Nedir bu ZENCEFİL

Ayşe ÖZEK KARASU

2002 yılında dünyayı değiştirecek bir buluşla tanışacağız. Özellikle kent yaşamında büyük devrim yaratacak bu buluşun arkasında Jeff Bezos ve Steve Jobs gibi parlak isimler var. Dean Kamen adlı mucide ait icat PC'den internetten bile daha olağanüstü bir ‘‘ŞEY’’. Ama bir sorun var, bu buluşun ne olduğu henüz bilinmiyor. Bilinen tek şey şu; kodadı ZENCEFİL.

ALETE şimdilik ‘‘ŞEY’’ diyorlar. O kadar olağanüstü, o kadar sıradışı bir şey ki, Jeff Bezos ve Steve Jobs gibi ileri derecede vizyon sahibi teknoloji kurtlarını heyecandan yerlerine mıhlamış. Amazon ve Apple'ın patronları, Bezos ile Jobs ve Silikon Vadisi'nin en büyük yatırımcılarından John Doerr, şeyin demosunu izlerken afallamışlar. Kodadı ZENCEFİL olan şeyi görür görmez, hiç tereddüt etmeden dolarları bastırıvermişler.

Netscape ve Amazon gibi şirketlerin kuruluşunda katkısı bulunan sermaye ortaklığı şirketi Kleiner Perkins Caufield & Byers'in sahibi John Doerr ile Jobs ve Bezos'un yanı sıra Credit Suisse First Boston'ın Genel Müdürü Michael Schmertzler ve Xerox'un CEO'su Paul Allaire de görmüş Zencefil'i. Derhal Dean Kamen'le masaya oturup sözleşme imzalamışlar. Yani finansman işi tamam.

Geçenlerde Bill Clinton'ın elinden Ulusal Teknoloji Madalyası alan Dean Kamen'in bu icat sayesinde beş yıl içinde Bill Gates'inkinden kat kat üstün bir servete sahip olacağı söyleniyor.

Zencefil'in, çevreyi kirleten, pahalı, zaman zaman tehlikeli ve insanı düş kırıklığına uğratan bütün ürünlere alternatif olacağı iddia ediliyor.

Inside.com internet sitesindeki bilgiye göre Harvard Business School Yayınevi ‘‘ŞEY’’ hakkında kitap yazması için Steve Kemper adlı gazeteciye 250 bin dolar ödemiş. Kemper, National Geographic ve Smithsonian'da yazıları yayınlanan önemli ve sağlam bir kalem. Ancak ne yayınevinin editörü Hollis Heimbouch ne de yazarın bağlı bulunduğu Sagalyn ajansı, kitabın içeriğinden haberdar. Bildikleri tek şey, bu nesnenin son

yıllarda önemli buluşlarıyla adından söz ettiren Dean Kamen tarafından icat edildiği. Merkezi New Hampshire'da bulunan DEKA adlı ar-ge şirketinin sahibi olan Kamen hayli egzantrik bir tip. Merdiven tırmanan tekerlekli sandalye ve portatif ensülin pompası, Kamen'ın icatlarından. Sürekli helikopterle dolaşıyor, George W.Bush gibi şahsiyetleri evinde ağırlıyor ve icat yapmaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor.

Öyle ki geçenlerde madalya aldığı Beyaz Saray'daki törende iki yanında oturan kişilerin adını hayatında ilk kez duymuş.

Bu şahıslar Shirley MacLaine ve Warren Beatty.

Zencefil'in mucidi Dean Kamen (sağdaki) merdiven tırmanan tekerlekli sandalye icadıyla Clinton'dan madalya aldı.

‘‘ŞEY’’le

ilgili ipuçları

Tıbbi bir buluş değil.

Zencefil'i görünceye kadar dünyadaki en önemli buluşun world wide web olduğunu zannediyordum. (John Doerr)

Komik tarafları da var. Çünkü demo sırasında düğmesi açılınca Bezos kahkahalarla gülmeye başlamış.

Muhtemelen iki Zencefil türü var. Biri Metro, diğeri Pro. Metro tahminen 2 bin dolardan ucuz.

Öyle devrim niteliğinde bir şey ki, satmakta güçlük çekilmez. Ancak acaba kullanımına izin verilir mi? (Jeff Bezos)

Bu makineyi görenler kentleri yeniden dizayn etmek için şiddetli bir istek duyacaklar. (Steve Jobs)

X

Yeni first lady Michelle Obama Beyaz Saray’ı nasıl döşeyecek

Beyaz Saray’a ilk kez siyah bir aile taşınıyor ya, sanki müştemilat sakinleri konağa geçiyormuş gibi muamele görüyor Obama’lar. Chicago’da 1.4 milyon dolarlık evde oturuyorlar ama, ilk kez ev döşeyeceklermiş gibi bir hava hakim. Amerikan basını, Michelle Obama’ya Beyaz Saray nasıl döşenmelidir diye akıl fikir verip duruyor. Hayrünnisa Hanım’ın Çankaya dekorasyonu da çok konuşulduğundan, yeni first lady’ler Beyaz Saray dekorasyonuna ne kadar para harcar, biraz araştırdım. Kongre Laura Bush’a, 100 bin dolar ödenek vermiş. Çankaya tadilatı için konuşulan 30.7 milyon YTL’nin yanında mütevazı bir rakam. Sonra, Dolmabahçe’den istenen 35 tarihi parçadan esinlenerek, acaba /images/100/0x0/55eb529bf018fbb8f8b9d61aBayan Obama, Lincoln’ün hokka takımını Beyaz Saray’a getirtebilir mi, diye de merak ettim. Lincoln’ün, köleleri azat eden Eşitlik Bildirgesi’ni imzalarken kullandığı pirinç hokka, Smithsonian Enstitüsü’nde duruyor. Oradan istenmesi de pek mümkün görünmüyor. Çünkü Beyaz Saray’dan gelip geçenlerin tarihi dokuya izinsiz dokunması yasak.

Adam sekiz yıldır başkan, şu anda topalın da topalı bir ördek ama, bunu ilk kez duyuyorum. Bush, Oval Ofis’e astığı tablodaki at binen adamı, Teksas’ta göreve çıkmış Methodist misyoner sanıyormuş. Oysa adam, linç kalabalığının önünden kaçan at hırsızı.

Hikaye şu: Bush, Beyaz Saray’ın tur videosunda, Oval Ofis’in detaylarını anlatırken, ressam W. H. D. Koerner’in yaptığı "A Charge To Keep" adlı tablonun üzerinde özellikle duruyor. Vahşi Batı’da yüce bir inancı yaymaya çalışan adamları övüyor. "Bunlar, kendi varlıklarından daha önemli bir amaca hizmet eden adamlar. Bir başkan da böyle olmalıdır. Kendi çıkarlarına değil, millete hizmet etmelidir" diyor. Ancak gazetelere illüstrasyon yapan W. H. D. Koerner’in o resmi 1916 yılında bir at hırsızlığı ve linç girişimi haberine görsel malzeme olarak çizdiği ortaya çıkıyor.

Evet Amerikan başkanları çalışma odasına istediği tabloyu asıyor, hatta Bush vakasındaki gibi o resimleri yanlış yorumlamak da serbest. Beyaz Saray’ın yaşam alanları da ailenin zevkine göre döşenebiliyor. Sonra, başkanlar sevdikleri sportif faaliyete uygun bahçe düzenlemesi yapabiliyor. Mesela Kennedy’ler yüzme havuzu yaptırmış, Nixon bowling salonu. Şimdi Obama’nın, Bush’tan kalma beyzbol alanını basket sahasına çevireceği söyleniyor.

SARAYI KORUMA KOMİTESİ VAR

Ama en çok first lady Michelle Obama’nın neleri değiştireceği konuşuluyor. AP’nin uzmanlara danışıp hazırladığı haberde, odalara uygun renk paleti tavsiyeleri veriliyor. Mesela devlet yemeklerinin verildiği salona, soluk sarı, şeftali, krem ve beyaz tonları hakim olsun deniyor. Ancak paranın lafı edilmiyor.

Peki gerçekten, ABD’nin yeni başkanları dekorasyona ne kadar para harcayabiliyor, neleri değiştirebiliyor, nelere dokunamıyor?

Amerikan Kongresi her dört yılda bir, 132 odalı Beyaz Saray’ın yeniden dekore edilmesi için ödenek belirliyor. Ailenin dekorasyonda en serbest olduğu alan, en üstteki iki kat. First lady, istediği mobilyayı, ev tekstili ve tabloyu alabiliyor. Ancak Lincoln Yatak Odası gibi tarihi değeri olan misafir bölümleri ile kamuya açık giriş katındaki oda ve salonlarda değişiklik yapmak için Beyaz Sarayı Koruma Komitesi’ne başvurmak gerekiyor. Barındırdığı koleksiyonlarla müze değeri de olan Beyaz Saray’ı zararlı ve zevksiz etkilerden korumakla görevli bu danışma komitesinde şu kişiler var: Beyaz Saray küratörü, teşrifatçıbaşı, Ulusal Sanat Galerisi direktörü, Smithsonian Enstitüsü sekreteri, Güzel Sanatlar Komisyonu başkanı.

Çankaya dekoruna karışan böyle bir danışma grubu yok. Ancak, obje seçerken danışan first lady’ler var. Hayrünnisa Hanım’ın Dolmabahçe’den 35 eser istediğini ortaya çıkaran Şükrü Küçükşahin, yazısında şöyle diyordu: "Rahmetli Emel Korutürk, Sorbonne Üniversitesi’nde güzel sanatlar okumuştu. Kendi çabasınca Köşk’te bazı düzenlemeler yaptı; ama her obje seçimine Enver Ziya Karal başta olmak üzere uzmanlarıyla toplanıp karar verdi."

TRUMAN’A ANTİKA YERİNE KOPYASI

Kongre’nin, ailenin yaşam alanlarında tadilat için en son 2004’de verdiği ödenek 100 bin dolar. Eski dönemlerin rakamları ise 50 bin dolarlarda geziniyor. Ek masraflar ailenin kendi şahsi bütçesinden karşılanıyor ki, haddini aştığın zaman medya dayak atmaya başlıyor. Böyle bir olay Nancy Reagan’ın başına geliyor. Ronald Reagan’ın başkan olduğu 1980’lerde first lady Nancy, 210 bin dolarlık Lenox porselen siparişi verince basın kıyameti koparıyor.

Kongre ödeneği muazzam olmadığı için, alınacak eşyalarda abartıya kaçılamıyor. Mesela Harry Truman, şöyle ağır bir hava istediğinden Beyaz Saray’ı antika ve tarihi parçalarla döşemeye niyetleniyor. Ancak bütçe yeterli olmadığı için antikaların kopyalarıyla yetinmek zorunda kalıyor.

Hayrünnisa Hanım da, Dolmabahçe’den istediği 35 parçaya meclisten onay çıkmayınca, "İsterseniz beğendiğiniz parçaların replikalarını yaptıralım" teklifiyle karşılaşıyor.

Beyaz Saray’a yeni taşınan aileler ev döşemek için alışverişe çıkmasa da oluyor. Beyaz Saray’a ait eski mobilyaların bulunduğu depoyla, 500 kadar heykel ve tabloyu barındıran sanat koleksiyonundan istediklerini alabiliyorlar. İşte Bush, çok beğendiği at hırsızı tablosunu bu koleksiyondan almış. Sonra başkanlar, selefleri arasında seçim yapıp en sevdiği başkanların portrelerini dizebiliyor duvara.

Başkanlar, Oval Ofis’teki kartallı halıyı da yeniden yaptırabiliyor. Tasarım serbest ama, bir pençesinde zeytin dalı, diğerinde ok tutan kartal arması aynı kalıyor. İkinci Dünya Savaşı sonundan beri kartalların başı zeytin dalından yana dönük.

Dekorasyon zevkiyle çok takdir toplayan, ancak kocaları suikasta kurban gittiğinden, döşedikleri evde ağız tadıyla dönemini tamamlayamayan first lady’ler de var. Biri Jacqueline Kennedy, diğeri de 1881’de, göreve seçildikten altı ay sonra öldürülen Başkan James Garfield’in eşi Lucretia.
Yazının Devamını Oku

Tanrı’nın parçacığını ilk önce kim bulacak, Amerika mı Avrupa mı

Fizikçilerimizi kaybedeli yarın tam bir yıl olacak. Engin Hoca ve beş meslektaşı, geçen yıl Isparta’daki uçak kazasında aramızdan ayrıldıktan sonra, onların da dahil olduğu CERN’deki büyük çarpıştırma deneyi başladı. Evreni oluşturan Higgs parçacığını arıyorlardı ama, arıza yüzünden deney durdu. Higgs parçacığı sadece orada aranmıyor. ABD’deki yüksek enerji laboratuvarı Fermi’deki parçacık fizikçileri de arıyor. Onların parçacık çarpıştırıcısının adı "Tevatron". Dünyadaki en yüksek enerjili proton-anti proton çarpıştırıcısı. Kısa adıyla Fermilab, ABD’nin yeni başkanı seçilen Barack Obama’nın, senatör olarak temsil ettiği Illinois’de bulunuyor. Bush yönetimi, bu yıl Fermilab’ın bütçesinden 22 milyon dolar kesmeye kalkışınca Obama çok mücadele etti ve federal ödenek kurtuldu. Şimdi Fermilab’daki fizikçilerin Higgs parçacığını bulma umutları tazelendi. Artık Obama sayesinde bütçe sıkıntısı çekmeyeceklerini düşünüyorlar. Bir de belgeselleri çekildi; Atom Smashers. Sadece fizikçi olarak değil insan yönleriyle tanıtılıyor Fermi fizikçileri. Aralarında rock grubunda çalanlar, yeni anne olanlar var.

Boğaziçi Üniversitesi parçacık fizikçisi Prof. Dr. Engin Arık, ölümünden sonra çok konuşuldu. Özellikle de komplo teorileri bağlamında.

Engin Hoca, CERN’deki büyük çarpıştırma projesinin ATLAS deneyi safhasında çalışıyordu.

Hocayla geçen yıl yaptığımız röportajda, Melekler ve Şeytanlar muhabbetine de girmiştik. CERN’deki deneyle başlayan entrika romanını sevmişti hoca. İnsanların bilime ilgi duymasına vesile olur diye.

Ayrıca Türkiye’deki bor madenlerinde büyük cevher yattığını da söylüyordu.

İşte komplo teorileri böyle beslendi ve Isparta’daki kaza, "esrarengiz uçak kazası" haline geldi.

Engin Hoca kamuoyunca ölümünden sonra tanındı. Bazı bilim insanları ise ölümünden önce tanınıyor.

Mesela, ABD’nin Illinois eyaletindeki Fermi Laboratuvarı’nın parçacık fizikçileri. Halk onları daha yakından tanısın diye belgeselleri çekildi. The Atom Smashers, yani Atomu Parçalayanlar adıyla. Film geçen hafta PBS kanalında gösterildi.

Filmin bütününü görmedim ama, parçalarını izledim. Atomların dünyasındaki fizikçileri yeryüzüne, gerçek hayata indiriyor. Tevatron çarpıştırıcı üzerinde son bir yıllık çalışmaları gösteriliyor. Onlar da Büyük Patlama’da evrendeki simetriyi oluşturduğu varsayılan Higgs parçacığını arıyorlar. Aynı İsviçre’deki CERN laboratuvarında olduğu gibi. CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) bu filmde sahne arkası karakter pozisyonunda. Fermilab’da dijital bir saat var. LHC deneyi için geri sayımı gösteriyor.

Biliyorsunuz LHC deneyi geçen eylülde büyük tantanayla başladı ve arıza nedeniyle yarıda kaldı. Bir kaza yüzünden LHC’nin dev mıknatısları hasar gördü. Deney seneye yeniden başlayacak.

Acaba Fermilab, Tanrı’nın parçacığını Avrupa’dan önce bulur mu? Ya ölümcül bir bütçe kısıntısı, yeraltındaki deneyi yeraltına gömerse? İşte filmin odak noktasında bu gerilim var.

Bütçe kesintisi korkusu boşuna değil. Bush Yönetimi, Fermi’nin bu yılki bütçesinde 2007’ye göre 22 milyon dolarlık kısıntıya gitme kararı aldı. Bunun üzerine Fermilab’da projeler durduruldu ve 200 kişinin işten çıkarılması için plan hazırlandı. İşte bu aşamada Illinois senatörleri Barack Obama ve Dick Durbin devreye girdi. Washington’da mücadele verip bütçeyi kurtardılar. Bush, geçen 30 Haziran’da yüksek enerji çalışmaları için 62.5 milyon dolarlık ek bütçeyi onayladı. Bu ek ödenekten gereken payı alan Fermilab’da projeler geri döndü ve bayram havası esti. Laboratuvar Direktörü Pier Oddone, "Üzerimizdeki kara bulutlar kalktı" dedi.

ROCK GRUBUNDA ÇALAN FİZİKÇİ

The Atom Smashers, fizik aleminden ibaret değil. Fizikçilerin birer insan olarak hayat hikayeleri de dramatik yapının bir parçası. İlginç karakterler var. Mesela, Drug Sniffing Dogs adlı rock grubunda çalan fizikçi Ben Kilminster. Ailesiyle laboratuvardaki çalışmaları arasında denge kurmaya çalışan Arjantin doğumlu teorik fizikçi Marcela Carena. Tanrı’nın Parçacığı kitabının yazarı Nobel Fizik Ödülü sahibi Leon Lederman. İlişkilerini uzaktan uzağa sürdürmeye çalışan fizikçi karı-koca John Conway ve Robin Erbacher. Erbacher geçen haziran ayında anne olmuş.

Filmin, Chicago’daki Bilim ve Endüstri Müzesi’nde yapılan prömiyerinden sonra Erbacher, "Benden hayatımda ilk kez imza istediler. Kendimi rock yıldızı gibi hissettim" diyor.

Fizikçilerin düş kırıklıkları, umutları ve korkuları da var filmde. Deneyin ters giden bir safhası, fizikçinin yüzündeki hayal kırıklığı şeklinde yansıyor ekrana-perdeye.

Kilminster, Conway ve Erbacer, LHC’deki parçacık deneylerinden birinde de çalışmışlar. Filmde sık sık "biz ve onlar" bahsi geçiyor. Burada "biz" Amerikalılar, "onlar" ise Avrupalılar oluyor. Higgs’i bulma yarışı apaçık görünüyor ama, aslında Avrupa’daki deneylerde çalışan çok sayıda Amerikalı ve Amerikan deneylerinde çalışan Avrupalı bilimciler var. LHC’de ortaya çıkan arıza, masanın iki yanında birden oynamanın önemini ortaya koyuyor.

LHC’deki deneyin ters gitmesi hain bir şekilde umutlarını artırmış. "Çoğumuz gelecek bir-iki yıllık planlarımızı yeniden gözden geçirmeye başladık. Çünkü o süre zarfında Higgs parçacığını bulma şansımız yüksek" diyor Kilminster. John Conway de CERN’deki kazanın "oyunun" gidişatını değiştirdiğini düşünüyor.

Fizikçilerin korkuları bütçe kesintisine odaklanıyor daima. Ancak şimdi Obama’nın başkan seçilmesi sayesinde umutları artmış. Filmin televizyonda gösterimi nedeniyle medya gündemine gelen Conway ve Erbacher, "Obama yönetiminin yüksek enerji deneylerinde bütçe kesintisi yapmayacağını düşünüyoruz" diyorlar.

