID-19 gibi hastalıkların yayılmasını durdurmak için oldukça önemli. Bu gelişmeler, gelecekte salgınların küresel salgın haline gelmeden önce kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.

Amazon’un giyilebilir sağlık alanındaki hamlesi, Halo isminde hem bedeninize hem de zihninize iyi gelecek bir akıllı bileklik, uygulama ve abonelik hizmeti ile birlikte geldi. Amazon, klasik bir aktivite bilekliğinden elde edilebilecek uyku düzeni, vücut yağ endeksi ve günlük hareket miktarı gibi verilere ek olarak; yapay zekâ ile kullanıcının sesinden yola çıkarak duygu durumuna kadar farklı parametrelerden yararlanıyor. Ayrıca, ses odaklı analizin kullanıcıların başkalarında nasıl bir intiba bıraktıklarına, iletişimlerini ya da ilişkilerini nasıl geliştirdiklerine yönelik olarak da birtakım ipuçları sağladığı belirtiliyor. Halo uygulaması vücut kitle indeksinden (BMI) daha iyi bir ölçüt olan doğru vücut yağ yüzdesi ölçümü verebileceğini öne sürüyor. Amazon'a göre, Halo'daki vücut yağ ölçümü, bir doktorun kullanacağı yöntemler kadar doğru ve evdeki akıllı tartılara kıyasla neredeyse iki kat daha hassas.

Bunların yanında, giyilebilir sağlık teknolojileri pazarının akıllı sağlık bileklikleri ve saatlerden daha fazlası olduğunu unutmamak gerekiyor. Glikoz izleme cihazları, antrenman ve oyun için özel giysiler, yüzükler, maskeler ve gözlükler bu alanda öne çıkan diğer akıllı cihazlar…

Yazının Devamını Oku

Apple’ın baharı dolu dolu geldi

Pandemi nedeniyle uzaktan çalışma, online eğitim zorunlu hale geldi. Bundan sonra da bu süreçlerin hayatımızda kalıcı olmaya doğru ilerlediği bir dönemde, akıllı cihaz ve dijital servislere yönelik ihtiyaçlar sürekli artış gösteriyor. Artan talep ve beklentileri karşılamak adına, süreci en iyi değerlendiren firmaların başında yer alan Apple, 2021’e de hızlı bir başlangıç yaparak 20 Nisan Salı günü düzenlediği sanal etkinlikte yeni ürünlerinin tanıtımını gerçekleştirdi.

Apple, son etkinliklerinde olduğu üzere, bu etkinlikte de geri dönüşüm odaklı çevreci yaklaşımını, kişisel verilerin güvenliğine yönelik politikalarını ve insanların yaşamlarında etki yaratma misyonunu vurguladı. Ayrıca tanıtılan tüm ürünlerde, 2030'a kadar %100 karbon nötr ürün vizyonu da ortaya konuldu. Bu taahhüt, 2030 yılında, satılan her Apple ürününün iklim üzerinde sıfır etkiye sebep olacağı anlamına geliyor. Bu yıl içerisinde İstanbul Bağdat Caddesi’nde Apple’ın Avrupa’daki en büyük mağazalarından birinin açılacağını da belirtelim. 

Apple “Spring Loaded” etkinliğinde öne çıkanlar

Beklenildiği üzere yeni iPad Pro ve iMac merkezli olan etkinlikte; yeni Apple TV, sık kullanılan ve unutulabilen ürünlerin basitçe takip edilmesini ve bulunmasını sağlayan AirTag ve mor renkli bir iPhone 12 tanıtıldı. Uzun süredir yenilenmesi beklenen AirPods ve Apple’ın yeni işletim sistemi iOS 14.5’a yönelik herhangi bir bilgilendirme gerçekleşmedi ise yapılmadı. Yeni işletim sistemi ile ilgili detayların önümüzdeki hafta paylaşılması bekleniyor. 

Son Apple lansmanlarında Apple’ın yeni ürünlere ya da inovasyonlarda odaklanmaktansa, var olan ürünlerine yeni özellikler eklediğini ve ürünler odağında geliştirmeleri ön planda tuttuğunu gözlemlemekteydik. Bu etkinlik, Apple’ın “kullanıcı deneyimi” açısından en önde gelen firmalardan biri olduğunu tekrar hatırlatması bakımından önemliydi ve özellikle iMac’lerdeki tasarım odağı fark yaratacak türden görünüyor. 

Etkinlik ana ürün tanıtımları öncesi ısınmalar ile başladı

Apple Card, Podcast'ler ve yeni mor renkli iPhone 12…

Apple’ın CEO’su TimCook, Apple Card’ın misyonunun kredi kartını baştan tasarlamak olduğunu belirtti. Apple Pay ve Apple Card ile ödeme sistemlerinde yerini sağlamlaştıran ve finans sektörüne yeni bir bakış getiren Apple, sektördeki ezber bozan konumunu devam ettiriyor. Bu alanda sessiz ama derinden ilerleyen Apple’ın ileride “dijital bankacılık” alanında önemli bir oyuncu haline geleceğini şimdiden söylemek mümkün. 2020 Ağustos ayında NFC uyumlu telefonları bir uygulama desteği ile temassız POS haline getiren bir şirketi de satın alan Apple’ın bu alanda yeni çözümlerini ilerleyen dönemlerde şahsen bekliyorum. 

Yazının Devamını Oku

Z jenerasyonunu anlamak

Son zamanlarda öne çıkan bir konu “Z jenerasyonunu (Gen Z) anlamak…1997 ve 2010 yılları arasında doğan Z Kuşağı, iş hayatına adım atmaya başladıkça, pek çok dinamikler de kökünden değişiyor… Tam anlamıyla “gerçek dijital yerliler” olarak nitelendirilen Z jenerasyonun, çalışacakları şirket; kullanacakları ürün ve servis seçimlerinde diğer kuşaklara nazaran çok daha farklı kriterleri bulunuyor.

Bu jenerasyon, bilginin giderek özgürleştiği ve serbestçe paylaşıldığı sürekli bağlantılı bir dünyada büyüdü…Bu nedenle, Z jenerasyonunun pek çok davranışı, akıllı telefonlar, sosyal medya ve dijital servislerin olmadığı bir dönemde çocukluğunu ya da yetişkinliğini geçirmiş önceki nesiller için normal olmayabiliyor. Bu nesil, diğer kuşakların oldukça ilginç, bazen de “itici” bulduğu teknoloji odaklı pek çok ritüele de sahip: Etkinlik ve maç deneyimlerini canlı olarak paylaşmak, “Snapchat”lemek, her yerde sosyal medyayla yaşamak, sürekli sesli mesaj bırakmak ya da video çekmek gibi… Akıllı cihazlar, internet ve sosyal platformlarla büyümüş olan “multi-tasking” (aynı anda pek çok işi yapabilen), “ben odaklı” ve farklı düşünen bu dijital yerliler, seçimlerinde yenilikçiliği, kaliteyi ve deneyimi önceliklendirmekte. Bununla birlikte, dünyayı değiştirebileceklerine inanan; sosyal sorunlara, çevreye daha duyarlı, aktivist ve görüşlerini sonuna kadar savunan bir kuşak Z jenerasyonu…

Z jenerasyonu benim hayatımda da önemli bir yer tutuyor. Üniversitelerdeki derslerimde, katıldığım söyleşilerde ve iş hayatımda Z jenerasyonu ile sürekli etkileşimdeyim. Tüm çalışmalarımda da gençlerin görüşlerini almaya, onları karar süreçlerine dahil etmeye azami gayret gösteriyorum. Şu anda farklı üniversitelerde, liselerde okuyan ya da yeni mezun olup iş hayatına giren GenZ gençlerle birlikte “Z Jenerasyonu” odağında bir kitap hazırlığı da içerisindeyiz. Bu kitap kapsamında, Z jenerasyonundan gençler, daha üst jenerasyonlar olarak bizlerin anlamakta güçlük çektiği, ancak onlar için oldukça normal olan davranışlarını, seçimlerini ya da tercihlerini kendi perspektiflerinden anlatıyor olacaklar. Böyle bir kitap hazırlığı evresinde ve gençlerle oldukça yakın çalışan biri olarak bu yazımda Z jenerasyonunu tercih ettiği teknolojiler odağında analiz ettim… 

