Kadın adamlar ve başka tehlikeler

Olay, yaklaşık iki ay önce, meslektaşım ve Uluslararası Adli Bilimler Merkezi’ndeki ortağım Prof. Dr. Ersi Abacı Kalfoğlu’nun "Hocam, bir sorun var" demesiyle başladı.

Adli Tıp Enstitüsü’ndeki öğrenciliğinden bu yana birlikte çalıştığım Ersi, ne zaman "Bir sorun var" dese, aklıma, Apollo 13 uzay gemisinin kaptanı James A. Lovell’in "Houston, bir sorun var" deyişi gelir. Ay’a gitmekte olan uzay aracında bir patlama olmuş, ilginç bir kurtarma operasyonuyla Dünya’ya sağ salim dönmeyi başarmışlardı. Gökyüzündeki patlamayla kıyaslanamayacak olsa bile, başımıza gelen, benim için ufak çapta bir felaketti. Kendisi dahil herkesin erkek bildiği çoluk çocuk sahibi biri, DNA profiline göre kadındı./images/100/0x0/55eaace5f018fbb8f88f8e78

Kısaca özetleyeyim: Steril koşullarda üretim yapan küçük bir işyerinde biyolojik kirliliğe rastlanır. İşyeri sahibi, gerekli önlemleri almak amacıyla kirliliğin kaynağını bulmaya çalışır. "Ya üretim sürecinde bir aksaklık var ya da çalışanlardan biri farkına varmaksızın kirlenmeye yol açtı" diye düşünür. Kaygısını, tamamı erkek olan işçileriyle paylaşır. Onlar, DNA profillerinin incelenmesini isterler. İşveren bize başvurur, biyolojik kirliliğin DNA’sı ile işçilerin DNA profillerinin karşılaştırılmasını ister.

- Ne oldu? diye sordum.

- Erkeklerden birinin DNA profili kadın olduğunu gösteriyor, dedi Ersi.

İlk aklıma gelenleri yıldırım hızıyla sıraladım. - Kanları kim aldı? - Biz aldık. - Laboratuvarda çalışılan başka örnek var mı? - Yok. - Başka biri tekrar çalışsın! - Çalışıldı, amelogenin her seferinde tek bant veriyor. - Kanları kodlayalım, Wolfgang’a gönderelim. Klasik profilleme yapsınlar, yani 15 STR artı amelogenin. Konuyla ilgili bilgi verme.

Wolfgang’dan, yani Münih Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nün şefi Profesör Wolfgang Eisenmenger’in laboratuvarından gelecek sonuçları büyük bir heyecanla bekledik. Sonuçlar örtüştü, onlara göre de, kan örneklerinden biri, kadına aitti. Oldukça ender görünen bu durum, bize denk gelmişti.

Uluslararası Adli Bilimler Merkezi’ne yapılan başvuru, adli bir olay değildi. İşveren ve çalışanlar, kalite güvencesi açısından alınacak önlemleri planlamak istiyordu. Analizlerin defalarca tekrarlanması mümkündü. Kısacası, kimseyi suçlamayacak, soruşturmayı yanlış yönlendirme olasılığı bulunmayan bir durumdu. Ama ya çalıştığımız suç mahallinden elde edilen kan lekesi olsaydı, ya cinayet silahının üzerindeki DNA olsaydı? Örnekler bir erkeğe ait olduğu halde, kadın sanacaktık.

DNA KİTLERİ CİNSİYET DE BELİRLİYOR

Doğan Kitap’ın yayınladığı "Bu Ayak İzi Senin Dr. Watson" adlı kitabımda yer vermiştim. Ancak, yakın zamanda başımızdan geçmiş olması nedeniyle, İçişleri Bakanlığı Polis ve Jandarma Kriminal Laboratuvarları ile Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nde çalışan ve on binlerce örneğin DNA profilini incelemekle yükümlü genç meslektaşlarım için, bir kez daha değinmekte fayda görüyorum.

