İki kişiye bir domuz

Ankara’da bir üniversitenin çiftliklerden domuz topladığını öğrendim. Bu işin altından ne çıkacak acaba derken kendimi Gazi Üniversitesi Laparoskopik Cerrahi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde buldum

Bir arkadaşım dedi ki, “Gazi Üniversitesi çiftliklerden domuz topluyormuş. Neden olabilir ki...” Tam bana sorulacak soru işte ,“Neden olabilir ki?” diye düştüm domuzların peşine...
Gazi Üniversitesi Laparoskopik Cerrahi Uygulama ve Araştırma Merkezi Koordinatörü Prof. Dr. Abdülkadir Bedirli’yi aradım. “Telefonda anlatmam çok zor, gelin burada gözlerinizle görün” diyerek beni Gölbaşı’ndaki merkeze davet etti.
Burası büyük bir bilim merkezi. Bedirli Hoca ile önce merkezi gezdik. Ben heyecanla domuzları görmek istedim ama hoca uyardı, “Sandığınız gibi Miss Piggy’ler karşılamayacak sizi...”
Kendimizi sterilize ederek geniş bir bölüme girdik. Sol tarafta ayrıca geçilen bir bölüm daha; domuzlar burada... Evet, Miss Piggy değiller

Bu domuzlarla ne yapıyorsunuz?
- Cerrahların ya da cerrah adaylarının el becerisi kazanması çok önemli. Ne kadar pratik yaparlarsa o kadar iyi. Domuzlardan aldığımız organlar üzerinde pratik yaptırıyoruz. Böylece laparoskopik cerrahi de el becerisi geliştiriyoruz.

Domuzları tercih etmenizin özel bir nedeni var mı?
- Aslında eğitim merkezinin ruhsatı hem koyuna hem domuza da izin veriyor ama biz domuzu tercih ediyoruz. Hem domuz biyolojik olarak insana en yakın hayvan hem de koyun zaten hacim olarak büyük; midesini şişirince daha da büyüyor. O zaman diğer organlara ulaşmakta sıkıntı yaşıyoruz.

TANESİ 700-800 LİRA

Domuzları çiftlikten satın alıyormuşsunuz diye duydum...
- Evet, Tarım ve Sağlık Bakanlığı’ndan onaylı çiftliklerden biri olan Manavgat Çiftliği’nden alıyoruz. Aşağı yukarı 700-800 lira.

Nasıl bir eğitim veriyorsunuz?
- Temel düzey laparoskopik cerrahi, orta düzey laparoskopik cerrahi ve gelişmiş laparoskopik cerrahi olarak üç farklı seviyede kurs veriyoruz. Eğitim iki gün sürüyor. Ameliyathanede beş ameliyat masası var. Her masa başına üç eğitimci ve iki öğrenci düşüyor. Eğitimin birinci gününde adaylara genel bilgiler veriliyor. ıkinci gün maket modeller ve ardından da gerçek organlar üzerinde çalışılıyor. Aslında cerrah adayları için tasarlanmış bir kurs bu ama cerrahlar da el becerilerini geliştirmek için katılıyor. Kurs fiyatı 600-900 Euro.

Çok öğrenciniz oluyor mu?
- Sadece Türkiye değil Ortadoğu ülkelerinden de başvuru alıyoruz. Bir yılda düzenlediğimiz 40 kursta 500’e yakın kursiyere sertifika verdik.

Dini gerekçelerle, “Ben domuza dokunmam” diyen çıktı mı peki?
- Yok, bizde olmadı ama mesela bu kursun bir benzeri Mısır’da açılmıştı. Orada domuzu reddeden oldu o zaman keçilerle çalıştılar ama bağırsağı çok uzun bir hayvan olduğu için etkili sonuç alamadılar.

X

Evet, bir çeşit hafıza kaybı yaşıyoruz

80’ler deyince her şeyi hatırlıyoruz da bir tek 12 Eylül’ü unutuyoruz galiba... Bizim nesilden bahsediyorum; bizim nesildeki doldurulamaz boşluktan!

Bulunduğumuz ortamda herkes 80 öncesi doğmuştu. Dolayısıyla nostalji fırtınamızın büyük kısmını “Vay be ne günlerdi” repliği oluşturuyordu.
Hakikaten 80’lerde çocukluğunu ve ilk gençliğini yaşıyor olmak keyifliydi. Bir kere her şeyin değeri fazla fazla biliniyordu çünkü her şey bizim için çok yeniydi.
Almanya’da akrabası bulunanın Haribo, Nutella, Barbie bebek, walkman ve türevlerine ulaşım imkanı açısından statü sahibi olduğu bir dönemden bahsediyoruz.
Herkes eteğindeki taşları döktü. Taşlanmış kotlar, kocaman vatkalar... Mandal kelebek tokalar, halka küpeler...
Renkli televizyon, Heidi, Akıllı Bıdık, Jetgiller, Köle Isaura, Altın Kızlar, Mavi Ay...
Kumburgaz ya da Şarköy’de yazlık...  ‘Kalbin kadar temiz’ diye söze başlanan hatıra defterleri...
Özetle, fark ettik ki hayatımıza o dönem giren, iz bırakan her türlü kişiyi, diziyi, objeyi, filmi, kıyafeti hatırlıyoruz da bir tek 12 Eylül’ü hatırlamıyoruz...

Yazının Devamını Oku

Denetim derken?

Az sonra okuyacaklarınız geçen hafta İstanbul’da gündüz gözüyle yaşandı.