Engin Hoca’nın hayal kırıklığı ve korkusu da bütçe olmamasıydı. Şöyle demişti röportajda:

"Türkiye CERN’e üye değil. Çünkü TÜBİTAK temel bilimle ilgili projeleri desteklemiyor. Türkiye bir Avrupa ülkesi olarak neden CERN’e üye olmasın? Bilimsel platformda olmak büyük prestij kazandırır. Türkiye’nin önüne hedefler koyması gerekir. Biz projeleri tartışıyor, sonra rafa kaldırıyoruz. Atılım yapsak, Türkiye 15 yılda bilim ülkesi olur."
Yazının Devamını Oku

Zaten 6 kişi içmiyor peki ne demeye koyuyorsun o pahalı şarabı masaya

G20 sofrasının panoramasına bakınca pahalı olduğu için eleştirilen şarabın aslında lüzumsuz olduğu derhal dikkati çekiyor. Ev sahibi George W. Bush dahil, masadaki 7 lider ağzına içki sürmedi. Sofrada bir Fransız varsa, ona caka satmak için en iyi şarabını ortaya sürebilirsin. Kimbilir belki beğenir de zafer duygusuna kapılırsın. O sofrada da bir Fransız vardı ama, şarapçı cinsinden değil. Alkol kullanmıyor, çay içiyor.

G-20 sofrasından söz ediyorum. ABD Başkanı Bush’un küresel mali krizi görüşmek üzere Beyaz Saray’da kurduğu sofradan.

Malum, zirve öncesi yemek davetinde ikram edilen Shafer Cabernet "Hillside Select" 2003, sorun oldu. Ekonomik krizi konuşmak için oturduğun masaya, şişesi 500 dolarlık California şarabı konulur mu diye tartışıldı. Ortama göre fazla lüks bulundu.

Aslına bakılırsa Amerika’daki bazı yayın organları yemekte ikram edilen patlıcan fondüyü bile lüks buldu. Sanırım İsviçre usulü bir yemek diye.

Sofranın panoramasına şöyle bir bakınca, medyanın gözüne batan şarabın aslında lüzumsuz olduğu derhal dikkat çekiyor.

Bir kere masadaki Fransız, has Fransız değil. Etnik köken bakımından değil, şarap sevmemesi açısından. Macar göçmeni babanın oğlu Cumhurbaşkanı Sarkozy, nice zaman önce şarapçı olmadığını, daha doğrusu ağzına alkol sürmediğini ilan etti.

Geçen yıl zenginler zirvesindeki basın toplantısına sarhoş bir edayla çıktığı için, "O gün alkollü müydünüz?" diye soruldu. O da "Asla, ağzıma içki koymam, sevmem" dedi.

YEMEYİ, İÇMEYİ SEVMEYEN FRANSIZ OLUR MU

Hatta bu yüzden şarap üreticileri ifrit oldu. "Ne zaman TV’yi açsak, adam jogging yapıyor. Yemeyi sevmiyor, içmeyi sevmiyor, bu adam Fransız kültürünü temsil etmiyor" diyen üreticiler çıktı. Eski Cumhurbaşkanı Chirac’ın şarabı nasıl da zevkle yudumladığına göndermeler yapıldı.

Nitekim Sarkozy, G-20 yemeğinde de şarap içmedi.

Yanında oturan Suudi Arabistan Kralı Abdullah’a da uyum sağladı böylelikle.

Shafer Cabernet "Hillside Select" 2003, ya da yemekte ikram edilen diğer şarabın, 2006 mahsulü Landmark Chardonnay "Damaris Reserve"in tadına bakmayan ikinci kişi tabii ki Suudi Kralı’ydı.

Başbakan Erdoğan’ın, kadeh kaldırmayı bile sevmediğini biliyoruz. Etti üç.

Masadaki diğer bir Müslüman lider Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’ydu ki, şerefe kadeh kaldırılırken elinde su vardı.

Endonezya dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi ama, şarap üretmiyor tüketmiyor değil. Daha düne kadar sadece yabancılarla turistler ve üst tabaka şarap içiyordu. Şimdi ise özellikle başkent Cakarta’da orta sınıf arasında da yayılıyor. Hatta bu kesime hitap eden şarap kursları da var bol miktarda.

HİNDİSTAN BAŞBAKANISUYLA KADEH KALDIRDI

Dönelim sofraya. Masada şarap içmeyen beşinci konuk, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’ti. O bir Sih ve inancının gereklerini yerine getiren bir Sih’in şarap, sigara ya da herhangi bir ot içmemesi, vejetaryen olması gerekiyor.

Manmohan Singh kibar bir Hintli olarak su ya da meyve suyuyla şerefe kadeh kaldırıyor.

Altıncı kişi Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez. Arjantin’in güzel içimli şarapları var, Fernandez’in o şarapları içtiği de vaki. Ama G-20 sofrasında önünde sadece su kadehi doluydu. Neden, bilmiyorum.

Topluluğun adı G-20. Ama masadakilerin sayısı 20 değildi. BM Genel Sekreteri, AB Komisyonu Başkanı, Dünya Bankası ve IMF’nin de başkanlarıyla sayıları 26’yı buluyordu.

Ve aslında ev sahibi de içmiyordu. Bush yemeklerde şarap kadehini şerefe kaldırıyor ama, suyla devam ediyor. 40’ında dine dönüp alkolizmden kurtulduğu için.

Ev sahibiyle birlikte etti mi yedi!

Helen Mirren’in tecavüz lafı İngiltere’yi gerdi

Kadın ya da erkekler, bir tecavüz mağdurunun provokatif davrandığını düşünüyor olabilir mi? Kurbanın kılık kıyafet, ya da davranışlarıyla cinsel saldırıyı davet ettiğini?

Helen Mirren öyle bir laf etti ki, İngiltere bir haftadır bu soruları tartışıyor.

Mirren bir süre önce, gençliğinde iki kez tecavüze uğradığını açıklamıştı. Çıktığı kişiler tarafından. Ancak şikayette bulunmamıştı. Geçen pazar The Sunday Times’ta yayınlanan röportajında ise o patlayıcı lafı etti. Kadınlar, bir şekilde tecavüz kurbanlarının "kaşındığını" düşünüyor dedi. Cümlesi tam olarak şöyleydi: "Tecavüz davalarında saldırganlar önemli cezalar almıyor, çünkü jürideki kadınlar, tecavüz mağdurunun aslında bunu istediğini düşünüyor. Mahkemeler de erkekleri korumak adına jüri heyetine mümkün olduğunca çok kadın seçiyor. Kadınların neden böyle düşündüğünü bilmiyorum, aklıma gelen tek neden cinsel kıskançlık."

Bu laflar kamuoyunda bomba gibi patladı. Başsavcı Vera Baird köpürdü. Tecavüz mağdurlarının adalete başvurması için gösterdikleri onca çabaya, Helen Mirren’in darbe indirdiğini, bu lafların caydırıcı etki yapacağını, jüri seçimiyle ilgili sözlerinin tamamen asılsız, abes olduğunu söyledi. Mahkemelerde tecavüz kurbanlarına yönelik muameleyi iyileştirmek için kampanya yürüten Jill Saward da, Helen Mirren’i mücadeleye zarar vermekle suçladı.

Ancak oyuncuya destek çıkanlar, Mirren’in gerçeğe parmak bastığını söyleyenler de oldu.

Birçok davada tecavüzcülerin avukatlığını üstlenmiş bulunan Kirsty Brimelow, Mirren’i şöyle doğruladı: "Jürideki kadınların, mağdurlara sert davrandığı doğrudur. Özellikle de kurban olay sırasında içkiliyse, ya da saldırgan mağdurun tanıdığı biri veya eski erkek arkadaşıysa."

Helen Mirren benim idolüm. Mahkemelerle ilgili sözleri doğru olabilir. Ancak "cinsel kıskançlık" konusunda bazı tereddütlerim var.
Yazının Devamını Oku

Aylardan işkembe ayı

Aylardan işkembe ayı ama, burada değil Fransa’da. Fransız Ulusal Sakatat Federasyonu, kasım ayını sakatat ayı ilan etmiş.

Durup dururken değil, ekonomik durgunluk nedeniyle. Onlar sakatatın genel adını işkembe diye andığından ben de işkembe ayı diyorum. Fransa’da geçen eylül ve ekim aylarında sakatat satışları, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16 artarken, et satışları yüzde 2.6 düşmüş. Tamamen ekonomik krizin eseri. Nice zamandır sakatata yüz vermeyen Fransızlar, daha ucuz diye kelle-paçaya yönelmişler. İşkembe federasyonu da bu eğilimden cesaret alıp internet kampanyası başlattı, dana dilli, yürek kebaplı kolay tariflerle sakatatı modernleştirmeye çalışıyor. İngiltere’de de benzer bir gidiş var. Gazetelerde, web sitelerinde, kelleden kuyruğa yemek modasına uygun yemek tarifleri var. Daha ucuz diye. Züğürt artığı diye. Ama bunlar bizim için geçerli değil. Çünkü artık ortalıkta ciğerci bulunmadığı gibi, eski İstanbul yıllarından geriye kalan birkaç işkembeci ve kelle-paçaçıda çorbanın fiyatı Çin işi wonton çorbasından biraz daha ucuz. O kadar.

En iyi tuzlama ve kelle arkadaşım babamdı. Çocukken tiyatro çıkışları Beyoğlu’ndaki Zümrüt’te, ileride iş yıllarında Cağaloğlu İşkembecisi’nde.

Babam artık yok. Annem de iyi işkembe arkadaşıdır ama, şöyle yol üstünde işkembeci yok.

Babaannem muhteşem işkembe ve bumbar dolması yapardı. Artık babaannem de yok.

Yazının Devamını Oku

Hollywood’un facianın eşiğinden döndüğü anlar

Don Corleone’yi, Marlon Brando yerine Ernest Borgnine oynasaydı ne olurdu? Coppola dehasının yarattığı atmosferi bir yana bırakırsan, Marlon’suz Baba, belki de sıradan bir mafya filmi olurdu. Yazar Eila Mell, Amerikan sinemasında "aslında kim hangi rolde oynayacaktı"nın hikayesini yazmış. Kitap sürprizli. Mesela hasta kızın gözü yaşlı sevgilisi Ryan O’Neal, az daha Rocky rolünü kapıyormuş. Neyse ki senaryoyu yazan Stallone, "Başrolde olmazsam, senaryoyu da vermem" diye tehdit savurmuş. Sonra Yıldız Savaşları’nın Han Solo’sunu az kalsın Burt Reynolds oynuyormuş. Bıyıklı Reynolds’tan iyi bir minibüs şoförü olabilir ama, uzay gemisinin dümenine Harrison Ford’un daha çok yakıştığı kesin.

Dış haberciliğe başladığımda Ronald Reagan ABD başkanıydı. Adı eski aktör diye geçiyordu ama, kendisini katiyen tanımıyordum. Oysa Hollywood’un kılpayı kurtulduğu o facialardan biri meydana gelmiş olsaydı, Reagan’ı, Casablanca’da Rick’i oynayan adam olarak tanıyacaktık.

Önyargılı olmayalım. Belki Reagan, kazulet görüntüsüne rağmen Humphrey Bogart kadar iyi bir Rick olabilirdi. Ancak karşısında da Ann Sheridan oynacaktı ki - kendisi biraz pin up olur, Ingrid Bergman’ın ürkek seksapeli onda yoktur - o zaman Casablanca çok farklı bir Casablanca olacaktı.

Eila Mell’in yazdığı "Casting Might-Have-Beens" kitabına bakarsanız, Hollywood’un bütün unutulmaz filmlerinin başından bu tür hikayeler geçmiş. Stüdyoların milyonlarca dolarlık yapımların baş rolünde görmek istediği aktörleri yönetmenler reddetmiş ve yönetmenlerin tercihlerinden muhteşem roller çıkmış.

Belki oyuncular mükemmel iş çıkardığı için, o rolde başkasını düşünmek mümkün olmuyor. Mesela Ryan O’Neal’i ringe çıkmış bir Rocky olarak düşünemiyorum. Ama projede ilk onun adı geçmiş. Sonra senaryoyu yazan Sylvester Stallone tehditle kapmış rolü.

Stallone’den çok iyi Rambo, Rocky oldu. Ama Sosyete Polisi olmazdı. Ya da stüdyonun planladığı üzere Eddie Murphy yerine o oynasaydı, o fırlama polis tipi asla varolmazdı.

BIYIKLI UZAY KUMANDANI

Yıldız Savaşları’nın kasting hikayesi de ilginç. Stüdyo, uzay gemisi Millennium Falcon’u kara saç-kara bıyık Burt Reynolds’un kumandasına vermek istemiş. Ama yönetmen George Lucas, kalkmış eski set marangozu Harrison Ford’u seçmiş.

Baba filmi en çarpıcı örnek. Francis Ford Coppola, stüdyonun istediği hiçbir aktörü kabul etmemiş. Sonuçta Ernest Borgnine-Burt Reynolds-Martin Sheen-Dustin Hoffman dörtlüsü yerine Marlon Brando-James Caan-Robert Duvall-Al Pacino kastı çıkmış. İnsanın hayalinde, ölüm gibi soğuk bakışlı Al Pacino’nun yerinde Dustin Hoffman’ı oturtması zor.

Kuzuların Sessizliği’nde Jodie Foster-Anthony Hopkins geriliminden daha müthişini düşünemiyorum. Sonuçta her ikisi de Oscar alıyor. Ancak stüdyonun aklından ilk planda geçen isimler; Andie MacDowell, Michelle Pfeiffer, Meg Ryan, Robert Duvall ve John Hurt. Bunları eşleştirin bakalım, hangi çift Foster-Hopkins’ten daha sinir bozucu olabilir.

Çok trajik olmayan kast değişiklikleri de var. Titanik’te Leonardo DiCaprio’nun yerine ilk düşünülen isim Macaulay Culkin’miş. Bence hiç fark etmezdi. Lüzumsuz bir film.

TARTIŞMASIZ SAPIK

Ama bakın Amerikan Sapığı’nda Christian Bale yerine Brad Pitt’in oynaması talihsizlik olurdu. Brad Pitt rolü geri çevirmiş. Tamam onun vücudunu Troy’da gördük ama, topyekün Patrick Bateman olabilmek Christan Bale’e özgü bir iş.

Bu arada rolleri reddetmekte Brad Pitt’in üstüne de yok. The Bourne Identity’yi Matt Damon’a, Matrix’i de Keanu Reeves’e ikram etmiş.

Coppola, Dracula’daki avukat rolü için Johnny Depp’i istemiş, ama stüdyonun Keanu Reeves tercihine boyun eğmiş. Soygun filmi Point Break’te de Reeves, Depp’in yerini almış. Ve Depp, Thelma ve Louise’te Brad Pitt’in oynadığı rolü geri çevirmiş.

Yıldızları yıldız yapan bazı roller de son dakikada elde edilmiş. Mesela Neşeli Günler için stüdyonun düşündüğü ilk isim Audrey Hepburn, role konup sinemada ünlü olan isim Julie Andrews. Ama bu hikayenin öncesi de var. Julie Andrews, Broadway’de My Fair Lady’deki rolüyle büyük sükse yapıyor. Film projesi masaya konduğunda doğal olarak Eliza Doolittle rolünü onun oynaması gerekirken, Audrey Hepburn’ün elinde kalıyor.

Bütün bu kim kimin yerine oynadı denklemlerinde en isabetli olay Ronald Reagan’ın Rick rolünü oynamaması. Casablanca ziyan olurdu.

Reagan’ı, sevdiği kadına dumanlı bir sesle "Gözlerimin içine bak ufaklık" derken düşünemiyor insan.
Yazının Devamını Oku

İkinci bir emre kadar bilgilenmek yasaktır

Başlık sert mi geldi? Yargı kararlarıyla web içeriğine aç kapa yapmanın Türkçesi budur ama. Fikri mülkiyeti korsan eylemlerden korurken, bireylerin bilgilenme hakkını çiğnemenin Türkçesi. Blogger.com, korsan maç yayını yüzünden Diyarbakır’daki mahkeme tarafından kapatılıp beş gün sonra açıldı. Blogcular fikri hürriyetleri engelleniyor diye köpürüyor. Ama yetmez, bir de 70 milyon insanın bilgilenme hakkı engellendiği için köpürmeliler. Çağdaş hukuk devletlerinde yargının bilgilenme hakkını engelleyici karar alma yetkisi bulunmuyor. Korsanlıkla mücadele adına dahi olsa. Çünkü korsan sitelere karşı uluslararası bir yasal düzenleme yok henüz. Geçen ağustosta İtalya bunun örneğini yaşadı. İsveç kökenli Pirate Bay sitesine erişim, bir savcının girişimi sonucu engellendi. Ancak mahkeme erişim yasağını kaldırdı. Çünkü yasaklama AB müktesebatıyla uyumlu değildi. Sonuçta işgüzar savcı, Pirate Bay’den "Berlusconi’nin uşağı" diye hakaret işittiğiyle kaldı.

Pirate Bay tabii ki arsız bir site. Son derece kötü şöhreti olan, azılı bir BitTorrent izleme sitesi. Günde 2 milyon kişi ziyaret ediyor. Filmden müziğe hızlı aktarımlı dosya paylaşımı sağlıyor ve dünyanın dört bir yanındaki telif sahiplerinden uyarı alıyor.

Ama onlar, korsanlığa çanak tuttukları yetmezmiş gibi gelen uyarıları "tehdit mailleri" başlığı altında yayınlıyorlar. Mesela DreamWorks avukatları, "Shrek 2’nin telif ve fikri mülkiyet hakkı müvekkilimize aittir. DreamWorks’ün izni olmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz" diye mail atıyor, Pirate Bay şu yanıtı veriyor:

"İsveç, ABD’nin bir eyaleti değil, Avrupa’nın kuzeyinde bir ülkedir. Burada Amerikan yasaları geçmez. İsveç yasaları da kesinlikle ihlal edilmemektedir... Go f..k yourself."

Bilgisayar manyağı üç İsveçlinin kurduğu site gerçekten yasal, çünkü sıradan bir arama motoru gibi çalışıyor, yasadışı içeriği barındırmıyor, sadece malzemenin indirileceği yeri gösteriyor. Böylece dokunulmazlığını sağlıyor. Amerikan sinema endüstrisi bu site yüzünden milyarlarca dolar zarara girdiği iddiasında. Film stüdyolarını temsil eden Motion Picture Association of America (MPAA), Pirate Bay’in büyük paralar kırdığını söylüyor. Ancak Pirate Bay kurucuları sitenin kár etmediğini, reklam gelirinin harcamaları ancak karşıladığını, esas başka işlerden para kazandıklarını ileri sürüyor.

Microsoft, Apple, Warner Bros gibi dev şirketler de şikayet ve uyarı kuyruğuna girenlerden. Ama nafile. Geçen ocak ayında Türkiye’de de Pirate Bay aleyhinde dava açılıyor. Daha önce İsveç polisi, gruba baskın yapıyor, site iki gün kapalı kalıyor. Almanya, sitenin aşırı sağcılarla bağlantısı olduğunu iddia ediyor. Danimarka’da dava açılıyor. Ancak kimse Pirate Bay’e ilişemiyor.

İtalya da şansını deniyor. Geçen ağustos ayında. Bergamo Savcısı Giancarlo Mancusi, telif hakları ihlalinden soruşturma açıyor ve mahkeme internet servis sağlayıcılarının Pirate Bay erişimini bloke etmeleri yönünde karar alıyor.