Bir kan lekesinin DNA profilini, evvelce suç işlemiş kişilerin ya da eldeki şüphelilerin DNA profilleriyle karşılaştırmak, artık hemen her kriminal laboratuvarın rutin işleri haline geldi. Profil veritabanında yoksa, şüphelilere de uymuyorsa, faili meçhul olay yerlerinde elde edilen biyolojik delillerin DNA profilleriyle karşılaştırılır. Böylelikle, en azından farklı zaman ve mekanda işlenen suçun, aslında aynı kişi tarafından işlenip işlenmediği araştırılır.

DNA’nın incelenmesi, her türlü akrabalık ilişkisinin saptanmasında da işe yarar. Bu nedenle sadece babalık tayinlerinde değil, analık, kardeşlik ve daha bir çok bilinmezi aydınlatmakta, yeni doğanın hastanede karıştırılmasından tutun da, göçmenlik başvurusuna, yıllar önce ölmüş birisiyle ilgili miras paylaşımına kadar, pek çok alanda kullanılır. DNA profillerinin eldesinde, yanıtlanması istenen soruya bağlı olarak, DNA molekülünün farklı bölgeleri, farklı yöntemlerle incelenebilir. Bir suçun aydınlatılması söz konusu olduğunda, hem delilleri inceleyen birimler arasındaki bilgi alışverişini mümkün kılmak, hem de incelemenin hızlı, güvenilir ve ucuz yapılmasını sağlamak amacıyla kitler kullanılır. Türkiye’nin kriminal laboratuvarlarında da, tıpkı dünyanın birçok polis ve jandarma laboratuvarındaki gibi, DNA profilleri, yurtdışından ithal edilen kitlerle yapılır. Uluslararası meslek örgütleri, Interpol, FBI gibi kuruluşların yönlendirilmesiyle imal edilen bu kitler, DNA üzerindeki bölgelere paralel olarak cinsiyeti de belirler. Kısacası, ayrı bir gayret ve masraf sarf etmeksizin profilin bir kadına mı, yoksa erkeğe mi ait olduğunu öğrenirsiniz. Daha doğrusu, "öğrendiğinizi sanırsınız".

ERKEKLER KADIN ÇIKIYOR

DNA kitlerinde yer alan ve profilin kadına mı, yoksa erkeğe mi ait olduğunu saptamakta kullanılan bölgenin adı amelogenin. Aslında cinsiyetle uzak yakın bir ilgisi olmayan bu bölge, diş minesinin oluşumundan sorumlu. Bilindiği gibi kadınlar iki tane X kromozomu, erkekler bir X ve bir de Y kromozomu taşır. Gerek X, gerekse Y kromozomları üzerindeki amelogeninin, X kromozomundaki boyu, Y’dekine oranla biraz daha kısadır. Bu yüzden, amelogenin incelemesinde birbirine eşit iki kısa parça elde edilirse, elektroforezde tek çizgi görünür, dolayısıyla sahibinin kadın (XX) olduğu sonucuna varılır. Buna karşılık biri uzun, diğeri kısa iki parçanın oluşturduğu iki çizgi görülürse, çalışılan örneğin kaynağı, erkektir (XY).

Amelogenin ile cinsiyet belirtiminin kolaylığı sadece kriminal laboratuvar çalışanlarını değil, antropologları da büyülemişti. Düşünsenize, toprağın altından küçük bir kemik parçası çıkartıyor, kolayca kadına mı, yoksa erkeğe mi ait olduğunu öğrenebiliyordunuz.