Küreselleşme ve dijital teknolojilerin etkisi ile şekillenen Z Jenerasyonunu anlamak, bana göre geleceğe de ışık tutmak anlamına geliyor. Peki, zaten oldukça farklı olan bu kuşak, pandeminin etkisi ile diğer jenerasyonlardan iyice koptu mu, yoksa önceki nesiller bu gençler ile empati yapabilir hale geldi mi? Gelecekteki yaşama yönelik bizlere fragman sunan bu gençlerin teknolojiye yaklaşımlarını, beklentilerini, farklı araştırmalardan da yararlanarak Siz Hurriyet okuyucuları ile paylaşmak istedim… 

Z jenerasyonunun iş ve şirket seçimi

Gen Z bağımsız, girişimci, çeşitliliğe ve eğitime önem veren ve teknoloji odaklı bir nesil… Z jenerasyonunu iş hayatında memnun etmek hiç kolay değil. Sevdiği kahve olmadığı ya da çalıştığı ortamı, ofis düzenini sevmediği  için ilk günden işi bırakan; CEO ile olan toplantıları bile kendi ajandasına göre düzenlemeye çalışan, her koşulda fikrini öne çıkaran ve eleştiri konusunda pek de tahammül sahibi olmayan bu kuşak, geleneksel yöneticileri çileden çıkarmaya başlamış durumda… İş yaptığınız Z jenerasyonundan bir genci aramadan önce iki kere düşünmenizde yarar var; çünkü bu kuşak, telefondan ziyade mesajlaşmayı ana iletişim metodu olarak benimsemiş durumda. Özellikle, WhatsApp benzeri sosyal mesajlaşma platformları iletişimlerinde öne çıkıyor.

İş seçiminde maaş ve pozisyon Z jenerasyonu için en önemli kriterler gibi görünse de aslında iş-yaşam dengesi, esnek saatler, prim ödemesi ve ek faydalar gibi diğer unsurlar da iş tercihlerinde oldukça öne çıkıyor… Z jenerasyonu, bir şirketi tercih ederken yalnızca ürün / hizmet kalitesini değil, aynı zamanda şirketin etik kurallarını, uygulamalarını ve sosyal etkilerini de analiz ediyor. Bu neslin kalbini kazanmak için, işverenlerin iyi birer küresel vatandaş olma çabalarını vurgulaması gerekiyor. Şirketlerin sürdürülebilirlik, iklim değişikliği ve açlık gibi daha geniş kitleleri ilgilendiren toplumsal sorunlara bağlılıkları Z jenerasyonu açısından oldukça önemli. Dahası, şirketlerin söylemlerden çok eylemlere öne vermesi gerekiyor, bu gençleri kandırmak öyle kolay değil…

Z jenerasyonu her ne kadar bireysel odaklı görünse de aslında kendilerini daha büyük bir resmin parçası olarak görüyor. Başkalarını kabul ederek ve yükselterek, kendilerinin de yükseldiğini anladıklarında, etkileri ve verimleri muazzam ölçüde artış gösteriyor.

Değişime liderlik eden kuşak (bu bölümü Z jenerasyonundan Halit Danagöz  ve Burak Yıldız’ın önerisi üzerine ekledim…)

Yazının Devamını Oku

Yapay Zeka teknolojisinde öne çıkan son gelişmeler

En çok tartışılan ve merak edilen teknoloji trendlerinin başında gelen yapay zeka (artificial intel-ligence- AI) alanındaki güncel gelişmeleri Ocak ayında sizlerle paylaşmıştım. Dünyayı pek çok açıdan değiştirmekte olan bir bilim dalı olan AI, sürekli büyüyor ve gelişiyor. Bununla birlikte, makinelerin insan zekasından çok daha üstün bir şekilde düşünce gerektiren işleri gerçekleştirmeye başlaması pek çok tartışmayı da gündeme taşıyor.

Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Stanford Üniversitesi de “İnsan Merkezli Yapay Zeka Merkezi” (Stanford Institute for Human-Centered Artificial Intelligence) adını verdiği birimi ile politikacılar, kanun koyucular, araştırmacılar, yöneticiler, gazeteciler ve kamuoyu için yapay zekanın karmaşık yapısı hakkında öngörüler geliştirmek ve tarafsız, objektif veri sağlamak üzere bir insiyatif oluşturdu. Bu merkez, periyodik olarak, yapay zekanın gelişimine ve statüsüne yönelik araştırmalarını paylaşıyor. Bu yazımda, Stanford AI Araştırması’nda öne çıkanları sizler için derledim.

Bir önceki araştırma olan 2019 raporunun öne çıkan sonuçlarından biri “AI’ın hızının Moore Yasası’nı geçmekte olduğuydu (Moore Yasası, işlemci hızlarının her 18 ayda bir iki katına çıktığını ortaya koyuyor, bu da uygulama geliştiricilerinin aynı donanım maliyeti ile uygulama performansında iki kat artış bekleyebileceği anlamına geliyor). AI’ın hesaplama gücü ise, geleneksel işlemcilerin gelişiminden çok daha hızlı bir ivmeyle artış gösteriyor. AI’ın hesaplama hızı her üç ayda bir iki katına çıkmış durumda…” 

Bu yılki raporun en çarpıcı sonuçlarından olan; “yapay zekanın araştırma fazından hızla ve çok daha fazla, gerçek hayatta kullanılacak şekilde ticarileşmeye geçmesi” de bu gelişmelerin bir sonucu. Öte yandan, bu ticarileşme çabasının başarılı olması için gerekli olan veri setlerine bugün itibariyle tam anlamıyla sahip değiliz ya da nasıl erişeceğimizi bilmiyoruz… Yani yapay zekâ bir yandan sürekli gelişirken, bir yandan da daha fazla miktarda işlem gücü ve veri gerektiriyor. Bu durum da kısıtlı, ancak daha büyük oyuncuların eline daha fazla güç veriyor."
AI’ın, beklenilenden çok daha hızlı bir şekilde, "gerçek hayatta istenildiği şekilde çalışmıyor"dan; “günlük hayatta kullanılmak üzere hazır” statüsüne geçmesi, ticari servislerin hızına yetişebilmek için araştırmacılar da dahil olmak üzere herkesin yarıştığı bir ekosistemi de ortaya çıkarıyor. AI’ın ticarileşmesini artıran bir konu da bu alanda donanımlı uzmanların ve akademisyenlerin çalışmalarını ticari kurumlarda devam etmeyi tercih etmeleri. Kuzey Amerika’da AI alanında Doktora programlarından mezun olanların %65’i akademide kalmaktansa özel sektöre geçiş yapıyor (2010’da bu oran %44’dü). Bu durum büyük şirketlerin hem yapay zekâ araştırmalarında hem de uygulamalarında oynadıkları artan rolün önemli bir işareti.

Bununla birlikte, yapay zekadaki en uç nokta, bu alanın kurucusu sayılan Alan Turing’in meşhur Turing testidir (Turing testi, bir insanın sorduğu bir soruya verilen yanıtın insan tarafından mı yoksa makine tarafından mı verildiğinin ayırt edilemediği durumu ifade etmekte). Bu testi geçtiğini iddia eden platformlar günbegün artış gösterirken, bu yılki Stanford raporunda yapay zeka sistemlerinin bazı spesifik uygulamalar doğrultusunda, artık metin, ses ve görüntüleri insanların çıktılar arasındaki farkı anlamakta zorlanacak kadar yüksek bir standartta oluşturabildiği belirtiliyor. Yani AI’ın geldiği nokta, doğal ile yapay arasındaki farkı neredeyse ayrıştırılamaz hale getirmiş olması. Diğer bir deyişle, Turing Testinin geçilmesine ramak kaldı… Öte yandan, bu gelişmenin kısıtlı uygulamalar için gerçekleştiğinin altını çizmekte yarar var (restoran siparişi, bilet alımı, araç çağırma, vb.)

