Can Yücel’in sokağında “Alla Turca”

BİRKAÇ hafta önce, “konuya ‘Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?’ tavrıyla yaklaşınca, biraz da ‘Nihavend’ sayılır İzmir” demiş ve eklemiştim:

“Ben ‘unutulmuş zamanların musikisi’ni özlüyorum. Bir nefes alaturkaya muhtaç haldeyiz. Ama 3 vakte kadar iyi haberlerim olacak...”  İş “telve dedikodusu”ndan çıktığına göre, artık sizlerle paylaşabilirim. Biz de farkındaydık, Attila İlhan’ın “...olmuyor neyleyim / olmuyor velinimetim efendim / olmuyor yirminci asırda / tarz-ı kadîm üzre gazeller söylemek...” dokundurmasının üstünden, (fazladan) bir asır daha geçtiğinin. Ama Şair’in “...Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra / Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara / Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız / O mahûr beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız...” dizeleri de cesaret veriyordu insana.

Hattâ heyecanımız bununla da kalmıyordu. Çünkü Can Yücel de, “Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına / Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban / Her mendakkadukkada bir dokuz doğuran... / Kuşkonmaz sütüyle emziriyor geceyi / Ve zifirî yıldızlar ürüyor eski samanyollarından..” diyordu; “Cenneşanuhu”da...

O samanyolları ki, Alsancak’tan ve tabii Can Yücel sokaktan da görünür; yolumuzu yine Atila İlhan’dan bir “İncesaz şiiri”ne çeviriyordu: -Telli havuzlarda haziran gecesini titreten ziller ve çılgınlığımızı belirleyen delimsirek bir santûrdan sonra- nihayet, “kötümser bir mutluluktur eski tutkuların gülüşündeki / karanlık çığlıklara benzer tavûsların ötüşündeki / kimbilir hangi iklimdedir hangi kadındır düşündeki / anlaşılmaz öyle saydam bir ışığa bürünmüştür ki / nihâvent mi ışıldar içimdeki yoksa samanyolu mu?”

Kim bilir, belki de böyle bir geceyi kastediyordu Can Yücel, “Ağlıyorsam gözyaşım iki gözüme dursun / Vermişim ben canımı al-uzun bir havaya...” derken. Ama Usta’nın, “Deniz ki Güler’le Güzelbahçe’deydik / Patladı Eşek İmbatı / Bu poyraz lekesi, bu liken / Dönünce dehşet lodosa / Huu dedim, huhuu / Secdeyettim laciverdiye” dediği deniz, körfezden başka türlü görünmüş olmalı ki Attila İlhan, “Karantinalı Despina”sında, “Gemi sinyallerinin gece bahçelere yansıması”ndan, “havuzda samanyolunun hisarbuselik şarkısı”ndan dem vuruyordu. Ve Şair’de gece, “Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının / Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın” tadında devam ediyordu. Baktık ki Melih Cevdet de, “Çık benim şair tabiatım, çık orta yere / Fakir güzelinden söyle / Hasret ateşinden çal / Çal, söyle benim derdimi sevdalı sesinle. / Hep bilinen şarkılar gibi olsun / Hani, dil-i biçareden / Sun da içsin yar elinden / Yani bilinen şarkılardan olsun. / Yeni sözler arama nafile / Derdim yeni olsa anlarım / Gel, hazırından söyle bu akşam / Üzme yetişir, üzme firakınla harabım. / Sonunda ah çekeriz derinden / Kim anlayacak sahiden olduğunu / Sen söyle yalnız / Zülfündedir baht-ı siyahım bestesini Dede’den” diye ısrar etmekte... “Can Baba’nın aslına sadık kalmadığı ve kendi deyişiyle ‘Türkçe söylediği’ Shakespeare çevirilerinden bile ilham aldık” diye yemin etsek, inanın başımız ağrımaz. Hamlet’teki “to be or not to be” cümlesini, “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” diye  türkçeleştirmeseydi; biz ne yapalım?