Bu rüya, yaklaşık 7-8 yıl sürdü. 1998’in ilk aylarında, Brezilyalı biyokimyacı Fabricio R. Santos "Sri Lanka’da garip şeyler oluyor" demeye başladı. "Dış görünüşü tamamen normal 24 erkeğin amelogenin tiplemesini yaptık. İkisi kadın çıktı." Santos bulgularını bir iki kongrede dile getirdi, Nature dergisinde bile yayınladı, ancak pek ciddiye alınmadı. "Örnek sayısı küçük, hele biraz daha çalışılsın, yüzde 8’lik hata olamaz" diyerek geçiştirildi. Ancak birkaç yıla varmadan, dünyanın farklı ülkelerinden "Benim de erkeklerimin arasında kadınlar var" sesleri yükselmeye başladı. Avusturya’nın DNA bankasını gözden geçiren Steinlechner’e göre hata oranı on binde ikiydi, Hintli Thangaraj’a göre yüzde iki. 2004 yazında, "Dikkat edin" diyenlere, İsrail Savunma Bakanlığı da katıldı. Ölenleri kimliklendirilebilmek amacıyla her askerin DNA profilini depolayan İsrail ordusunda, dış görünüşü, kromozomları normal, ancak amelogenini kadın olan bir askere rastlanmıştı.

2001’deki Üzeyir Garih cinayeti sonrasında mezartaşlarının birinin üzerindeki kan lekelerinin, kadın kanı olduğu bildirilmişti. Bu sonuca amelogenin incelenmesi sonucunda varılmıştı. Kan lekesinin DNA profili, soruşturmaya adı karışan kadınların hiçbirini tutmamıştı. Belki de görülen bir istisnaydı, yani leke aslında bir erkeğe aitti. Hindistan’da, Kalküta Ulusal DNA Merkezi’nden V.K. Kashyap, akraba evliliklerinin yüksek olduğu topluluklarda, ayrıca Ortadoğu’da yaşayanlarda bu soruna daha sık rastlandığını hesaplıyor. Her iki koşulu da taşıdığımız unutulmamalı ve cinsiyetin önem taşıdığı adli olaylarda, terör saldırılarında, birden fazla kişinin bulunduğu mezarların açılmasında, ithal edilen DNA kitlerindeki amelogenin sonuçlarına kesinlikle güvenmemeliyiz.

HAYATIMIZ SİNEMA DEĞİL

Son birkaç yıldır gündemi sürekli meşgul eden amelogenin, sadece erkeklerin kadın sanılma tehlikesini taşımıyor. 2007 sonlarına doğru, sıradan bir akrabalık testi için Yeni Zelanda’nın Auckland Üniversitesi’ne başvuran hem annede, hem kızında, hem de kız kardeşinde amelogenin bölgesinin XY özelliği taşıdığı görüldü. Kadınların hiçbirinde, erkeklere özgü Y kromozomu bulunmuyordu. Dünyada ilk kez rastlanan bu gariplik, sadece laboratuvar çalışanları Dr. Stapleton ve arkadaşlarını değil, durumdan haberdar olan hepimizi hayretler içinde bırakmıştı.

Stapleton ve ekibi bulgularını henüz yayınlatabilmiş değil ama, CSI Miami televizyon dizisinin birçok bölümünde, kan lekesinden cinsiyet belirtimi amacıyla pek sevilerek ve güvenilerek incelenen amelogenin’in, gerçek hayatın kriminal laboratuvarlarında rafa kaldırılması yakın gibi gözüküyor. Hele hem X, hem de Y kromozomu taşıyan kadınların, ya da 46 yerine 47 kromozomlu XXY erkeklerin olduğu düşünülürse, amelogenine dayalı cinsiyet belirtimine fazla güvenmemek gerektiği ortada. (27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Ödülü’nü alan, 2007 Arjantin yapımı XXY adlı filmi belki gördünüz. Film, bu özelliği taşıyan bir kız çocuğunun dünyasını anlatıyordu. Halbuki XXY, neredeyse her 500 erkekten birinde görülen bir durumdur ve bu kişilerin dış görünüşleri genellikle normaldir.)