Raporda bana göre öne çıkan diğer satırbaşları ise şöyle:

* AI şu anda neredeyse her iş ve sektör açısından oldukça önemli yer tutuyor; ancak salgın kaynaklı aşı, ilaç geliştirme çabası, özellikle 2020’de sağlık odaklı AI yatırımlarına hız kazandırdı. İlaç ve tıp endüstrisi, 2020'de yapay zeka yatırımlarından en büyük payı alarak (13,8 milyar dolardan fazla) 2019’a kıyasla 4,5 kat artış gösterdi. Sağlık alanına, bir sonraki yatırım odağı olan sürücüsüz araç kategorisinden neredeyse üç kat daha fazla yatırım yapıldı. Bir önceki raporda, sürücüsüz araçların diğer tüm AI uygulama alanlarından daha fazla yatırım aldığı belirtilmişti.

Yazının Devamını Oku

Büyük Veri hayatımızı nasıl değiştiriyor?

Son yıllarda, önemi gittikçe artan “büyük veri” (big data), dijital dö-nüşümün temel yapı taşlarından biri olarak iş dünyasının da önemli bir bileşeni haline geldi. “Yeni altın” ya da “yeni petrol” olarak da ifade edilen büyük veriyi nasıl kullanacağınıza ya da verilerinizden yola çıkarak karar süreçlerinizi nasıl daha verimli hale getireceğiniz konusunda hazırlıklı değilseniz, bir an önce bu konuya eğilmenin tam zamanı…

Özellikle, IoT (Internet of Things- Nesnelerin İnterneti) kavramının hayatımıza girmesi ve her nesnenin internete bağlanması ile; her geçen gün hızla sayısı artan dijital uygulamalar sayesinde veriler çok çeşitli kaynaklardan şaşırtıcı bir hızla toplanıyor ve veri miktarı katlanarak artış gösteriyor. Bugün elinizdeki mevcut veri miktarını bir yumurta olarak hayal ederseniz, 2030'a kadar bu yumurta bir futbol topuna; 2050'ye kadar ise bir futbol sahası büyüklüğüne erişecek!.. Veri artışına yönelik çarpıcı bir çalışma da bilginin ikiye katlanma hipotezi: Bu hipoteze göre, 1900 yılına kadar bilgi, yaklaşık her yüzyılda bir ikiye katlanırken, II. Dünya Savaşı'nın sonunda bu süre 25 yıla; günümüzde ise ortalama bir yıla düşmüş durumda. IBM'e göre, IoT uygulamalarının artışı, önümüzdeki yıllarda her 12 saatte bir bilginin ikiye katlanmasına yol açacak. Verinin ve bilginin böylesine hızlı artması bir yana, asıl fakında olmamız gereken konu; ne kadar büyük olursa olsun, verinin tek başına bir değeri bulunmadığı… “Değer” bir ihtiyacı ya da problemi çözecek şekilde verinin işlenmesi ve analiz edilmesi ile ortaya çıkıyor. 

Bu yazımda, büyük verinin farklı sektörleri, alışkanlıklarımızı ve yaşantımızı, kısacası hayatımızı nasıl değiştirdiğini analiz ettim…

Yeterli miktarda veriye sahipken, bu veriyi anlamlandıracak kaynaklara ve araçlara sahip miyiz?

Kişisel verinin yeterli bilgilendirme yapılmaksızın toplanması, işlenmesi ve tüketicileri yönlendirmek için kullanılması, ülkemiz dahil pek çok ülkede ciddi tartışma konusu olsa da firmalar, büyük bir hızla müşteri verilerini toplamaya devam ediyor. Bugün, verileri yönetme ve anlamlandırma süreçlerinde bir paradigma değişikliğine de tanık olmaktayız. Bir yandan elimizde bol miktarda veri bulunurken, diğer yandan verileri düzgün bir şekilde toplamak, analiz etmek ve yönetmek için gerekli organizasyonel kültüre ve insan kaynağına sahip değiliz. Bu durum kurumların, veriden yola çıkarak karar verme becerisini geliştiremeyip, toplanan verinin, müşteri ilişkilerini iyileştirmede ve müşteri memnuniyeti sağlamada yeterince kullanılamamasına neden oluyor. Veriyi doğru yorumlayacak analizler ortaya çıkarmak, veriden yararlanarak gelir ya da müşteri artırmak kolay bir süreç olmamasına rağmen; verinin popülaritesi, bir heyecan ve aciliyet dalgasını da beraberinde getiriyor. İş dünyası büyük veri ile rekabet avantajı elde etme ve operasyonel verimlilik sağlama konusunda büyük beklentiye girmişken; birçok kuruluş hala veri yönetiminin temelleriyle mücadele ediyor. Örneğin, yüksek profilli veri ihlalleri, manşetlerde sürekli yer tutmaya devam ediyor. 

Müşteriler kişiselleştirilmiş deneyim beklentisinde

Büyük veriye olan odağın ve ilginin artması, kullanıcıları da şımartarak gerçek zamanlı etkileşimlere bağımlı hale getirdi. İşletmeler dijital servislere daha fazla yatırım yaptıkça, tüketiciler de kendi beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda daha fazla kişiselleştirilmiş deneyimler talep ediyor. Sosyal medyada geçirilen zamanın artması, beğenilerinizin, alışveriş alışkanlıklarınızın ve konum bilgilerinizin anlık olarak toplanıp işlenmesine; bunun sonucu olarak da sevdiğiniz ve sevmediğiniz her şeyi önceden tahmin edilebilecek bir halde sunulmasına olanak sağlıyor.

Kişiselleştirilmiş servislere giden yolda büyük veri ile birlikte, bulut bilişim, yapay zekâ, IoT ve blok zinciri teknolojilerinin beraber ele alınacağı bir altyapı ve planlama gerçekleştirmek gerekiyor. IoT’nin veri setini beslemesi, verilerin gerçek zamanlı bir hızda analiz edilmesi için bulutta tutulması ve yapay zekâ destekli algoritmalar tarafından analiz edilerek anlık sonuçlar çıkarılması ve son olarak da veri güvenliğinin sağlanması adına blok zinciri, büyük veri stratejisi açısından bütünleşik bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. 

Artırılmış analitik ile daha iyi sonuç almak mümkün

Yazının Devamını Oku

Pazarlamanın dijital öncelikli dönüşümü ve geleceği

İçinde bulunduğumuz ve işletmeleri ve sektörleri radikal bir biçimde etkileyen değişim süreci, pazarlamanın geleneksel tanımının ve uygulama alanlarının da yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor… Yeni teknolojiler, özelikle yapay zekâ, büyük veri, 5G ve IoT (nesnelerin interneti), her sektördeki firmaların müşterileri ile etkileşim kurma şeklini önemli ölçüde değiştiriyor. Bu teknolojiler ve hayatımıza giren artan dijital kanallar ile pa-zarlamacılar artık, müşterilerinin yaşamlarına değer katmak için her zamankinden daha fazla fırsata sahipler.

Sürekli ve kesintisiz bağlantı ile pazarlama artık gerçek müşteri ihtiyaçlarına çok daha bağlı ve daha kişisel hale geliyor. Pazarlamanın yeni paradigmasında ve geleceğinde, geleneksel teoriler ve uygulamalar arka planda kalırken, deneyimsel pazarlama ve insan odaklı teknolojiler öne çıkıyor olacak. Bu hafta, Uber, Amazon, SalesForce gibi önde gelen teknoloji şirketleri ile de çalışan dijital pazarlama ajansı Single Grain’in güncel bir araştırmasından da faydalanarak, salgının etkisi ile hızla değişen müşteri davranışları doğrultusunda pazarlama alanında öne çıkan yeni teknolojileri ve trendleri analiz ettim. 

Pazarlama çalışmalarına empati ile başlama

2020’de yaşadığımız değişim, müşteriler nezdinde empatinin ne kadar önemli olduğunu her kesime oldukça somut bir biçimde göstermiş oldu. Pazarlama açısından da bu süreci ciddi olarak ele almak gerekiyor. İnsanlar bir bisikleti artık sadece spor amaçlı tercih etmiyor ya da ekşi mayayı ekmek yapmak için almıyor; belirsiz, can sıkıcı ve öngörülemeyen bir dünyada teselli arıyorlar. Post Kovid Dünyası’nda da empati, duygusal pazarlama açısından itici bir güç olmayı sürdürecek.