İşte bu dizeleri okuya okuya karar verdik; “en son yirminci asırda”, eski İzmir evlerinin cumbalarından ve yalı pencerelerinden yükselen unutulmuş sesleri meraklısına hatırlatmaya. Nerede mi? İzmir’de, genetiği bu anımsamaya en uygun olan MİKO’da; Alsancak’tayız... Bundan böyle her salı akşamı, “piyanonun tuşlarında bendeniz, alaturkaya bir nefes vermeyi” deneyeceğim. 31 Ocak’ta, “Bir Nihavend Jüliet” ile başlayacak gibiyiz. Yani demem o ki, “Kordonboyu seyrine düştüğünüzde, bir münasip zamanda...” bekliyoruz efendim.

X

4 yıl sonra gelen cevap!

22 Nisan 2016’da, bu köşede, “Kaybolan Marşımı Geri İstiyorum...” başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Önce yazıya dönelim:Hatırlayabildiğim kadarıyla, şöyleydi sözleri:

 

Bugün 23 Nisan, bayramı hepimizin (2)
Geçti o kara günler, açıyor pembe güller
Ağaçların altında şarkı söyler bülbüller...
Coşkun bir kanımız var, ünlü tarihimiz var (2)
İleri arkadaşlar Atamızın sesi var
Cumhuriyet uğrunda büyük bir andımız var...

İlkokulda okuduğum 60’lı yılların başlarında, benim kuşağım, “nihâvend bir şarkıyı çağrıştıran bu marşı” söylerdi.

Yazının Devamını Oku

Sarı – kırmızı yol

“Eve dönüyoruz!” diyor, Göztepe’nin web sitesinde...

 

Döneceğiz, ama hangi yoldan?
Maç günleri, 30 bin kişilik “Gürsel Aksel Stadı”nın yakın, uzak çevresinde trafiğin ve hattâ yaşamın kilitleneceği konusunda kimsenin kuşkusu yok...
Kentin içinde kalmış (ve 500 kapasiteli katlı yeraltı otoparkı, kafeleri, Göztepe Müzesi, halkın kullanımına açık spor tesisleri, eğlence merkezleri, yürüyüş ve etkinlik alanlarını da barındıran) böyle bir “spor ve yaşam merkezi”nin, Türkiye koşullarında kördüğüme sebep olması yadırganmayabilir.
Oysa yadırganmalı... Dahası, bu dezavantajın bir fırsata dönüştürülebileceği üstünde yoğunlaşılmalı.

Web sitesinde, stadın drone ile havadan çekilmiş görüntüleri de paylaşılmış; boşken bile çok etkileyici. Aslında, geçen hafta AASSM’deki konserden dönerken, tıkanmış sokak aralarında başlayan “aldı beni bir düşünce” halleri, bu görüntüler ile çiçeklendi sayılır. Bundan sonrası, biraz da bir Martin Luther King deyişi: “Bir hayalim var...”

Diyorum ki, maç günleri, stadın etrafındaki yollar, araç giriş-çıkışına kapatılsa.

Yazının Devamını Oku

“El Etek Öpmekle Dudak Aşınmaz Bayramı...”

 Gazi'nin Nutuk'ta paylaştığı cümleler içinde,kuşkusuz en önemlilerinden biridir;“Efendiler, yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz  ! (dedim)”

 

 

Yani, 29 Ekim’e anlam katan,

aslında 28 Ekim iradesi ve kararlılığıdır.

Belki bu sebepledir;

Cumhuriyet Bayramı’nın

28 Ekim saat 13:00’ten itibaren başlatılıyor olması...

Belki de, tesadüfün ötesinde, (Resmî Gazete eliyle)

Yazının Devamını Oku

İnsan Kaynaklarında “Arz” Fazlası...

“İnsan Kaynakları”na,

 

bu kadar sene emek vermiş biri olarak;

şöyle bir bakıyorum da,

sağıma soluma.

Cennet gibi bir memlekette yaşıyoruz !

İnsan Kaynaklarında, ciddî bir “arz” fazlası var;

Üstelik bu doygunluk, işşizliğe de sebep olmuyor.