Geçen hafta cumartesi günü. Saat 19.00 civarı, gökyüzü henüz aydınlık. Taksim- Okmeydanı istikametinde buz beyazı bir Opel... İçinde iki genç hanım. Emniyet kemerleri takılı, sürat normal.
Önlerine çıkan polis memuru eliyle sağa geçmelerini işaret ediyor. Otomobil sinyal verip sağa yanaşıyor, rutin kontrol. Polis, şoför koltuğunda oturan genç hanıma, “Ehliyet ruhsatınızı hazırlayın” diyor ve başka işlemlerle uğraşmak için otomobilin yanından uzaklaşıyor.
Şoför elini güneşliğe atıyor ancak ruhsat yerinde yok! Cezası büyük; otomobilin içinde bir panik havası esiyor. Yan koltukta oturan diğer hanım, “Benim otomobilimin ruhsatı yanımda, ehliyetini onun arasına koyarak ver. Fark edilmeyecek emin ol. Eğer edilirse, ‘Evden çıkarken diğer otomobilin ruhsatıyla karıştırmışım’ dersin” diyor. Şoför pek cesaret edemiyor, yanındaki yüreklendiriyor ve ona rengi ve modeli bambaşka kendi otomobilinin ruhsatını veriyor.
Bilin bakalım ne oluyor?
Polis memuru ehliyet ve ruhsatı alıp ekip otomobiline gidiyor. Bu iki genç hanıma saatler gibi gelen birkaç dakika sonra geri dönüyor, ehliyet ve ruhsatı camdan uzatarak iyi yolculuklar diliyor!
Anlayacağınız, ruhsatta sadece otomobilin muayenesine, trafik sigortasına bakıp gönderiyor...
Şimdi anladık mı Adapazarı’nda çalınıp sahte plakayla Gaziantep’e kadar elini kolunu sallayarak bir otomobilin nasıl gittiğini!

Yazının Devamını Oku

Haset gerçekten çatlatıyormuş

Biri sizi durduk yere düşman bellemiş ya da yere göğe koyamıyor olabilir. Sebebini düşündünüz mü? “Bir dönem yedikleri içtikleri ayrı gitmezken kıskançlık yüzünden uzun süredir birbirleriyle görüşmeyen ABD’li oyuncu Katie Holmes ve modacı Victoria Beckham rakip oldu!”
Amerikan medyasında pişip bize de düşen bu haberde, iki kadının kıyaslamasını Hakan Gence’nin kaleminden okumuşsunuzdur yan tarafta.  Öyle “Ne var yani birbirlerini taklit ediyorlarsa” deyip geçmeyin, kadınların en çok cin ifrit olduğu hikayeler bunlar...
Dostluktan bir anda düşmanlığa geçilen o eşik nerede atlanıyor kadınlar arasında biliyor musunuz?
Bir an için dünyaca ünlü bu kadınları bir kenara bırakıp kendi etrafınıza bakın. Bir zamanlar ‘en yakınınız’ olan o kadınla ‘bir şekilde’ bozulmadı mı aranız? Başlarda her şeyi paylaşırken sonra size benzemeye çalışmalar, sizin çevrenize ve belki de sevgilinize yakın durmalar, dedikodular, yüksekten bakmalar ya da görmezden gelmeler, abartılı eleştiriler ya da abartılı sevgi gösterileri...
Ne olduğunu anlamaya çalışırken çoğunlukla ilk uyaran anneniz olur, “Vallahi seni kıskanıyor” diye.
Kıskanıyor mu gerçekten? Benden daha güzel, başarılı ya da zengin olsa bile mi? Yani Holmes, Beckham’ı kıskanıyor mu şimdi ya da tam tersi mümkün mü? Aslında tam öyle değilmiş. Birbirine çok karıştırılan kıskançlık elde edilmiş olanı kaybetmeme isteğiyken,  haset, kendinde olmayanı veya bir başkasında olanı elde etme arzusuymuş. Psikolog Leyla Navaro, ‘Haset ve Rekabet -Kendi Kuyruğunu Yiyen Yılan’ kitabında öyle güzel anlatıyor ki hasetin insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkilerini...
“Hasetinden çatladı” bir deyim değil gerçekmiş, haset eden ölebilir ya da öldürebilirmiş.  Yakın arkadaşlara dikkat...
Yazının Devamını Oku

Yassah hemşerim

Fanta Gençlik Festivali 400 kişilik ekibiyle 40 günde Türkiye’yi bir ucundan diğerine dolaştı.

Ekip her ilde yeni bir şey öğrendi. Mesela Edirne’de beş yıldızlı otel yok... Erzurum’da var ama kadınlarla erkekler aynı katta kalamıyor! 
40 gün süren ve Türkiye’yi bir uçtan diğerine dolaşan Fanta Gençlik Festivali 18 Temmuz’da şanlıurfa’da noktalandı.
Türkiye’nin en büyük mobil etkinliğiydi. Tarkan ve Emre Aydın’ın konser verdiği etkinlikleri 1 milyon 240 bin kişi izledi. Madonna gibi üç uçak 45 TIR ile hareket edilmemiş olsa da, 60 araç ve 20 TIR da Türkiye şartlarında hiç fena bir rakam değildi.
Aynı anda 400 kişi bir şehirden diğerine geçti.
E haliyle 400 kişinin aynı anda konaklayacağı ve belli bir standardı tutturmuş otellerin olmadığı şehirler de oldu; misal Edirne.

5 YILDIZLI OTEL YOK

Edirne’de bırakın beşi, dört yıldızlı otel bile yok!

Yazının Devamını Oku

Kayıt altına alıp kayıtsız kalıyoruz

Size daha iyi hizmet verebilmek için görüşmelerimiz kayıt altına alınmaktadır... Ama merak etmeyin sadece kayıt altında, hiçbir müdahale yok.