Son zamanlarda müşterileri ile empati kurmayı hedefleyen firmaların değerlendirilmesi gereken bir konu da müşterilerin mahremiyetine saygı duyacak stratejiler geliştirmek. Kişisel verilerin korunması ve tüketici gizliliği, artan bir trend olarak pazarlamada da etkisini gösteriyor. Tüm Dünya’da müşteriler veri gizliliğine oldukça ciddi yaklaşmaktalar. Pazarlamacıların %21’i de gizliliğin tüketiciler nezdinde önemli ve artan bir endişe olmaya devam edeceği görüşünde. Apple’ın müşteri gizililiğine yönelik yaklaşımlarını öne çıkaran iletişimleri, müşterileri ile kurduğu empatinin bir sonucu.

Veri gizliliğine saygı duyacak şekilde pazarlama stratejileri geliştirme öne çıkıyor

Tüketiciler artan bir bilinç ile, markalarla paylaştıkları kişisel verilerinin güvende olduğundan ve kendilerinden onay alınmadıkça farklı firmalar ile paylaşılmadığından emin olmak istiyor. Pazarlama kampanyalarının tasarlanmasında da bu mahremiyete önem verilmesi gereken bir dönemdeyiz. Pazarlamada öne çıkan yeni kurallardan biri, kitlesel pazarlama yapmak yerine “hedef kitlenin onayını” alarak iletişime geçme gerekliliği.

Y kuşağı odaklı pazarlamanın etkisi azalıyor

Yönetici konumuna geçmeye başlayarak, karar verici pozisyonlara terfi etmeleri ve artan harcamaları nedeniyle, son yıllarda pazarlama sektörü tamamen Y kuşağı odaklıydı. Ancak bugünün milenyum kuşağı, 20'li yaşlardan oluşan bir grup olarak personalaştırma dönemini çoktan aştı. Benim de aralarında olduğum ilk Y kuşağı 40’larına yaklaşıyor. Bu yaş grubu, birçok pazarlamacının hedef kitlesinin hala önemli bir bölümünü oluştursa da, artık birkaç adım geri atıp, yarının iş gücüne ve karar vericilerine ulaşmak için bazı yeni fikirler bulmaya çalışmak kaçınılmaz bir hal alıyor… 

Yazının Devamını Oku

Etkinlik ve eğlence sektöründe öne çıkan trendler

2020’de pek çok şey gibi, fiziksel etkinliklerden, canlı konserlerden ve spor müsabakalarından da mahrum kaldık. Çoğu etkinlik tamamen ertelendi, iptal edildi; bir kısmı ise büyük kısıtlamalar ile etkisi azalarak gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa bir olimpiyat ertelendi, hatta Japonya’nın bu yaz gerçekleşmesi planlanan olimpiyatları tekrar ertelemeyi planladığı ya da oyunların seyircisiz gerçekleşme ihtimali son günlerde gündemdeki yerini koruyor.

Bununla birlikte, zor zamanlar, her endüstriyi işlerini sürdürmek için yaratıcı çözümler bulmaya da yönlendiriyor. Etkinlik ve eğlence sektörünü olumsuz etkileyen bu belirsizlik ve negatif süreç devam etse de, teknolojinin ve dijital servislerin doğru kurgulanması ile birlikte oldukça farklı uygulamalar hayatımıza girmeye başladı bile. Yeni dijital kanallara entegrasyon, interaktif kurgular, oyunlaştırma ve yeni teknolojilerin sağladığı etkileşim etkinlik, eğlence ve spor alanındaki deneyimimizi tamamen değiştirecek. Bu hafta, Wunderman Thomson tarafından yayınlanan Gelecek 100 raporundan da yararlanarak bu alanlarda öne çıkan son trendleri analiz ettim. 

Sanal performans ve deneyimler öne çıkıyor

En basit tanımı ile sanal performans, performansı gerçekleştiren kişinin izleyici ile aynı yerde bulunmadığı etkinliği ifade ediyor. Bu, bir konser, konferans, gösteri veya  herhangi bir etkinlik olabilir.

Aynı ortamdaki heyecan ve coşkuyu barındırmasa da, sanal performanslar, organizatörler ve sanatçılar açısından daha çok kitleye dijital kanallar üzerinden erişim imkanı sağlıyor. Son kullanıcılar da aslında bir etkinliğe katılmak için göze almaları gereken süreçler yerine evlerinin veya ofislerinin konforunda istedikleri etkinliklere katılabiliyorlar. İlerleyen dönemlerde de bu alanda ciddi bir değişim gözlemliyor olacağız.

Konser ve Etkinliklerin Geleceği

İnsanların evlerinden katılım gösterdikleri etkinlikler ve canlı konserler; sektörün geleceğine yönelik de önemli bir zemin hazırlamaya başladı. Sosyal mesafeye uygun konser mekanı iddiası ile İngiltere’de faaliyete başlayan “Virgin Money Unity Arena”, Ağustos 2020'de ilk konserine ev sahipliği yaptı. Açık havada, katılımcıların birbirleri ile mesafeli, kendi özel oturma yerleri olan konser alanı, izleyicilerin konsere arabaları ile ulaştıkları andan itibaren sosyal mesafeye uyacak şekilde organize edilmiş (araba park yerleri bile bu şekilde oluşturulmuş). İzleyiciler yiyecek içecek siparişlerini de mekanın mobil uygulaması aracılığıyla uzaktan verebiliyor. 

“Flaming Lips” ise Ekim 2020'de tüm izleyicilerin ve grup üyelerinin esnek plastik balonların içine yerleştirildiği bir konser vererek sosyal mesafeye uygun konser olgusunu yeni zirvelere taşıdı. 

Yazının Devamını Oku

Ödeme sistemlerinde öne çıkan trendler

Kovid-19, toplumun her kesiminin çalışma, eğitim, sosyalleşme süreçlerini uçtan uca değiştirdiği gibi, ödeme ve alışveriş alışkınlıklarına yönelik olarak da yeni normalleri gündeme getirdi. Ödeme sistemlerinde öne çıkan trendlerden söz ederken, temel olarak iki önemli eğilimin etkisini analiz etmemiz gerekiyor: Değişen tüketici davranışları ve finansal servislerin artan dijital dönüşümü. Bu hafta ödeme alanında öne çıkan son trendleri analiz ettim.

Müşteriler sorunsuz deneyim istiyor

Son kullanıcıların yeni ödeme yöntemlerini benimsemesine yönelik ana noktayı doğru müşteri deneyiminin kurgulanması oluşturuyor. Müşteri deneyimi doğru kurgulandığında, alışkanlıkları değiştirmek de kolaylaşıyor. Günümüz müşterileri, kanal bağımsız olarak, aynı deneyim ile, ihtiyaçları anında, istedikleri cihaz üzerinden ödemelerini gerçekleştirmek istiyorlar. 

Ödeme süreçlerinde, sorunsuz deneyimden bahsederken, tüm bariyerlerin ortadan kalktığı ve işlemlerin en hızlı şekilde tamamlandığı satın alma süreçlerini düşünmemiz gerekiyor. Tek tuşla ödeme, temassız ödeme, görünmez ödeme (örneğin, Uber’deki ödeme deneyimi) veya otomatik ödeme bu uygulamalardan öne çıkanları… 

Bir diğer yandan, ödeme süreçlerini tasarlarken müşterilerin, aslında daha iyi bir alışveriş deneyimi beklentisinde olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu doğrultuda, sadece ödemeye odaklanmak tek başına başarıyı getirmiyor. Tüm alışveriş deneyimi içerisinde, ödemenin küçük ama çok önemli bir tamamlayıcı olduğu bilinci ile uygulamaları ve süreçleri uçtan uca oluşturmak önemli hale geliyor. 