Aksine, herkesin “en az birkaç mesleği” bulunduğu gibi

Yazının Devamını Oku

İzmir Trafiğinde Çağrışımlar...

“Köpekler sahiplerine benzer” diye bir lâf vardır.

 

Gerçekten de bu yakıştırmayı azıcık ciddiye alır ve dikkatlice bakarsanız, şaşırtıcı benzerlikler yakalayabilirsiniz. Önce fiziki benzerlikler gözünüze çarpar: Tavırları birbirine benzer, duruşları, oturuşları, bekleyişleri, yüz hatları... Sonra ayrıntıları fark edersiniz: Sesleri, bakışları, istekleri, kaprisleri, huyları, suları... Sevdiğiniz insanların köpekleri ile olan benzerliklerinde genellikle iyi ve olumlu çizgiler öne çıkar: Hallerinde bir asalet vardır; söze gelirler, sadıktırlar, vefalıdırlar... Pek sevmediklerinize ise biraz biraz hoş olmayan etiketler yapıştırırsınız: Kavgacıdır; hain hain bakmaktadır, olur olmaz her şeye bağırır çağırır, tembeldir bazen, uyuşuktur, pistir, pisboğazdır!

 

Çok da yeni olmayan benzer bir mukayese,

başka bir ikiliyi büyüteç alır: “Otomobiller sahiplerine benzer...”

Eh, az çok bu zorlama da zaman zaman yerine oturur: Renk tercihlerinin sahibi konusunda fikir verdiği söylenir evvelâ... Arabanın boyu bosu, yüksekliği alçaklığı, klâsik ya da spor çizgiler taşıması, yeniliği eskiliği, motor gücü, silindir adedi hemen ardından akla gelir. Üstü açık olanlar, saçı dökülmüş beylere takılma vesilesidir meselâ... Neticede, boyası, çarpığı, vuruğu kırığı, tamponu tekeri, kornası derken her ayrıntı bir başka benzerliğe çevrilir; gevezelik konusu yapılır.

 

Şimdi bu benzetmeleri biraz çaprazlamaya çalışalım:

Yazının Devamını Oku

Gökovalı’nın Ödülü’ne “Fuzulî” Bir Yorum !

“Söylence”nin “Gökovalı”sı için;  2016’da şöyle dökmüşüm içimi:

 

“Yarım yüzyıllık iletişim deneyimimde öğrendiğim şeylerden biri şu:

-Konuşma dediğin dinleyeni, yazı dediğin okuyanı şaşırtmalı-“ demiş bir “Usta”dan bahsederken,

“kimi şaşırtacak, ne yazabilirim ki ?” diye düşündüm.

 

Aynı yazıda, “hakkında yazılmamış bir şey, söylenmemiş bir söz kalmış mıdır acaba ?”

diye tedirgin olduğumu da saklayamamışım okuyucudan…

Dahası, bu yazı, “söyleten” için kaleme alınmış olmasına rağmen;

Yazının Devamını Oku

EVKA 3’te “Sınav Aracı” Terörü...

 Geçen yıl, yine Eylül ayı başlarında, “Önüm, Arkam, Sağım Solum “Sürücü Adayı” Sobe!” başlığıyla bir yazı yazmıştım.

Millî Eğitim Bakanlığı, “Özel Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu Yönetmeliği“ndeki “Güzergâh” maddesini tartışmaya açmış ve “bence bu yönetmelik eksik ! Acilen şöyle bir madde eklenmeli” diye ironi yapmıştım:

 