Geçen hafta Beşiktaş’ta alkollü bir sürücü, kırmızı ışıkta duran otomobilimize arkadan çarptı. Sonra da devam etti yoluna. Arkasından baktım, otomobili perşembe pazarına dönmüş sağa sola vurmaktan! Bizim şoförümüz de demesin mi, “Boşver gitsin, hasar yok bizde!”
Çevirdim 155 Polis İmdat’ı. Çaldı, bir daha çaldı, bir daha çaldı, bu kadar uzun uzun çalmadan açılması lazım ya o telefonun, 155’i arayıp aramadığımdan emin olmak için telefonumun ekranını kontrol ettim, doğru. Ardından açıldı telefon ve “Size daha iyi hizmet verebilmek için görüşmelerimiz kayıt altına alınmaktadır…” diye başlayan ve “?u anda tüm operatörlerimiz doludur” ile devam eden otomatik bant kaydı devreye girdi…
Ardından, “Bıçakla yaralandıysanız 1’e, silahla vurulduysanız 2’ye, hırsız şu anda yatak odanızda başınızda dikiliyorsa 3’e, eğer polis memuruyla görüşmek istiyorsanız lütfen bekleyiniz” i gelin dedim ama gelmedi...
Şaka bir yana, her şey kayıt altına alınıyor ülkemizde ama maalesef büyük bir kayıtsızlıkla…
Örnek, geçen hafta 19 yaşındaki Mahmure, kocası Zülfikar, (Zülfikar, iki başlı kılıç demek, ne tuhaf bir tesadüf) kendisini bıçaklayarak öldürmeden önce defalarca aramış polisi. O da kayıt altında yani...
Komşular anlatıyor zaten olan biteni: Kocası sürekli alkol alıyordu. ‘Kocam beni öldürecek’ diye defalarca Fatih polis karakoluna başvurdu. Hatta son gününde hem hastaneyi hem karakolu aradı. ‘İyi değil, evden götürün Zülfikar’ı’ dedi. Ambulans gelmiş ama polis gelmemiş. Polis gelmeyince ambulans da bir şey yapamayıp dönmüş…”
İşte gerçek bu; geri kalan her şey göz boyama!

Yazının Devamını Oku

Ayıp ettin Orhan Baba

Kemer Altın Nar Festivali’ne katılımını son anda mazeretsiz olarak iptal eden Gencebay’a belde halkı çok kırgın. Şimdi Gencebay’ın adını, verdikleri caddeden geri almayı konuşuyorlar.

Haziran ayında hummalı bir çalışma olur Kemer’de. Çünkü her yıl haziran ayında Altın Nar Kültür ve Sanat Festivali düzenlenir. Festival öncesi ve süresince Belediye Başkanı Mustafa Gül öncülüğünde bütün ekip sabahlara kadar çalışır. Geçen yıl gözlerimle şahit olmuştum bu keyifli ama yorucu telaşa.
Altın Nar Kültür ve Sanat Festivali’nin 9’uncusu 18-21 Haziran tarihleri arasında yapıldı. Volkan Konak, Murat Boz, Safiye Soyman ve Hülya Avşar’ın sahneye çıktığı festivalde her yıl olduğu gibi bu yıl da değerli isimlere onur ödülleri dağıtıldı. Haldun Dormen ve Nejat Uygur’a hem onur ödülü verildi hem de isimleri birer caddeye verildi.
Bir isim daha vardı bu yıl onur ödülü alacak… Orhan Gencebay… 11 Nisan’da Gencebay’a Belediye Başkanı Gül’ün  imzasıyla resmi bir davet mektubu iletildi. Gencebay daveti kabul etti; tüm hazırlıklar ona göre planlandı.
Ancak festivalden bir gün önce Gencebay mazeretsiz olarak festivale katılmayacağını bildirdi.
Geceli gündüzlü çalışan ekip ellerinde onur ödülü ve sokak levhasıyla öylece kala kaldı.
Şimdi Kemer’de konuşulan o ki, belediyenin bir sonraki meclis toplantısında Gencebay’ın adının o sokaktan geri alınması teklif edilecek.

Göstermelik güvenlik

Geçenlerde THY ile Dalaman’dan İstanbul’a geldim. 183 kişilik uçakta görevli üç hostes ve bir kabin amiri vardı. 1 saat 10 dakikalık uçuşta alelacele servis yapıldı, her yolcunun yastıktı, battaniyeydi, suydu derken tüm isteklerini yanıtlamak için bir dakika durmadan çalıştı görevliler, haklarını yemeyeyim ama inişe geçtiğimiz anda ne emniyet kemerlerinin bağlı olup olmadığı, koltukların dik durup durmadığı, ne tepsilerin kapalı ne de perdelerin açık olup olmadığı kontrol edildi…

Yazının Devamını Oku

Geri dönüşümlü müşteriyim

Onca yıl aradan sonra geçen hafta sonu Fethiye’ye gittim. Cep telefonumu sessize, hayatı rölantiye almak için.

Yaş ilerledikçe insan anılarını daha bir sahipleniyor mu ne, artık geçmişte kalan ama yaşandığı dönemde beni fazlasıyla mutlu eden şeyleri özlemeye başladım.
1990’lı yılların sonuydu, Mustafa Oğuz’un hayatını dizi yazı yapmak istemişti o dönemki genel yayın yönetmenim. Mustafa Oğuz nerede ben peşindeydim ki kendimi Mustafa Oğuz ile arkadaşları ?ener ?en, Yavuz Turgul ve Banu Birkan ile Fethiye’de, Oğuz’un teknesinde buldum. Tahmin edebileceğiniz gibi rüya gibi bir buluşmaydı... Akşam yemeğini de Hillside Pasha restoranda yemiştik.
Geçen hafta sonu kısa bir tatil yapmak istedim ve onca yıl aradan sonra ilk kez, tek başıma tuttum Fethiye Hillside’ın yolunu... Her şey hafızamda kaldığı gibi... Denize sıfır Pasha restoran bile duruyor bıraktığım yerde. Yıllar önceki ekip yoktu yanımda tabii ama orada tanıştığım ve tesisin ‘Misafir İlişkileri Müdürü’ olduğunu öğrendiğim Canan Sayınman eşlik etti güler yüzüyle akşam yemeğime.
Güneşi batırıp, balıkları besledim oturduğum yerden.
Çalışanların ölçülü ilgisi benim yalnızlığımdan kaynaklanıyor sanmıştım ama Canan Hanım’dan öğrendim ki ‘Hillside Leisure Grup’ müşterilerin kendilerini özel hissedecekleri detayları bulup ona göre davranıyormuş. Yani Canan Hanım zaten benim akşam yemeğimi 20.00’de Pasha’da yiyeceğimi ve yalnız olacağımı biliyormuş. Neredeyse her saat başı sade Türk kahvesi içtiğimi de...
“Konuklarımızın yüzde 55’i mutlaka yeniden geliyor. Onlara ‘repeater misafir’ diyoruz” deyince Canan Hanım, yıllar önceki kendi seyahatimden örnek vererek yeni bir isim taktım: Geri dönüşümlü müşteri...

