Beton dök, Memet!

Ege CANSEN

Yıllar önce Marmaris Kaymakamlığı'na genç bir mülkiyeli atanır. Zaman zaman Muğla'ya giden kaymakam, valiyle görüşür. Vali, resmi işleri görüşmeyi bitirince kaymakama hal hatır sorar. Genç mülkiyeli, efendim, maaşımın azlığından başka bir derdim yok der. Vali bey, ‘‘Oğlum inşaat yap'' der. Kaymakam, ‘‘Ben ne diyorum, vali ne diyor?'' diyerek kasabaya geri döner. Bir süre sonra kaymakam, tekrar valiyi ziyaret eder. Konu yine kaymakamın geçim derdine gelince, vali sesinin tonunu yükseltip ‘‘Ne laf anlamaz adamsın, inşaat yap dedik ya!'' diye gürler. Gel zaman git zaman kaymakamın geçim derdi yakınmaları sona erer. Vali bu sefer kendi sorar: ‘‘Nasıl gidiyor inşaatlar?'' Kaymakam; ‘‘Çok iyi, sayenizde yeni ihaleler açacağız efendim. Size şahsım ve kasaba halkı adına çok teşekkür ederim'' der.

***

İnşaat çok hayırlı bir iştir. Yapana da, yaptırana da Allah yardım eder. Sanki Tanrı, bir gece tüm Türkler'in rüyasına girip şöyle seslenmiştir: ‘‘Beton dök, Memet!'' Bu ilahi emri alan yüzde 99'u Müslüman Türk milleti, ertesi sabahtan itibaren, hiç ölmeyecekmiş gibi beton dökmeye başlamıştır. Tüm Türkiye bir kocaman şantiyedir. Mevcut inşaatlar bitince, derhal 20 yılını doldurmuş binalar yıkılmakta ve yeniden misliyle büyük olarak tekrar yapılmaktadır. Önümüzdeki ilk elli yılda, Türkiye'de herkesin oturduğu evin en çok 50 metre mesafesinde en az bir inşaat bulunmaya devam edecektir. Her Türk, anasının karnından inşaatçı olarak çıkacaktır. Bu nitelik, Türkler'in doğuştan asker olduğundan da baskındır. Kadınımız, çocuğumuz, erkeğimiz, fakirimiz, zenginimiz, devletimiz, özel şirketlerimiz, vakıflarımız, spor kulüplerimiz, cami cemaatlerimiz, gazetelerimiz, TV istasyonlarımız, belediyelerimiz sürekli inşaat yapacaktır. Bir inşaat bitmeden ikisine başlanacaktır. Şehvetle, cehtle, gayretle, aşkla, şevkle, ihlasla beton dökeceğiz. Beton dökmek için, kesmeyeceğimiz ağaç, yakmayacağımız orman, değiştirmeyeceğimiz imar planı yoktur ve olamaz. Önümüzdeki ilk elli yıl içinde yapılacak bazı inşaatlar hakkında bilgi sunmak istiyorum.

1. Türkiye genelinde Cumhurbaşkanlığı köşkleri ve hizmet binalarının kullanılabilir mekânı, toplam bir milyon metrekareye çıkacaktır.

2. TBMM binaları şimdikinin onbeş katına çıkarılacaktır. Üç yeni Meclis salonu daha yapılacaktır. Ayrıca, her milletvekili için biri dağda, biri deniz kenarında olmak üzere iki yazlık lojman yapılacaktır.

3. Anıtkabir yıkılıp, yeniden inşa edilecektir. Bu sırada şimdi pek yararlanılmayan boş alanlara, kültür, eğlence, dinlence merkezleri kurulacak bir alışveriş merkezi ile Anadolu'dan Anıtkabir'i ziyarete gelenler için çok katlı bir otel inşa edilecektir.

4. Yıldız, Gülhane, Taksim ve Emirgân parkları imara açılacak ve buralarda ucuz giyim fuarları ve halk pazarları kurularak, boş alanlar milletimizin kullanımına tahsis edilecektir.

5. 2000'li yılların en büyük projesi, İstanbul Boğazı'nın doldurulup imara açılmasıdır. Projeyi, Danimarka'da otuz yıldır mimarlık hocalığı yapan okul arkadaşım Ali Uyanık önermiştir. Ali'ye göre, arsa satışlarına şimdiden ‘‘harita'' üzerinde başlanabilir. Buradan toplanacak paralarla, Boğaz doldurma projesi finanse edilir.