Pirate Bay’ciler avukat tutup kararı temyize götürüyor. İtalyan temyiz mahkemesi kararı bozuyor, çünkü yabancı bir siteye erişimi engellemek AB müktesebatına aykırı. AB’nin E-Ticaret düzenlemesi, servis sağlayıcıların o ülke sınırları dışındaki web içeriğini engellemesini yasaklıyor.

Bu düzenlemeden rahatsız olan İtalya, geçen yıl çıkardığı bir yasayla, çocuk pornosu içeren sitelere erişim yolunu tıkamıştı. Ancak telif hakları ihlali söz konusu olduğunda, servis sağlayıcıların yasal hakları sınırlı.

Temyizi kazanan Pirate Bay, işgüzar savcı Giancarlo Mancusi’yi hedef alan bir blog yayınlıyor. Savcıyı, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’ye uşaklık etmekle suçluyor. Malum, Berlusconi aynı zamanda İtalya’nın en büyük medya grubu Mediaset’in patronu. Pirate Bay doğal olarak Berlusconi’nin çıkarlarını zedeliyor. Nitekim, İtalya’nın en büyük torrent sitesi Colombo-BT’yi kapattıran savcı da aynı savcı; Mancusi.

Savcıların sınır ötesi korsan sitelere karşı harekete geçmek için Sahteciliğe Karşı Ticaret Anlaşması’nı (ACTA) beklemeleri gerekiyor. Korsanlığa karşı uluslararası önlemleri düzenleyen ACTA halen ABD, AB ve Japonya arasında müzakere aşamasında. Yıl sonuna kadar tamamlanması bekleniyor.

AÇ KAPA, AÇ KAPA

Şimdi düşünün, AB’nin mevcut hukuk normuyla sınır ötesi bir korsan sitesini bile kapatmak mümkün değilken, Türk mahkemeleri YouTube’a, Richard Dawkins’in sitesine erişimi yasaklıyor, korsan yayın yüzünden koca bir blog alemini karartıyor. Lig TV’deki maç yayınları korsan usulü izlendiği için mahkeme, Google tarafından sağlanan blogger.com ve blogspot.com erişimini engelleme kararı alıyor. Ancak bu karardan beş gün sonra deliller eksik olduğu gerekçesiyle yasak kaldırılıyor. Deliller gelene kadar! Yani deliller mahkemeye ulaşınca, muhtemelen yine kapatılacak. Bu böyle aç kapa, aç kapa sürüp gidecek.

Peki Digiturk’ün fikri mülkiyet hakkını korurken, bireylerin bilgilenme hakkını çiğneyebilir mi yargı?

Siber Haklar ve Özgürlükler Organizasyonu yöneticisi, hukukçu Doç. Dr. Yaman Akdeniz’in görüşü şöyle:

"Digiturk’ün korsanla mücadelesi çok doğaldır. Ama, erişim engelleme kararında ölçüsüzlük var. Mangal yaparken orman yakmaya benziyor. Verilen kararın ikincil hasarları üzerinde durulmamış. İnsan hakları ve düşünce özgürlüğü açısından ve Anayasa’ya aykırılık konusunda bir inceleme yapılmamış."

Yasaklamaya temel oluşturan 5651 sayılı yasanın, meclisten iki saat içinde geçirildiğini, savcı ve hakimler tarafından da keyfi kullanıldığını söylüyor Akdeniz. Kaldı ki, yasanın amacı çocukları zararlı içerikten korumak. Yetişkinlerin bilgilenme hakkını engellemek değil.
Yazının Devamını Oku

Bu teorilere dikkat

Küresel mali krizin yere yatırdığı ekonomiler elbet ayağa kalkacak ama, bu kriz yüzünden ölecek milyonlarca insan geri gelmeyecek. Dünya Bankası’na göre kriz yüzünden gıda yardımlarının azalması nedeniyle 100 milyon insan açlıktan ölüm tehlikesiyle burun buruna gelecek. Kriz, bölgesel gerilla hareketlerini de tırmandırabilir. Tarım ürününü satamayan ülkelerin kırsallarında işsiz gençlerin gerilla hareketlerine katılımı hız kazanabilir. Bu yüzden kanlı iç savaşların çıkması muhtemel. Bir de Starbucks teorisi var. Newsweek yazarı Daniel Gross, kahve zincirini barındıran bütün finans merkezlerinde bankaların battığını söylüyor, "Dikkat et Türkiye" diyor.

New York Times’ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman’ın McDonald’s teorisi çökeli hayli zaman oldu. "Her ikisinde de McDonald’s zinciri bulunan iki ülke arasında savaş çıkmaz" demişti. Çıktı. 2006’da İsrail-Lübnan savaşı çıktı. Geçen ağustos ayında da Rusya ile Gürcistan çatıştı. Hepsi de McDonald’slı.

Friedman’a göre, orta sınıfı Big Mac alabilecek kitlesel tüketim kapasitesine ulaşmış bir ülke, ihtilaflarını silahla değil, barışçı yollarla çözebilirdi. Ancak realpolitik teoriye uymadı.
/images/100/0x0/55ea7602f018fbb8f88174ca
Şimdi de Newsweek’in ekonomi yazarı Daniel Gross, benzer bir teoriyi öne sürüyor. Gross’a göre bir ülkede Starbucks dükkanlarının sayısı ne kadar fazlaysa, o ülkenin mali sorunları da o kadar kabarık oluyor. O ülkenin finans merkezi olan kentinde bankalar batabiliyor. Şu yaşadığımız küresel mali krizde olduğu gibi.

İşte New York. Manhattan’da 200 Starbucks dükkanı var, bankalar battı. İşin ironik yanı o dükkanlar strateji gereği, hep büyük yatırım bankalarının çevresinde kümelenmiş bulunuyor. Londra; 256 Starbucks şubesi var, batık bankalar da var.

Bu örnekleri çoğaltıyor Gross. Sonra karşı örneklere geçiyor. Starbucks’ı olmayıp, mali sistemi de güçlü olanlara. İtalya’da yok, batan banka da yok. 200 milyon nüfuslu Brezilya’da sadece 14 Starbucks dükkanı var, bankacılık sistemi sağlam. Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ile Avrupa’nın kuzeyindeki ülkeler de öyle. Çünkü bu ülkelerdeki bankalar, Starbucks ekonomisinin bankalarıyla entegre olmamışlar. Danimarka’da sadece iki şube, Hollanda’da üç şube var. İsveç, Norveç ve Finlandiya’da hiç yok.

Starbucks ile batık bankaların alakası şu: Gross’a göre Starbucks’ın bir ülkedeki yaygınlığı, tüketimdeki aşırılığın dozu açısından önemli bir gösterge oluşturuyor. Starbucks’ın yaygınlığı aynı zamanda o ülkenin iş dünyasında geleneksel yöntemleri terk edip, Amerikan usullerini benimseme eğiliminin de göstergesi. Starbucks’ın yayıldığı bütün ülkelerin aslında kendi kahve (hane) geleneği var. Ancak o ülkelerdeki tüketicinin, parasını bu pahalı kahve çeşitlerine akıtması, mali iyimserliğin de yüksek olduğunu gösteriyor. Sonuçta krediler ödenemiyor vs.

Peki bu teorinin tutmayan ayağı neresi? Türkiye. Şöyle yazıyor Gross: "İstanbul’dan henüz döndüm. Orası, Batılı fonlarla sıkı bağları bulunan, yükselen bir finans başkenti. Köklü bir kahve kültürü var ama, ben en merkezi mekanları işgal eden Starbucks dükkanlarını sayamadım bile. 67 tane olduğunu öğrendim. Dikkat et Türkiye!"

KAN AKACAK MI

Mali krizle bağlantılı bir diğer teori de, bu krizin iç savaşlara neden olabileceği şeklinde. Teorinin esin kaynağı, Harvard Üniversitesi ekonomistleri Oeindrila Dube ve Juan Vargas’ın Kolombiya ile ilgili çalışması. Dube ve Vargas’a göre emtia piyasalarındaki iniş-çıkışlar, bazı ülkelerde savaş ve barış durumunu da belirliyor. Örneğin Kolombiya’nın petrolü, altını ve kahvesi var ama, iç savaştan yakasını kurtaramıyor. İki ekonomist, 1990’lı yıllarda kahve ve petrol piyasalarındaki fiyat dalgalanmalarına göre çatışmaların dozunu inceliyor. Sonuçta, kahve fiyatları arttığı zaman, kahve yetiştirilen bölgelerde çatışmaların durulduğunu, fiyatlar düştüğü takdirde ise şiddetin arttığını tespit ediyorlar. Petrol bölgeleri de aynı seyri izliyor.

Özellikle kahve üretimi gibi emek yoğun bir sektörde fiyatların düşmesi, tarım kesiminde işsizlik yaratıyor. Böylece gerilla hareketleri beslenecek insan kaynağı buluyor.

İşte şimdi de mali kriz nedeniyle uluslararası piyasalarda tarım ürünlerine talep azalıyor. Acaba bu ortamda Güney Amerika’da ya da Afrika’da işsiz gençler gerilla hareketlerine mi katılır? Sonuçta şiddet tırmanır mı?

"Ekonomik Gangsterler" kitabının yazarı Ray Fisman’a göre tam tersi de olabilir.

Altın, elmas, petrol gibi hammaddesi olan bazı ülkelerde iç çatışmalar, yüksek değerdeki bu malların paylaşımı yüzünden çıktığına göre, fiyatların düşmesi çatışmaların durulmasını da sağlayabilir. Çad’da, Sierra Leone’de daha az insan ölür.

ONLAR ÖLECEK Mİ

Çad’da, Sierra Leone’de daha az insanın ölebileceği teorisi umut verici, ancak çok karamsar öngörüler de var. Dünya Bankası’na göre mali kriz öncesinde artan gıda fiyatları yüzünden dünyadaki aç insan sayısı 967 milyona çıktı. Bunların 100 milyonu açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Zenginleri vuran mali kriz, yardım kuruluşlarına yapılan bağışları etkilediği için Kızılhaç, World Vision, Oxfam, CARE International gibi örgütler nakit sıkıntısı çekiyor.

Bu nakit sıkıntısı yoksul ülkelere daha az gıda yardımı, daha az AIDS aşısı anlamına geliyor.

Hayır kurumları uyarıyor: Bu krizin yoksul Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkeleri üzerindeki ölümcül etkilerini hemen şimdi değil, aylar sonra göreceksiniz!
Yazının Devamını Oku

Kedi sevmek artık yazarlara ve kötü adamlara mahsus değil

Yemin ederim bu yazının Başbakan’la ilgisi yok. Sadece denk düştü. Geçenlerde "Erkek adamın kedisi olur mu?" diye bir ankete rastladım. Sonuç, yüzde 84 evet yakışır diyordu. Zeki ve kendine güvenen erkeklerin köpek değil, kedi edindiği, kedilerin cool yaratıklar olduğu gibi yorumlar vardı. Biraz araştırdım, New York Times’ta bir yazı çıktı karşıma. Öyle evli barklı değil, bekár erkekler arasında bir kedi eğilimi başladığını anlatıyordu yazı. O pek dalga geçilen kedili kızkurularına rakip çıkacak cinsten, çokkedili bekár erkekler türüyormuş. Bond filmlerinde mütemadiyen İran kedisi okşayan kötü /images/100/0x0/55ea78c5f018fbb8f882255cadam Ernst Stavro Blofeld ve onun Austin Powers filmlerindeki parodisi Dr. Evil imajı tarihe gömülmüş. Mafya babası Don Corleone de öyle. Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre de kadınların yüzde 60’ı kedili erkeklerin daha duyarlı olduğunu düşünüyormuş. Ben bunları araştırırken, Hülya Avşar kedi gibi ürkek Başbakan lafını patlattı. Dediğim gibi tamamen tesadüf.

Kediseverliği tescilli yazar-çizer takımını unutun. Bibik ile Bıyık’ın, kedi olarak doğmak isteyen babası Bilge Karasu’yu, Paula’nın ve de fiktif dedektif Francis’in babası Akif Pirinççi’yi, Şero’nun ve de öz kedi Müge’nin babası Bülent Üstün’ü... Sonra evin dişi kedisi Catarina’dan aldığı ilhamla o müthiş Kara Kedi öyküsünü yaratan Edgar Allen Poe’yu ve altı parmaklı Snowball’un babası Ernest Hemingway’i...

Hemingway ki, gelmiş geçmiş en maço yazarlardan ve kedili bir adam. Ta 1935’te Hemingway, Key West’teki evine giren Snowball’un, altı parmak geni taşıyan torunları hálá oradalar. Müzeye dönüştürülen evin bahçesindeki kediler bir fenomen. Sayıları 50’yi buluyor.

Kedili adam pozisyonunda başka yazarlar da var. Mark Twain’den Victor Hugo’ya.

Onları unutun dememin nedeni, yazar çizer takımından olmayan ve çoğunluğu temsil eden erkekler alemindeki kedi eğilimini tam tespit edebilmek. Evinde kedi bulunan evli erkekler de konu dışı. Evet biliyoruz, kedilerini çok seviyorlar ama, bekár değiller.

Kediler tasma takılıp sokakta gezdirilmediği için gözle tespit mümkün değil ama genç bekár erkekler arasında kediseverliğin tırmandığına dair, sağlam veriler mevcut.

PetPlace.com adlı Amerikan sitesindeki "Erkek adamın kedisi olur mu?" anketinden çıkan sonuç yüzde 84 "evet". "Kedim olmadan asla" diyen erkekler de var, kedi seven erkeklerin daha zeki, duyarlı, dürüst, uyumlu, bakımlı, şık ve de cool olduğu yorumları da var. "Aslında erkekler kedilerin değil, kediler erkeklerin sahibidir" diyenler de var ki, bu kesinlikle doğru. Ve kadınlar için de geçerli.

İngiltere’de 2005’te yapılan bir ankette de katılımcıların çoğu kedili adamları son derece erkeksi bulduğunu söylemiş.

New York Times, kedili bekár erkeklerin gay olmadığını özellikle vurguluyor. Çünkü sadece yumuşak huylu erkeklerin kedi sevebileceğine dair genel bir kanı hakim. Oysa durum böyle değil. Ofiste masalarına kedilerinin resmini - hem de birden fazla - koyanlar, "Tek gerçek ilişkimi kedimle yaşıyorum" diyenler, kedilerinin resim ve videolarını, miyavlamalarını YouTube ve menandcat.com gibi sitelerde sergileyenler var. Gazetedeki yazı iddialı; "Artık erkeklerin en iyi dostu golden retriever değil" diyerek kestirip atıyor.

"Kadınlar ile Kediler Arasındaki Gizemli Bağ" kitabının yazarı Clea Simon’a göre, erkeklerin köpeklerle güç gösterisi yapmaktan vazgeçmesinin nedeni, kedilerin şehir hayatında daha pratik hayvanlar olduğunu kavramaları. Nitekim gazetenin konuştuğu bekár erkekler, seyahate çıkarken kedileri rahatlıkla evde tek başına bırakabildiklerini söylüyorlar. Malûm, köpekler bakıma muhtaç. Kendi işlerini kendileri göremezler.

Petsweekly.com sitesinin kurucusu Stacy Mantle ise erkeklerin, evrim geçirdikleri için kedileri sevmeye başladığı görüşünde. Kedileri taciz edenler, insan neslinin evrim geçirmemiş üyeleri ki, onlar aynı zamanda kadın ve çocukları da istismar eden kişiler.

Amerikan İnsani Yardım Vakfı, barınaklardan kedi evlat edinen bekár erkek sayısında artış olduğunu söylüyor. Manhattan’lı kedi terapisti Carole Wilbourn, son beş yılda bekár erkek müşterilerinin yüzde 25 arttığını anlatıyor.

İşin ilginci erkekler kedilere, kadınlardan daha sadık. Bir araştırmaya göre kedisi için tatilden vazgeçme, ya da gerektiği takdirde kedisi için borçlanma eğilimi erkeklerde daha ağır basıyor. "Kedim için sevgilimden vazgeçerim" diyen erkeklerin sayısı da kadınlardan fazla.

KÖPEK KOLTUK DEĞNEĞİDİR

www.scalzi.com/whatever blogunun yazarı kedisever John Scalzi, Hollywood’un erkek-kedi ilişkisine çok zarar verdiğini iddia ediyor. Sadece Bond filmlerindeki gibi kötü adamların ya da Don Corleone gibi mafya babalarının kedi sahibi olabileceğine dair bir imaj oluştuğunu söylüyor. Ancak Hollywood bu klişeyi artık bırakmış bulunuyor. Scalzi kendine güvenen, özgür ruhlu erkeklerin köpek değil, kedi edindiğini söylüyor. "Eğer ayak bastığın şu dünyada özgüvenin yoksa yanına koltuk değneği olarak bir köpek alırsın. O sana daima destek olur. Yok eğer kendine güveniyorsan, işgal ettiğin alanı yırtıcı bir hayvanla paylaşırsın" diyor.

Bizim evde ikisinden de var. Koltuk kenarlarına çılgıncasına asılarak tırnaklarını bilediği, gece vakti Pembe Panter filmlerindeki Cato gibi gardırobun üzerinden yatağa atladığı, sokulup gırladığı zaman başını okşayınca, "Sen kes, şu anda ben seni sevicem" diye kuyruğunu şiddetle sağa sola vurduğu zamanlarda bile Badem’i daha çok seviyorum.

Jorjet duymasın.
Yazının Devamını Oku

Golf kazaları

Dünya üzerinde golf bağlantılı iki kaza tipi var. Birincisi; önemli bir askeri ve siyasi kriz sırasında, savaş halinde golf oynayan siyasi lider olmak. Ya da kamu ihalelerine giren şirketlerin patron ve tepe yöneticileriyle golf oynayan siyasetçi veya bürokrat olmak. Birincisi genelde Amerika’da, ikincisi ise Japonya ve Güney Kore’de meydana gelir. Uzakdoğu tarzı kazalar çoğunlukla, büyük şirketlerden golf kulübü üyeliği kabul etmeyi de içerir ki, bu rüşvete girer ve istifaya, hatta hapse kadar gider. Bu bakımdan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’nun, Aktütün saldırısını müteakip golf oynaması Amerikan tarzı bir kazadır./images/100/0x0/55ea26d0f018fbb8f86e605f

Bazen golf oynamayarak da insanları kızdırabilirsiniz. Mesela 43 numaralı Başkan Bush’un Irak’ta savaşan askerleri uğruna golfü bıraktığını ilan etmesi, fena halde sinirleri bozdu.

Tabii bunda, ülkenin lüzumsuz bir işgal macerasına sürüklenmiş olmasının verdiği sinir bozukluğu da rol oynadı. Sonuçta Bush, fedakarlığı karşısında beklediği takdiri bulamadı.

Bush geçen mayıs ayında verdiği bir mülakatta sırrını ifşa etti. 19 Ağustos 2003 günü golf oynamayı bıraktığını açıkladı. Yani Irak işgalinin başlamasından tam beş ay sonra. O gün Bağdat’ta BM karargahına saldırı düzenlenmiş, 12 kişi ölmüştü. Golf-Irak bağlantısını şöyle açıkladı Bush: "Oğlu Irak’ta can vermiş bir annenin, başkomutanı golf oynarken görmesini istemem. Çocuklarını cepheye gönderen ailelere karşı dayanışma borcum bu. Savaş halindeyken golf oynamak yanlış mesaj olur. O bombalı kamyonun patladığı gün golf sahasında gelip haberi verdiler. Ben de bıraktım, değmez dedim."