“...Direksiyon eğitimi vermek ve sınav yapmak üzere, il/ilçe millî eğitim müdürlüğünce belirlenerek ilgili mevzuatı doğrultusunda gerekli izinlerin alınmış olduğu alan ve yollar, bir kez belirlendikten sonra, bir daha hiç gözden geçirilmemeli... Bu sınavlar, sonsuza kadar, hep aynı parkurda yapılmalı... / ...Yıllarca aynı parkurda yapılmalı ki, ‘eğitim ve sınav araçları’, günün her saatinde bu parkurda seyir halinde bulunabilsinler, cirit atsınlar, bir süre sonra bu semtte yaşayan insanlar-sürücüler, evlerine, işlerine, okullara, hastanelere vs. giderken, araç kullanamaz hale gelsinler; sürücü adayları, arka arkaya, ‘tırtıl ailesi’ görünümünde, akan trafiği yavaşlatacak ve bir süre sonra da tehlikeye düşürebilecek bir yoğunluk oluşturabilsin... / ...Bu, sosyal ihtiyacın giderilmesinden doğan kaos, güvenlik açığı ve eziyet, hep aynı mahallede yaşansın. ‘Kaderde, tasada, kıvançta ortak’ olanlar arasında makul süreler (seneler) halinde paylaştırılmasın...”

 

Eylül ayının sonlarında ise, “Ört Üstümü Öleyim...” başlıklı yazıda, “ironiden mizah ve hiciv”e terfi ederek”, “...pazartesi yazısına bir dönüş oldu; bir dönüş oldu, anlatamam...” cümlesiyle dozu arttırmış, “Millî Eğitim Bakanlığı, İl Millî Eğitim Müdürlüğü, İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü, İl Trafik Müdürlüğü, İlçe Trafik Müdürlüğü, İzmir Valiliği, Bornova Kaymakamlığı, Bornova Belediye Başkanlığı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İzmir Ticaret Odası, İzmir Şoförler Odası, İzmir Minibüsçüler Odası, İzmir Taksiler Odası, İzmir Otobüs ve Servis Araçları Odası, İzmir Otobüsçüler ve Umum Servis Araçları Esnaf Odası, İzmir Sürücü Kursları ve Eğitimcileri Derneği, Özel Sürücü Kursları Konfederasyonu, EVKA 3 Muhtarlığı, Ege Özel Okullar Derneği ve necip yerel medya...  (ve daha adını sayamadığım) onlarca, yüzlerce kurum ve kuruluştan, telefon, mail, faks, telgraf, teleks, SMS, WhatsApp, Linkedin, Facebook, Instagram vs. aracılığıyla geri-bildirimler geldi; gösterdikleri ilgi ve duyarlılıktan gözlerim yaşardı...” tekerlemesiyle, alay etmeye varmadan, bir tık öncesinde direkten dönmüştüm.

 

Üzerinden tam 1 yıl geçti. (Yazıyla bir yıl...)

Bu bir yılda kimsenin kılı kıpırdamadığı gibi,

Yazının Devamını Oku

TRT’de Opera’nın “Devre Arası”

Efendim, “Necip Türk Medyası”, şöyle görmüş geceyive şöyle vermiş haberi (Kaynak: TRT Haber):

 

 

“...Aida Operası TRT 2'den canlı yayınla sanatseverlerle buluştu.

2 bin yıllık tarihi Aspendos Antik Tiyatrosu'nda sahnelenen Aida Operası ile

Türk televizyon tarihinde bir ilke imza atıldı... /

 

...Zengin içerikleriyle Türk televizyonuna yeni bir soluk getiren TRT 2,

(ki 1986 yılında yayına başlamıştı; soluğunu yeni hissedenlere selam olsun...)

Yazının Devamını Oku

Hasan Tahsin Senfonisi...

Bugün 9 Eylül !

 

“9 Eylül” denildiğinde, ne anlaşılması gerektiğini,

“Sen ‘9 Eylül’ dersin iki kelime...” diye başlayan şiirinde,

“yazgı” sözcüğüne düğümler, Halûk Işık.

 

O hesap; İzmir’in kurtuluşunun, aslında,

9 Eylül’de değil de,

“ilk kurşun”

Yazının Devamını Oku

Urla’nın “farkındalık” koşusu...

Birkaç hafta önce,Urla Belediye BAŞKANI İ. Burak Oğuz imzalı bir davetten bahsetmiş;

 

 

“...güzel beldenin,

‘butik mekânları’ndan ‘Eski Tamirhâne Binası’na buyur edildiğimizi,

20-21 Ağustos 2019 tarihlerinde,

“eteğinde dökecek taşı olan isimlerin iştirakiyle ve

‘Urla’nın önümüzdeki 5 yıllık dönemdeki vizyonunun şekillenmesi amacıyla,

2 günlük bir ‘Arama Konferansı’  düzenleneceğini,

Yazının Devamını Oku

Yangında ilk kurtarılacak yerel medyaymış meğer!