İKİ SAATE BİR KİTAP

Önceki gelişimde cep telefonu pek yaygın olmadığı için gürültü şikâyetimiz de bu kadar yoğun değildi. İnsan gerçekten kafa dinlemek istiyor tatilde. Bildiğimiz plaj duruyor ama şimdi iki tane daha plaj açmışlar: Silent ve Serenity. Her ikisi de yetişkinler için. Silent’ta neredeyse konuşmak bile yasak. Suyunuzu sebilden kendiniz alıyorsunuz. Müthiş bir sessizlik, muhteşem bir manzara... Sadece deniz, güneş ve kuş sesi... Aylardır elimde evirip çevirdiğim kitabımı iki saat içinde bitirdim! Tekneyle beş dakika yürüyerek 10 dakika uzaklıkta olan Serenity’nin Silent’tan farkı, burada içecek ve sınırlı da olsa yiyecek servisinin yapılması.

Yazının Devamını Oku

Burhaniye sapığı, bittin oğlum sen!

Sen git, Başbakan’ın Üsküdar’daki mahallesinde sapıklık yap! Olacak iş değil... Eli sopalı mahalle delikanlısını mumla ararsın bu saatten sonra

Şu anda 30’lu yaşlarını süren ve okul yıllarında toplu taşıma aracına binip de elle, gözle ya da sözle bir şekilde tacize uğramayan kadın var mıdır?
Ben mesela, ortaokuldayken İstanbul Bostancı’daki evimden Üsküdar’daki okuluma otobüsle giderken yaşamıştım.
şoförün el frenini çekip, olayı kavrayan birkaç delikanlıyla birlikte arkaya koşması bir olmuştu ama benim sapık çoktan terk etmişti olay mahallini.
O yıllarda yok ki böyle MOBESE kameraları, sapığın peşine düşmek, polise gitmek. Yakalanırsa otobüsün delikanlıları tarafından bir güzel pataklanırdı toplu taşıma sapıkları; yakalanamazsa yaptığı sapıklık yanına kâr kalırdı.
Bunları, geçen hafta yine Üsküdar’da yaşanan ve Burhaniye mahallesini ayağa kaldıran metrobüs sapığını duyunca hatırladım...
Biliyorsunuz, Başbakan’ın Üsküdar’ın Burhaniye mahallesinde evi var. Metrobüs yolu yapılırken Burhaniye’ye de bir durak konuldu bu kontenjandan. Yoksa durağı kullanan çok az kişi var. Metrobüsten bir bilemedin üç kişi ya iner ya biner bu durakta.
Mahalleden bu durağa ulaşmak için 150’den fazla basamak çıkılması ve ağaçlık, hayli ıssız bir alandan geçilmesi gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Bir kitap okuyunca hayatım hiç değişmedi

Birbiri ardına çıkan kişisel gelişim kitapları okuyucusuna öyle bir ‘yeni hayat ’ vaat ediyor ki, sanırsın okuyacak ve hemen Alice Harikalar Diyarı’na dalacaksın. Okuduğum hiçbir ‘kişisel gelişim’ kitabı hayatımı değiştirmedi ama belki yazarsam durum farklı olabilir

Yıllar var ki kişisel gelişim kitaplarıyla uzak arayım. Birbirinin aynı cümleler, ‘iste yaparsın’lar, ‘sen müthişsin’ler, ‘hayatının aşkını bul’lar, ‘zengin ol’lar…
Değilim işte, ne müthişim ne de mükemmel!
Henüz ‘düşünerek’ milyon dolarlar kazanmış ya da hayatının aşkını bulmuş biriyle de tanışmadım!

PARMAK İZİ

Geçen hafta tasarımı hayli ilgimi çektiği için bir kitap-defterin kapağını açtım. Yoksa başta da söylediğim gibi artık son derece önyargılıyım bu tür kitaplara… “Merhaba okur yazarım” diye bir not düşmüş kitabın yazarı Yaşam Koçu Elmas Genç ve devam etmiş: “Ne yazık ki bu defter sana sadece kendini bulmakta yardımcı olabilir. Bunun için defteri kullanmalı ve yazarak kendi kitabına dönüştürmelisin. Baştan söyleyeyim; kendi içinde yolculuk yapmak sana aradığın sevgiliyi kazandırmayacak, çok zengin de olmayacaksın. Senin dışında olup biten hiçbir şey değişmeyecek. Bu bir tür sihirli değnek değil ne yazık ki! Sana ‘kendini bilmekten’ başka hiçbir şey vaat etmiyor…”
Budur işte!
Bir yandan bana Ahmet Durul’un masalsı ve yalın bir dille kaleme aldığı ‘Kovadaki Okyanus’u hatırlattı diğer yandan yıllardır günlük yazmadığımın ve aslında kendimi kendimle paylaşmadığımın farkına vardırdı.

