Kadın arkeolojisi üzerine 5 cilt

Kadınların tarihi, uygarlık, insanlık tarihinin en önemli bölümüdür. Üstelik bugüne izdüşümleriyle de toplumsal, siyasal, bireysel tarihin omurgasını teşkil eder.

Beş ciltten oluşan Kadınların Tarihi, Ana Tanrıçalardan Hıristiyan Azizelere cildi ile başlıyor, Yirminci Yüzyılda Kültürel Bir Kimliğe Doğru başlıklı ciltle bitiyor.

Kadınların Tarihi’ni okuduğunuzda; yüzyıllar boyu bütün gelişimlerin bir turnusol káğıdı gibi kadın kavramında odaklandığını görürsünüz.

Yeni bir tarih türü olarak adlandırılan kitap, bir dizi temanın zaman içindeki değişimini izliyor. Batı Avrupa deneyimi üzerine yoğunlaşan, değişik uzmanların, tarihçilerin, bilim adamlarının yazılarından ortaya çıkan çalışmanın başında, kitabın niteliği üzerine bir açıklamayı buraya aldım. Georges Duby ve Michelle Perrot’nun girişleri sanırım kitap için iyi bir algılama yöntemi değeri taşıyor:

‘Bir zamanlar kadın tarihi akıl almaz ya da beyhude bir iş gibi görünürdü. Kadınlara biçilen roller suskun rollerdi: Annelik ve ev işleri; hesaba katılmayan ve anlatılmaya değer görülmeyen, ev yaşamının belirsizliğine havale edilen görevler.’

Bu bakış açısı, onların bir tarihe gereklilik duymaları gerekçesini saydamlaştırıyordu.

Nüfus sayımında bile, miras sahibi olmayan kadınların kaale alınmadığını düşündüğünüzde, kadının varlığı tartışılabilirdi.

Romantik tarihte kadınlar yer alıyordu ama diğer tarihte asla.

Kadın-tarih ilişkisini iki yazar ünlü bir yazarın ünlü romanından alıntı ile bitiriyorlar.

Jane Austen’ın Northinger Abbey’inden bir bölüm:

‘Fakat ben tarihle, gerçek vakur tarihle ilgilenemem. Ya sen?

Evet, ben tarihten hoşlanırım.

Keşke ben de hoşlansaydım. Tarihi bir parça görev olarak okuyorum, fakat ne canımı sıkan, ne de beni yoran hiçbir şey anlatmıyor. Her sayfada savaşlar ya da salgın hastalıklar, kralların ve papaların kavgaları; hiçbiri bir işe yaramayan erkekler ve hemen hemen hiç olmayan kadınlar- çok can sıkıcı.’

KADINLARIN OLMADIĞI TARİHLER

‘Tanrıça nedir?’ sorusunun yanıtını bulduktan sonra, Eski Yunan’daki kadın kavramı üzerine tartışmaları, evlilik kurumu, hukuk karşısında kadının konumu bölümleriyle bugünü anlayacağınız epey bilgi edinmiş olursunuz.

Antik tarihin kadınsız yazılamayacağı gerçeği, bugün bilimsel bir saptama olarak kabul ediliyor.

Ortaçağ’ın Sessizliği. Bu zaman dilimi, Kadınların Tarihi’nde böyle adlandırılmış.

Tarihçiler şöyle özetliyor: ‘Duyduğumuz tek ses erkeklerin sesidir.’

Kadınların Tarihi’
nin adına dikkati çekmek isterim, yazarların arzusunu yerine getirerek; bu kadının değil kadınların tarihidir. Böylece bireysel kaynaklardan yararlanılsa bile, toplumsal, siyasal, kamusal gelişim, değişim belirleyicidir.

Çok kaynaklı bu kitap, din adamlarından bilim adamlarına, yazarlara kadar çok değişik görüşleri eklektik biçimde sunduğundan, okura bir yorum zenginliği sağlamaktadır.

Ayrıntıya dikkat ettiğinizde, bugünü dünün birçok olayının etkilediğini, aydınlattığını fark edesiniz. Tarihin işlevselliği burada kendini gösterir.