Ancak maalesef başkan yalan söylüyordu. AP ajansının tespitlerine göre Bush, golfü bıraktığını söylediği 19 Ağustos gününden sonra yine sahada görülmüştü. Mesela 13 Ekim 2003 günü başkomutan golf oynamıştı.

Bush’un Amerikan medyasından, olabilecek en şiddetli azarları işitmesi için yalan söylerken yakalanması da gerekmiyordu.

Neler yazmadılar ki. Aman o ne özverili, ne soylu davranıştı! Mesela Washington Post şöyle diyordu: "Yani şimdi Irak’ta ölen ya da yaralanan askerlerin aileleri Bush’a bu fedakarlığından ötürü şükran mı duymalı. Neden sadece golfü bırakıyor, dağ bisikletine de binmesin, çiftliğine de gitmesin. Ondan golfü bırakmasını isteyen mi oldu? Nixon da Vietnam Savaşı’nın en şiddetli günlerinde golf oynuyordu. Watergate skandalı patladığında da oynadı. Hiç karışan oldu mu?"

Bush köklü golf geleneği bulunan bir aileden geliyor. Baba Bush’un dedesi George Herbert Walker, Walker Kupası turnuvasının kurucusu. Baba Bush’un babası Prescott Bush ise ABD’de amatör golfün yönetim organı olan USGA’nın başkanlığını yapmış.

Gerçi Amerikan tarihinin en çok golf oynayan Başkanı Dwight Eisenhower olmuş, hatta Beyaz Saray’ın bahçesine golf sahası da yaptırmıştı, ancak ilk golf krizini yaratan başkan bizzat Baba George Bush oldu. 1990 Ağustosu’nda Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali üzerine binlerce askerini Ortadoğu’ya sevkeden 41 numaralı Başkan Bush’un günlerini Maine’deki yazlığında golf oynayarak geçirmesi, medyanın sinirlerini zıplatmıştı.

Baba Bush’un kendisini izleyen Beyaz Saray muhabirlerine karşı kullandığı asap bozucu anahtar cümle şuydu: "Golf oynarken, Körfez krizi gibi ciddi meseleleri konuşamam." Sonra, oğul Bush da dahil, golf arkadaşlarını peşine takıp gazetecileri arkasında bırakarak bir sonraki deliğe doğru yol almıştı. İlerleyen günlerde Bush ile medya arasındaki golf krizi şiddetlenerek devam etti. Başkan, kriz günlerinde golf oynayarak dinlenme hakkı bulunduğunda ısrarlıydı. Medya ise tersini düşünüyordu.

GOLF MÜ, ASLA

Baba Bush’un başkan yardımcısı olduğu 1988 yılının temmuz ayında bir başka golf krizi daha yaşanmıştı. Amerikan savaş gemisi Vincennes’in, İran yolcu uçağını füzeyle düşürdüğü o büyük facia sırasında Başkan Reagan da yardımcısı da tatil keyfini bozmadığı gibi, dönemin Dışişleri Bakanı George Schultz golf sahasında oyunu bırakmaya gerek görmemişti. Krizi saniye saniye yazan Amerikan basını, Schultz’un 8.30 itibariyle giriş yaptığı sahadan 12.30’da 18. deliği tamamlayarak çıktığını yazıyordu. Golf arkadaşlarından birinin söylediğine göre bakan, "Körfez’de büyük bir tradeji meydana geldi" diyerek devam etmişti oyuna.

Amerikalı siyasi liderler kriz zamanlarında golf sahasında değil de, ne bileyim poker arkadaşlarıyla masada olsa bu kadar tepki çeker mi acaba? Golfün pahalı, elit ve erişilmez hissi veren bir oyun olması reaksiyon dozunu artırıyor. Nitekim Amerikan medyasında McCain ve Obama’ya "Başkan seçildiğiniz takdirde savaş zamanında ne yaparsanız yapın ama, sakın golf oynamayın" diye satır arası tavsiyelerinde bulunanlar var.

UZAKDOĞU TARZI

Golf dünyanın her yerinde pahalı ama, arazi sıkıntısı çekilen Japonya’da daha pahalı. Bu nedenle golf kulübü üyeliği sıkı bir rüşvet malzemesi. Kamu ihalelerine giren şirketlerden hediye olarak kulüp üyeliği kabul eden siyasiler ile bürokratların yol açtığı skandallar artık rutin.

Güney Kore’de de özellikle bürokratların çıkar çatışmasına yol açacak şekilde golf ilişkilerine girmeleri kesinlikle yasak. Golf merakı daha iki yıl önce ülkede bir başbakan götürdü. Dönemin Başbakanı Lee Hae-chan, ihaleye fesat karıştırmaktan sabıkalı bir işadamının ikramıyla golf oynadığı için istifa etmek zorunda kaldı.

Japonya’da ise son büyük golf skandalına yol açan kişi, eski Savunma Bakan Yardımcısı Takemasa Moriya. Olay geçen yıl patladı. Bakan yardımcısının savunma teçhizatı satan Yamada adlı şirketin kıyağıyla dört yıl içinde 120 kez golf oynadığı tespit edildi. Şimdi üç buçuk yıl hapsi isteniyor Moriya’nın. Rüşvetçi şirketin üç yöneticisi de yargılanıyor. Karar 5 Kasım’da açıklanacak.

Japonya’da, Amerikan tarzı golf kazaları da yaşanmıyor değil. Mesela ülkenin en gafçı başbakanlarından Yoşiro Mori, 2001 yılında bir Amerikan denizaltısının Japon balıkçı gemisine çarptığını ve dokuz mürettebatın kayıp olduğunu öğrenmesine rağmen golf oynamaya devam etmişti. Mori, bu büyük skandaldan iki ay sonra istifa etti. Şimdi federasyon başkanlığı yapıyor. Hayır, golf değil, ragbi federasyonu başkanlığı.
Yazının Devamını Oku

Gezegene esas kim yük oluyor çocuklar mı ihtiyarlar mı ?

Japonlar şu uzun yaşama işini iyice abarttı. Artık yetişkinler için altbezi defilesi de düzenliyorlar. Modeller podyuma çıkıp 80’lerin müziği eşliğinde altbezi tanıtıyor. Çünkü Japonya hızla yaşlanıyor. Son altbezi defilesiyle ilgili Japon basınında çıkan haberlere göre, çişini tutamayan milyonlarca insan var ülkede. Bu nedenle yetişkin altbezi önemli bir tüketim malı. Yıllık hacmi 500 milyon dolar. Çocukların altbezi masrafı ve doğaya bırakılan atık oranı daha yüklü elbette. Peki hangi grubun varlığı doğaya daha zararlı? Bu konularda yapılmış bazı araştırmalar var. İki grubun da altı bezleniyor, ortak yanları görünsün diye bu örneği verdim, ancak araştırmaların kriteri tabii ki altbezi kullanımı değil. Konu iklim değişikliği, kriter de atmosfere salınan karbon emisyon hacmi.

Başbakana zıtlık olsun diye söylemiyorum, bilim adamları öyle diyor. Üçüncü çocuk gezegene yük diyorlar.

Geçen ağustos ayında British Medical Journal’da yayınlandı. "Karbon ayak izi" denilen, gezegeni kirletme katsayısını düşürmek için daha az çocuk yapılmasını tavsiye ediyorlar. İkisi karar, üçüncüsü zarar...

Öyle daha az araba kullanın, ya da az enerji tüketen buzdolabı kullanın gibi klişe direktifleri aşmış durumdalar. Açık açık "yavrulamayın" diyorlar. Bu üçüncü çocukların yoksul Afrika ülkelerinde değil, özellikle sanayileşmiş ülkelerde "doğmaması" gerekiyor. Çünkü ABD’de dünyaya gelen bir çocuk, Etiyopya’daki bir çocuğa kıyasla 160 kat daha fazla karbon ayak izi bırakıyor.

Şu andaki artış hızına bakılırsa, dünya nüfusu 2050 yılında 9 milyarı bulacak. British Medical Journal’ın başyazısına göre bu rakam yeryüzünün kısıtlı kaynakları üzerinde aşırı yük oluşturacağı için çatışmalar artacak ve iklim değişikliği de iyice körüklenecek.

Bu makalenin yayınlanmasının ardından "Çok çocuk yapmak yeryüzüne karşı sorumsuzluk mudur" tartışması başladı. Çünkü yazarlar, "Torunlarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmamız için yapacağımız en büyük katkı, ailemizi sınırlı tutmaktır" diyorlardı. Bugüne kadar uluslararası iklim forumlarında aile planlaması pek az gündeme getirildi. Siyaseten hassas bir konu olduğu için. Nitekim Amerika’daki kilise grupları, bilim adamlarının çıkışını inanca müdahale saydılar.

Aslına bakılırsa "az çocuk yapın" demek biraz tuhaf. Çünkü dünyanın her yerinde doğum oranı azalıyor. Kalabalık Çin’de zaten tek çocuk politikası var. Hatta bu nedenle karbon emisyon hacmi konusunda imtiyaz istiyorlar. Avrupa’da ise kadın başına düşen çocuk sayısı zaten 2’nin altında. Nüfusu korumak için ortalama 2.1’i tutturmak gerekirken, Almanya kritik eşikte. Kadın başına 1.3 çocuk düşüyor. İngiltere’de ise 1.9. ABD’deki ortalama 2.1. Asya’daki ortalama (Çin hariç) 2.8. Afrika’daki ortalama da 5.4.

YAŞLANMA EKONOMİYİ DARALTACAK

Bu tabloya rağmen iklimciler, gelişmiş ülkelerdeki oranın daha da düşmesini istiyor. O ülkelerde ömürler uzuyor, yaşlı nüfusu büyüyor. Peki bu yaşlı nüfusların iklim değişikliği üzerindeki etkisi ne?

Amerika’daki Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi bu konuda bir araştırma yapmış. Sonuç şu: Yaşlılar, gezegene daha az yük oluyor.

Gerçi yaşlılar evlerini daha çok ısıtıyor ve 70’lerden kalma buzdolapları kullanıyorlar. Gençler de eğitimleri gereği global ısınma konusunda daha duyarlı ve bilinçli görünüyorlar. Ancak yine de yaşlanma daha olumlu görünüyor.

65 yaş üstü nüfusun ikiye katlanacağı hesap edilerek yapılan projeksiyona göre 2100 yılında yaşlıların karbon emisyon hacmine katkısı yüzde 10-37 oranında azalacak. Çünkü yaşlılar daha az araba kullanıyor, emeklilik çağında kaynakları daha kısıtlı olduğu için yeni tüketim mallarına daha az para harcıyor, daha çok sağlık harcaması yapıyorlar.

Nüfusun yaşlanması yoksullaştırıcı bir etki de yapacak. Çalışamayacak durumdaki tüketicilerin payındaki artışla birlikte ekonomik büyüme yavaşlayacak. Daralan ekonomi de daha az çevre kirliliği yaratacak. Tabii nüfusun yaşlanması, iklim değişikliğini durduracak kadar büyük bir etki yaratmayacak ama, işler kolaylaşacak.

Ekonomide benzer bir daralma trendi Japonya’da da yaşanacak. Halen nüfusun yüzde 20’si 65 yaşın üstünde. 2050’de 100 yaşını geçenlerin sayısı 1 milyonu bulacak. Japonlar başka bir çözüm yolu icat etmezse, çişini tutamadığı için altı bezlenenlerin sayısı artacak. Onlar da atmosfere karbon salmak yerine, altbezi defilelerine gidecekler.
Yazının Devamını Oku

Cadıları neden durgunlukdöneminde yakarlar

Financial Times köşe yazarı Tim Harford’un Görünmeyen Ekonomist kitabı, Türkçe’de de yayınlandı. Ekonominin gündelik hayata ilişkin sempatik ve havai gerçeklerini eşeleyen hınzır bir yazar Harford. Otellerdeki minibar ekonomisinden yaz aylarında emlak fiyatları neden daha yüksektir bahsine, boşanmanın kadınlara ekonomik faydalarından sihirbazların fikri mülkiyet sorununa kadar her alana girer. Son girdiği alan ise durgunluk dönemlerinde cadı yakma vakalarının artmasıyla ilgili. Geçmiş yüzyıllarda kötü hava koşullarıyla bağlantılı olarak rekoltenin düşük olması sonucu cadı diye yakılan kadınlardan bugün Tanzanya’da hálá cadı diye yakılan kadınlara kadar uzanan bir hikaye... Cadı yakmanın ekonomisi.

Tim Harford’un "Görünmeyen Ekonomist" kitabının kapağında, hemen sağ üst köşeye Steven D. Levitt’in yorumu yerleştirilmiş. "Mutlaka okunmalı... Ekonominin gücünü hayata taşıyor" diyor.

"Freakonomics"in eşyazarı Levitt’in görüşü önemli. Faiz oranları, ticaret açığı ya da küreselleşmeye değil, daha çok sokakların ekonomisine kafa yoruyor Levitt. Suç çetelerinin ekonomisine bir dalıyor, uyuşturucu satıcıları neden anneleriyle birlikte oturur meselesine dair sonuçlar çıkarıyor. Mesela 1999’da ABD’de suç oranının düşmesini, ekonomik başarıya ya da silah kontrolüne değil, 1973’te Yüksek Mahkeme’nin kürtajı serbest bırakmasına bağlıyor. Çünkü bu karardan sonra yılda 1.5 milyon kürtaj gerçekleşiyor. Böylece 17-18 yaşında suç coğrafyasına katılacak istenmeyen çocuklar doğmamış oluyor.

Financial Times’ta "Undercover Economist" köşesini yazan Tim Harford da aynı kalem adamlardan. Kıyıda köşede kalmış, ama çok da hayatın içinden ekonomik araştırmaları bulup çıkarmakta pek hünerli. Mesela "Kadınlar kahve kuyruğunda neden 20 saniye daha fazla bekler?" sorusunu onun köşesinde görüp, Middlebury Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğrencilerinin yaptığı çalışmaya ulaşmıştım. Çocuklar, Boston’daki sekiz kahve mağazasını günlerce takibe almış ve kasadaki personel, kadın müşteriyi daha fazla incelediği için, kadınların erkeklere göre 20 saniye daha fazla beklediğini ortaya çıkarmışlardı. İşletmecilikte ayrımcılık konusuna ışık tutan bir çalışma olmuştu.

Şimdi Tim Harford, köşesinde can alıcı bir meseleye dalıyor: "Durgunluk döneminde cadı olmak neden tehlikelidir?" Elinde bazı araştırma sonuçları var Harford’un. Cadı yakma eyleminin ekonomik kökenine dair.

Ortaçağın ilk dönemlerinde Katolik Kilisesi, doğa üstü güçlere sahip cadıların varlığını reddediyor. Bazı kilise belgeleri, büyüye inanmanın sapkınlık sayıldığını açıkça ortaya koyuyor.

Ancak 13. yüzyıldan itibaren cadıların varlığı, insanlara fiziksel zarar verebilecekleri ve doğa güçlerini kontrol ettikleri yaygın bir inanış haline geliyor. Engizisyon, cadı avına ve yargılamalara başlıyor. Ancak cadı mahkemelerinin kitleselleşmesi daha ileri tarihlere rastlıyor.

16. yüzyıl ortalarından itibaren ve 17. yüzyıl boyunca tam bir cadı yakma furyası yaşanıyor. Birçok ülkede hem Katolik, hem de Protestanlar mahkemeler kurup kadınları yargılıyor ve yakıyor. Bir Alman kasabasında sadece bir günde 400 kişi birden katlediliyor. Çoğu, 16. yüzyıl ortasıyla 17. yüzyıl sonuna kadar olan dönemde, 1 milyon kadın alevler arasında can veriyor. Yine o dönemde cadı avı Atlas Okyanusu’nu geçerek Amerika’da Salem’e kadar ulaşıyor.

Peki ama neden o dönemde?

KÜÇÜK BUZ ÇAĞI BÜYÜCÜLERİ

Tarihçi Wolfgang Behringer’e göre muhtemel açıklama şöyle: O dönemde hava sıcaklığı dramatik bir şekilde düşmüştü. "Küçük Buz Çağı" diye tanımlanacak kadar.

Chicago Üniversitesi iktisatçılarından Emily Oster, Behringer’in bu tahmininden yola çıkarak, cadı mahkemeleriyle hava durumu arasındaki bağlantıyı tespit etmek üzere sistematik veri toplamaya başlıyor. Ve çok çarpıcı sonuçlar elde ediyor. Mesela daha soğuk geçen 1520-1770 yılları arasında cadı mahkemelerinin sayısı da artıyor. Muhtemelen kötü hava koşullarında büyücü parmağı olduğuna hükmediliyor. Kilisenin nüfuz alanı dışında da mahkemeler kuruluyor. Bu da cadı avıyla ekonomi arasındaki bağlantıyı destekliyor. Hava sıcaklığı düştükçe tarım rekoltesi de düşüyor, yiyecek sıkıntısı başgösteriyor. Denizlerin soğuması, kuzeye doğru balık göçünü engelliyor. Avrupa’nın kuzey bölgeleri hayati bir besinden yoksun kalıyor. İklim değişikliği, nedeni açıklanamayan bir esrar haline geldiği için günah keçisi arayışına giriliyor ve kültürel zemin, büyü inanışına müsait olduğundan, insanlar ürünün kökünü kuruttular diye cadı damgası yiyor. Özellikle de yaşlı ve dul kadınlar.

Ya da Tim Harford’un görüşüne göre, insanlar zor zamanlarda daha fevri ve saldırgan olduğu için cadı yakmalar tırmanıyor. Amerika’nın güney bölgelerinde, tarla ve pamuk fiyatları arttığı dönemlerde linç vakalarının arttığına dair göstergeler var.

Bugün de Afrika’nın çeşitli ülkelerinde, Hindistan’ın kırsal kesiminde kadınlar cadı diye öldürülüyor. Özellikle Tanzanya’da. Bu ülkenin Meatu bölgesinde, maktullerin yarısını, cadı diye palalarla öldürülen kadınlar oluşturuyor. Çoğu da kendi aileleri tarafından katlediliyor.

CADI MI, AÇLIK KURBANI MI

Her vakada iktisadi bit yeniği arayan ekonomistlerden biri de Berkeley’deki California Üniversitesi’nden Edward Miguel. "Ekonomik Gangsterler" adlı kitabında suç, yolsuzluk ve savaşların ekonomisini inceleyen Miguel, New York’ta görevli yabancı diplomatların aldığı otopark cezalarından, ülkelere göre bir yolsuzluk endeksi çıkarmıştı mesela. Miguel, Tanzanya’yı da incelemiş. Kadınlara yönelik saldırıların doğrudan ekonomi ile bağlantılı olduğunu iddia ediyor. Çünkü açlıktan ölüm tehlikesinin arttığı zor zamanlarda, yaşlı kadınların aileleri tarafından ortadan kaldırılma riski artıyor. Rasyonel kaynak kullanımı için evin yaşlısı kurban ediliyor. Meatu’da cadılıkla suçlanarak öldürülen kadınların tamamı, en yoksul ailelerden geliyor. Kuraklık dönemlerinde cinayetler de tırmanıyor.

Demek ki sorunun çözümü ekonomik. Mesela Güney Afrika’da devlet yaşlılara emekli aylığı bağlayınca cadı cinayetleri de tamamen durmuş. Ama bu Tanzanya için pahalı bir önlem olsa gerek.