YAZARAK KENDİNİ ANLAMAK

Yazının Devamını Oku

15 liraya ‘ya tatilden önce ayrılırsak’ sigortası

Bir erken rezervasyon furyası aldı başını gidiyor. Tatile gidecekseniz eğer ‘fırsatürünü’ gibi bir şey işte. Tabii altı ay sonra nerede, kiminle olacağınızdan eminseniz

Yaz yaklaşıyor ya mail kutuma ardı ardına ‘erken rezervasyon fırsatı’ duyuruları düşüyor. Çoğunu okumadan siliyorum çünkü hayatı programlamak benim için zor.
Yakın arkadaşlarım bilir, mesela haftalar önceden kararlaştırılmış ve benim de “tamam, çok eğlenceli olur” dediğim bir organizasyonun günü geldiğinde canım hiç de orada olmak istemeyebilir. Ya da asla gitmek istemediğim bir yer o gün o saatte gözüme çok de çarpıcı görünebilir…
Özetle ben her yeni güne uyandığında akşamının programını yapmayı bile akşamüstüne bırakanlardanım.
Ama yapanlar var. Misal, altı ay sonra sevgilisiyle gideceği tatilin biletini, otelini bugünden alanlar… Onlara ‘erken rezervasyoncular’ deniyor ve hem otel hem de uçak bileti fiyatlarında müthiş indirimler uygulanıyor.

YA ARTIK SEVGİLİN DEĞİLSE

Peki ya ‘o büyük gün’ geldiğinde altı ay önce el ele göz göze olduğun sevgilin artık yanında değilse? Onu hatırlatmasın diye arkadaşlarla bile irtibatı kesmişsen, sende kalan eşyalarını sırf hatıralar canını yakmasın diye yok etmişsen? Ve aradan aylar geçtikten sonra elinde, üzerinde senin ve onun adının yazdığı iki kişilik uçak ve otel rezervasyonun yanı sıra bir de anılarla baş başa kala kaldıysan…
Hiiiç merak etmeyin. Tam da bu konuya uygun bir mail daha aldım hafta içi. Tatilsepeti.com sitesi sevgilisinden ayrıldığı için tatilini iptal edenler yararına bir uygulama başlatmış.

Yazının Devamını Oku

‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’ nasıl ‘Böyle de Geçer Zaman’ oldu

Çaba Derneği’nin ‘Çaba Gala’ adlı oyunu tüm haftaya damgasını vurdu. Herkes sahneye çıkan ünlü isimleri konuştu da kimse neden bir tek ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’ dizisinin adının değiştiğini sormadı.

Geçen pazartesi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda Muhteşem bir ‘çaba’ vardı.
Çaba Derneği’nin Ayvansaray Çocuk ve Gençlik Merkezi Müdürlüğü binası yapımı için iş, sanat medya ve cemiyet hayatının birbirinden değerli isimlerini bir araya getirerek sahneye çıkardığı gecede bir müzikli gösteri izledik.
Türkan Sabancı’dan Ali Ağaoğlu’na, Abdürrahim Albayrak’tan Birgül Dereli’ye, Murat Yalçıntaş’tan Cihan Kamer’e, Ertuğrul Özkök’ten Savaş Özbey’e yok yoktu sahnede…
Baktım başa çıkamıyorum, kim hangi oyunda karıştırıyorum, oyun öncesi dağıtılan tanıtım kartlarına göz atayım dedim.
Her oyunun ismi doğru. Bir tek ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’ olmuş ‘Böyle de Geçer Zaman’… Sahnede doğrusu kullanılsa da elimdeki tanıtım kartında isimler de farklı. Ali Kaptan yerine Serdar Kaptan, Caroline yerine Josephine var…
 Bu yanlışlığın sebebini derneğin başkanı Özlem Cankurtaran’a sordum. “Yanlışlık yok” dedi Özlem Hanım. Meğer ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin senaristi Coşkun Irmak izin vermemiş; “Bu benim gerçek hikâyem, veremem” demiş. Özlem Hanım dil dökmüş, derneğin yararına kısacık bir parodi olduğunu söylemiş ama Nuh demiş peygamber dememiş Irmak. “Madem hikâyesi mahrem nasıl TV dizisi olarak izliyoruz o zaman” diye sordum… Özlem Hanım, “Şaşkınım. Hiç böyle bir yaklaşım beklemiyordum. Üstelik provalara başlamıştık. Mecburen adını değiştirip kullandık ama tabii oyuncularımız dizideki karakter isimlerini ezberlediği için sahnede karışıklık oldu” dedi.
Çorbaya tuz atmak istemeyenler de olabilir bu hayatta değil mi, zaman öyle de böyle de geçiyor zaten, ne fark eder ki…

KOSTÜMLER DE SATILIK

Yazının Devamını Oku

Atam izindeyiz

Düşündüm taşındım, ne yazarsam yazayım birini küstüreceğim kesin. İyisi mi ben bir slogan atıp kaçayım.

Atatürk’ün o çok meşhur el yazısı bilgisayar fontu oldu. Fikrin mucidi, işadamı Murat Özbalcı yıllardır yapmak istediği bu uygulamayı geçen 23 Nisan’da hayata geçirdi. Şimdi isteyenler Atatürk’ün el yazısını Özbalcı’nın şirketinin ticari web sayfası  ‘www.artikeldeko.com.tr/atafont adresinden ücretsiz indirebiliyor.
Murat Bey bu uygulama için önce kendi firmasının yazılım uzmanlarıyla çalışmış ama sonuç istediği gibi olmamış. O da bir Amerikan firmasından profesyonel destek almış.
Bu işin kendisine maliyetinin ne olduğunu açıklamıyor, rakam telaffuz etmenin doğru olmadığını düşünüyor. Aslında  Atatürk’ün el yazısını indirmek isteyenler şirketinin web sayfasına girmek durumunda kaldığı için bir anlamda şirketinin tanıtımına da katkıda bulunuyor.  