Rönesans ve Aydınlanma Çağı Paradoksları başlıklı ciltte, kadınların gazetecilik gibi mesleklerde varlıklarını ispatlamaya başladıklarını, seslerini duyurmalarının mümkün olduğunu inceleyen yazılar var.

Tohum halindeki bu kimlik gösterilerinin, kurumlaşabilmesi, yerleşebilmesi için Feminizm’in ortaya çıkması gerekiyor.

Siyasette Kadınlar yazısında Natalie Zemon Davis, 1586’da, 1632’de yayınlanan iki kitapta, kadınların sadece kadınlık ve ev işleriyle alákadar olmaları gerektiği, mahkemede dinlenmelerinin de hata olacağı görüşünü bize iletmiştir.

Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı başlıklı ciltte; Stephane Michaud’nun Sanatsal ve Edebi Putlar yazısını okuyun. Edebiyatta, sanatta, operada kadın kahramanların artışı, kadın kavramına bu sanatçıların çevirdiği mercekten bakmanın incelemeleri yönlendirdiğini görüyoruz.

Gustave Flaubert’in Madame Bovary’si, Giuseppe Verdi’nin La Traviata’sı ilk örnekler olarak sunulabilir. İki önemli sanatçıyı da, kadınların yükseliş grafiğine katkılarına bakarak anmak gerekiyor:

Germaine de Stael ve Lou Andreas-Salome.

Yirminci Yüzyılda Kültürel Bir Kimliğe Doğru
sonuncu ve beşinci cilt.

Bu kitabın bence okura ilgi çekici gelecek yanı, kadınları değişik ülkelerde, değişik siyasal rejimlerde inceleme büyütecinin altına sokmasıdır.

Sözgelimi, Amerikan Tarzı, Mussolini İtalyan Kadınları, Cumhuriyet’ten Franco’ya İspanya’nın Kadınları gibi.

Kadınları, annelik, aile ve devlet kavramları açısından incelediğinizde, yeni kimlik belirmektedir.

Kadınların Tarihi, kadınlarla ilgili ansiklopedik bilgiyi içeriyor. Kadınların bugüne kadar tarihi süreç içinde, zaman zaman ezilişlerini, zaman zaman sözü edilen bir konuma geldiklerini, ama her zaman onların bir değerlendirme odağı olma özelliklerini kaybetmediğini gösteriyor.

Bugünü, kadınları anlamak için önemli bir kaynak kitap.

KİTAPLARDAN

Kadın ve moda

Rönesans’a gelindiğinde pek çok sosyal eleştirmen giysi ile dişi cins arasında yüzyıllarca sürecek bir ilişkiyi onaylayarak, modanın kadınların sırtında yükseldiği konusunda anlaşmaya varmıştı. Modanın XIII. Louis Fransa’sındaki gelişimini çözümleyen bir analizci, ‘Kadın modası ve kadın zarafeti/iki kız kardeştir’, tanrıdan çok tanrıçadır, ‘çünkü Moda, bir kadın hastalığıdır, oysa erkekler için sadece bir tutkudur. Biz moda olan tarzlara saygı duyarız, fakat onlar idolleştirir’ diyordu.

Şövalye aşkı modeli

Feodal dönemde kadınların durumu düzeldi mi? Bu zor soruya olumlu yanıt verenler öncelikle bir olguya dayanırlar: Onikinci yüzyılda Fransa’da çağdaşların fine amour (rafine aşk) olarak adlandırdıkları bir kadın-erkek ilişkileri modelinin ortaya çıkışı. Geçen yüzyıl boyunca Ortaçağ edebiyatı tarihçileri cinsiyetler arası duygusal ve fiziksel ilişkilerle ilgili bu modele yakın ilgi göstermeye başladıkları için, ‘şövalye aşkı’ olarak bilinmektedir.

Model basittir. Merkezde bir kadın yer alır: Bir ‘hanımefendi’ (dame). Latince ‘domina’dan türetilen terim, bu hanımefendinin egemen konumda olduğuna işaret eder. Aynı zamanda hanımefendinin statüsünü de tanımlar: Evlidir. Genç bir erkek, bir ‘jeune’ (o zaman bu söz evli olmayan erkekler için kullanılırdı) hanımefendiyi fark eder. Hanımefendinin yüzünde gördüğü, saçlarından ve vücudundan sezip çıkardığı şeyler genç adamı huzursuz eder. Her şey bir bakışla başlar. Hanımefendi bir lordun, genellikle de genç adamın lordunun karısıdır. Sık sık ziyaret ettiği evin sahibesidir. Konum olarak onun üstündedir.