Yazının Devamını Oku

Amerikalıları kuş gözlemeye bekliyoruz

Amerika’da dünyanın en ücra köşesine gidip kuş gözlemeye hazır 46 milyonluk bir kitle var. Mortgage krizi ve finans şokundan sonra da aynı hızda devam ederler mi bilmiyorum ama, Amerikalı kuş gözlemcileri yılda 32 milyar dolar harcıyormuş. Kuzey Amerika sınırları dahilinde. Ancak yeryüzüne dağılma eğilimleri mevcut. Son zamanlarda Asya’ya uzanmaya başlamışlar. Malezya, Endonezya, Singapur, Hindistan... Çünkü bu ülkeler kuş gözlemi turizmini hızlı bir şekilde geliştiriyorlar. 50 kadar ülke görüp kuş gözlem listesine 8 bin türü not düşmeye azmetmiş her gözlemcinin buralara da mutlaka uğraması gerekiyor. Yeryüzündeki yaklaşık 10 bin kuş türünün 450’si /images/100/0x0/55eaa0caf018fbb8f88c70e5Türkiye’de yaşıyor. Zengin bir yelpaze yani. Avrupa’nın tamamında o kadar tür ancak var. Peki Amerikalılar, neden Türkiye’ye de kuş gözlemeye gelmesin?

Uçak gözlemcilerini hiç anlamıyorum ama, kuş gözlemcilerine bayılıyorum. Dünyanın en sakin ve huzurlu insanları olduklarını düşünüyorum. Ve tabii paralı da...

Memleketin öfke ikliminden kurtulmak için ben de kuş gözlemek istiyorum.

Wall Street Journal’daki habere göre 46 milyon Amerikalının kuş gözleme hobisi var. 2001 yılı rakamları, bu iş için bir yılda 32 milyar dolar harcadıklarını ve 860 bin kişiye iş imkanı yarattıklarını gösteriyor. Seyahat masrafları, dürbün, teleskop, tripod gibi alet edevata harcadıkları paranın yanı sıra 860 bin kişiye iş imkanı yaratıyorlar.

Orta Amerika’dan başlayıp Kuzey Amerika ve Kuzey Kutbu’na uzanan bölgede 2048 kuş türü barınıyor. Onlarca çeşit ağaçkakan ve serçeden, çalıkuşu ve dalgıçkuşlarına, alakargalardan yaban kazları ve yırtıcı kuşlara kadar 2048 tür. Ancak listesine yeni türleri eklemek için binlerce doları gözden çıkaracak sıkı bir kuşçunun bölge dışına taşması gerekiyor. En kabarık liste sahipleri, 50 kadar ülke gezip, 8 bin türü yakalayabiliyorlar.

HOLLANDALI PROFESÖR HENDRIKS’İN KUŞ MERAKI

Wall Street Journal’daki haberde, 56 yaşında Hollandalı profesör Henk Hendriks’in adı geçiyor. Adam yılın üç ayını kuş gözleyerek geçiriyormuş. Afrika’dan başlayıp, Amerika ve Asya’ya bağlıyor turunu. Her bir turun bedeli 8 bin 500 doları buluyor. Bunun karşılığında 6 bin 70 kuş türünü kapsayan muazzam bir liste yapmış. En fazla Asya’daki gözlemlerinden haz duyduğunu anlatıyor; "çünkü oraların kuşları daha renkli, heyecan verici, tür açısından zengin ve çoğu nadir" diyor.

Üç bin kuş türünü barındıran Asya ülkeleri, hızlı listeciler için müthiş bir potansiyel oluşturuyor. Özellikle Güneydoğu Asya adalarındaki kuşların çoğu endemik. Yani bu türleri dünyanın başka hiçbir yöresinde bulmak mümkün değil. Mesela Vietnam’ın turuncu göğüslü gülen ardıç kuşu, ya da Endonezya’nın Togian adalarında yeni keşfedilen "beyaz göz" adlı tür. Sulawesi’de de kuşların yüzde 30’u endemik.

ASYA’DAKİ KUŞ REHBERLERİ GÜNDE 200 DOLAR KAZANIYOR

Malezya, Endonezya, Singapur, Filipinler, Tayvan, Hindistan, Sri Lanka, Kamboçya gibi kuş cennetleri, gözlemcileri çekmek için turizm atağına geçmişler. Kuşların yabanıl yaşam alanlarına yakın yeni havaalanları yapılmış, uluslararası bağlantılı seferler konulmuş. Kuş rehberliği de artık iyice profesyonel bir meslek haline gelmiş. En usta tur rehberleri günde 200 dolara kadar kazanabiliyormuş.

Amerika’da amatör ornitologlar için turlar düzenleyen acentelerin yeni hedefi Asya ülkeleri. Kuş gözlemciliği bir Amerikan icadı olmakla birlikte İngiltere’de de çok yaygın bir "hastalık". Birdtour Asia adlı İngiliz şirketi 5 bin dolara üç haftalık turlar düzenliyor.

Asya’daki yeni havaalanlarıyla turizm yapılaşmasının, kuşların yaşam ve üreme alanlarına zarar verip vermediği soru işareti oluşturuyor tabii.

TÜRKİYE’DEKİ 70 KUŞ CENNETİNDE 450 TÜR VAR

Kuş cenneti Türkiye, kuş gözlemcilerinin de cenneti olsun mu olmasın mı, diye düşünüyor insan. Türkiye’deki 70 kuş cennetinde 450 ayrı tür bulunuyor. Sulak alanlar usul usul kuraklaşırken, tarım ilaçları ve sanayi atıklarının sulara karışması ve kaçak avlanma yüzünden bazı türler tükenme belirtileri gösteriyor. Tepeli leylekler, kara leylekler, turnalar, cüce karabataklar mesela.

Önemli kuş göç yolları üzerinde yer aldığı için ve bazı endemik türleri nedeniyle Türkiye tam bir cazibe merkezi. TEMA ve Doğal Hayatı Koruma Derneği öncülüğünde yerli kuş gözlem grupları oluşmaya başladı.

TURLARA EN FAZLA 8-18 KİŞİ KABUL EDİLİYOR

Türkiye’ye yönelik kuş gözlem turlarına bakıyorum. İngilizleri getiren Ornitravel’ın Bafa Gölü, Göksu Deltası, Van Gölü, Kapadokya’ya rehberli turları var. Gelecek yılın, 2010’un rezervasyonları başlamış. THY ile Londra, Manchester ve Dublin’den iki haftalık turlar adam başı 1095 sterlin. İstikamet önce İzmir, oradan Bafa Gölü. Görülebilecek kuşlar arasında tepeli pelikanlar, deniz kartalları, dikkuyruklar, çeşit çeşit baykuşlar sayılıyor. Göksu Deltası, Van Gölü ve Kapadokya’ya, kuzey illeri ve Boğaziçi’ne göç yolu turları var.

Turlara 8-18 kişi kabul ediliyor. Kuş gözlemciliği daha fazla kalabalığı kaldırmıyor. Gözlemde uyulması gereken kurallar; kuşları rahatsız etmemek, yuvalama alanlarına girmemek, yumurta veya yuva malzemesi almamak, herhangi bir eşya bırakmadan çekip gitmek.

TÜRKİYE’Yİ DÜNYA KUŞ HARİTASINA SOKAN ADAM

Ornitoloji çalışmalarıyla tanınan Stanford Üniversitesi Biyoloji Bölümü Çevre Bilimleri Merkezi’nden Dr. Çağan H.Şekercioğlu, 2005 yılında Türkiye’de ilk kuş gözlem turunu gerçekleştiren kişi. TEMA’nın işbirliği ile Kars yöresine Amerika, Kanada ve İngiltere’den sekiz kişilik bir grup getiriyor. Ardahan Aktaş Gölü, Kars’ın Çalı, Çıldır ve Kuyucuk gölleri ve Iğdır Aralık sazlıklarında hep birlikte 276 kuş türü gözlemleyerek rekor kırıyorlar. Ve Kars’ta geceleyerek Türk ekonomisine 30 bin dolar bırakıyorlar.

Şekercioğlu ABD’de yayınladığı makalelerle Türkiye’yi dünya kuş haritasına yerleştiriyor. Amerikalı kuş gözlemcisini de şöyle tarif ediyor: Yıllık geliri 50 bin doların üzerinde, eğitimi ve doğa-çevre bilinci yüksek, kuşlar için çok para harcadığı için de ideal eko-turist. Teksas’ın küçük bir kasabasının altı haftalık kuş göçü sezonu boyunca 2 milyon dolar kazandığını anlatıyor. Kuş gözlemcileri genellikle turist sezonu dışındaki zamanlarda ya da hiçbir diğer turistik çekiciliği olmayan bölgeleri ziyaret ediyorlar.

Demek ki, gelmeleri gerekiyor.

İDEAL EKO TURİST

Kuş gözlemcileri, yıllık geliri 50 bin doların üzerinde, eğitimi, çevre bilinci yüksek, kuşlar için çok para harcadığı için ideal eko-turistler. Örneğin Teksas’ın küçük bir kasabası altı haftalık kuş göçü sezonu boyunca 2 milyon dolar kazanıyor.
Yazının Devamını Oku

Kadınların sevişme açmazının başeseri

Ne yazdığını Orhan Pamuk tabii daha iyi bilir, Nobelli yazarın pazarlama yetenekleri üzerine - okumadan - kalem sallayanlar ve sadece sevişme sahnelerini okuyup acemice yazılmış Kaymak Tabağı muamelesi çekenler de bildiğini iddia edebilir ama, Masumiyet Müzesi aşk romanı değil. Masumiyet Müzesi, erkek egoizminin ve kadınların sevişme açmazının başeseri. Erkeklerin bütün benliğini, içten pazarlıklı hallerini, hesaplarını, kafalarında kadın cinselliğini resmediş biçimini, saçma sapan kıskançlıklarını, yalanlarını ele veriyor Orhan Pamuk. Masumiyet Müzesi’nin kurucusu Kemal’in ağzından. Üstelik Kemal, ortalama Türk erkeğine oranla daha ince, hassas ve düşünceli bir figür... Yoksa Füsun dünyasına ait nesneleri zeytin çekirdeğine kadar biriktirmesi, komşu çocuğuyla Füsun’un çocukluk mendili uğruna inatlaşacak kadar çocuklaşması, sevgilinin cismiyle yakınlaşmış binlerce eşya ve yaşanan unutulmaz anların resimlerinden aşkının müzesini yaratması mümkün olmazdı.

Evet bu romandan sosyolojik ve siyasi arka perde irdelemeleri de çıkarılabilir. Doğrudur, gençler vuruşurken Nişantaşı’nda farklı bir hayat vardı. Milliyetçilerle solcular birbirini tararken, Maçka Taşlık’taki gençler, sanki farklı bir uzamda yaşıyordu. Kulüp eğlenceleri, Uludağ seyahatleri, zengin gençlerin kalkış yarışları, araba parçalamaları, Boğaz’da araba içinde çay içmeler, elektrik ve akaryakıt dahil bütün yokluklara rağmen zengin hayatın gereklerini yerine getirme çabası, 70’lerin manzarasıydı.

Ancak bu toplumsal gerçeklerin yanında, bir cinsellik trajedisi de yaşanıyordu (hálá yaşanıyor ama biz bir dönem romanını konuşuyoruz şimdi). O dönemlerde "seks" lafı edilmezdi. Pamuk, romanın bir yerinde belirtiyor bunu. Bu cinsellik trajedisi genç kızların sevişme açmazıydı. Bizzat seviştiği erkek nezdinde düştüğü açmaz.

Kızların fazla gezdi tozdu diye çevrede adının çıkmasından daha da derin, daha da kalleş bir durumdu bu. Kendini sevişmenin hazzına fazla kaptırdığı için, ya daha önce de sevişmiş olduğundan, ya da şimdiki veya gelecekteki bir zamanda başkalarıyla da aynı derinlikte sevişeceğinden şüphe edilirdi kızların (Evet, hálá ediliyor).

İşte bu yüzden, Masumiyet Müzesi’nde beni en çok sarsan, Kemal’in umutsuzca, kendini tüketircesine saplandığı Füsun aşkı, obsesyona varan tutkunun, insanı mahveden doğası değil. Kemal’in bu cinsiyet tradejisine dokunarak, kendini haklı çıkarma çabasına girmeden, hikayeyi naklediş biçimi. Tabii bunun Füsun sevişmelerinin ve uzun sevişmesiz günlerin yaşandığı reel zamanda - romanda anlatılan zaman - olmadığını, anlatıcının yıllar geçtikten sonra okura ve müzegezere (Orhan Pamuk aracılığıyla) rehberlik ederken herşeyi içtenlikle aktardığını belirtmem gerekiyor. Bu içtenlik erkeklerin kafasındaki kadın resmini de çıkarıyor ortaya.

ROMANDAKİ E NOKTASI

Bazı antropolojik gerçekler bölümünde Türk erkeğinin kafasındaki kadın resmini buluyoruz. E şıkkını aktarıyorum: "Cinsel zevklerine tutkuyla bağlı bir kız, sırf zevki için ileride kocasını da aldatabileceği için koca adaylarını korkuturdu. Aşırı muhafakazar bir askerlik arkadaşım, bir keresinde bana, sevgilisinden, evlenmeden önce çok seviştikleri için (yalnızca birbirleriyle) ayrıldığını, biraz utanarak ve daha çok da pişmanlıkla anlatmıştı."

Roman kahramanı bu antropolojik saptamayı yapıyor, iyi de, kendisi katiyen farklı değil. Çok kısa bir zaman dilimine sığan, ancak hayattaki ağırlığı derin sevişme günlerinden sonra Füsun kayıplara karıştığı için onu ararken (daha doğrusu beklerken) zıvanadan çıkan Kemal’in zihninden geçen düşünce şu: Sevişmenin zevkini böyle sonuna kadar çıkaran bir kız, şimdi sakın başkalarıyla da aynı zevki tatmak istemesin.

Kemal’in egoizminin tek nesnesi Füsun değil. Aşk üçgeninin doğası gereği nişanlısı Sibel, önce aldatılıyor, sığınak vazifesi görüyor, sonra da ortada bırakılıyor.

ONUN HAYALLERİNİ KURDUM

Peki Kemal neden Füsun’un hemen başkalarıyla sevişebileceğini düşünebiliyor? Neden onun da aşk ıstırabı çekebileceği aklına gelmiyor? Çünkü, onun hayallerini kuruyor ama, onun hayallerinin ne olduğunu hiç merak etmiyor: "Türk erkeklerinin çoğu gibi ben de, delice aşık olduğum kadının aklından neler geçirdiğini, onun hayallerinin ne olduğunu anlamak yerine, onun hakkında hayaller kuruyordum yalnızca."

Gerçi yoksul uzak akraba kızının kayıp günlerinde neler yaşadığını düşünmüyor Kemal ama, zengin hayatından sıyrılıp, İstanbul’un köhne, yıkık dökük semtlerinde bir çeşit çilekeş hayat sürme çabasına giriyor. Füsun’u bulabileceğini düşündüğü semtlerde, onun dünyasıyla bağlantı kurmaya çalışıyor. Normal zengin yaşamında ancak teğet geçebileceği mekanlar, Fatih Oteli, Füsunlar’ın (Keskinler) sonradan taşındığı Çukurcuma’daki cumbalı ev, komşu çocuğu, askerler çıkana kadar televizyon seyretmeler, televizyon üstü köpek bibloları, saatli maarif takvimi, filmcilerin dünyasına girişi... Kemal’in Nişantaşı dünyasından çıkıp girdiği alemin öğeleri.

Füsun’un dünyasına girdikten sonra başlayan Füsun seyirciliği ise onun gerçekte nasıl biri olduğunu, hayallerini ele vermiyor. O kız gerçekten sadece artist mi olmak istiyor?

NOBELLİ ŞEHİR

Ve nihayet, Kara Kitap ile Hatıralar ve Şehir’den sonra şimdi Masumiyet Müzesi’nde yine bir hafıza egzersizi yapıyorum. Hem de elimde Nobelli yazardan imzalı bir kitap var.

Felaket kardeşliği: İstanbul yine baskın, yoksul semtlerine gittikçe hüznü tırmanan güçlü bir figür. İstanbul ahalisini yine sadece felaketler birleştiriyor, ortak ruh kazandırıyor. Independenta yangını...

Hilton sahnesi: Nişantaşı’nda, Işık Lisesi’nin yuvasına giderken, mum boyayla (o zaman adı pastel boya değildi) yaptığım rengarenk kutu kutu Hilton resimlerini hatırlıyorum.

Okul bahçesi: Kemal’in, Füsun’un Kuyulu Bostan’daki evine giderken önünden geçtiği okul bahçesi. Benim okulum Nilüfer Hatun’un bahçesi mi, yoksa bitişikteki Selim Sırrı Tarcan’ın mı?

Taşlık: Annemin elinden tutarak başlayıp okul kırdığımız lise günlerine kadar gittiğim yer. Otel inşaatına kadar.

Maçka parkı: Annem, yengem ve bebek arabalarındaki kardeşim ve kuzinim ile gittiğimiz park.

Otobüsler Maçka ve Levent otobüsleri: Genelde Levend (Leyland) nadiren Mercedes marka. Lise çıkışı Tünel’de bindiğimiz otobüsler.

Sapıklar, teşhirciler... Kemal bir konuda yanılıyor. O dönemin fordcu ve teşhircileri sadece güzel kızları değil, en yüzüne bakılmayacak alımsız ve sıkıcı kızları da taciz ederdi - mesela Maçka ve Levent otobüslerinde. Hatta içe kapalı ve sıkılgan göründükleri için onları daha çok tercih ederlerdi. Kurban feryat figan etmez diye sanırım. Delice aşkı yüzünden Kemal, Füsun’un çevresinde bir tacizci ve teşhirciler ordusunun oluşmasını sevgilisinin güzelliğine bağlıyor.

*

Masumiyet Müzesi tabii ki bir aşk romanı.
Yazının Devamını Oku

Evet İran dünyanın en liberal ülkesi ama, sadece kök hücrede

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İstanbul’da giydiği bekçi rengine yakın takım elbise burada hiç tutmadı. Oysa o takım yabanlıktı, besbelli yeni dikilmişti. Son iki yıldır hiç üzerinden çıkarmadığı toz rengi eprimiş kıyafetin yanında çok da kral duruyordu. Ancak "çöpçünüzüm" popülizmi stilinde bulunduğu için beğenilmedi. Ahmedinejad çok kılıksız ve popülist bulunduğunu bilerek ya da bilmeyerek, "Dünyada nano teknolojide ilk 10 ülke arasındayız" diye övüne övüne çekti gitti. Her totaliter rejimde olduğu gibi, İran’ın devlet medya aygıtı da halkı her gün bilim ve teknolojide ne kadar ileri gittikleri haberleriyle besliyor. Sadece nükleer teknoloji değil, bunun nano kimyası, nano /images/100/0x0/55eaca78f018fbb8f896f0eafiziği, nano tıbbı var. Nano faslı bir yana, İran’ın gerçekten yol aldığı bir alan var; kök hücre. Embriyonik kök hücre araştırmalarında dünyanın en liberal ülkesi İran. Hıristiyan ve İslam aleminde etik nedenlerle onca direnç varken, çok çelişkili gibi görünse de öyle.