NE YAZSAM DERT OLACAK

Ben bu satırları yazarken Murat Bey’in söylediğine göre, yaklaşık 60 bin kişi bu yazılımı bilgisayarına indirmişti.
Bilgisayarında ‘Atatürk’ün elyazısı’ olanların ekrana ilk olarak ne yazdığını çok merak ettim.
Örneğin Murat Bey, Atatürk’ün el yazısıyla ilk olarak ‘Ey Türk Gençliği’ yazmış. Acaba ben ne yazayım diye uzun uzun düşündüm.

Yazının Devamını Oku

Hayat daha ahlaksız

Diziler ahlaksızlığa özendiriyormuş! Son haftanın gazetelerine bakın, o haberlerin hiçbiri bir dizi senaryosu değil.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç katıldığı bir toplantıda, “Dizilerde karşı cinsler arasındaki ilişkiler ve ensest ilişkiler toplumun tahammül sınırlarını zorluyor, ciddi eleştiriler alıyor” dedi. Aklıma geçen hafta Mahir Günşiray’ın bizim ekipten Hakan Gence’ye verdiği röportaj geldi. ıffet dizisinde ‘Ali ıhsan’ karakterini canlandıran Günşiray, diziden ayrılmaya karar vermiş sebebini de eşinin tecavüzcüsüyle kızını, rol gereği de olsa evlendirmiş olmaktan duyduğu rahatsızlığa bağlamıştı.
ıçten içe hak verdim Arınç’a ve düşündüm, ‘Asmalı Konak’tan ‘Yaprak Dökümü’ne ‘Aşk-ı Memnu’dan ‘ıffet’e ve hatta ‘Fatmagül’ün Suçu Ne’ye kadar çok seyredilen diziler de tecavüz, dayak, aldatma gırla… Bunları seyrede seyrede normalleştiriyor muyuz artık?
Fikirlerine her zaman çok değer verdiğim Gani Müjde’ye dedim ki, “Doğru söylüyor galiba Arınç; bu ahlaksızlıkların legalleşmesinde dizilerin etkisi var değil mi?”
Müjde her zaman olduğu gibi farklı bir pencere açtı bana: “Entrikayla ahlaksızlığı hele hele ensesti birbirine karıştırma” dedi ve ekledi: “Dizilerde ensest yok. Olursa cezası çok ağır olmalı zaten. Dizilerde gördüğün entrika. Üç çocuklu mutlu bir ailenin sıradan hikayesini dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse izlemez, unutma.”
Telefonu kapatmadan önce de işte bu yazıya başlık olacak cümleyi sarf etti: “Hayat dizilerden çok daha ahlaksız…”
Tokat’ta 19 ve 16 yaşlarındaki kızlarıyla ensest ilişki kuran anne baba gibi…
Ayşe Hanım’ın ayrı yaşadığı eşi tarafından üstelik de 8 yaşındaki kızının gözü önünde ‘devlet koruyamadığı için’ öldürülmesi gibi.

Yazının Devamını Oku

Başkan’ın canı iki kere yanıyor

Filyos Köprüsü çöktü, 15 kişi suya gömüldü. Cenazelere katılan Çaycuma Belediye Başkanı Mithat Gülşen tepki gördü; gözyaşları içinde uzaklaştı ve aklım onda kaldı. Çünkü suya gömülenler arasında kendi babası ve yeğeni de vardı

Zonguldak Çaycuma’da çöken Filyos Köprüsü’nde ölenlerin altısının cenazesine ulaşıldı ama aralarında Belediye Başkanı Mithat Gülşen’in babası ve yeğeninin de bulunduğu dokuz kişinin cesedi ben bu yazıyı yazarken hâlâ kayıptı.
Cenazeler kaldırılmaya başlandığından beri aklım fikrim Çaycuma Belediye Başkanı Mithat Gülşen’de. Cenazelerden birinde Başkan’a, “Hangi yüzle geldiniz” diyen bir vatandaşın karşısında Başkan gözyaşlarını tutamamış ve “Benim de içim yanıyor” diyebilmişti sadece. O görüntüleri izleyince benim de canım yandı. Kendisini arayıp sabır diledim ve sordum: “Sizin bir ihmaliniz var mıydı bu faciada?”
Buraya uzun uzun yazmayacağım ama ilçenin iki dönemdir belediye başkanı Gülşen, yaptığı köprü tamiratı başvurularını, aynı köprünün paralelinde yapılan ikinci köprü için kaç yıl uğraştığını günüyle, saatiyle anlattı. Neticede belediye değil, karayollarının sorumluluğunda bu tür yapım ve tamiratlar.

BABAM TARİH OLDU

Sonra esas merak ettiğim konuya geldim: “Siz nasılsınız?”
İyi değildi ve bu duyguyu kelimelere dökmekte zorlandı. Sadece ailede en metanetli kişinin kendisinin olduğunu söyleyebildi. Facia yaşandıktan dakikalar sonra gittiği köprüde öğrenmiş düşen minibüsün kendi köylerinin şehir merkezi servisi olduğunu. İçine bir kurt düşmüş. Babasını aratmış her yerde, bulamamış. Son bir umut babasının yanındaki yeğeninin cep telefonunu çevirmiş; kapalı çıkmış. Yine de makam otomobilini köye göndermiş eve, babasına baksın diye ama ev boşmuş. O zaman anlamış babasının ve yeğeninin de o sulara gömüldüğünü.
79 yaşındaki babası Kemal Bey çok sevilen biriymiş etrafında. Tarihe çok meraklıymış. Hep tarihi hikayeler anlatırmış etrafına. “Tek avuntum bu” dedi Başkan, “Tarihe bu kadar meraklı bir insan, tarihi bir köprüde tarihe geçecek bir olayla hayatını kaybetti. Benim tarihi babam şimdi tarih oldu...”

