İdare edemem anne! İdare edemem

KÜÇÜKLÜKTEN beri hepimize bunu öğrettiler: İdare et! Elindekiyle yetinmesini bil.

Bunun toplumsal açıdan bir tek sonucu oldu: Düşük standartların ülkesi haline geldik.

Kişisel yaşamlarımızda da benzeri bir sonucu oldu, elimizdekiyle idare etmeye çalışırken ulaşabileceğimiz çok daha büyük mutlulukları hayal dahi edemez hale geldik.

Arada bir içimizde başını kaldırmaya niyetlenenlere de hep birlikte parmaklarımızı uzattık: İdare et!

Geçen gün youtube.com’da bir video izledim.

Eğer internete bağlanma olanağınız varsa, tavsiye ederim bu videoyu bir kez de olsa izleyin.

Siteye girdikten sonra arama yapılan kutuya "idare edemem anne" yazın ve karşınıza çıkacak yeni sayfada en üstteki iki videodan birini tıklayın.

Orada karşınıza beş-altı yaşlarında küçük bir çocuk çıkacak. Adı Yaman. Ömrü uzun olsun, adını inkár eden bir çocuk da değil.

Videoda Yaman’ın elinde bir çubuklu şeker var. Çocukluğumuzda "horoz şekeri" derdik, onun kalp şeklinde olanı.

Fonda annesinin sesi duyuluyor: "Hayır Yaman! Aç yatacaksın. O şekerle idare edersin artık."

Yaman’
ı "küçük kahramanım ve rol modelim" haline getiren an bundan sonra başlıyor.

Ellerini ve gözlerini açıp öyle bir "idare edemem anne, idare edemem" diye feryat ediyor ki, görmeyene anlatabilmem çok zor.

O videoyu günde birkaç kez izlediğim oluyor.

"İdare etmem gereken" bir durumla karşılaştığımda ya da bana birisi "idare et, elindekiyle yetin" dediğinde Yaman gibi bağırmak istiyorum: İdare edemem!

İdare etmenin alternatif maliyetinin daha iyi bir yaşam olduğunu bilecek yaşa geldim çünkü.

Öykü ne kadar doğru bilmiyorum, büyük olasılıkla sonradan uydurulmuş bir şey olmalı.

Düşman kuşatması altındaki bir kalenin komutanı her gün Saray’a bir mektup gönderip, takviye kuvvet istiyor ve aynı yanıtı alıyormuş: "İdare-i maslahat ediniz!"

Sonunda kale düşmüş, komutanın son mektubunda şöyle yazılıymış: "İdare gitti, maslahat elde kaldı!"

Yaşamımın böyle sonuçlanmasını istemiyorum. Hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerken görmek istediğim şey, kaçırdığım fırsatlar, ıskaladığım mutluluklar olsun istemiyorum çünkü.

Kendi yaşamımın idaresini elime almak ve artık başkalarını değil, kendimi "idare etmek" istiyorum!

Vatandaş belediyeden çok memnun

KALDER’in Türkiye Müşteri Memnuniyeti Endeksi, bu yıl vatandaşların yerel yönetimlerden memnuniyetlerinin arttığını ortaya koymuş.

Doğrusunu isterseniz hiç şaşırmadım bu sonuca.

Bir kere ülkemizin bütün kentleri artık dünyaya parmak ısırtacak durumda!

Sokaklar dersen, bal dök yala. Bütün musluklardan Hamidiye suyu akıyor, bu nedenle şişelenmiş su satanların tümü iflas etti.

Trafik şahane, yollar geliş-gidiş hep açık. Kimse oto park sıkıntısı çekmiyor. Metrolar vızır vızır işliyor.

Kent merkezlerinde yemyeşil parklarda çocuklar mutluluk içinde koşuyor. Mahalle aralarında bile spor alanları var, yepyeni bir sporcu kuşak yetişiyor!

Lokantalar denetleniyor, ekmek gramajları kusursuz. Zabıta, hileli mal satanlara göz açtırmıyor.

Zor durumdaki yaşlılar için huzur evleri açılmış ki hepsi beş yıldızlı. Sokaklarda kimsesiz çocuk yok, hepsi muazzam yurtlarda kalıyor, eğitim görüyor.

Böyle bir ülkede vatandaş, yerel yönetimlerden mutlu olmasın da ne yapsın?

Ya da ikinci bir olasılık var: Vatandaş; araştırmacılarla kafa buluyor!

Reality show merakı

BAŞBAKAN Recep Tayip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt arasında bazı görüş ayrılıklarının olduğu sıkça konuşuluyor.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, buna bulduğu çözüm ise şu: Televizyona çıkıp tartışsınlar!

Dünyanın başka bir yerinde bir siyasetçinin aklına böyle bir şey gelse ve söylese, hadi en kibar şekilde söyleyeyim, çok yadırganacak bir öneri bu.

Kamu yöneticilerimiz için bir tür "Biri bizi gözetliyor" programı yapma teklifi sanki.

Başbakan’ın, bakanlar kurulu üyelerinin, komutanların ve müsteşarların günlerini geçirecekleri bir BBG evi fikri reyting açısından belki iyi olur ama böyle devlet yönetilir mi?

Bir üstün, astı ile arasındaki görüş farklılıklarını kamuoyunun önünde tartışması nerede görülmüş ki?

Üstelik bizim Anayasamız böyle bir durum için gerekli mekanizmayı da kurmuş durumda.

Milli Güvenlik Kurulu bunun için var.

Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında fikir ayrılıkları varsa, onun tartışılıp, çözümünün bulunacağı yer orası, televizyon kameralarının önü değil.
Yazarın Tüm Yazıları