Temassız ödemeler artık hayatın bir parçası…

Kovid-19’un ödeme alanındaki en büyük etkilerinden biri de temassız ödeme çözümlerinin yaygınlaşması oldu. 2020’de temassız işlemler Dünya’daki tüm yüz yüze işlemlerin %43'üne yükseldi. Visa’nın gerçekleştirdiği güncel bir araştırmaya göre de müşterilerin %74’ünün aşıdan sonra bile temassız ödemeleri kullanmaya devam etmesi bekleniyor.  Şifre gerektirmeyen temassız işlem limitinin artırılması da bu uygulamanın artmasındaki temel nedenlerden biri.  Temassız ödemeden bahsederken, sadece temassız özellikli plastik kartlar ile yapılan ödemeleri düşünmemek gerekiyor. Akıllı cihazlar üzerinden gerçekleşen mobil temassız ödemeler, mobil QR ile ödeme ya da Amazon Go tarzı tamamen kasasız ödeme çözümleri de artık bu kategoriye girmeye başladı. Salgının öne çıkardığı hijyen endişesi, fiziksel ortamlarda gerçekleşen ödemelerde temassız opsiyonunu öne çıkarsa da aslında, temassız ödemeler hız ve pratiklik adına da perakendede öne çıkıyor. Kasadaki işlem sürelerini kısaltıp, kuyrukların azalmasında da temassız ödemeler büyük fayda sağlıyor. Pratikliğin yanında temassız ödemeler sanılanın aksine güvenlik açısından da oldukça ideal bir çözüm. Bu yöntemdeki riskler oldukça azaltılmış ve kontrol altına alınmış durumda. Ancak, şunu da kendimize sormamız gerekiyor, temassız ödemeler bu kadar basit, kullanışlı ve güvenliyken, kartların ve POS’ların çoğu bu uygulamayı destekliyorken ve Türkiye bu teknolojiyi ilk benimseyen ülkelerden biri olmuşken, bu uygulamanın yayılımı neden bu kadar uzun sürdü? Bazı teknolojilerin ve uygulamaların yayılımı beklenenden uzun sürse de teknolojide belirli eşik noktalarına geldikten sonra geriye dönüş olmuyor. Artık hem müşteriler hem de üye işyerleri temassız ödemeyi talep ediyorlar.

Giyilebilir teknolojilere de temassız ödeme entegrasyonu geliyor

Giyilebilir teknolojilerin gelişimi ile bu cihazlar ile de temassız ödeme yapılması sağlanıyor. Bugün akıllı saatler ve pek çok sağlık bilekliği temassız ödeme opsiyonunu da destekleyecek şekilde piyasaya sunulmaya başladı. 

Yazının Devamını Oku

Yapay zeka teknolojilerinde öne çıkan trendler

En temel tanımı ile bilgisayarların karmaşık problemlere insanlar gibi çözümler getirmesini sağlayan yapay zeka (artificial intelligence- AI), günümüzün en önde gelen teknoloji trendlerinden biri. Yeni elektrik olarak da tanımlanan AI, çalışma ve yaşam şeklimizi büyük ölçüde değiştiriyor. AI ile gerçekleştirilebilecek uygulamalar da oldukça çeşitlilik gösteriyor: Dijital asistanlar, sürücüsüz araçlar, gerçek zamanlı çeviri hizmetleri, görüntü işleme uygulamaları, dronelar, AI destekli fiziksel robotlar, kişiselleştirilmiş ürün önerileri, vb… Bunların yanında, yapay zeka, kanseri erken tespit etmek için de kullanılıyor, küçük çocuklara sevdikleri karakterlerin sesinden masal okumak için de; finansal işlemlerde dolandırıcılık tespiti, fiyat karşılaştırma ya da akademik makaleleri tarayarak yeni buluşlar ortaya çıkarmak için de…

Günümüzde kurumsal firmalar, yapay zekayı daha çok rekabet avantajı, maliyet ve zaman tasarrufu elde etmek için kullanıyor. Önde gelen araştırma firmalarından Deloitte’un 2020 yılında üst düzey yöneticiler ile gerçekleştirdiği bir anket, AI'nın şu anda işletmelerde farklı hedefleri desteklemek için uygulandığını ortaya koyuyor: Süreçleri daha verimli hale getirmek (%28), mevcut ürünleri ve hizmetleri geliştirmek (%25), yeni ürünler ve hizmetler oluşturmak (%23), karar vermeyi iyileştirmek (%21) ve maliyetleri düşürmek (%20) gibi… 

Öte yandan, AI alanında yaşanan gelişmelerin hızı ve gelinen nokta, son kullanıcılar nezdinde endişelere de sebep oluyor. AI odaklı tartışmalar genellikle şu şekilde başlıyor: “Yapay zeka insanlığı tehdit edecek bir konuma gelerek, dünyayı ele geçirecek mi”; “AI ne zaman işlerimizi elimizden alacak”; “sanal asistanlar ve akıllı cihazlar ile her şeyimiz takip ediliyor mu, sürekli izleniyor muyuz” … Bu tartışmaların çok ötesinde, AI gerçek anlamda hem günlük yaşantımızı hem de iş süreçlerimizi derinden etkilemeye başlamış durumda. Yapay zeka çağında yaşadığımızın farkında olmak; AI’ın uygulama alanlarını ve etkilerini doğru analiz edebilmek her geçen gün daha da önemli bir hal alıyor. Bu nedenle AI alanındaki gelişmeleri yakından takip etmek ve işimize entegrasyonu için planlar yapmak çok önemli. Yapay zekanın ilerlemesini umursamayan veya çok erken olduğunu düşünenler için tehlike çanları çalıyor olacak. 

Bugün hayatımızda önemli bir yeri olan AI’ın, temelleri, bu disiplinin babası olarak nitelendirilen Alan Turing tarafından neredeyse 70 yıl önce atıldı. İlk çalışmaların başlangıcından bu yana, temel amaç bilgisayarların insanlar gibi davranmasını sağlamak. İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle, bazı teknoloji devleri Turing testini geçtiklerini iddia etseler de gerçekte böyle bir ilerlemenin önünde uzun yıllar var (Turing testi, bir insanın sorduğu bir soruya gelen yanıtların, bir insan tarafından mı yoksa bir bilgisayar tarafından mı verildiğinin ayırt edilemediği durumu ifade ediyor). Belirsiz süreçler karşısında insani reaksiyonlar veren, doğal dilleri anlayıp, dünyamızı insan beyni kadar anlayabilen ve bağlantı kurabilen makineler henüz tam anlamıyla geliştirilmiş değil. 

Peki 2021’de ve ilerleyen yıllarda AI alanında öne çıkacak olan uygulamalar ve odaklar neler olacak? 

Nesnelerin Yapay Zekasına (AIoT) merhaba 

Nesnelerin Yapay Zekası olarak adlandırılan kavram, iki önemli teknoloji trendi olan nesnelerin interneti (IoT) ve  yapay zekanın etkileşiminden oluşuyor. AIoT internete bağlı cihazların sadece veri üretmesindense; topladıkları verilerden bir şeyler öğrenip, gerekli aksiyonları otomatik olarak almalarını ifade ediyor. Konuşmanızı anlayarak, size gerekli cevabı veren dijital asistanlar, bu alandaki en somut örneklerden biri. 

Benzer şekilde, AIoT ile akıllanan ofisler, ofiste sadece kaç kişinin, ne kadar süre bulunduğunu raporlamakla kalmayacak; aynı zamanda enerji tasarrufu sağlamak iç aydınlatma ve ısıtma konusunda da kararlar alabilecek. Evimizden bir örnek olarak AIoT buzdolaplarını verebiliriz. Bu buzdolapları içindeki ürünleri tarayarak, buzdola bınızda bulunan malzemelerden hangi yemekleri yapabileceğinizi tarifleri ile size sunacak. 

Yazının Devamını Oku

2021’de öne çıkacak olan teknoloji trendleri

Time dergisi tarafından, “şimdiye kadarki en kötü yıl” olarak nitelen-dirilen 2020, teknoloji dünyası açısından da unutulmayacak bir yıl oldu. Pandemi, bizi rutinlerimizden çıkmaya zorlayarak, yaşama ve çalışma şeklimizi çarpıcı bir biçimde değiştirdi. Zorunluluktan kaynaklı değişim, kullandığımız teknolojilere de yansıdı. Uzun süredir tartışılan pek çok uygulamanın hızla hayatımıza girişine tanıklık ettik. Şu bir gerçek ki teknoloji bu denli hayatımızda olmasa, bu süreçte işlerimizi bu denli kesintisiz devam ettirmemiz de mümkün olmayacaktı. Bu nedenle pek çok kez dile getirdiğimiz üzere, tüm sektörler açısından yeni teknolojiler hayat kurtarıcı bir etkiye neden oldu.