Yazının Devamını Oku

Kevin Spacey Havuçlu Anne’ye bayıldı

Amerikalı ünlü aktör Kevin Spacey geçen şubat ayında Türkiye’den iki oyuncuyu New York’a davet etti ve onlarla bir hafta geçirdi. Bu oyunculardan biri de ‘Havuçlu Anne’ tiplemesiyle herkesi kahkahaya boğan Büşra Pekin’di.

Büşra Pekin’i BKM Mutfak’ta ‘Havuçlu Anne’ tiplemesiyle tanıdık. Ardından ‘Kutsal Damacana’, ‘Sınıf’, ‘Çok Film Hareketler Bunlar’ gibi çeşitli filmlerde rol aldı, ‘Neşeli Hayat’ filmiyle de SİYAD En İyi Yardımcı Kadın Ödülü’nün sahibi oldu.
Pekin sessiz sedasız New York’a gitti. Neden mi? Çünkü Kevin Spacey çağırdı!
Geçen yıl İstanbul’a gelmişti Kevin Spacey, III. Richard’ı sahnelemek üzere. Ardından da Kevin Spacey Vakfı bünyesinde atölye çalışmasına katılmak için, başvuranlar arasından 15 oyuncu seçmişti. Bu atölye çalışmasına katılanlardan biri de Büşra Pekin’di.
Türkiye’den sadece iki oyuncu, Onur Özaydın ve Büşra Pekin, geçen şubat ayında Kevin Spacey tarafından New York’a davet edildi.
Spacey workshop yaptığı yedi ülkeden seçtiği toplam 16 oyuncuyla sahneye çıktı ve Shakespeare çalıştı.
Bu seyahati duyunca Pekin’i aradım. Kapalı bir grup çalışması olduğunu ve duyulmasını pek istemediğini söyledi genç oyuncu. Yine de öğrendim ki, oyunculuğuna çok büyük katkısı olmuş bu deneyimin. Üstelik devamı da gelecekmiş.

O film artık çekilmeyecek

Yıllardır Hollywood yapımlı bir Atatürk filmi çekileceği konuşulur. Marlon Brando, John Wayne, Yul Brynner, Kirk Douglas, Burt Lancaster ve Robert De Niro’ya kadar (ki pek çoğu artık yaşamıyor) kimlerin adı geçmedi ki bugüne kadar Atatürk rolü için...

Yazının Devamını Oku

Dostum sen bana ne yaptın

Üniversite giriş sınavında en yakın arkadaşı tarafından kayıt bilgileri değiştirilen Sedat Toygar ile konuştum. Onun da bu olaydan çıkardığı bir ders var...

Geçen haftanın en çok konuşulan haberlerinden biri üniversite sınavına girmek için Kastamonu’dan Hakkari’ye giden Sedat Toygar’ın yediği dost kazığıydı.
İlkokuldan beri ayrılmaz ikili olan Sedat Toygar ve İsmail Kaya, sınav için başvuru harçlarını da bankaya birlikte yatırmıştı. Bu sırada arkadaşının TC kimlik numarasını öğrenen Kaya, birlikte okudukları Tosya Ticaret Lisesi’ne gitmiş, arkadaşı için yeni bir şifre istemiş, o şifreyle de arkadaşının kişisel bilgilerini değiştirmişti.
Sonuç: Sedat Toygar sınava girmek için Kastamonu’dan Hakkari’ye gitmek zorunda kaldı ve en yakın arkadaşıyla ilgili de savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Gelelim olayın diğer cephesine. Kaya bunu neden yaptı?
Önce, “Arkadaşım üniversiteyi kazanırsa ayrılacaktık, kazansın istemedim” dedi, sonra da “1 Nisan şakası yaptım, o da bana kızgın değil hatta onu Hakkari’ye ben yolcu ettim...”
Sedat Toygar’ı aradım. Hala burnundan soluyor. “Yok” dedi, “Affeder miyim, affetmem onu. Evet, yola çıkacağım gün evimize geldi, benden özür diledi ama affetmedim. Hakkında dava açılmasını bekliyorum. Hakkari’den dönüş yolunda söylediler ‘Şaka yaptım’ dediğini ve arayıp, ‘Sen ne biçim adamsın’ diye hesap sordum.”

AİLELER DE ŞAŞKIN

Siz bu kadar yakın arkadaşsanız, aileler de tanışıyordur. Onlar bir şey dedi mi?

Yazının Devamını Oku

Kimse engel olamayacak dedi ve dediğini da yaptı

19 yaşındaki Dila Kunt’un ani ölümüyle kapanan ‘Kuşhan Konaklama Tesisleri’ 14 Nisan’da kapılarını açıyor.

Muzaffer Kuşhan, Polonezköy’deki zayıflama kliniğinde hayatını kaybeden Dila Kunt’un (19) ardından kapatılan kliniğini dört yıl sonra yeniden açıyor.
Daha önce yazmıştım, ortadan kaybolduğu dönemde Dubrovnik’te görüşmeler yapmış ve orada bir otelin içinde klinik açmaya çalışmıştı, olmadı.
Kunt Ailesi’nin kendisine açtığı maddi ve manevi tazminat davaları sürerken, ilk karar İstanbul Tabipler Odası’ndan gelmiş, Kuşhan 15 gün meslekten uzaklaştırma ve 1564 lira para cezasına çarptırılmıştı.
Aynı dönem bir gazeteye verdiği röportajda, “Tekrar klinik açacak mısınız?” sorusunu, “Tabii ki döneceğim ve işimi yapacağım. Kimse de engel olamayacak” diye yanıtlamış ve bu ölümün kimseyi etkilemediğini, tüm müşterilerinin kliniğin yeniden açılmasını dört gözle beklediğini söylemişti.
Bunun üzerine gazeteci sormuştu: “Vicdanınız rahat mı?”
Yanıt hayli soğukkanlıydı: “Benim vicdanım o kadar rahat ki, aklınız hayaliniz durur.”
Evet, aklımız hayalimiz duracak çünkü ‘Kuşhan Konaklama Tesisleri’ adını verdiği zayıflama kampını 14 Nisan’da yeniden açıyor. Bunu da ‘Beni dört gözle bekliyorlar’ dediği kilolu müşterilerine SMS mesajıyla duyurdu.