ELBETTE ki samimi fikrim bu değil!

 


Maksat size yazıyı okutabilmek...
Ama, başlıkta biraz da gerçek payı var.
Kamu vicdanının yakıldığından emin olduğu ormanlarımız yanar-ayak bakın nasıl bir farkındalığa düşürdü bizi, uyanabilirsek eğer.
Bir kent düşünün ki, sıcak gündemi izlemek için televizyonu yok! Radyosu yok! Gazetesi yok! Dergisi yok!
Kaldınız mı kirlenmiş sosyal medyanın eline?

Yazının Devamını Oku

“İzmir ‘PR’ından çelişkili örnekler...”

 Öncelikle belirtmeliyim ki, bendeniz de, “PR” nâm kısaltmayı; “Public Relations”, yani “halkla ilişkiler” yerine, “Personal Relations”, yani “kişisel ilişkiler” şeklinde algılayan, hisseden ve yorumlayanlardanım...

Bu gözlükle bakınca, son aylarda, İzmir’in “ilişkiler” perspektifinde gözüme çarpan birkaç örneği paylaşmak istedim.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi Basın Müdürlüğü’nden, “kişiye özel” gelmeye başladı davetiyeler. Yani, “Sayın Basın Mensubu” sıradanlığından, “Sayın Nihat Demirkol” sıcaklığına terfi ettik. Bunu bir yazılımın becerdiğini bilmek bile, insanın, ekranda kendi adını gördüğündeki tebessümü gölgeleyemiyor. Dahası, Tunç Soyer imzalı geliyor bu mailler.  Örneğin, e-posta kutuma en son düşen davette; “İzmir’in en önemli festivallerinden biri haline gelen, katılım ve ilginin her geçen yıl arttığı Körfez Festivali bu yıl 27-29 Eylül tarihleri arasında yapılacak.  Ana etkinliğinin İzmir Arkas Körfez Yarışı olduğu festival, yelken yarışlarının yanı sıra kürek ve kano müsabakalarına da sahne olacak. Festival programının detaylarını paylaşacağımız basın toplantısında sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyacağım...” diye elini uzatmış sayın Başkan.  (20 Ağustos 2019 – Salı, saat 10:30 / Konak Vapur İskelesi yanı, Gemi İskeleti Heykeli)

 

Bu ayrıntıları önemsiyor olmam size garip gelmesin ! Köpürtülebilecek gündemleri, küçük özenlere çeviremeyenler de var. Onu da hatırlatalım:     Farkedenler olmuştur ; 33. Uluslararası İzmir Festivali kapsamında, 12 Haziran’da, Kızlarağası Hanı’nda, bir konserde buluştuk “Soprano- Bas Alaturca” olarak... Necip yerel medyamız, (Seferihisar ve Lavanta’yı kuvvetle ıskalayıp) geceyi sadece “Başkan Soyer için tango bestelendi” şeklinde gördüyse de, konseri içselleştiren “Usta”lar doğrusunu yazdılar. Öcal Uluç, “...İzmir'in yeni Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de Eşi ile beraber oradaydı.  Ve O'nu, ‘büyük bir sürpriz’ bekliyordu; Nihat Demirkol, Tunç Soyer için ‘Seferihisar Belediye başkanı iken’ bir şiir / beste notalamıştı; ‘Lavanta !..’   Tango, o gece ‘ilk defa’ icra edildi ve de ‘notaların ilk kopyası’ Başkan'a hediye edildi. O nota, şimdi, siz bu satırları okurken, ‘çerçevelenmiş olarak’ Tunç Soyer'in başkanlık odasının duvarlarında asılı duruyor !..” diye duyurdu meselâ.