SON SÖZ: Delinin akıllısına, zırdeli denir.

X

Hayır! Milli gelir 10 yılda 3 kat artmamıştır

Denizli de konuşan yeni Ekonomi Bakanı Sayın Nihat Zeybekci “Türkiye’nin milli geliri, 10 yılda 3 kat artmıştır” demiş.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun resmi hesaplarına göre, Türkiye’nin Milli Geliri (GSMH) 2002-2012 arasında (10 yılda) % 63 artmıştır. Dünya Bankası’nın “2005 yılı sabit Amerikan Doları”(Constant 2005 USDollar) hesabıyla “2002-2012” arasında Türkiye’nin Milli Geliri % 64 artmıştır. Milli gelirde büyüme oranı “sabit para” ile hesaplanır. Bunu meslektaşımız Sayın Zeybekci de biliyordur. TL ile hesaplanmış milli gelir rakamı, cari dolar kuruna bölünerek büyüme hesabı yapılmaz. Bu konuyu köşemde en az beş kere işlemiş ve defteri kapamıştım. Ama yeni “Ekonomi” bakanı aynı yanlışı yapınca, ben de okurlarımı sıkma pahasına bu mevzua geri döndüm. Bağışlayın.

BİST’İN NASDAQ’TAN YAZILIM SATIN ALMASI

BİST (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Amerikan Nasdaq Borsa’nın kullandığı bir “işletim sistemi/yazılım” satın almış. BİST; bu yazılımın bedeli olarak, sermayesinin % 5’ni Nasdaq’a (bedelsiz) olarak vermeyi üstüne de belli bir miktar nakit para ödemeyi kabul etmiş. Eğer BİST, Nasdaq’tan para ödeyerek hisse alırsa, nakden yapacağı ödeme 16,5 milyon Dolar, almazsa 21,5 milyon Dolar olacakmış. Özetle, Nasdaq, BİST’e bir yazılım satıyor. BİST de ona nakdi ve ayni ödeme yapıyor. Olay bu kadar basit bir alışveriş iken, kamuoyuna Nasdaq, BİST’e ortak oldu, yazılım ihraç hakkı verdi diye allanıp pullandırılıp sunuluyor. Aslında BİST’in Nasdaq’tan işletim sistemi alması, son derece iktisadi bir karar olabilir. Ancak bu satın alma başka türlü anlatılmak istenince, şeytan insanın aklına “kim, kimi ve niçin kandırıyor” diye bir soru getiriyor.

YOLSUZLUK SORUŞTURMASININ MALİYETİ 104 MİLYAR DOLAR

Yeni İçişleri Bakanı’nın daha ilk TV sohbetinde “yolsuzluk soruşturmasının (ülkeye) maliyeti 104 milyar dolar” dediğini duyunca içim daraldı. Bu maliyet nasıl oluştu? Tsunami gibi bir doğal afet sonrası milli servet yok mu oldu? Yoksa ülkenin tümünde “hayat durdu” ve mili gelir yaratılamaz mı oldu? Türkiye’nin milli geliri (76 milyon insanın 365 günde yarattığı katma değer) kabaca 800 milyar dolardır. Nasıl oluyor da bunun % 13’ü on gün içinde yanıp kül oluyor? İktisadi ölçümlerin “fizik” dünyadaki izdüşümü hiç mi akla gelmiyor? Yoksa yine karşımıza cevap diye “arsa ve borsa” esnafının sanal hesapları mı konacak?

SON SÖZ: SORUŞTURMANIN DEĞİL, YOLSUZLUĞUN MALİYETİNİ HESAPLA.

Yazının Devamını Oku

Çaldı ama çalıştı

Bugün 1 Ocak, yani yılbaşı. Yeni bir yıla giriyoruz, her ne kadar yılbaşı denilen gün “insan yapması” da olsa, insanların çoğu tarafından başlangıç kabul edildiği için yine de anlamlıdır.

Geçmişi değiştirmek için elimizden bir şey gelmez. Ama geleceği şekillendirmek az da olsa elimizdedir. Geleceğe gönlümüze göre bir biçim vermek istiyorsak ki, istemeliyiz, yeni yıla “umutla” girmeliyiz. Umut bitmedikçe, hiçbir şey bitmiş sayılmaz. Bitiş, umudun bittiği gündür.