İran’a karşı ani öfke refleksi teslim aldı yine. Genç yıldız Gülşifte’yi tam Hollywood’a gidecekken İmam Humeyni Havalimanı’nda durdurdular diye sırasıyla şu düşünceler geçti aklımdan:

Leonardo DiCaprio ile oynadığı filmin fragmanında üç-beş saniye kızın başını açık gördüler diye yolunu kestiler. Ne olmuş yani? Nobel Barış Ödüllü Şirin Ebadi de İran’dan dışarı adımını attı mı, kafasındaki örtüyü atıyor. Resimlerinden görüyorlar. Ama kimse onu durdurmuyor. Gülşifte genç ve güzel, Şirin orta yaşta ve alımsız diye mi? Yoksa biri aktris, diğeri bilim kadını diye mi? Böyle çifte standart olur mu?

İran içlerinde kulaktan kulağa dolaşarak Batı basınına sızan Gülşifte vakası bizde de manşetlere çıktı. Tek gün. Sonra Gülşifte’nin başına neler geldiği önemli değildi. Ama geçen hafta AFP’nin geçtiği habere göre aslında havaalanında kimse kimseyi alıkoymamıştı. Gülşifte Farahani, yeni film anlaşmaları yapmak üzere çoktan Hollywood’a gitmişti.

Acaba hangisi doğru? Gülşifte Hollywood’a gitti mi, gitmedi mi?

Konu İran olunca hemen olumsuz habere inanmaya meylediyoruz. Çünkü Tahran rejimi o yöne meyletmemiz için elinden geleni yapıyor.

Çocuk yaşta gençler asılıyor, kadınlar saçı göründü diye sokaklardan toplanıp nezarethaneye atılıyor, cinsiyet eşitliği için Bir Milyon İmza kampanyası başlatan kadınlar hapis cezalarına çarptırılıyor.

Gülşifte vakasını unuttuktan iki gün sonra, Bir Milyon İmza kampanyasının öncü kadınlarından birinin daha hapis cezası kesinleşti. Zeyneb Bayzeydi’nin dört yıl hapis cezası onandı. Bir kadının hak ve özgürlük arayışının hapisle cezalandırılması yeterli bir zulüm değilmiş gibi, Batı medyası kadının bir Kürt feminist olarak mağduriyetini de ön plana çıkardı.

AMERİKA’DAN DAHA ÖZGÜR

İran’da özgürlükler hep aslanın ağzında ama, kök hücre çalışmalarına gelince özgürlükler sonsuz. Amerikalı bilim adamlarını kıskandıracak kadar sınırsız. Kalp ve damar hastalıklarından Alzheimer’a birçok hastalığın tedavisinde en büyük umut, embriyonik kök hücre üretimi. Ancak bu çalışma embriyonun imhasını da içerdiğinden, inanç gereği etik engeller mevcut. Bu tartışma ABD ve İngiltere’de de var, İslam coğrafyasında da.

Ama İran’da yok. Dini lider Hameney’den icazet çıkalıberi, embriyodan kök hücre elde etmek helal. Kadınların saçını göstermesi haram ama, o helal. 2002 yılında ilk kez kısırlık tedavisi amacıyla başlıyor embriyo çalışmaları. Ama tabii ki insan klonlama söz konusu değil. Hameney, "Sakın ola ki, insanların ikiz organlarını üretirken, bütünüyle bir insanı yaratmaya kalkışmayın" diyerek orada sınırı koydu.

Embriyonik kök hücre araştırmasında en temel mesele, tek bir zigotun (döllenmiş yumurta) "insan" sayılıp sayılmayacağında. Katolik Kilisesi’ne göre döllenme başladığı an, insan hayatı da başlıyor. Dolayısıyla kök hücrenin çıkarılacağı embriyoyu imha etmek cinayet sayılıyor.

DÖLLENMİŞ YUMURTA MI, RUH MU

Şii inancına göre ise insan 120’inci günde ruha büründüğü için, embriyonun imhası bir kürtaj sorunu oluşturmuyor. Ulemanın hiçbir itirazı olmuyor. ABD’de ise muhafazakarlar insan embriyosunu yok etmeyi cinayetle eş değerde tuttuğundan, Bush yönetimi embriyonik kök hücre araştırmalarına federal kasadan zırnık vermiyor.

İran’ın kök hücre çalışmaları Tahran’daki Royan Enstitüsü’nde yürütülüyor. Yabancı uzman ve bilim yazarları, çalışmaları yakından incelesin diye sürekli enstitüye davet edildiğinden, Amerikan ve İngiliz basınında çeşitli izlenim yazıları çıkıyor. Tamamı, baştan aşağı hayranlık satırlarıyla dolu.

Bakıyorsunuz, kemik iliğinden alınan hücreler kornea hücrelerine dönüştürülüyor, kalpten MS’e bütün hastalıkların tedavileri için fareler üzerinde deneyler yapılıyor, koyun kopyalanıyor.

Surrey Üniversitesi’nden fizik profesörü Jim Al-Khalili, Royan Enstitüsü’ne gitmiş, sonra The Guardian’da yazıyor izlenimlerini. Bir kere genetik alanında dünya ölçeğinde kaliteli çalışmalar yapıldığını anlatıyor. Ama hepsinden önemlisi, Katolik Kilisesi’nin prezervatif ve doğum kontrolüne bile karşı çıktığı ortamda, İran’daki bilimsel çalışmaların önünde hiçbir inanç engeli olmamasını öve öve bitiremiyor Al-Khalili.

Kiliseye göre hayatın başlangıcını şöyle sorguluyor: "Döllenmiş yumurta hayat kıvılcımı olarak yeterli görülüyor. Peki bu potansiyel, insan olabilmek için gerçekten yeterli midir? Bu mantıktan hareket edilirse, döllenmemiş yumurta da insan olma potansiyeli taşımıyor mu? Hatta her bir sperm hücresi bile..."

Royan Enstitüsü’nün din adamlarından kurulu etik komitesi, İslam öğretisine aykırı bulmadığı sürece bütün projeleri onaylıyor. Al-Khalili komitedeki imamlardan birine soruyor; "Kök hücre elde etmek için embriyo üretimi, tanrı rolüne soyunmak değil midir?" diye. Çünkü Katolik Kilisesi böyle olduğunu düşünüyor.

İmamın verdiği cevap şöyle oluyor: "Üretilen sadece bir öbek hücre, fetüs değil. O kadar yaygaraya ne gerek var."

Evet, İran kök hücre çalışmalarında çok liberal. Ama oraya kadar.
Yazının Devamını Oku

O ısırdıklarınız sakın Myanmar cuntasının kanlı yeşimleri olmasın

Hiç bu kadar çok madalya ısıran sporcuyu bir arada görmemiştim. Sanki sahtesi olabilirmiş gibi bronzu bile ısırıyorlar. Acaba Çinliler herşeyin sahtesini yapıyor diye mi? Açılış töreninde şarkı söyleyen kız (playback), havai fişek görüntülerinin bir kısmı (bilgisayar grafiği) sahte çıktı diye mi? Foto muhabirleri de "haydi ısır" diye gaza getiriyor podyuma çıkanları. Sonuç; hiçbir olimpiyatta olmadığı kadar çok sayıda sporcu madalya ısırıyor Pekin’de. Peki nedir ısırdıkları nesne? 70 mm çapında altı mm kalınlığında bir madalya. Altın olanlarda topu topu altı gram altın var. Yani /images/100/0x0/55eb44e3f018fbb8f8b6423csahte olsa ne yazar. Üstelik ilk kez bir olimpiyatta madalyanın muhtevasında resmen taş var. Madalyaların bir yüzüne yeşim (ceyd) taşından halka oturtulmuş. Taşın rengi, madalyanın gradosuna göre değişiyor. Altınlar beyaz, gümüşler grimtrak, bronzlar ise yeşil yeşim halkalı. Yeşim, Çin kültüründe onur ve erdemi temsil ediyor. Ancak madalyalardaki yeşimin pek de erdemli olmadığına dair kuşkular mevcut. Bir söylentiye göre o taşlar "kanlı". Afrika diktatoryalarının kanlı elmasları gibi. Bunlar da Myanmar cuntasının "kanlı yeşimleri".

Seri şekilde madalya ısıranlar nasıl bir sonuç bekliyor acaba? Kazandığı madalya saf altın olsa, diş izi çıkacak. Ama, çıkmıyor. Asla çıkmadı ve çıkmayacak da. Geniş bir şekilde gülerek madalyayı diş arasına sıkıştırmak, artık bir podyum refleksi.

Podyumda da sevinçten atlayıp sıçramaya devam edemeyecekleri için, geriye kalan tek zafer refleksini gösteriyor, madalya ısırıyorlar. Öpenler de çıkıyor.

Aslında bir madalyayı ısırarak saf olup olmadığını anlamak tabii ki mümkün. Malum, altın ve gümüş saf haldeyken, hayli yumuşak metaller. Mohs sertlik skalasının nisbi ölçüm sistemine göre dişin sertliği altın ve gümüşü çizmeye yeterli. Ancak bu metaller dişi çizemiyor. Altının skaladaki sertliği 2.5. Gümüşünki ise 2.7.

Tırnağın sertlik derecesi 2.5 olduğu için, altın ve gümüş gibi değerli metallere işlemiyor.

Mineralleri birbirine sürterek sertliği derecelendirme sistemi 1812 yılında Avusturyalı mineralog Friedrich Mohs tarafından ortaya konulmuş. Ancak tacirler bu tarihten çok önce, sikkeleri ısırarak saflığını ölçmeye başlamışlar. 24 ayar altının saflık derecesi yüksek olduğu için dişle kolayca çiziliyor.

Olimpiyat madalyaları ise sert metal üzeri altın kaplama olduğundan diş geçirerek ölçmek biçmek mümkün değil. O madalyaları büyük bir şevkle ısırıyorlar ya, gözlerini bağlasanız, ellerindeki ödülün gümüş mü, altın mı olduğunu anlamaları bile imkansız.

Ama onlar ısırmayı seviyor, foto muhabirleri de daha yaratıcı bir prodüksiyon geliştiremediklerinden, "haydi ısır" diye tempo tutuyorlar. Politikacılara sürekli el sıkıştırdıkları gibi. Onlara "Hadi, kravatlarınızı ısırın" dediklerini düşünebiliyor musunuz?

UĞRUNA SAVAŞILAN TAŞ

Isırılan madalyalar bütün olimpiyatlarda, şampiyonalarda sert. Ancak Pekin’de bir başka handikap daha var. Şimdiki madalyalar resmen taş. Hem de en sert olmasa bile, dünyanın en kavi taşlarından. Ceyd, ya da bizde daha yaygın adıyla yeşim taşı. Çin kültüründe onur ve erdemin simgesi. Madalyaların bir yüzünde Yunan zafer tanrıçasının kabartması var, diğer yüzünde de Pekin olimpiyat logosu, beş olimpiyat halkası, "Beijing 2008" yazısı ve o yeşim halka. Çinliler’in bir sözüne göre "altın değerli ama, yeşim paha biçilemez". Öyle paha biçilemez ki, Doğu Zhou Hanedanı döneminde krallar tam 500 yıl süreyle o taş için çarpışıyor.

Çince’deki ifadesi "yu" olan yeşim taşı, bugün hala kraliyet mücevheri olarak görülüyor. Yazım karakterinde de "yu" ile "wang" (kral) arasında bir vuruş farkı var. Kadın tenine de benzetiliyor, ılık ve yumuşak. Ayrıca yeşimin bazı doğaüstü güçler barındırdığına da inanılıyor. Yeşime dokunmak, yeşim takınmak insanı şeytani güçlerden, cinlerden koruyor.

Olimpiyata madalya olmak için yarışan 265 tasarım arasından seçilen yeşimli modelin metalleri, Avustralyalı madencilik şirketi BHP Billiton tarafından temin edilmiş. BHP dünyanın en büyük madencilik şirketi ve olimpiyat sponsoru. Yıllık cirosu 40 milyar dolar. Pekin madalyaları için, Şili ve Avustralya’daki madenlerden 13.04 kilo altın, 1,340 kilo gümüş ve 6,930 kilo bakır gönderilmiş.

Altın ve gümüş madalyalarda yüzde 92.5 gümüş mevcut. Altın madalyaların her biri altı gram altın ile kaplanmış. Bronz madalyalar ise saf bronz. Toplam 3 bin madalyanın her biri, 45’er kez testten geçirilmiş ve hiçbirinde yeşim taşı düşmemiş. Çünkü metalin içine yeşim yerleştirme tekniği, 2 bin yıl önce Han Hanedanı döneminde başlamış. Ancak yine de madeni para içine değerli taş yerleştirme işinin çok komplike bir işlem olduğu söyleniyor.

ALTINLAR, KANLI YEŞİM Mİ

Bunlar tamam da, yeşimlerin kaynağı ile ilgili bilgiler biraz çetrefilli. Resmi açıklamalara göre Avustralya şirketinden alınan metaller, Çin’in Çinghay bölgesinden çıkarılan yeşim taşıyla birleştirilerek Şanghay’daki bir darphanede yapılmış.

Ancak yeşimin Çinghay’dan değil, Myanmar’dan geldiği iddiaları var. Yeşim taşı Myanmar cuntası için önemli bir gelir kaynağı. Hani şu, siklon felaketinden sonra dış yardımı reddederek halkını aç-açık ölüme terkeden Myanmar cuntası. Ülkede demokrasi mücadelesi veren gruplar, Çin’in altın madalyalarda kullandığı şeffafımsı beyaz yeşim taşını Myanmar’dan aldığını iddia ediyor. Bu türün Myanmar’daki adı "Maw Seezar yeşim taşı". Çıkarıldığı yer Phakant bölgesi. Çin’in en büyük ham yeşim taşı piyasaları, Yunnan bölgesinde bulunuyor ve bu bölge Myanmar’a komşu. Çinli alıcılar Myanmar’a gidip, normalin üzerinde fiyatlar ödeyerek beyaz yeşimleri topluyorlar.

Sonra, o azılı cuntadan alınan "kanlı yeşimler"ler Pekin 2008’in altın madalyalarına birer halka olarak konuyor. Saf ve temiz zaferlerin ardından da, sporcu dişlerinin arasına...
Yazının Devamını Oku

Ralph Lauren Amerika’yı gerçekten rezil etti mi

Pekin Olimpiyatları’nın açılış töreninde kafilelerin giydiği kıyafetler birçok ülkede milli mesele haline geldi. Mesela Amerikalılar, Polo Ralph Lauren tasarımlarında bir logo faciası yaşadıklarını düşünüyor. Ceketlerin sol yanına oturtulmuş at binmiş polocu logosu, lüzumundan büyük olduğu için Ralph Lauren’i, sporcuları bedava billboard olarak kullanmakla suçlayanlar var. Hintliler kıyafetleri çok şişirme, sporcuların yürüyüşünü özensiz buldu. Avustralyalılar geleneksel yeşil-sarı yerine mavi-gümüş kombinasyonu kullanılmasına içerledi. Kanadalılara göre kıyafetler ucuz, /images/100/0x0/55eaa6a2f018fbb8f88df0ecpazar işiydi. Kaplan efektli olsun diye yapılan Malezya kafilesinin giysileri ise katiyen kaplanları çağrıştırmıyordu.

Neyse, bizim olimpiyat kafilesi Pekin’deki açılış töreninde turkuvaz giyinmedi de maraz çıkmadı. Yoksa futboldaki gibi marka yaratmak, farklılaşmak için filan turkuvaz takımlar dikilseydi, muhtemelen biz de kılık kıyafette milli bilinç tartışmasına saplanmış olacaktık. Şimdi bu sayede nasıl madalya yerine nal topladığımıza odaklanabiliyoruz.

Aslında bizim kıyafetler renk yönünden faul vermese de, beyaz rengin tasarımdaki hakimiyeti yüzünden bir an toplu sünnet kafilesi yürüyor sandım. Bir simli pelerin ve sırmalı asaları eksikti. Birçok millet, sporcularının törendeki milli duruşunu beğenmedi. Çoğu kıyafet ve renk seçimi, kimisi de sporcuların hal ve gidişi açısından.

Kafile çok kalabalık olduğundan, geçiş ve dolayısıyla beğenmeme ıstırabı uzun sürdüğünden Amerikan sporcularının kıyafetinden başlayalım. Amerikan olimpiyat kafilesini giydiren marka Polo Ralph Lauren. Olimpiyat koleksiyonu da çıkaran Ralph Lauren, 10 milyon dolar karşılığında, Vancouver 2010 kış ve Londra 2012 yazı da kapsayan bir anlaşma yapmış. Ancak Bay Lauren’in blazerlere göz çıkarırcasına polo logosunu oturtması pek görgüsüzce bulundu. Spor ve stil bloglarında "Ralph Lauren Amerika’nın haysiyetiyle oynuyor. 4 milyarın önünde rezil olduk" diyecek kadar ileri gidenler oldu.

Lacivert blazer-beyaz kasketler fena değildi ama, bu kombinasyon sonucu sporcuları 1940’lardan kalma yat kulübü üyelerine, Muhteşem Gatsby’ye ya da Ateş Arabaları filminin kastına benzetenler çıktı. O kulüp görünümü yüzünden bazı yorumcular, sporcuların fazla züppe göründüğünü, seçkinci bir tavır tasladığını yazdı.

Aslına bakılırsa firmanın yaratmak istediği etki de buydu: Gatsby döneminin klasik Amerikan tarzı. 1924 Olimpiyatları’nda geçen Ateş Arabaları filmi zaten kıyafetlerin esin kaynağı.

Polo kıyafetler açılış gününe kadar gizli tutulduğu için blazerlerin sol yanındaki at binmiş polocu ani şok etkisi yarattı. New York Times yazarı Eric Wilson, tasarımı pek yalınkat, özelliksiz buldu ve düşük puan verdi. Buna karşılık gofre ceketli Fransızlar’ın şıklığına bayıldı.

AT VE BİNİCİYLE REZİL ETTİN

Polo markayla ilgili en ağır satırlar American Politics Journal’da yer alıyor. Yazının başlığı "Ralph Lauren Amerika’yı küçük düşürdü." Ralph Lauren ile oğlu David’in sportif rekabet ruhunu zerrece umursamadığı, sadece markalarını düşündüğü, logoyu her yere oturtmak uğruna Amerikalı sporcuları bedava billboard kılığına soktuklarından dem vuruluyor yazıda. "Kaliteli tüketici, aşırı logolu bulduğu için Polo ürünlerinden kaçınca Bay Lauren logosuz ürünler çıkarmaya başladı. Peki şimdi neden o koca at ve binicisiyle milleti rezil ediyorsun?" diye soruyor yazar.

Nike ve Adidas gibi dev markaları sollayarak olimpiyat lisansını kapan Polo markasındaki polonun bir olimpiyat sporu olmaması da ironik bulunuyor. Bu branşın sahaya çıktığı son olimpiyat, Hitler’in 1936 Berlin Olimpiyatı olmuş!

David Lauren’in "Sporcular bu kıyafetlerle tam devlet adamı havasında" sözüne de karşılık veriliyor: "Sen eski BM Genel Sektreteri Kofi Annan’ı en son ne zaman ceket cebinde koca bir at ve de binicisiyle gördün?"

Bu arada Polo, o beğenilmeyen olimpiyat ceketlerinin kopyalarını 695 dolardan satıyor. Açılış törenini takip eden hafta sonu, ceketlerin tükendiği söyleniyor.