2020’de tanıştığımız yeni normalin özellikle yeni teknolojiler özelindeki etkilerini, bu yıl çok daha fazla hissedeceğiz. Bu yazımda, teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda, 2021’de öne çıkacak olan teknoloji trendlerini analiz ettim.

Yapay zeka her yerde

Yapay zekan (AI) uygulamalarını, çoğu zaman farkında olmadan, pek çok alanda tecrübe etmekteyiz. Doğal dil işleme uygulamaları olarak, ses komutlu dijital asistanlar ya da sohbet robotları, günümüzde yapay zekanın en ilgi çeken kullanım alanlarından biri. Özellikle, teknoloji devlerinin dijital asistanlara yönelik artan yatırımları ve birbirleri ile yarışırcasına ürünlerini geliştirmeleri, son kullanıcılar nezdinde de bu teknolojiye olan ilgiyi artırdı (Apple Siri, Google Assistant ve Amazon Alexa dijital asistan kategorisinde global olarak da öne çıkan uygulamaların başında yer alıyor).

Bunun dışında yapay zeka, verileri analiz ederek daha iyi kararlar alınmasını sağlamak, değişen müşteri davranışlarını tespit etmek ve gerçek zamanlı, kişiselleştirilmiş deneyimler sağlamak için de kullanılıyor.

Duygusal yapay zeka da gelişiyor…

Yapay zekanın, karşısındaki insanın duygu durumu ve hisleri doğrultusunda iletişim kurması ve bu doğrultuda tahmin oranını arttırması şu anda en ilgi gören alanlardan biri. Duygusal yapay zeka olarak adlandırmaya başlayan bu alan hızla gelişiyor. Şu anda, pek çok chatbot, kullanıcıların değişen cümlelerinden, vurgularından ya da noktalama işaretlerinden, sinirlenip sinirlenmediğini anlıyor ve görüşmeyi bu doğrultuda devam ettirebiliyor. Benzer bir şekilde, müşterilerin, bir e-ticaret sitesi içerisinde dolaşırken, inceledikleri ürünleri almaya ne derece yatkın oldukları da çok büyük hassasiyet ile hesaplanabiliyor. Tahmine dayalı duygusal yapay zeka ile ilgili en büyük zorluk, farklı kültürlerden farklı insanların aynı olayları değişkenlik gösterecek şekilde yorumlayabilmeleri ya da aldıkları aksiyonların değişmesi.

Yazının Devamını Oku

Ulaşımın geleceği

Pek çok sektörde olduğu gibi, otomotiv sektöründe de inovasyon artık geleneksel oyunculardan ziyade, teknoloji firmalarından geliyor ve otomobillerimiz de tekerler üzerinde giden oldukça gelişmiş bilgisayarlara dönüşüyor… Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere, Apple’ın son tüketicilere yönelik araba projesi ve sürücüsüz araç teknolojilerine yönelik hamleleri bu radikal değişime oldukça somut bir örnek teşkil ediyor.

Yaklaşık bir asırdır otomotiv endüstrisi, temel olarak mühendislikte mükemmellik doğrultusunda rekabet avantajı sağlamaya odaklandı. Bununla birlikte, arabaların sürekli daha da akıllı ve farklı servisleri destekleyecek şekilde bağlantılı olduğu bu dönemde, bu strateji tek başına yeterli olmuyor. Artık, arabalar kendi aralarında ve farklı nesneler ile de (trafik ışıkları, otopark noktaları, benzin istasyonları, araç servisleri, muayene istasyonları, vb.) haberleşmeye ve iletişime geçmeye başlıyor. 2021’e girerken şu bir gerçek; geleneksel otomotiv üreticilerinin tümü işlerinin ve sektörlerinin geleceği konusunda endişeliler ve bu doğrultuda büyük bir bilinmezlik olduğunda hemfikirler… Fakat, bununla birlikte, pazarın hangi yönde evrileceğine yönelik olarak net bir görüşe sahip değiller… Bu yazımda, dünya genelinde ulaşımdaki gelişmeleri tetikleyen trendleri paylaşarak, gelecekte ulaşımın nasıl olacağına dair bir ışık tutmak istedim… 

Trafikte kara şimşeklere doğru

Otomotiv endüstrisini ve otomobillerimiz ile olan ilişkimizi kökten değiştirecek teknolojilerin en önde geleni kuşkusuz, son yılların da en popüler teknolojileri arasında gösterilen “sürücüsüz araçlar”. Sensör, görüntü işleme, makine öğrenme, haritalama ve iletişim teknolojilerindeki süreklilik gösteren gelişmeler, sürücüsüz araçları hayatımızın bir gerçeği haline getirmeye oldukça yakın. Bununla birlikte, halen tartışmaları devam eden; güvenlik konusundaki endişeler, makul fiyat beklentisi ve regülasyonların netlik kazanmaması gibi pek çok konu sürücüsüz araçların gelişimini ve piyasaya çıkışını etkiliyor (bugün, sürücüsüz bir aracın kaza yapması ya da arabada bir sorun oluşması durumunda suçun kimde olduğu sorusunun yanıtını halen aramakta). 

Sürücüsüz araçlar birden hayatımıza girmeyecek

Pazarda bu kadar hareket olmasına ve yatırımların artmasına rağmen, belirsizliklerin de oldukça fazla olması, beklentileri yıllara yaymayı gerekli kılıyor. Tam anlamıyla sürücüsüz araçlara giden yolda, belirli aşamalardan geçileceğini öngörebiliriz. Örneğin, önce özel şeritlerde sürücüsüz otobüslerle karşılaşmamız (örneğin sürücüsüz metrobüsler), sonrasında sürücüsüz kamyonların limanlar ya da madenler gibi yük taşımacılığı için kullanılan iş alanlarında yaygınlaşması ve sonrasında da belirli şeritlerin tamamen sürücüsüz araçlara ayrılması gibi… Ancak, beklenmeyen krizlerin, bu tarz uygulamaları öngörülemeyecek şekilde hızlandırdığını da Korona ile birlikte deneyimlemiş olduk. Korona’nın başladığı Çin’de, sürücüsüz taksiler kullanılmaya başlandı bile. 

İlerleyen dönemlerde sürücülü araçlar yasaklanabilir

Bugün için henüz erken olmasına rağmen, günümüzün en değerli otomotiv markası Tesla’nın kurucusu ve CEO’su Elon Musk’un öngörüsüne göre; “ilerleyen yıllarda sürücüsüz araçların yaygınlaşmasıyla birlikte sürücülü araçlar yasaklanabilir”… Google, Uber, Tesla gibi teknoloji devleri sürücüsüz araçlara yönelik hatırı sayılı bir yatırım yaparak, sektörün dinamiklerini ve geleceğini etkileyecek hamlelerine çoktan başladılar. (Google uzun yıllardır sürücüsüz araç çalışmalarını resmi olarak sürdürüyor ve San Francisco sokaklarında bu araçların testlerini gerçekleştiriyor. Ben de Silikon Vadisi ziyaretlerimde pek çok kez Google’ın Waymo araçlarına rastlamıştım). Geçtiğimiz aylarda Elon Musk da, Tesla’nın tamamen sürücüsüz sürüş özelliğini, 2021’in başlarında bir abonelik hizmeti olarak kullanıma sunacağını belirtti. Tesla’nın önemli bir özelliği konumundaki “auto pilot” servisi, otomatik fren, hızlanma, arabanın kendi kendine park etmesi ve sürücü asistanı gibi özellikleri desteklemekte. Yeni sürücüsüz sürüş özelliği ile birlikte arabanın şerit değiştirmesi, belirli trafik işaretleri ve trafik lambalarını tanıyarak bu ikazlara göre hareket etmesi de mümkün olacak, ancak yine de bu özellik ile tamamen kontrolün arabada olacağı bir sürücüsüz araç deneyimi beklememek gerekiyor. Şimdi, bu devlerin yanına Apple’ da somut olarak eklenmekte. Sürücüsüz araçlar ve dijital dönüşüm, iş modelleri ile birlikte, araba tasarımlarını, otomotiv ekosistemini, müşteri beklentilerini de kökten değiştirecek.