NÜFUS TİCARETİ

Yolsuzluk; devlet veya hükümet gücünün, devlet veya hükümet yetkilileri tarafından, doğrudan veya dolaylı olarak, kişisel gelir ve servet arttırmada kullanılmasıdır. Bu tanımı iyi belleyin. Yolsuzlukta “kamu adına karar verme yetkisi” olan birinin çeteye dâhil olması şarttır. Yolsuzluğa, eskiden “nüfuz ticareti” denirdi. Mükemmel bir tanımlamadır doğrusu bu. Nüfuz, içine girmek, başkalarının giremediği gözeneklerden sızıp, kılcal damarlardan geçerek, karar merkezini etkilemek demektir. Bu gücün kullanılmasıyla yapılan işlere “nüfuz ticareti” denir. İktidardakilerin yakınları, ne iş yaparsa yapsın, işin içinde “kamu” otoritelerinin bir dahli varsa, kazancın temel kaynağı “nüfuz” dur.

YOLSUZLUĞUN HİÇ Mİ FAYDASI YOK

Yolsuzluk, devletçi ekonomilerin, serbest pazar sistemine dönüştürülmesi aşamasında çok yararlıdır. Devlet memurları “hayır” demek üzere programlanmıştır. Çünkü “olur” veren, kamu yöneticilerinin hemen hepsinin başı, bir ihbar veya şikâyet yüzünden ilerde belaya girebilecekken, dünyanın en hayırlı projesine bile “n’ayır-n’olamaz” diyenler hakkında hiç dava açılmamıştır. Bu durumda kamu yöneticilerine evet dedirtmek için onları “yüreklendirmek” gerekir. Nasıl devlet, özel sektörü “girişimciliğe” teşvik ediyorsa, özel sektör de kamu yöneticilerini “olurculuğa” teşvik eder.

İCRAAT İNŞAATTIR

Türk ekonomisinin çekici gücü “inşaat”tır. İnşaat için de arsa lazımdır. Arsa olabilecek arazilerin çok büyük kısmına da devlet sahiptir. Devlet, arazilerin arsaya dönüşmesine izin vermezse, inşaat sektörü güdük kalır. Ekonomi canlanamaz. Ekonominin canlanması herkese ilave gelir sağlar. Ekonomiyi canlandırmak için “yüreklendirilen” yöneticiler, aynı zamanda çok çalışır görünür. Hareketten doğan bereketi paylaşan halk da “çaldı ama çalıştı” oyumu yine ona vereceğim der.

SON SÖZ:

Yazının Devamını Oku

Ekonomiye balyoz darbesi

Aynı meslekten bazı insanlar, işlerin iyi gittiği zamanlarda hata yapan meslektaşlarını acı eleştirir.

Tam tersine, işlerin sarpa sardığı zamanlarda da sorumlu mevkilerde oturan aynı meslektaşlarını, onları acımasızca tenkit edenlere karşı korur. Ben, kendimi bu kümede görüyorum. Benim bir işim yönetim danışmanlığıdır. Konjonktür sayesinde, yani rüzgârın arkadan estiği yıllarda, şirketlerinin elde ettiği başarılarla şımaran yöneticilere fena bozulurum. İçimden onları pataklamak gelir. Ancak konjönktür terse dönüp de firmaları zarar etmeye başlayınca, moralleri bozulanlara kol kanat germek ve aklımın yettiğince yardımcı olmak isterim. Benim diğer işim, 30 yıldır kesintisiz sürdürdüğüm ekonomi köşe yazarlığıdır. Bugün fıtratım icabı, haklarında eleştirel yazılar yazmış olduğum ulusal ekonomi yöneticilerini desteklemem gerekir gibi bir ruh haleti içindeyim. Bu kimsenin umurunda olmasa da..

TÜRKİYE’DE EKONOMİK KRİZ, DEVALÜASYONDAN ÇIKAR
Son altı ay içinde Türk Lirası kabaca % 20 değer kaybetti. Yani devalüe oldu. Bu, küçük de olsa yaklaşan bir krizin öncü göstergesidir. Devalüasyon oranı “döviz fiyat artışı bölü dövizin yeni fiyatı” olarak hesaplanır. Eğer “yarım Dolar +yarım Euro” nın fiyatı 2,00 TL’den, 2,50 TL’ye çıkmışsa, devalüasyon oranı 50/250 yani % 20’dir. Siz bu formüle göre kendi hesaplarınızı yapın. Döviz fiyatları, geldiği bu düzeyin altına iner mi? İnebilir. Hatta inmelidir de. Ancak “Cari Açık/ Milli Gelir” oranına bakılırsa, TL hâlâ gereksiz değerlidir. Cari açığın kapanması için döviz fiyatları artmalıydı. Bunu değerli bir devlet adamı ve ekonominin patronu Babacan da kabul ediyordu. Ama bu düzeltme “usuletle ve suhuletle” gerçekleşmeliydi.