HİNTLİSİ MALEZYALISI

Hindistan basını da törenden hoşnut kalmadı. Gerçi geleneksel elbiselerin üzerinde bayrak rengini taşıyan şallar vardı ama, onlar da giysileri çok şişirme, atletlerin yürüyüşünü de sallapati buldular. Özellikle The Hindu gazetesi, kafilede kort kıyafetleriyle yürüyen iki kadın tenisçiye taktı. "Bunlar neden sari giymedi?" diye Hindistan Olimpiyat Komitesi Başkanı Suresh Kalmadi’den hesap sordu. Kalmadi de kızların idmandan geldiğini ve sarilerini kuşanacak vakitleri olmadığını söyledi.

Kafilelerin kılık kıyafetini değerlendiren Kanada gazetesi National Post ise Hintlileri şık giyimliler arasına aldı. Buna karşılık The Globe and Mail, Kanadalı sporcuların ucuz ve pazar işi giyindiği görüşünü ileri sürdü.

Sporcuların milli renklerde giyinmemesi Avustralya’da milli mesele haline getirildi. Bir web sitesinde yapılan ankette, halkın yüzde 48’i, mavi-gümüş kıyafetleri dehşet verici bulduğunu açıkladı. Avustralya bayrağı aynı renkleri taşımasa da onlar hep yeşil-sarıdır. Ancak bu sefer mavi-gümüş degrade çıktılar törene. The Herald Sun gazetesi "Sporcularımızı buz kalıbına çevirmişler" diye yazınca, tören kıyafetlerini hazırlayan Oz firması savunmaya geçti: "Hep yeşil-sarı giyindiğimiz için insanlar ’neden yeşil-sarı giyiyoruz’ diye soruyordu." Avustralya Milli Olimpiyat Komitesi sözcüsü Mike Tancred de, sporcuların kıyafetlerinden çok memnun kaldığını söyledi. Ancak tek sorun renkler değildi. Kıyafetlerin çok özensiz ve pasaklı göründüğünü yazanlar da çıktı.

Malezya’nın olimpiyat komitesi de bütün milli görünme çabalarına karşın kimselere yaranamadı. Koyu turuncu renkte esvaplarla Malezya’nın simgesi olan kaplan etkisi yaratılmak istenmişti. Ancak KLue dergisinin bir yazarı, sporcuları yürüyen portakal peltelerine benzetti. O kıyafetler içinde milli gurur duyamayacaklarını da iddia etti. Aynı dergi güzel kılık-kıyafet diye Yeni Zelandalılar’ın batik görünümlü giysilerini örnek gösterdi. Ama Yeni Zelandalılar’ın kıyafetlerine, "Sprey boya kazasına mı uğramışlar" diye takılanlar oldu.

Peki açılışın en şık ve en rüküş takımı hangisiydi? NYT gibi Kanadalı National Post’un moda yazarı Nathalie Atkinson da Fransızlar’ı beğenmiş. Atkinson’a göre en rüküş kafile ise bayrak renginde mavi-sarı giyimli Ukrayna. "İsveçliler bile bu renk kombinasyonunun sadece Ikea’ya uygun olduğunu anladı" diyor. İsveç bayrağı sarı-lacivert ya, neyse.
Yazının Devamını Oku

Karikatürler sadece radikal İslamcıları kızdırmıyor

Bugünlerde mizah, mayın tarlasında yürümek gibi bir şey. Mizaha hedef olan kişilerin ne zaman nereden patlayacağı belli olmuyor. Özellikle karikatürler çok yakıcı. Hayır, İslam dünyasının kızdığı peygamber çizimlerini kastetmiyorum. New Yorker’ın, radikal İslam atmosferindeki Obama karikatürünü, ya da Arap medyasında yayınlanan "İsrail’in maşası kılıklı" Obama ve McCain karikatürlerini kastediyorum. İlkine Obama, ikincisine Yahudiler tepki gösteriyor. ABD’deki Yahudi kuruluşu ADL, Amerikan başkan adaylarını İsrail’in oyuncağı gibi gösteren çizimler yüzünden Arap medyasına şiddetle çatıyor. Fikir özgürlüğü tamam da, çizimler hayli arkaik. Kindar bakışlı, kara sakallı ve şapkalı Yahudi stereotipi ile Davut yıldızı arasında gidip geliyorlar. Obama ve McCain de Yahudilerin ya cebinde ya /images/100/0x0/55ea9950f018fbb8f88a7be2parmağında. Aslında ABD’deki seçim kampanyasının en hedef adamı McCain. 72 yaşında diye, gece komedi şovlarında tarih öncesinden kalma prostatlı yaratığa çevirdiler ama, onun hiç sesi çıkmıyor.

Herhalde dünyanın en gaddar siyasi esprileri Amerikan televizyonlarındaki gece şovlarında yapılıyor.

Son duyduğum bir-iki tanesini aktarayım. Bunlar özellikle Cumhuriyetçi aday John McCain ile ilgili.

Adamın yaşına (72) taktılar ya, komedyenler genellikle oradan vuruyorlar.

- McCain’in kızı çocuk kitabı yazıyormuş. Kitabın adı "James ve Dev Prostat" olacakmış. (Conan O’Brien)

- McCain’in yardımcı adayları Arizona’daki evini ziyaret ediyormuş. Evin adı Casa Viagra, ya da Rancho Prostato gibi bir şey. (David Letterman)

- Yerliler Obama’yı destekliyormuş. Tabii, çünkü McCain’in topraklarını ellerinden aldığı günü çok iyi hatırlıyorlar. (Conan O’Brien)

- Dışişleri Bakanlığı’nın iki memuru, McCain’in iç savaş sicilini inceledikleri için görevden alınmışlar. (David Letterman)

- Obama, Almanya, Fransa ve İngiltere’de çok popülermiş. McCain de Mezopotamya, Galya ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nda. (Jay Leno)

- McCain, dün gece Larry King Show’a çıktı. Program 5 dakika sürdü, toplam 55 dakika çiş molası verildi. (Conan O’Brien)

- McCain ile Larry King, kimin prostatının daha büyük olduğu konusunda derin bir tartışmaya girdiler. (Jay Leno)

Evet, McCain’in yumuşak karnı, yaşı. McCain kampanyasının Demokrat aday Barack Obama ile dalga geçtiği son reklam filmi de, dönüp dolaşıp komedyenlere yine McCain’le ilgili espri malzemesi verdi. Yine prostatlı ve belden aşağı cinsten. Bu reklamda Obama, Paris Hilton ve Britney Spears gibi ünlülerle kıyaslanıyor. Slogan kabataslak şu: "Onlar da şöhretli. Onlarda da laf çok ama, iş yaptıkları yok."

Jay Leno durur mu, veriyor espriyi: "Acaba McCain, Paris’in seks videosunu görmüş mü? Ben gördüm, hiç laf yok, hep iş var."

Yine Jay Leno: "Obama’nın kampanyası, McCain’i Zsa Zsa Gabor’a benzeten bir reklam hazırlıyormuş."

Malûm Gabor 91 yaşında ve Conrad Hilton da eski kocalarından.

McCain kampının Obama reklamına, Hilton ailesi çok kızdı. Hatta Paris Hilton çıkıp, "Ben de başkan adayıyım" diye video bile çekti. Reklama ırkçı diyenler de oldu. Obama ise "Hayır, ırkçı değil alaycı" diye geçiştirdi.

Ancak bu espri ve reklam şamatası arasında hiçbir malzeme, New Yorker’ın Obama karikatürü kadar sansasyon yaratmadı. Çünkü iki yönden mayın tarlasına girilmişti. Bir, sözün yerini karikatür almıştı. İki, radikal İslam ve terör meselesine girilmişti.

KARİKATÜR ANAYASAL ÖZGÜRLÜK

Karikatürü herkes biliyor. Obama ve karısı Michelle, radikal İslamcı kılığında, duvarda Bin Ladin resmi. Resmin hemen altındaki şöminede Amerikan bayrağı yanıyor. Karikatürün amacı, "Barack Hussein Obama"nın aslında Müslüman olduğu ve yeterince vatansever olmadığı hikayesini yayan muhafazakarlara sataşmak. Ancak mesaj ters tepiyor, karikatür aşırı kışkırtıcı, habis, münasebetsiz ve İslam düşmanı bulunuyor. Bu yorumlar sadece medyada yapılsa iyi, Obama cephesi de çok sert tepki gösteriyor. Karikatürün, onur kırıcı, edebe aykırı olduğunu açıklıyor.

Liberal cephe ise New Yorker’ı savunuyor. Çünkü memlekette fikir özgürlüğü var ve özgür bir toplumda her yayın organının böyle bir karikatürü yayınlama hakkı bulunuyor. Hedef seçilen kişi mesajı beğense de, beğenmese de.

Ve en çarpıcı yorum yine bir siyasi hicivciden geliyor; Jon Stewart’tan. Şöyle diyor: "Obama kampanyasının tepkisi ne olmalıydı, biliyor musunuz? Şöyle: Senatör Obama, kendisini radikal İslamcı gibi gösteren karikatüre kesinlikle kızmamıştır. Çünkü ancak radikal İslamcılar bir karikatüre kızabilir ki, Obama radikal İslamcı değildir."

"It’s just a f*cking cartoon!" diye de tamamlıyor sözünü.

Danimarka kökenli malum karikatürlere gönderme yapıyor Stewart. Ortadoğu’dan Pakistan’a, İslam coğrafyasında ölümlere, ortalığın yakılıp yıkılmasına neden olan karikatürlere gönderme.

Nitekim Obama da çıkıp, "Bu bir karikatür... Anayasadaki fikir ve basın özgürlüğü de bunun için var" diyor sonunda.

ARABIN TAKINTISI

Danimarka kökenli karikatürleri yerden yere vuran coğrafyanın medyası da yeri geldikçe karikatür yayınlıyor ve o karikatürler de birilerini kızdırıyor. Mesela Amerika’daki en büyük Yahudi kuruluşu ADL’yi (Anti Defamation League - İftira ve İnkarla Mücadele Birliği).

O çizimler genelde, ABD’deki başkan adaylarının İsrail’in maşası olduğu fikrini işliyor. ADL Başkanı Abraham Foxman, bir açıklama yayınlayarak Arap medyasını kınıyor. "Gazze’den Ramallah’a, Bahreyn’den Şam’a, Kahire’den Riyad’a bütün medya, İsrail ve Yahudiler’in Amerikan başkan adaylarını kontrol ettiği şeklindeki sapık ve fanatik komplo teorisine kapılmış durumda" diyor. Özellikle, o çok klasik kötücül Yahudi stereotipinden ötürü karikatürleri "ırkçı" diye niteliyor. Gerçekten de çizimler çok arkaik. Sakallı ve kara şapkalı, kindar bakışlı Yahudi tipi var çoğunda. Ya da Davut yıldızı takmış bir cepte Obama-McCain ikilisi otuyor. Veya Obama, üzerinde Davut yıldızı bulunan bir yumurtadan çıkıyor.

Karikatürler de Arabın yalellesi gibi. Aynı espri etrafında uzadıkça uzuyor.

Sarkozy’nin oğlu Yahudi kızı buldu işini biliyor diye yazdı, işinden oldu

Fransa’nın haftalık siyasi hiciv gazetesi Charlie Hebdo’nun yazar ve çizeri Maurice Sinet’nin kaleme aldığı bir yazı yüzünden ülkede kılıçlar çekildi, sonuna kadar fikir özgürlüğünü savunanlarla, anti-semitizm sınırının aşıldığını iddia /images/100/0x0/55ea9950f018fbb8f88a7be4edenler çarpışıyor şimdi. Gazetelerde aydın dilekçeleri yayınlanıyor, internette açılan kampanyalara binlerce kişi imza koyuyor.

Olay, Charlie Hebdo’nun geçen 2 Temmuz sayısında yayınlanan yazıyla başlıyor.

Hayatı provokasyonla geçen Sinet, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin oğlu Jean Sarkozy’yle ilgili bir yazı döşeniyor. Siyasette yeni yeni yükselen 21 yaşındaki Jean’ın, Yahudi nişanlısı ile evlenmeden önce Yahudiliğe geçeceğini yazıyor ve "Oğlan, para pul işini iyi biliyor" demeye getiriyor. Çünkü Yahudi nişanlı Jessica Sibaoun-Darty, Fransız perakende devi Darty’nin várisi. Babaanne tarafından Yahudi kökenden gelen Jean’ın çıkar uğruna din değiştireceği iması büyük tepki görüyor. Yahudilerle akçeli işler arasında kurnazlık ilişkisi kuran o çok beylik fikre saplandığı için eleştiriliyor Sinet./images/100/0x0/55ea9950f018fbb8f88a7be6

Sinet (79), zaten anarşist bir kişilik olarak biliniyor. Hem anti-kapitalist, hem de kilise ve radikal İslam düşmanı. Bir de bu anti-semitik yazı çıkıyor. Sinet’nin özür dilemesi isteniyor. O ise dilememekte ısrar ediyor ve sonunda gazeteden kovuluyor.

Yirmi aydın Le Monde gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, "Sinet taşlama sınırını aşarak kin ve nefret alanına girmiştir" diyor. Paris Belediye Başkanı Delanoe ve Nobel Barış Ödüllü Elie Wiesel gibi isimler var bu aydınlar arasında. Sonra Kültür Bakanı Christine Albanel de katılıyor o koroya.

FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜNE NE OLDU CHARLIE HEBDO

Diğer yanda, internette Sinet’yi savunan bir imza kampanyası açılıyor. Bütün mizahçı takımı ve sol aydınlar dahil sekiz bin kişi imzalıyor dilekçeyi. Diyorlar ki, "Sinet ırkçı değil, ajan provokatördür. Charlie Hebdo fikir özgürlüğüne büyük bir darbe indirmiştir."

İşin ilginç yanı, aynı Charlie Hebdo’nun, Hz. Muhammed karikatürleri krizi yaşandığında takındığı tutum. İki yıl önce aynı gazete, fikir özgürlüğü adına o çizimleri basmış, medya ve siyaseti arkasına alarak, bir Müslüman grubun açtığı davayı da kazanmıştı.

Şimdi gazete editörü Philippe Val şu savunmayı getiriyor: "Kendini demokratik yasalara alternatif olarak gören bir dine saldıran her şeyi basarız, ama bireylere saldıran şeyleri asla."
Yazının Devamını Oku

Anayasa mahkemesinin kararı aklın histeriye karşı zaferi

Yukarıdaki başlık Alman Die Zeit gazetesinden. Ancak Türkiye ile hiç ilgisi yok. Tamamen bir Alman meselesi. Alman Anayasa Mahkemesi’nin iki eyalette sigara yasağını iptal eden kararına gazetenin yorumu böyle: "Aklın histeriye karşı zaferi." Aynı başlık Türkiye ile ilgili de atılabilirdi. İki anayasa mahkemesi de aynı gün karar aldı. Hem Türkiye’de, hem Almanya’da. İki davanın tonajı kıyaslanabilir gibi görünmese de birbirinden çok farklı iki ayrı siyaset sahnesinde yarattıkları hezeyan hemen hemen eşit ağırlıktaydı. Türkiye’de nasıl demokrasi ipin ucundaysa, Almanya’da da bir demokratik hak olarak sigara içmeyenlerin korunması söz konusuydu. Almanya son yıllarda hiç bu kadar şiddetli bir ideolojik tartışma içine girmemişti. Peki, mahkeme sigara yasağını kaldırarak sigara içmeyenlerin haklarını nasıl korudu?

İlk bakışta öyleymiş gibi görünse de Alman Anayasa Mahkemesi’nin kararı katiyen bir sigara zaferi değil. Sadece eşitlik ve adaletin zaferi. Öyle bir karar ki, nikotin cephesine bu ilk muharebeyi kazandırsa da, nihayetinde savaşı kaybettirecek cinsten.

Almanya da aynı Türkiye gibi geçen çarşamba anayasa mahkemesinin kararına kilitlenmişti. Orada karar daha erken saatlerde çıktı. Karlsruhe’deki mahkeme, iki ret oyuna karşı altı oyla, iki ayrı eyalette kısmi olarak uygulanan sigara yasağının anayasaya aykırı olduğuna hükmetti. Çapı küçük olduğu için sigara içmeyenlere boş alan yaratamayan birahanelere, "yasağa itirazda haklısınız" dedi. Diskoteklerdeki yasağı da topyekün kaldırdı. Çünkü yasa koyucu birçok işletmenin aksine, diskolara sigaralı bölme hakkı tanımamıştı. Berlin ve Baden Württemberg eyaletleri hakkında alınan bu karar, diğer eyaletler açısından da örnek teşkil edecek.

Mahkeme başkanı Hans-Jürgen Papier, kararı açıklarken, "Ya istisnasız genel bir yasak olacak, ya da istisnalar küçük işletmelerin çıkarlarını gözetecek şekilde düzenlenecek" dedi. Pasif içicilerin haklarının da sonuna kadar korunmasını istedi.

Karar, ilk bakışta davacı birahane sahiplerinin zaferi gibi görünüyor, değil mi? Kısa vadede öyle. Ayakta kalma mücadelesi veren küçük birahaneler şimdilik paçayı kurtardı.

SİYASETE İHTAR

Mahkeme birahanelere adalet dağıtırken, siyasilere de bir uyarı gönderdi: "Sigara yasağı uygulamakta çok kararlıysanız, toptan yasak getirin. Size 2009 sonuna kadar müsaade. Bu işi çözün."

Merkel Hükümeti’nin ortağı Sosyal Demokratlar’ın ille de sigara yasağı diye kıyamet kopardığı ortamda, sigara içmeyenleri koruma yasasından vazgeçilemeyeceğine göre, 2009 sonuna kadar sigaranın istisnasız her lokalde yasaklanması artık kaçınılmaz.

Alman basınına bakıyorum, hemen hemen bütün gazeteler Karlsruhe kararını, eyaletler bazındaki siyasetin ağır yenilgisi olarak görüyor. Sonuçlarından korktuğu için nabza göre yasak getiren siyasetin kaypak tavrına karşı bir ihtar niteliği taşıyor karar.

New York’ta en sert şekilde bütün lokanta ve barları kapsayarak uygulanan, Türkiye’den İrlanda’ya bütün Avrupa’da kademe kademe devreye giren yasaklar, Almanya’da baştan beri bir tuhaf. Eyaletten eyalete küçük detaylar temelinde değişse de, havalimanlarından okullara, kütüphanelerden işyerlerine kamuya açık yerlerde sigara yasağı var.

Ancak eyaletler, tiryakileri kızdırmamak için, sigara dostu bir sigara yasağı uygulamaya kalkıştı. Kimisi folklorik gerekçeleri öne sürerek, bayram çadırlarında sigarayı serbest bıraktı, buna karşılık diskolarda yasakladı. Kimi yerlerde sigara kulüplerine izin çıktı - bu fırsattan bizim Türk kıraathaneleri de faydalandı - kimi yerde çıkmadı. Büyük lokantalara ayrıcalıklar tanındı, küçüklere hoşgörüsüz davranıldı.

Sonunda Anayasa Mahkemesi iki işletmeciden gelen şikayet üzerine, bu adaletsizliğe el koydu. Eyalet meclislerine adil ve eşit bir yasaklama için 2009 sonuna kadar süre tanıyan mahkemenin kararına göre bundan böyle küçük birahanelerde sigara içilecek, ancak kapılarına uyarı işareti asılacak ve 18 yaşından küçükler içeri alınmayacak. Diskolar da sigara içenler için özel bölmeler düzenleyebilecek, ancak o bölümde dans pisti olmayacak ve 18 yaş altı giremeyecek.