 

İzlediği gecenin program notlarından esinlenen Nedim Atilla ise,  “... Bestenin sözleri, 2018’de, Turgut Köyü’ndeki lavanta bahçesinin hasadını izleyen günlerde, ‘Sakin Şehir’ Seferihisar için yazılmış ve ‘başka bir tarım mümkün anlayışıyla çıkılan yolculuğun anısına’, dönemin Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’e armağan edilmiştir.  2019 Ocak ayında, şiire ikinci bölüm eklenmiş ve güfte, Mart 2019’da, 33. Uluslararası İzmir Festivali için bestelenmiştir. Akdeniz kökenli bir bitki türü olan Lâvantanın, ‘zaman ve mekânda çağrıştırdıkları’, aslında, biraz da bilinmeyen bir yelin alıp götürdükleri, ‘hasret kaldıklarımız, bırakıldıklarımızdır...’ Bestede, Lavânta, başka kokulara benzemez ! Çünkü o, kaybolan inceliğin kokusudur... Envaî olan biraz da hercaîdir... Nakaratın içine gizlenmiş feryat, işte biraz da bunu anlatır. ‘Kendine (her karanlıktan) bir sabah bulacak’ kadar aydınlık ve hattâ parlak bir umut, kararlılık ve özgüveni de yedeğine alır; ‘heves’, zaman zaman ‘nefes’ ile yer değiştirir. Bu konserin yinelenmesi için ben de çalışmaya başladım. Daha geniş kitlelere ulaşması için de bu eserlerin bir CD olarak yayınlanması şart. Teşekkürler kentimizin kültür hayatını derinleştiren bu girişim için İKSEV’e, Demirkol’a…” satırlarıyla, hem gerçek öyküyü paylaştı, hem de onurlandırdı bizleri.

 

Yazının Devamını Oku

“Görülen lüzum üzerine...”

“Görülen lüzum üzerine...” kalıbı, güzel Türkçemizin,

 

“düşüncenin eyleme evrilmesine imkân vermek üzere” icat edilmiş,

en parlak buluşlarından biridir.

Öncelikle, “görülen” ifadesinin, eylem sahibinin,

“bakmaktan fazlasını yapabildiğini imâ etmek” için tercih edildiğini

hatırlatmakta fayda vardır.

 

 

Yazının Devamını Oku

İzmir’e Bükreş ve Sofya perspektifi ile bakmak...

İzmir’in en çok karşılaştırıldığı kentler,


“Barselona ve Selânik”tir malûm...
Böyle bir rekabetin terazisinde,
verdiği iyi resimler hem gururumuzu okşar,
hem de “olsa olsa” parantezinde,
buralarla aynı ligde anılmaya lâyık görürüz kentimizi.

Daha sıradan mukayeseler yapsak,

Yazının Devamını Oku

Şanghay’dan İzmir’e iz bırakma gerçeği

SIRADAN bir arama motorunda “Şanghay” yazdığınız zaman ilgili ilgisiz pek çok başlığa ulaşırsınız.

 


Bunların önemli bir bölümünün aradığınızla uzaktan yakından alâkası yoktur.
Ama bu başlıklar sizin dev kentin parmak izine ulaşmanızı sağlar, kimlik tespiti kolaylaşır.
“Şanghay Beşlisi, Şanghay İşbirliği Örgütü, Şanghay Birliği, Şanghay Paktı, Şanghay Kulesi, Şanghay Sipg, Şanghay Takibi, Şanghay Altılısı, Şanghay Akvaryumu, Şanghay Borsası, Şanghay Ekspresi, Şanghay Otomobil Fuarı, Şanghay Halk Komünü, Şanghay Jiao Tong Üniversitesi, Şanghay Liman, Şanghay Maglev Treni, Şanghay Müzesi, Şanghay Metrosu, Şanghay Pu Dong Havalimanı, Şanghay Şövalyeleri, Şanghay Eğitim Sistemi” bunlardan bazıları...
Ve bir de “Şanghay Filarmoni Orkestrası” var elbet!
Aynı aramayı “İzmir” için yaptığınızda da kural ve sonuç değişmez.