Gözün göremediği gerçekler

Döllenmelerin yüzde 8 kadarında bir kromozom anomalisi gözlenir ve bunların binde 995’i düşükle sonlanır. Canlı olarak doğan binde 5’inin yarı kadarında etkilenen, cinsiyet kromozomlarıdır ve kimi zaman bireyin dış görünüşü, yani fenotipiyle, genotipinin birbirini tutmamasıyla sonlanır. Kısacası, bireyin nüfus kağıdında yazan cinsiyeti ile, DNA düzeyindeki genetik cinsiyeti birbirini tutmaz. Örneğin, "androjene tam duyarsız" kişiler (Complete androgen insensitivity syndrome, cAIS), normal erkekler gibi 46 kromozom taşırlar ve XY genotipine sahiptirler ama, dıştan bakıldığında kadındırlar. Benzer şekilde saf gonadal disgenezis (pGD) ya da 5-alfa-redüktaz eksikliği (ARD) bulunanlar da XY kromozomlarına rağmen, kız çocuğu gibi büyütülürler. cAIS’in her 100 bin doğumda bir ortaya çıktığı sanılıyor. Diğerlerinin rastlanma sıklığı hakkında henüz hiç bir bilgimiz yok.

1996 Atlanta Olimpiyat Oyunları’na katılan 3 bin 387 kadın atletin dördünde kısmi, üçünde tam anderojen duyarsızlığı, birinde ARD saptanmıştı. Yapılan muayenede kadın olduklarına karar verilmiş, dereceleri tescil edilmişti. 2006’da Doha’daki Asya Oyunları’nda, 800 metrede gümüş madalya kazanan Hintli kadın atlet Santhi Soundarajan ise, bir cAIS’di. Erkek sayıldı, madalyası geri alındı. Spor dünyasında ciddi biçimde tartışılan cinsiyet belirtiminin neden olduğu sıkıntılar saymakla bitmez. Ancak polisler için sonucu tektir. Gözün kadın olarak gördüğü bu kişilerin bir suça karıştığını ve mağdurun avucunda saç tellerinin bulunduğunu varsayın. Amelogenin sonuçları geldiğinde, polisin bir erkeğin peşine düşmekten başka çaresi yoktur.

Polisiye yazarlara birkaç ipucu

Konuya suçların aydınlatılması penceresinden bakıldığında, kemik iliği/kök hücre nakilleri, hele vericiyle alıcının cinsiyetleri farklıysa, olay yerindeki biyolojik delillerden kimlik belirtimini zora sokar. Çünkü, verici ile alıcının genetik özellikleri genellikle birbirinden farklıdır ve başarılı bir nakilden sonra, sağlıklı iliğin, alıcının bedeninde ürettiği sağlıklı kan hücreleri vericinin DNA özelliklerini taşıdığı halde, hastanın saç kökü, tırnağı ya da yanak içi hücrelerindeki DNA, kendi orijinal DNA’sıdır. Kısacası, hastanın kanındaki DNA ile bedeninin diğer yerlerindeki DNA birbirini tutmaz. Bir süre sonra alıcının biyolojik örneklerinde hem kendisinin, hem de vericinin DNA’sını yan yana görmek mümkün olabilir. Graz Üniversitesi’nden Dauber, nakilden beş yıl sonra bile, alıcının kan, tırnak ve yanak içi hücrelerinde vericinin DNA’sına rastlamış, ancak saçında bulamamıştır.

Gebelik sürecinin bir bölümünde, anne kanında bebeğe ait genetik özelliklere rastlanır. Pek etik olmamakla birlikte, doğmamış bebeğin cinsiyetini annenin kanını inceleyerek saptayanlar, bu gerçeğe dayanır. Şimdi, erkek çocuğa hamile bir kadının, bıçak zoruyla kaçırıldığını ve bu sırada birkaç damla kanının yola damladığını varsayın. Aynı kadın, birini bıçaklayarak öldürmeye kalkabilir, bu arada elini kesebilir, kaçarken kanı kapının kulpuna bulaşabilirdi. Yola damlayan, kapıya bulaşan kanın amelogenin incelemesi sonucunda erkeğe ait olduğu sanılabilir. Bu yanılmanın soruşturmayı nasıl açmaza sokacağını varın siz hesaplayın.
Yazarın Tüm Yazıları