SİYASET EKONOMİYİ VURDU
Bu amaçla “Yumuşak İniş” (Soft Landing) programına geçildi. Yumuşak iniş için “faizi tut-dövizi sal” yöntemi benimsendi. Bunu, “sıcak para” esnafı ve borazancıları benimsenmedi. Merkez Bankası’na “faizi yükselt” diye içeriden ve dışarıdan baskı yapıldı. Merkez “yumuşak iniş”i gerçekleştirmek maksadıyla bu baskılara boyun eğmedi. Pek tabii faizler arttı, pek tabii enflasyon hedefin üstüne çıktı, ama ipin ucu kaçmadı. Ta ki yolsuzluk bombası patlayıncaya kadar. Bomba patladı, ekonomi kafasına balyoz yemiş gibi serseme döndü. Yumuşak iniş sertleşti, piyasaların asabı bozuldu. Bu da geçecektir. Ama herkesin gelir ve/veya servet kaybı olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Reel olmayan sektörde fiyatlar da reel değildir

EKONOMİNİN başı Başbakan Yardımcısı Babacan son olaylardan sonra, “Borsadaki şirketlerin piyasa değerinde 20 milyar dolar düşme olmuştur.

Sadece Halk Bankası’nın değer kaybı 1,625 milyar dolardır” diye yakınmış. Sayın Babacan bunu “yolsuzluk soruşturması ekonomiye zarar verdi, ekonomiye zarar verecekse, yolsuzluklar soruşturulmasın” demek istememiştir. Ama ifade bu şekilde anlaşılmaya müsaittir. Ekonomiye, yolsuzlukların soruşturulması değil, esas yolsuzluk yapılması zarar verir.

AYNA GÖRÜNTÜSÜ HER ZAMAN SİMETRİK DEĞİLDİR

Ekonomi, bir bütündür. Ancak ekonominin işleyişini daha iyi kavramak için, bu bütün “reel” ve “reel olmayan” diye iki sektöre ayrılarak incelenir. Nobel’li iktisatçı Mundell, kendisiyle 2009 yılında İstanbul’da yaptığım bir söyleşide, bu iki sektör arasındaki ilişkiyi “ayna görüntüsü” şeklinde tanımlamıştı. Bunu da “Wall Street is the mirror image of the Market Street” şeklide ifade etmişti. Bu cümlede, zAmerika’da hemen her kentte bulunan “Market Street” ile “reel sektörü” New York’taki Borsa Binası’nın bulunduğu “Wall Street” ile de “reel olmayan sektörü” kastetmişti.

ŞİRKETLERİN BORSA’DA OLUŞAN FİRMA DEĞERİ SANALDIR

Şirketlerin sermayesi paylara ayrılmıştır. Genellikle birimi 1 TL’dir. Borsada her gün, her şirketin 1 TL’lik payının fiyatı oluşur. Bu oluşan fiyatla, firmanın pay sayısı çarpılarak “Firmanın Piyasa Değeri” (Market Capitalization) hesaplanır. Ancak birim pay senedinin fiyatı reel iken, yani o fiyattan alışveriş yapılabilirken, firmanın “piyasa değeri” reel değildir. Yani hesaplanan toplam piyasa fiyatından, o firmanın % 100’ü alınıp, satılamaz.

İÇBÜKEY VE DIŞBÜKEY AYNALAR

Yazının Devamını Oku

Paralar kutuya sehven konmadıysa, bu bir adi suçtur

Ayyuka çıkan rüşvet ve yolsuzluk iddiaları üzerine, AKP’nin feleği şaştı.

Gerçekten ortada çok çirkin ve yıpratıcı bir tablo var. Pek tabii onlar da kendilerini bir şekilde savunacaklardır. Başlarına gelen bu büyük beladan en az hasarla kurtulmak isteyeceklerdir. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bu olaydan “kârlı çıkılması” mümkün değildir.