Yazının Devamını Oku

Bugün Ne Yazmalı ?

Farkındayım;

 

Saatli Maarif Takvimi’nin sorularına benzedi.

“Bugün ne pişirelim ?” gibi oldu.

Olsun; lâfı oraya getireceğim zaten.

Yapraklarını, dedemden izin alarak kopartabilirdim.

Alınması, asılması, okunması, (hattâ bazı sayfaların) saklanması ayrı bir ritüeldi.

“Bugün doğanlara isimler”, eski zamanlarda bile hep eskiydi sanki.

“Erkek: Behlül, Kız: Betül, Erkek: Nâbi, Kız: Teşrife” gibi.

Yazının Devamını Oku

“İstanbul’dan 1 gün önce” ayrıntısı üstüne...

Farklı bültenlerden alıntılara göz attıkça öğreniyorum ki;Dünya, piyanist Yuja Wang'tan bahsederken, öncelikle “sansasyonel” ifadesini kullanıyormuş.

 

 

“Müzikal sezgisinin derinliği ve sahne karizması”nın altını çizdikten sonra,

farklı dillerin sözlüklerinden seçilmiş sıfatlar yarışıyormuş birbiriyle;

“...Büyüleyici, göz kamaştırıcı, özgün, benzersiz, çarpıcı...”

Eleştirmenler ve dinleyicilerin hayranlığı,

sadece “gücünün doruğunda olduğu için” değil,

“zirvede olduğu halde, yükselişine hız kesmeden devam etmesi”

Yazının Devamını Oku

“Kızlarağası”nda “Allaturca...”

Araya “bayram” girdi;

Chopin’in kapıları tuttuğu “Gülsin Onay” resitali ile başlayan,

ardından “Jazz Orchestra of The Concertgebouw Amsterdam”ı ağırlayan,

ve sonra,“De Sangre Y Raza Flamenco Company”den “Carmen By Merimee” koreografisini izlediğimiz “Festival”, kaldığı yerden devam ediyor.

 Uluslararası İzmir Festivali,

İKSEV’in evsahipliğinde;

Kentin tarihi dokusu içinde yer aldığı halde,

“gözden kaçmış, unutulmuş, ihmal edilmiş, farkına varılmamış” mekânları,

“konser vitrini”

Yazının Devamını Oku

“Yaz kızım, Carmen’in beraatine...”

“Önsöz”üne, 1 Mart 1957 tarihi düşülmüş “Ünlü Operalar”ın “Carmen”i, anlatan sayfalarında, şöyle demiş olsaydı Faruk Yener; sanıyorum çok yadırganırdı:

 

“...Vahşi, ateşli bir çingene, toplumun zincirleri olmadan yaşamak için doğmuş; José'nin hikâyesini ve Carmen’in aşkıyla mücadelesini tutkulu dans ve otantik oyunculuk kullanımıyla hayata geçireceğiz. Mérimée bizi cigarrera ile tanıştırıyor; 19. yüzyıl İspanya’sının ataerkil toplumuna ‘bağlı’ bir kadın. O ki, etnik kökenleri tarafından belirlenen gelenek ve göreneklere bakmaksızın, kaderini ve toplumsal konumunu reddeden bir şekilde savaşan, yaşayan ve davranan bir çingene. Geleneklere boyun eğmek yerine, kim olmak istediğine karar verdiği bir hayat yaratır. Fransız romanına dayanan bu bale, Bizet’nin opera versiyonunda gösterilen femme-fatale klişesini sökerek, Carmen'i çevreleyen stigmayı yok etmeyi amaçlıyor. Bunun yerine, Carmen'i, kendisini çevreleyen uyumluluk ve klişelerden yararlanan, zamanının ilerisinde olan, mücadele eden, bağımsız bir kadın olarak göstereceğiz. O, özgürlüğünü ve kendi yaşam biçimini bırakmak yerine ölmeyi seçer...”