Pabucun damdaysa işin bitti

Yazının Devamını Oku

Mülteci kampından bana 3.8 milyar dolarlık piyango çıktı

Geçenlerde Anisa Jackson Abasi Saitoti’den bir mail aldım. Burkina Faso’da bir mülteci kampından yazıyor. Babasından kalan 3.8 milyon doları alıp benim yanıma gelmek istiyor. Film gibi de bir hayat hikayesi var...

Son haftalarda mail kutuma, Google’dan yapılmış yarım yamalak Türkçe çevirisiyle birlikte tuhaf mesajlar düşmeye başladı. Özetle, bir genç kız yaşadığı mülteci kampında başına gelenleri acılar içinde anlatıyor. Ailesini öldürenleri gördüğünü ve bu yüzden katillerin peşinde olduğunu, hatta üvey annesinin de kendini öldürteceğini söylüyor. Bir film senaryosunu aratmayacak bütün bu hikayenin ardından esas konuya geliyor ve babasından kendisine kalan 3.8 milyon dolarlık mirastan bahsediyor. Bu mirası alabilmesi için benim yanıma gelmesi gerekiyormuş ama öncesinde benimle konuşabilmek için telefon numarama ihtiyacı varmış. Kamptan beni arayacak zaar...
Ayrıca bana iyi bir dost olacağını ve sadık kalacağını da anlatıyor. Konu, mirasın fonda olmasına kadar geliyor. Hatta bu paranın yüzde 25’ini bana vermeyi teklif ediyor...
Aynı mail bizim ekipten birkaç kişiye daha geldi.
Sonra bu mail dolandırıcılığını ciddiye alıp internette blogunda yayınlayanlar filan olduğunu da görünce, bir uyarı yapmak ihtiyacı hissettim. Ne de olsa ülkenin ‘Korgeneral’i Nejat Bek bile bu tuzaklardan birine düşmüş, kontör dolandırıcılarına 2 bin 600 lirasını kaptırmıştı. Benim başıma gelmez demeyin, size yollanan her mailin yönlendirdiği linki açmayın; bir yerden durup dururken size bir miras kaldı ya da ödül kazandınız sanmayın...

Aklım nerede kaldı

Ben burada ‘Aklım Sende Kaldı’ diyorum ama Gençtur, macerasever gezginlere başka bir şey soruyor: ‘Aklın Nerede Kaldı?’ Bir fotoğraf yarışması düzenleyen firma, aklınızın kaldığı yerde çektiğiniz fotoğrafı kendilerine göndermenizi istiyor. Böylece sosyal paylaşım sitesi üzerinden yapılacak oylamada en çok beğeni kazanan fotoğrafların sahipleri ödüllendirilecek. Son katılım 10 Nisan. 16 yaşından büyük herkesin katılabileceği yarışmanın şartnamesi www.genctur.com/yarisma adresinde duyuruluyor. Herkesin aklının kaldığı bir yer vardır değil mi?

Bizimkiler doğumumu haber verdi mi

Şirkette masamın üzerinde bir zarf. İçinden çıkan kartın üzerinde bir bebek fotoğrafı, bir de not: “Bebeğimiz Doruk Şenalp 09 Mart 2012’de, saat 09.10’da, ... Hastanesi’nde 4 kg. 100 gr., 50 cm olarak dünyaya geldi. Siz sevdiklerimizle bu haberi paylaşmak istedik.”

Yazının Devamını Oku

Amanın da kızım ne güzel çalarmış

18 yaşından küçüksen eğer atış serbest! Pardon ‘çalış’ diyecektim.

Geçen hafta bizim ekipten Ceren Arseven alışveriş yapmak için akşamüstü saatlerinde çok bilinen bir marketin Cihangir şubesine gidiyor. Domates, patates derdine düşmüşken Ceren, başlarını tuhaf bir biçimde örtmüş olan iki genç kız bitiyor yanında. Kızların abartılı hareketlerinden rahatsız olup reyon değiştiriyor; tam o anda cep telefonunun da el değiştirdiğinden habersiz...
Marketten çıkıp taksiye binen Ceren, telefonunun kendisinde olmadığını fark edip geri dönüyor ve güvenlik kamerası kaydı izleniyor. Kızların, sihirbazlara taş çıkartacak bir el çabukluğuyla telefonu çantadan aldıkları görülüyor. Anında güven timleri çağrılıyor ve hırsızlık olayı tutanaklara geçiyor.
Yani Ceren de market çalışanları da polisler de üstlerine düşeni yapıyor.
Aradan üç gün geçiyor ve kızlardan biri bir başka hırsızlık olayında yakayı ele veriyor. Ceren’e de telefon geliyor, “Gelin teşhis edin” diye.
Ceren apar topar Beyoğlu Polis Merkezi’ne gidiyor. Giderken de, “Şeytana uymuştur... Kim bilir ne kadar üzgündür, pişmandır, ailesine durumu nasıl açıklar” filan diye hayıflanıyor. Bir genç kızın gururunu kırmamak için yüzleşmekten çekinen Ceren, karakola gidince kızla değil ama gördüğü durumla yüzleşmekte zorlanıyor.
16 yaşındaki E. A., bırak utanmayı, pişmanlığı, büyük bir rahatlık içinde, gülüyor, etrafıyla şakalaşıyor ve hatta polislere, “Hadi ya, gideyim ben artık. Yarın okulda iki sınavım var” diyerek mavra yapıyor. 

OTOMOBİLİ BİLE SON MODEL

Sonra ailesi geliyor karakola, kızlarını almaya.

Yazının Devamını Oku