Şimdi eyalet parlamentolarının önünde bir problem var. Anketlere göre Almanlar sigara yasağına içerliyor. Bavyera’daki sıfır tolerans düzenlemesinin ardından yaşanan ayaklanmaya bakılırsa topyekün yasak koymak o kadar kolay değil.

Ancak sigarayla mücadele eden sivil toplum örgütlerine göre yargı kararı, istisnasız yasakların yolunu açmış bulunuyor. Tabipler Odası, bu karar sayesinde artık her yerde kurallar eşitlenecek diyor. Kanser Araştırmaları Merkezi ise mahkeme kararını, pasif içicilerin içinde bulunduğu tehlikenin genel bir sigara yasağını meşru kıldığına dair işaret sayıyor. Sigarayı yasaklayarak nasıl oy alınacağını da artık siyasiler düşünecek. Top onlarda.

IMF insanı verem ediyor olabilir mi

Bizim tecrübelerimizle de sabit. IMF bir ülkeye kredi açtı mı, istikrar için katı kurallar koyar. Eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerde kısıntı ister. IMF’nin fikrince, enflasyon kontrol altına alındı mı, tasarruf önlemlerine rağmen ekonomi canlanır ve insanların sağlığı da düzelir. Ancak bu acaba gerçekten böyle mi oluyor? Geçenlerde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre işin aslı öyle değil. IMF politikaları iyileştirmiyor, hasta ediyor. Mesela eski Doğu Bloku ülkelerinde tüberküloz vakalarının artışına neden oluyor.

İngiliz Cambridge ve King’s College üniversiteleriyle Amerikan Yale Üniversitesi’nden siyaset ve sağlık bilimcilerinin ortak araştırmasına göre, IMF denetimine giren ülkelerde sağlık göstergeleri geriliyor. Uzmanlar, eski Sovyet cumhuriyetleri de dahil 21 ülkenin durumunu incelemiş ve tüberküloz vakalarında artış tespit etmişler. Slovenya hariç, bu ülkelerin tamamı IMF’ye borçlu. Kesin bir şekilde kanıtlanması mümkün olmasa da, araştırmacılar IMF denetimiyle tüberkülozun yayılması arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu sonucuna varıyor. Borç ödeme takvimleriyle tüberküloz ölümleri arasında da doğru orantı var. Örneğin eski Sovyet cumhuriyetleri daha fazla borç alıp, daha uzun vadede geri ödeme yaptığı için, ölüm oranları daha yüksek. Sovyet cumhuriyetlerinin ödeme takvimi ortalama 10.3 yıla yayılırken, diğer ülkelerin ortalama ödeme süresi 5.5 yıl.

Tüberküloz, tedavisi çok uzun süren bir hastalık. Araştırmacılara göre IMF borçlusu ülkelerde bu tedaviyi aylarca sürdürmek mümkün olmayabiliyor, ilaçlar ihmal edildiği takdirde, enfeksiyon antibiyotiklere dirençli hale geliyor. Bu tip hastalardan tüberküloz bulaşanların tedavisi de daha zor oluyor. IMF’ye geri ödemelerin devam ettiği her yıl, ölümlerde yüzde 4’lük artış meydana geliyor. IMF denetimine girilmeden önceki yıllarda ise bu artış görülmüyor.

Türkiye bu araştırma kapsamı dışında. Tüberkülozla ilgili verileri ise şöyle: Nüfusun dörtte birine verem mikrobu bulaşmış durumda, 200 bin civarında verem hastası var ve her yıl 30-40 bin yeni hasta ortaya çıkıyor.
Yazının Devamını Oku

Ya benzin pahalı diye yol filmi çekmezlerse

Benzin fiyatlarındaki artış yüzünden dünyanın her yerinde galeyan var. Kamyoncu grevleri, protestolar gırla gidiyor. Ama hiç kimse pahalı benzin vakasını Amerikalılar gibi melodrama çevirmiyor. Benzinin galonu tarihte ilk kez 4 dolar sınırını geçince öyle bir panik çıktı ki, son birkaç aylık rakamlara göre Amerikalılar 1942 yılından bu yana ilk kez bu kadar az yol yaptı. Bırakın benzin canavarı 4X4’leri, en ufak binek otolarla bile yola çıkmaktan korkar oldular. Yol filmlerinin ülkesinde benzin sıkıntısı yüzünden ufuk çizgisi erişilmez hale geldi. Uzmanlara göre, o sonsuz ufukların belirlediği özgürlük kültürü daha kent içine kapalı bir yaşam tarzına evrilecek. Easy Rider’ların arayış yolculukları sona erecek. Belki de filmler artık epik yolculukları hiç anlatmayacak.

Nevada’daki genelevler 300 dolar harcayan kamyonculara 50 dolarlık benzin kuponu veriyor. Kiliselerdeki pazar ayinlerinde benzin piyangoları düzenleniyor, kan bağışı karşılığı yine kupon dağıtılıyor. Hortumla kaçak benzin sifonlamalar tırmanıyor ve o hırsızları yakalayacak polisler tasarruf önlemleri nedeniyle arabaları bırakıp yürüyerek devriyeye çıkıyor. Çünkü Amerika çapında bütün polis teşkilatları, yıllık benzin bütçesini aşmış.

Çiftçiler, traktörü bırakıp at arabası kullanmaya başlıyor.

Adamın biri radyo yarışmasından 100 dolarlık bedava benzin koparmak uğruna, çocuğuna program sunucusunun adını veriyor. Çocuk aralık ayında doğacak, baba "Dixon Willoughby Partin" adı yazılı doğum sertifikasını gösterip benzinine kavuşacak. Reuters’in haberine göre müstakbel anne şöyle diyor: "Çocuk ileride adı yüzünden hesap sorarsa, nedenini açıklamak babasına düşer."

BENZİN SİYASETİ

Şimdi başkanlık yarışı var ya, benzin sataşmaları da seçim kampanyasına karışıyor. Cumhuriyetçi aday John McCain, bir kampanya reklamında, Demokratları pahalı benzinin müsebbibi gibi gösteriyor. "Demokratlar, Amerika’nın yabancı petrole bağımlılığından kurtulmasını istemiyor" diyor. Çünkü Demokrat aday Barack Obama, açık denizde petrol aramaya karşı çıkıyor. Oysa Washington Post’un yazdığına göre bugün açık denizde sondaj başlasa, oradan çıkacak petrol Amerikalı tüketiciye ancak 2030 yılında ucuz benzin olarak dönecek.

Benzinin galonu o psikolojik sınırı, 4 doları geçeli beri araç kullanımı öyle bir düşüyor ki, son rakamlar Amerikalıların 1942 yılından bu yana ilk kez bu kadar az yol yaptığını gösteriyor. Amerikan sanayi gücünün simgesi olan General Motors derin bir bunalıma giriyor. Otomobil satışları aniden yüzde 18 düşüyor. GM’in hisse senetleri son 54 yılın en düşük düzeyinde. Büyük yatırım bankaları, şirket iflasa sürüklenebilir diye uyarıda bulunuyor.

Buna karşılık scooter satışları patlıyor. Yılın ilk altı aylık döneminde Vespa, Yamaha ve Honda gibi markaların satışları yüzde 65 artıyor. Kentler toplu taşıma yatırımlarına girişiyor. Otobüs ve hafif raylı sistemlerle ulaşımda yüzde 40’lara varan artışlar meydana geliyor.

PANİK ATAK KÜLTÜRÜ

Uçsuz bucaksız topraklarda hareket serbestisi, özgürlük ve zenginliğin belirlediği Amerikan rüyası yeni bir dönemece giriyor. Nasıl İkinci Dünya Savaşı sonrasında kuyruklu, üstü açık devasa arabalar üretildiyse, 1990’larda Körfez Savaşı’ndan nasıl Hummer’lar doğduysa, şimdiki benzin panik atağı da yeni bir kültürün doğuşuna önayak oluyor.

Amerikan otomotiv endüstrisinin geçirdiği, basit bir durgunluk dönemi değil. GM, dört ayrı fabrikada arazi aracı üretimini tamamen durdurdu. Hummer markası da tarihe karışmak üzere. Şirket, bütün stratejisini 2010 yılında piyasaya çıkaracağı Chevy Volt’a odaklamış durumda. Bu hibrid araç, bir galon benzinle 150 mil yapabiliyor.

Hibrid araçlar, daha mütevazı bir otomobil çağının başlangıç sembolleri olarak görülüyor. İşyerlerinden alışveriş merkezlerine, sosyal yaşam alanlarına mesafeler uzun ve çoğunlukla da toplu ulaşım olmadığından Amerikalıların araçlarından topyekün vazgeçmesi mümkün değil.

Petrole dayalı ekonomi temelinde gelişen Amerikan tarzı banliyö yaşamı tehlikede. Zaten mortgage krizi nedeniyle birçok banliyöde evler boşaldı, şimdi benzin krizi kent merkezlerine kaçışı hızlandırdı. Savaş sonrasından itibaren Amerikan yaşam tarzının sembolü haline gelen mall’ler müşteri kaybetmeye başladı. Banliyöler gelecekte, dar gelirli ve işsizlerin varoşu olur diyenler var.

Ucuz havayolu taşımacılığı da Amerika’nın dört bir yanını kolay erişilebilir kılıyordu. Ancak benzin fiyatlarındaki artış bu devri de kapatıyor. Havayolu şirketleri seferlerini azaltıyor, bilet fiyatlarını artırıyor ve bazı uçuşlarını tamamen kaldırıyor. Bazı küçük kentlere artık hiç sefer yapılmıyor.

Böylece mesafeler uzuyor ve çevreciler bu işte bir hayır olduğunu düşünüyor. Çünkü benzin paniğiyle oluşan yeni hayat tarzı sadece yakıt tüketimini azaltmakla kalmıyor, yerel ekonomileri de güçlendirecek bir eğilim olarak görülüyor. Bir paket yeşil salatanın market rafına konmak üzere 1500 mil katettiği ucuz benzin günlerinin sona ermesi, çevrecileri sevindiriyor.

HAREKET KORKAKLIĞI

İklim değişikliğinin klasik eserlerinden "The End of Nature"ın yazarı Prof. Bill McKibben, "Mesafeler artık düşmanımız. Düşüncesizce yol aldığımız günler geride kaldı. Ömrümüzün sınırsız hareket özgürlüğüyle geçen dönemi burada kapanıyor" diyor.

Ve bu içe kapanık dönem, yol epikleri için uygun bir iklim yaratmıyor

Benzin korkusu olan bir ülkede korkusuz yol filmleri çekilebilir mi? Easy Rider, Bonnie and Clyde, Natural Born Killers, Telma and Louise kahramanlarının benzin paniğine kapıldığını düşünebiliyor musunuz? Son yılların örnekleri Sideways ve Transamerica da öyle. Yenilerin en sempatiği Little Miss Sunshine’da aile parasız, minibüs de bozuktu filan ama, benzin derdi yoktu. Cüretkar kahramanlar, arayış yolculuklarına çıkanlar bir yana, Salak ile Avanak bile yol filmiydi. O kalem filmlere de razıyım.
Yazının Devamını Oku

Bulimia hastası şişman bakan

John Prescott, İngiliz politikasının önemli karakterlerinden biriydi. 1970’lerden beri İşçi Partisi’nden milletvekiliydi. 1994’te parti başkan yardımcısı, 1997’de Başbakan Yardımcısı oldu. Parti içinde Eski Başbakan Tony Blair ile yeni Başbakan Gordon Brown arasında tampon olmaya çalıştı. İngiliz basınıyla arası hiçbir zaman iyi değildi. Basın Prescott’un onlara verdiği bütün malzemeleri hiciv sanatının inceliklerini kullanarak diline doladı. Prescott da iyi /images/100/0x0/55eb5eaef018fbb8f8bcb22cmalzeme veriyordu. Hükümetten şikayetçi olan bir çiftçinin suratına yumruk attı. Halka "Her yere arabanızla gitmeyin" öğütleri verirken, kendisi kaldırımdan Jaguar’ıyla geçmekten çekinmedi. Mazeret olarak da "Yürüseydik karım Pauline’in saçları bozulacaktı" dedi. Prescott, geçtiğimiz eylülde Blair’le birlikte emekli oldu. Mayısta çıkardığı anı kitabi "Prezza, My Story: Pulling No Punches"da birçok itirafta bulundu. Bunlardan en önemlisi 1980’lerin sonundan beri bulimia hastalığıyla boğuşmasıydı. Genellikle zayıflama takıntısı olan genç kadınlarda görülen ve aşırı yeme ve sonra kusma hastalığı olarak bilinen bu hastalıktan şişman politikacının mustarip olması herkesi çok şaşırttı. Yeme bozuklukları konusunda uzmanlaşan psikiyatrlar Prescott’un bu itirafını çok cesurca buldu ve stresli bir yaşam süren ve utandığı için hastalığı kabullenmeyen diğer erkeklere de örnek olması gerektiğini söyledi. İşte Prescott’un ağzından bulimia deneyimleri.

Bulimia olduğumu ilk ne zaman fark ettim emin değilim. Daha önce bunu itiraf etmemiştim. Garip çünkü bu hastalık daha çok kendini kilo vermek zorunda hisseden mankenlerin ya da Prenses Diana gibi stresli bir hayat yaşayan kadınların hastalığı olarak bilinir. Ayrıca tabii benim kilomda birinin bulimia olduğundan kimse şüphelenmedi. Eğer hastalığın emarelerini bilmiyorsanız ve bazı dedikoducular benim ofis alışkanlıklarımı size anlatmadıysa bulimik olduğumu anlayamazdınız. Başarılı bir bulimik de değildim belki, çünkü kilom hiç azalmadı. Ama zaten hastalığa yakalanmamın sebebi kilo vermek istemem değildi. Hastalığın en kötü zamanını İşçi Partisi olarak göreve geldiğimizde yaşadım. O yüzden benim durumumda bulimianın kilo kaybetmekle değil, yoğun stresle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Çok fazla çalışıyordum. Bu iş için uygun olduğumu kanıtlamak istercesine günde 16-18 saat. Yasa tasarılarıyla uğraşırken, bir ofis odasına kapanıyordum. Bir tek yemek yemek için mola veriyordum. Yaptığım tek şey buydu: Çalışmak ve sonra çabucak bir şeyler yemek. Bir süre sonra hayatımın tek zevk noktası yemek oldu, huzuru sevdiğim yiyeceklerde buluyordum. Elime ne geçerse midem bulanana kadar ağzıma tıkıştırırdım: Hamburgerler, çikolatalar, cips... Sonra bütün bunların ardından kusmanın verdiği rahatlık gelirdi.

LOKANTADA BÜTÜN MÖNÜYÜ ISMARLARDIM

Benim durumumdaki birçok kişi içki şişesine sarılır. Aslında onu da denemişliğim vardır. Yılda birkaç kez kocaman bir votka şişesini çıkarıp masamın üstüne koyardım. Ofistekiler bu andan nefret ederdi çünkü her şeyin olduğu gibi votka şişesinin de dibini göreceğimi, sonuna kadar gideceğimi bilirlerdi. Votka, insanlara ne kadar yorgun olduğumu göstermenin yoluydu, bir yardım çağrısıydı. Ama dediğim gibi bunu ancak yılda birkaç kez yapmışımdır. Çünkü alkolün tadından hiç hazzetmem.

Ama yemek... Her tür yemeğe bayılırım. Mesela dijestif bisküviler vardır. Birkaç tane ağzıma atayım diye başlardım, sonra bir bakmışım ikinci paketi bitirmek üzereyim. Bir konserve kremayı ağzımdan içeri boşaltırdım. Sadece tadını alabilmek için. Marks&Spencer’da satılan kremalı atıştırmalıklar favorimdi. Onları sonsuza kadar yiyebilirim. En sevdiğim Çin lokantası Mr. Chu’s’a gittiğimde bütün mönüyü masaya getirtir, hepsini yerdim. Bu açgözlülüğüm beni utandırırdı. O yüzden bu olayları olmamış sayardım. Evde karım Pauline ikinci bir tabak daha ister misin diye sorduğunda "Hayır teşekkürler" derdim. O mutfaktan çıkar çıkmaz ortalığı talan ederdim, ne bulursam yerdim. Bir gizli yiyiciye dönüşmüştüm, hem evde hem de ofiste. Gençken 70 kg. civarındaydım. Boyu 1.78 olan biri için gayet normal. Karım Pauline’le ilk flört ettiğimiz dönemde 75-80 kg arasında gidip geliyordum. Fakat yıllar içinde abur cubur yemekten, masa başında oturmaktan 106 kg oldum.

KARIM TUVALETTE BIRAKTIĞIM İZLERDEN ANLADI

Bulimikler ne yapar bilmiyordum. Bir yerde okumadım, kimse bana bu hastalıktan bahsetmedi. Bulimik olmayı kendi başıma öğrendim diyebiliriz. Ağzıma yemek atmaktan büyük zevk alıyordum. Eğer bu yediklerimi kusarsam, bir süre sonra yine midemde yer açılır ve zevk devam ederdi. Patlayana kadar yiyip tuvalete giderdim. Boğazıma parmağımı sokar kendimi kustururdum. Bu iş şaşılacak derecede kolay olurdu.

Bunları yaparken de kimsenin bu alışkanlığımı fark etmediğini sanırdım. Fakat karım Pauline tuvalette bıraktığım izlerden ve mutfakta yok olan yemeklerden durumu çözdü. Prenses Diana’nın hikayesinden sonra bulimia ile ilgili kadın dergilerinde yazılar çıkmaya başladı. Pauline onları ilgiyle okurdu. O yüzden bir gün bana hastalığın ne kadar zarar verebileceğini anlattı. Böbrekler için tehlikesini, vücuttaki salgı bezlerinin dengesini bozduğunu, o yüzden suratımın ve boynumun giderek şiştiğini...

Ofisteki çalışma arkadaşlarım da durumu fark etti. Hepsi birlikte profesyonel yardım almam konusunda beni ikna etti. Meclisin doktoru beni uzman bir arkadaşına yönlendirdi. Randevu tarihim 19 Şubat 1991’di. Doktorun bekleme odasındaki diğer hastaları görünce kendimi angut gibi hissetmiştim. Hepsi genç kadınlardı. Şansım vardı ki, o kadınlardan hiçbiri beni basına satmadı. Belki de bir politikacı olarak bulimia konusunda bir araştırma yaptığımı düşünmüşlerdir. Benim yaşımda bir adamın bulimia nervosa hastası olduğuna kim inanır?

Doktor bana bir sürü deli saçması soru sordu. Çocukluğum, ilk cinsel deneyimlerim gibi şeyler. Oysa bence bulimia olmamın tek sebebi yoğun stresti. Bana hastalığı tüm açıklığıyla anlatıp, sıkı bir diyet verdi. Bu diyete uzun süre layıkıyla uyamadım. Aynı dönemde diyabet teşhisi kondu. Üstelik bazı yiyecekleri haddinden fazla yediğim için alerji olmaya başladım. Bir de Pauline’i çileden çıkaran uyku apnesi sorunum ortaya çıktı. Doktorların söylediğine göre uyku apnesi bulimia hastalarında sıkça görülürmüş. Son bir yıldır bulimia atağı geçirmiyorum. Her gün 45 dakika spor yapıyorum. Kilom hálá 100 civarında ama abur cubur yememeye, öğünleri makul saatlere kaydırmaya gayret ediyorum. Bu itirafı yaptığım için artık bulimiayla boğuşan kişilere yardım edebilirim.
Yazının Devamını Oku