 

Zaten bu satırlar da, bahsettiğim kitaptan değil, program kitapçığından alınma... Yani, 3 Mart 1875’te Paris’te ilk oynanışı ve 1948’te, Ankara’da, Devlet Operası’na ilk temsilinden üstünden yıllar, köprülerin altından da çok sular geçmiş. Yukarıdaki “yeniden bakış”, geçen hafta 33. Uluslararası İzmir Festivali’nde, Juan Manuel PRIETO koreografisi ve DE SANGRE Y RAZA FLAMENCO COMPANY yorumuyla izlediğimiz, Carmen’e (by MÉRIMÉE) ait.

 

 

İspanyol dansını tüm stilleriyle sunmak ve dünyaya tanıtmak amacıyla, koreograf Juan Manuel Prieto ve ışık tasarımcısı Carlos Fajardo, tarafından kurulan topluluk,  (İspanyol Folklor Flamenco Şirketi) ilk dansları olan “Raigambre” ve ikinci gösterileri “Flamenco Journey veya ARAT, de Fellah-mangú a Flamenco”dan sonra, prömiyerini gerçekleştirdikleri üçüncü ve yeni şovlarını, Festival için, AASSM sahnesine taşıdılar.

 

Yazının Devamını Oku

Chopin “kapıları tutunca...”

Hiçbir festival, sadece festival değildir ! Mutfağı ve kamera arkası, “ayrı bir festival”dir çünkü.

 

Seyirci, bu “paralel evren”i görür mü, duyar mı, bilir mi, hiç değilse tahmin, ya da hisseder mi acaba ? Bilinmez... Bazen, önü ve arkası karışıverir birbirine; İş tahminden çıkıp da, gündem “paylaşım”a dönünce... İşte o zaman, bu anların da “tadını çıkartmak” lâzımdır. Sanat, “tuhaf taraflarıyla” da, güzel ve ayrıcalıklıdır, üstünde düşünülmeli ve yorumlanmalıdır çünkü...

 

Cumartesi gecesi, “33. kez kapılarını açan Uluslararası İzmir Festivali”nin de bu bakımdan, emsallerinden aşağı kalır yeri yoktur. Neler görmedi ki bu Festival ? Celsus’ta, “fotoğraf dergilerine -özel sayı olmuş- kediler” ağırladı sahnesinde; “Maestro’nun ayağının dibinde konser dinleyen köpekler...” Son mezürde, Piyanistin eline düşen lâmba... Konser bitince, taburesini yerine koyan zarif piyanist. Konser erteleten yağmurlar, elektrik kesintileri... Acapella ile düet yapan yatsı ezanı;  Zamfir’e eşlik eden traktör homurtuları, koyun sürüsü çanları. Konseri izlemek için, Efes’in üstünde turlayan meraklı uçak... Bunlar benim , “ilk anda” hatırladıklarım. Festivali “kara kutusu”nda (?!), daha neler vardır kim bilir ? Sadece Elton John anıları, anlatmakla bitmiyor.

 

Nefesler tutulmuştu; “Chopin Akşamı”nda... Gülsin Hanım, ilk bölümün üçüncü eserinden sonra yerinden kalktı, seyirciyi selamladı ve “2 numaralı (op.38) fa majör Ballad”dan, “Mi bemol majör (op.9) 2 numaralı Noktürn”e geçmeden önceden, “anlık” bir hava değişikliği için, sahneden kulise açılan kapıya yöneldi... Önce bir kanadını yokladı; açılmadı...  Sonra diğer kanadı denedi. Kilitliydi kapı... Yüzünde her zaman parlayan tebessümünden hiçbir şey kaybetmeden geri döndü; ellerini iki yana açarak, olan biteni merakla izleyen seyirciye, beden diliyle,  “ne yapalım ? Kısmet değilmiş” mesajını verdi ve alkışlar arasında, tekrar piyanonun başına oturdu.

 

Şimdi siz zannediyorsunuz ki, “işgüzarın biri” kilitledi kapıyı. Ya da güvenlik sebebiyle bilerek kapatılmıştı. Veya, Gülsin Hanım, kapının yabancısı olduğu için, fazla zorlamadı; o yüzden açamadı kapıyı... Hayıııır !  

Yazının Devamını Oku