Yazının Devamını Oku

Apple’ın son hamlesi Apple Arabası mı?

Üniversitelerdeki derslerimde ve katıldığım konferanslarda dijital dönüşümden bah-sederken, Mercedes’in efsane yöneticilerinden Dieter Zetsche’nin bir paylaşımından sıklıkla yararlanırım.

Uzun yıllar, Mercedes gibi sektöre yön veren bir şirketin bir numaralı yöneticiliğini gerçekleştiren Zetsche, dijital dönüşümden en çok etkilenen ve değişim kaynaklı tehdit altında olan sektörlerden birinin otomotiv sektörü olduğunu aktarmış; ilerleyen dönemlerde pek çok bilindik otomotiv markasının tarih olabileceğini belirtmişti. Zetsche’ye göre bunun nedeni, Mercedes’in geleneksel araba üreticisi olan ana rakiplerinin yerini Tesla (açık ara öne geçmeyi başardı ve günümüzün en değerli otomotiv firması olmayı başardı), Uber, Google, Apple gibi teknoloji firmalarının almasıydı. Bu teknoloji devleri, ezber bozan hamleler ile girdikleri her sektörü gerçek anlamda dönüştürmeye odaklanıyorlar. Geleneksel otomobil üreticileri, “nasıl daha iyi bir araba üreteceklerine” odaklanırken; teknoloji firmaları “dört teker üzerinde giden bilgisayarlar” piyasaya sürme vizyonu ile paradigmayı değiştiriyorlar. Bu doğrultuda, alışık olduğumuz araba konsepti bambaşka bir hal alırken, “araba” tanımı da değişiyor. 

Bu hafta, bu sürece yönelik çarpıcı bir gelişme yaşadık. Teknoloji dünyasında, Apple’ın 2024 yılına kadar, daha gelişmiş pil teknolojisine sahip kendi otomobilini üretmeyi planladığı haberleri büyük heyecan yarattı. Reuters’in paylaştığı bir habere göre, Apple sürücüsüz araç teknolojileri odaklı çalışmaları ile otomotiv sektörünü “disrupt” edecek (sektörün derinden dönüşümünü tetikleyecek). 

Apple’ın kendi sürücüsüz araç çalışmaları ya da Apple lansmanlarının meşhur deyimi ile “next big thing” (bir sonraki büyük ürün) olarak Apple Car’ı (Apple Arabası) konumlandırması 2014 yılına kadar uzanıyor. Anlaşılan Apple’ın uzun yıllardır sürücüsüz araç teknolojileri odağında devam eden ve “Project Titan” olarak bilinen çalışmaları, tüketicilere bu hizmeti sunabilecek seviyeye geldi ki, bu hafta sektörde tsunamiye neden olan gelişmeleri tetikledi. Çıkan haberler, Apple’ın hisse değerini %3 artırırken, Tesla gibi son dönemlerde otomotiv sektörünün en yenilikçi şirketinin hisse değerinin bile düşmesine neden oldu. Apple’ın yeni odağının, ilk iPhone’un çıkışındaki heyecanı yaratacağı ve otomotiv sektörünü tamamen değiştireceği düşünülüyor. 

Apple Arabası’na yönelik haberlerin ardından, önde gelen otomotiv üreticilerinden Volkswagen’in CEO’su Herbert Diess de bu durumun, geleneksel üreticiler açısından tehdit oluşturacağını; “neredeyse sınırsız kaynaklara sahip yeni rakipler, sektörümüzdeki değişimi kesinlikle hızlandıracak ve yeni beceriler getirecek” şeklinde dile getirdi. 

Bununla birlikte, otomobil üretmek, her yıl dünyanın dört bir yanından, farklı parçalar temin ederek yüz milyonlarca elektronik ürün üreten, Apple gibi bir firma için bile, bu şartlar altında oldukça zor. Öte yandan, şu anda böyle bir girişime cesaret edebilecek bir şirket varsa, onun da Apple olması gayet normal. Yine de otomobil üretiminin, tüketici elektroniğine kıyasla çok daha kompleks bir mekanizma olduğunu belirtmekte yarar var. Tesla’nın kârlı bir şirkete dönüşmesinin yaklaşık 17 yıl sürdüğünü belirtmeliyiz. Hatta, söylentiler ardından, Tesla’nın kurucusu Elon Musk gerçekleştirdiği bir paylaşımda, o zamanlar zor durumda olan Tesla’yı satın alması için Apple'ın CEO'su Tim Cook'tan randevu talep ettiğini, ancak Cook'un "toplantıya katılmayı reddettiğini" belirtti. 

Apple’ın CEO’su Tim Cook da Haziran ayında Bloomberg ile gerçekleştirdiği bir röportajda, Apple’ın sürücüsüz araç teknolojilerine odaklandığını açıkça belirtmişti.  Ancak, Apple’ın kendi arabasını tasarlayarak, uçtan uca bir üretime mi gireceği; yoksa bir üretici ile anlaşarak, arabaya sürücüsüz araç yeteneği kazandıracak yazılıma mı odaklanacağı hala belirsizliğini koruyor. Her hâlükârda, Apple’ın son tüketiciye ulaşma stratejisi, Google’ın Waymo olarak adlandırdığı ve araç paylaşım uygulamaları için sürücüsüz araç üretme stratejisi ile farklılık gösteriyor. 

Apple’ın sürücüsüz araç çalışmalarının temelinde pil maliyetini "radikal bir şekilde" düşürebilecek ve aracın menzilini artırabilecek yeni bir pil tasarımı bulunuyor. Ayrıca, Apple’ın sürücüsüz araçların yolun üç boyutlu bir görünümünü elde etmesine yardımcı olan lidar sensörleri de dahil olmak üzere uygulama özellikleri için dış ortaklardan yararlanacağı tahmin ediliyor. Zaten bu yıl piyasaya sürülen iPhone 12 Pro ve iPad Pro modellerinde de lidar sensörler bulunuyor. 

Yazının Devamını Oku

Perakende sektöründe öne çıkan son trendler

Koronavirüs ile perakende sektöründe ciddi bir dönüşüm yaşanıyor, fiziksel mağazaların rolü tekrar tanımlanıyor. Bununla birlikte, e-ticaretin büyümesini ve online kanallardan siparişlerde görülen önemli artışı, fiziksel mağazacılığın sonu olarak değerlendirmek de doğru değil. Gerçek şu ki, fiziksel mağazacılık devam edecek; sınıf ortamındaki derslerin, ofiste çalışmanın devam edeceği gibi… Ancak, e-ticaretin ve gelişen dijital servislerin perakendeciliği nasıl etkilediğini ve dönüştürdüğünü düşünmek gerekiyor.

Değişen müşteri davranışları ve tercihlerinin önemli bir bölümünün Korona sonrasında da kalıcı olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Online siparişler, fiziksel mağazaların dijital servis ve teknolojiler ile dönüşümü yani “fijitalleşmesi”, veri odaklı kararlar ile daha doğru öngörü analizleri ve kişiselleştirilmiş servisler Post Kovid sürecinde de öne çıkacak. 

Bu yazımda, değişimin oldukça hızlandığı ve zorulu hale geldiği perakende sektöründe öne çıkan trendleri analiz ettim…

Mağazaların depo bölümleri genişliyor…

Yeni dönemde hayatta kalmak isteyen perakendecilerin, mağazalarını değiştirmeli gerekmekte. Halihazırdaki mağazaların depoları, genelde sadece fiziksel mağaza operasyonları için planlanmışken; sürekli artan e-ticareti hacmi, depoların genişletilip, yeniden planlanmasını gerektiriyor. Ayrıca stokları doğru bir şekilde yönetmek ve gerçek zamanlı kontrol sağlamak adına yeni çözümlere de yatırım yapmak gerekiyor. 

Artık, mağazaları, sadece gidip alışveriş yaptığımız yerler olarak değil; evlere sipariş için gereken ürünlerin depolandığı ve en hızlı şekilde paketlenip gönderimin planladığı organize depolar olarak da düşünmek gerekiyor. 