SİYASİ SUÇUN BİR ASALETİ VARDIR
Dinsel veya milli güdülerle örgütlenip, yerleşik düzeni sarsmaya veya yıkmaya yönelik eylemlere “siyasi suç” denir. Bir eylemcinin fiili, fiilin kendisi adi suç teşkil ediyorsa, eylemci “suçsuz” değil “siyasi suçlu” addedilir. Bunu anlamak için söz konusu eylemcinin İsveç’ten iltica talep etmesi yeter. Eğer İsveç, ona iltica hakkı veriyorsa, kişi siyasi suçludur. İltica talebi ret edilmişse, adi suçludur.

BU RÜŞVET OLAYININ SİYASİ AMACI NEDİR
Eğer bulunan paralar, o evlere polis tarafından kasten veya sehven yerleştirilmediyse, ortada bir “komplo” değil “komple” bir suç vardır. Rüşvet alanlar, bu paraları etnik veya dini özgürlük için mi kullanacaklardı? Amaç bu paralarla hükümeti devirmek miydi? Değilse, işlenen suç, siyasi değil, adidir.

Yazının Devamını Oku

Alman Bakan Aydan Özoğuz

Aydan Özoğuz Almanya’da yeni kurulacak koalisyon hükümetinde “Göç, Mülteciler ve Uyum” Bakanı olacak.

Bu, şimdiye kadar Almanya’da ülke yönetiminde görev alan Türk kökenlilerin ulaştığı en yüksek mevkidir. Aydan, benim yaklaşık 60 yıllık arkadaşım Uğur Özoğuz’un ağabeyi Orhan Özoğuz’un kızıdır. Ben, Aydan’nı çocukluğundan beri tanırım. Onun bana hitap ettiği şekliyle “Ege amca”yım. Gözlerini “aça,aça-tane,tane” konuşan akıllı Aydan’ın bu başarısından çok mutluyum. Onunla hep gurur duymuşumdur. Kendisini candan kutluyorum.

AYDAN’IN BAŞARISI TOMBALADAN ÇIKMAMIŞTIRAydan’ın babası, Kilis kökenli bir Kadıköylüdür. Saint Joseph’de eğitim görmüş fındık tüccarı Orhan Bey’dir. Annesi merhum Günay Hanım, Trabzonlu Kefeli ailesindendir ve Üsküdar Amerikan Kız Lisesi mezunudur. Hem Aydan hem de iki ağabeyi Almanya’da eğitim görmüş ve üniversite bitirmiştir. Aydan, gençliğinden itibaren sosyal ve siyasi meselelerle meşgul olmuştur. Körber Vakfı’ında çalışmış, Sosyal Demokrat Parti’de görev almıştır. Kendisi de bir siyasetçi olan Alman eşi, onu bu yolda hep desteklemiştir. Aydan, siyasette adım, adım yükselmiştir. Bu bakanlık kendisine, hükümette bir de Türk olsun diye değil bu görevi yapabileceği için verilmiştir.

AYDAN TÜRK KÖKENLİ BİR ALMANDIRAydan, “Alamanyalı” değil, Türk kökenli bir “Alman”dır. Aydan, kendisine “Almancanız çok güzel” diyen Almanlara, ben de bir Alman’ım, pek tabii Almancayı iyi konuşacağım vurgusu yapma kastıyla “Sizinki de çok iyi” diye cevap verir. Türkçesi ve İngilizcesi de çok iyidir. İstanbul’a geldiğinde (ki oldukça sık gelir) Türkiye’ye kesin dönüş yapmayı düşünüp düşünmediğini anlamak için “dönecek misin?” diye soranlara, soruyu anlamamış gibi yapıp “Evet, bir hafta sonra Hamburg’a dönüyorum” diyecek kadar kendini Almanya’ya ait görür.

ASİMİLASYON VE ENTEGRASYON Aydan, yanık ten rengi ve kaşlı gözlü yüz yapısıyla ta uzaktan“Türk geliyor” dedirtecek kadar Türk görünüşlüdür. Benim tanımımla “Laik Müslüman”dır. Bir Almanla evlenmesine rağmen Özoğuz soyadını terk etmemiştir. Türkiye ile çok ilgilidir. Başkalarının hakkına saygı, dürüstlük, çalışkanlık ve icap etse de yalan söylememe bakımından birinci sınıf Alman’dır. Bu haliyle Almanlara benzemiş ve Almanya’ya entegre olmuştur.