Fiziksel güzellik: Kadınlar için bir şans mı?

Genel olarak konuşursak, güzellik, servet kadar etkili bir iyi baht belirleyicisi değildi. Kasabadaki veya köydeki kızlar için güzellik fark edilebilmeleri için bir unsurdu. Hiçbir estetik çeyiz, ekonomik bir çeyizin yokluğunu telafi edemezdi. Güzellik ihsanı sadece diğer ihsanları tamamlamaktaydı; kentin tuzağına düşen genç bir kadının yoksulluğunda örtük olarak var olan bir düşüşü hızlandırmazsa. Talihli genç hanımefendi, kültür ve erdem gibi servetin sağladığı kalkanların korumasına zaten sahipti; onun için güzellik, soyluluğu çevreleyen bir haleydi.

Yoksul kadın için güzellik, savunmasız bir sosyal konuma yöneltilmiş başka bir tehditti. Diğer yanda çirkinlik, kötü niyetli ayartıcılara karşı koruma sağlamaktaydı.

Yoksul ve çirkin kadın, ayırt edici bir kültürel ya da sosyal önem taşımadığı için, romancının, ahlakçının veya ayartıcının ilgisini çekmiyordu.

Kadın gazeteciler

Gazetecilik, on yedinci yüzyıl ortasının bir çocuğuydu ve hemen hemen başından itibaren kadınlar, kamuoyunu etkileme gücünü hemen hissettikleri süreli basın dünyasında küçük, fakat ihmal edilemez bir varlık gösterdiler. Kadınların yayına hazırladığı gazeteler, bir sonraki yüzyılda tek tük çıktı. Birçoğu kısa ömürlü oldu. 1759’da çıkmaya başlayan ‘Journal des Dames’, bir istisnaydı; yaklaşık yirmi yıl boyunca yayınlanan bu dergi, Fransız Devrimi’nden önce kadınlar tarafından ve kadınlar için çıkarılan en uzun ömürlü süreli yayındı. Hollandalı, İtalyan ve Alman kadınlar, on sekizinci yüzyılın sonuna kadar gazetecilikle nispeten az ilgilenmiş görünüyorlar. Ne var ki, İngiltere ve Fransa’da gazeteciliğin, erken modern dönem boyunca kadın bir bileşeni vardı.

Fahişeler

Fahişeler, erken modern kentlerde sıradan görüntülerden biriydi. Venedik’te fahişelerle karşılaşmadan Rialto’yu geçmek mümkün değildi. Sevilla’da karaya çıkan gemicileri fahişeler karşılıyordu. Tiyatroya giden Londralı, Covent Garden yolunda fahişeler tarafından kuşatılırdı. Parisli zanaatçı, dış mahalle tavernalarında fahişelere takılırdı...

Çağdaş gözlemcilere göre fahişeler her yerdeydi. 1526’da Venedik’teki bir nüfus sayımı, 55.035 kişilik bir nüfus arasında 4.900 fahişe saydı; kadın ve erkek pezevenkler de dahil edildiğinde, öyle görünüyor ki, Venedik nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u fahişelikten geçinmekteydi. On sekizinci yüzyıl ortasında Paris’teki fahişelerin o zamanki tahmini sayısı 10.000 ila 40.000 ya da yetişkin kadın nüfusunun yüzde 10 ila 15’i arasındaydı. Londra’da bulunan bir Alman gezgin, kapatma kadınlar ve sosyete fahişeleri hariç, 50.000 fahişe olduğunu tahmin etmekteydi.


DOĞAN HIZLAN'IN SEÇTİKLERİ

Ruhun Gökkuşağı Mehmet Uzun İthaki

Güzellik Semptomu Francette Pacteau Ayrıntı

Devrim ve Demokrasi Numan Erim Doğan

Düşünen Söyleşiler Levent Yılmaz İstanbul Bilgi Üniversitesi

Ermenilerin Tarihi Rene Grousset Aras
Yazarın Tüm Yazıları