Talep tahminine yönelik makine öğrenmesinden yararlanma

Tüketicilerin temel ihtiyaçlarını önceliklendirecek şekilde alışveriş alışkanlıklarını değiştirmesi, perakendeciler adına talep tahminlerinin de yeniden modellenmesini gerektiriyor. Markalar, sahip oldukları büyük veriyi, makine öğrenme algoritmaları ile destekleyerek taleplere yönelik daha doğru planlama sağlayabiliyorlar. Makine öğrenmesinin gelişimi ve öğrenme hızının sürekli artışı geleneksel tahmin yöntemlerine kıyasla çok daha hassas öngörüler sağlıyor. Bu hassasiyetin sebebi, algoritmaların sadece işletmelerin sahip olduğu veriden yararlanmaktansa, dış kaynaklardan da farklı veri tiplerini alarak tahminleri mümkün olduğunca gerçeğe yaklaştırmasından kaynaklanıyor (pazar istatistikleri, hava durumu, ekonomik veriler, tematik günlerin/tatillerin etkisi, toplumun duygusal durumu, vb.). Bu şekilde de gereksiz stok tutmanın önüne geçmekten; depo ve lojistik giderlerini azaltmaya kadar pek çok operasyonel verimlilik sağlanıyor.

Veri bilimine dayalı kişisel servis ve öneriler

Yazının Devamını Oku

Restoranların odaklanması gereken stratejiler

Kovid-19’un beklenen 2. dalgasının negatif etkilediği işletmelerin başında restoranlar geliyor. Geçtiğimiz hafta itibariyle, ülkemizde de başlayan yeni kısıtlamalar doğrultusunda, restoranlar sadece paket servis ve gel-al hizmeti vermeye başladı.

Sektörün karşı karşıya kaldığı tüm tehditlerin yanı sıra; günümüzün dijital öncelikli doğası, restoranların bir yandan da müşterileri ile daha derin bağlar kurmalarına, yeni müşterilere ulaşmalarına ve alternatif gelir modelleri geliştirmelerine imkan sağlıyor. Ancak, krizi fırsata çevirmek için, restoranların öncelikle değişen tercih ve öncelikleri doğru analiz etmeleri ve müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılayacak dijital stratejileri çevik bir yaklaşım ile geliştirmeleri gerekiyor.

Setting the Table (Masayı Kurmak) kitabının yazarı, Danny Meyer, bu süreci gayet güzel ifade ediyor: “Bir iş yapmak, tıpkı hayat gibi, insanlara ne hissettirdiğinizle ilgilidir. Bu kadar basit ve bu kadar zor…”

Bu süreçte, restoranlara destek olmak adına, araştırmalarım doğrultusunda, odaklanılması gereken stratejileri ve ilham vermek adına bir takım fikirleri paylaşmak istedim. 

Hijyen ve gıda güvenliği tüm restoranların bir numaralı önceliği olmalı

Google Trends verileri doğrultusunda, son 5 yıldır “yakınımdaki restoranlar”, “yakınımdaki” aramalar arasında en popüleriydi. Korona’nın etkileriyle değişen müşteri davranışları, restoran keşif ve tercih süreçlerini de değiştirdi. Son zamanlarda “yemek teslimatı”na yönelik aramalar, 100% artış göstermiş durumda.

Bununla birlikte, Kovid-19 sonrasında da, yakınımızdaki restoranları gözden geçirirken ya da duyduğumuz bir restoranın yorumlarını incelerken, hijyen standartları değerlendirme açısından öncelikli olacak. Restoran değerlendirme uygulamaları da restoran puanlarında hijyen ve sanitasyon yorumlarını ve puanlarını genel değerlendirmede öne çıkarıyor olacak.

Ülkemizde de faaliyet gösteren global restoran arama ve keşif uygulaması Zomato, kullanıcıların ilgilendikleri restoranların hijyen puanlarına giderek daha fazla odaklandıklarını yayınladığı bir raporda belirtti. Hijyen puanları yüksek olan işletmelere verilen siparişlerde % 25'e varan bir artış görüldüğü paylaşıldı.

Bu doğrultuda, şunu söylemek yanlış olmaz; “11 Eylül saldırılarından sonra, güvenliğe yönelik yatırımlar arttığı gibi, Post Korona sürecinde de hijyen odaklı yatırımlar artış gösterecek.” Bu nedenle, restoranların pazarlama faaliyetlerinde ve müşteri iletişimlerinde, hijyen önlemlerini öne çıkarmaları ve bu doğrultuda adımlar atmaları oldukça önemli.

Yazının Devamını Oku

Geri dönüşüm odaklı inovasyon

Geri dönüşüm bilincine ve atık yönetimine yönelik son dönemlerde artan farkındalığa rağmen, dünyamızda her geçen gün üretilen çöp miktarı hızla artış göstermeyi sürdürüyor… Birleşmiş Milletler'e göre 2025'te dünyadaki çöp miktarı neredeyse iki katına çıkacak.

Bunun yanında, günümüzün en ciddi çevre sorunlarından biri de plastik atıklar… Kullandığımız plastiğin ancak %10’undan daha azı geri dönüştürülüyor ve şu anda okyanuslarımızda tahmini olarak 7 milyon ton ağırlığında, 100 milyon ton plastik bulunuyor. Kullanıp atılan bu atıklar, okyanusun ortasında yeni bir kıta oluşturmuş durumda. Plastiklerden oluşan ve 7. kıta olarak adlandırılan, bu yeni kıta dünyaya verdiğimiz zararı son derece somut bir şekilde  gözler önüne seriyor… 

Ancak, tüm bu çarpıcı gerçeklere rağmen, küresel olarak plastik üretimi ve tüketimi hızla artmaya devam ediyor. Plastiğin ucuz temin edilebilir bir malzeme olması, talebi artırarak tüketim mallarının üretilmesini ve paketlenmesini kolaylaştırıyor. 2021 yılına girerken, kelimenin tam anlamıyla, günlük hayatımızda plastik ürünler ile çevrilmiş haldeyiz. 2050 yılında, okyanustaki plastik sayısının balık sayısından fazla olacağı öngörülüyor… 

Bu veriler, geri dönüşümün ne kadar önemli bir strateji olduğunu ve toplumun her kesimince dikkatli bir şekilde ele alınması gerektiğini gösteriyor. Geri dönüşümü, sadece geri dönüştürülebilir malzemelerin geri kazanılması olarak değil; komple bir ekonomik sistem olarak değerlendirmek gerekiyor. Çok az insan, geri dönüşümü sadece yollardaki geri dönüşüm malzeme toplama kutuları ile sınırlı saysa da, geri dönüşüm bilincinin çok daha geniş kitlelerce özümsenmesi ve günlük hayatın akışında her zaman dikkat edilmesi gereken bir olgu olarak ele alınması gerekiyor. 

Çevresel kaygıların tüketiciler için daha önemli hale gelmesi, şirketleri sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde ürünler tasarlamaya yöneltiyor. Birçok şirket, çevre dostu uygulamalarını ön plana çıkarmanın bir yolu olarak geri dönüştürülmüş malzemeleri ürünlerinde ya da ofislerinde kullanmaya başladılar. Son zamanlarda, benim takip ettiğim kadarı ile Apple, BMW gibi önde gelen markalar, son lanse ettikleri ürünlerde geri dönüşüm malzemeleri kullandıklarını özellikle belirtiyorlar. Öte yandan, sosyal girişim odağında pek çok start-up’ın geri dönüşüm ve atık yönetimi konusunda birbirinden ilginç inovasyonlar ortaya çıkardığını görmekteyiz. Bu yazımda, geri dönüşüm odağında öne çıkan ürünleri analiz ettim. 

Pentatonic - Döngüsel ekonominin temsilcisi bir tasarım firması

Avrupalı bir tasarım şirketi olan Pentatonic, çalışmalarının merkezine döngüsel ekonomiyi yerleştiriyor. Şirket ürettiği tüm ürünlerinde atıklardan yararlanıyor ve üretilen ürünler de ömrünü doldurduğunda tekrar geri dönüşüme sokuluyor.
Method - Okyanuslardan Banyolara

Method isminde bir sabun markası, okyanuslardaki plastikleri toplayıp, bunlardan özel bir sıvı sabun kabı tasarlıyor. 

Yazının Devamını Oku