SON SÖZ:

Yazının Devamını Oku

Ara açan açılım

Oslo operatörü Hakan Fidan’ı sorgulama girişimi ve Başbakan’ın “o’nu alacağınıza beni alın” diyip bu girişimi püskürtmesi herkesin hatırındadır.

Bu olay “Cemaat” ile “Hükümet” arasında ideolojik bir ihtilaf olduğunu net bir şekilde göstermişti. Başbakanın “Cemaatin Fidanlığı” dershaneleri kapatma kararıyla bu ihtilaf bir anda su üstüne çıktı. Başbakan, siyasette başarının “kadro” kurmaktan geçtiğini biliyordu. Kadro yetiştirmek için de “eleman fidanlıkları” gerekliydi. İmam Hatip okulları bunun yaşayan kanıtıydı. Ünlü Rus Diktatörü Stalin’in “Her şeyi kadro belirler” sözü tarihe geçmiştir. Cumhuriyet de kendi “Kadro”sunu kurmaya önem vermiştir.

MİLLİ GÖRÜŞ VE MÜSLÜMAN TÜRKLER
Hükümetin ideolojisi “milli görüş”tür. Milli, milletten gelir. Millet kelimesinin kök anlamı “aynı dine mensup olanlar” dır. Milli Görüş, İslam Birliği idealini gerçekleştirmek için vücut bulmuştur. İslam’da ulus anlamındaki millet kelimesinin karşılığı “kavim” dir. Ulusalcılık anlamındaki milliyetçilik, kavmiyetçiliktir ve ayaklar altına alınmalıdır. Bu yüzden milliyetçilik, İslam Birliği idealine terstir. Hâlbuki Fettullah Gülen Hoca’nın “Şef İdeologu” olduğu Cemaat’in “ideali” İslam Birliği değildir. Onun ideali, Türklerin, İslam’dan da güç alarak, tabiri caizse “Batılılaşması”dır. İki ideolojinin ortak paydası ise İslam’dır. Bu sebeple, farklı idealleri olan bu iki hareket uzunca süredir “yoldaş” olmuştur. Ama hareketlerin etkinliği arttıkça, ortak payda önemsizleşmiş, farklar belirleyici olmaya başlamıştır.

HER SİYASİ HAREKET, HEDEFE İLERLERKEN CEPHE KURAR
AKP hükümeti “milli görüş” idealine doğru yola çıktığında daha kısa sürede başarışı olmak için “birlikte yürüyeceği” ve onlardan güç alacağı kesimlerle bir cephe teşkil etmiştir. Bu cepheye öncelikle Cemaat başta olmak üzere, farklı tarikata mensup İslamcılar katılmıştır. Hemen sonra Türk kimliğini sevmeyen, “Asker Düşmanı”, hemen hepsi eski solcu laik liberaller katılmıştır. Solcuların bu cepheye katılması üzerine “Her Kürtçü, Komünist; Her Komünist, Kürtçü olur” alışkanlığıyla özerklikçi Kürtçüler de cepheye destek vermiştir. Bu şekilde Cumhuriyet’in dayattığı “laik-tam bağımsız-ulus devlet” modeli karşıtları “T.C.’yi Tasfiye Kurulu” unda buluşmuştur.

Yazının Devamını Oku

Alırım bir çürük raporu yıktırırım binayı

Bir süredir, Bağdat Caddesi ve Fenerbahçe gibi apartman fiyatlarının yüksek olduğu semtlerinde dairesi olanlar diken üstünde oturuyor.

Çünkü kamuoyunda “kentsel dönüşüm” diye bilinen “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ileri sürülerek aileler, binanız çürük diye yaşadıkları evlerinden zorla çıkartılıyor. Rant için sapasağlam binalar yıkılıyor.

RİSKLİ ALAN, RİSKLİ YAPI

Çirkin ve çarpık bir şekilde büyüyen kentlerimizin, başta İstanbul olmak üzere bir “Kentsel Dönüşüm” veya “Kentsel Yenilenme” (Urban Renewal) den geçmesi gerektiğini savunan çok yazı yazdım. Bu konuda ilk makalem 1967’de Milliyet’te yayımlanmıştı. Köyden kente göç yüzünden büyüyen İstanbul’da Fikirtepe, Gültepe, Kuştepe, Sultanbeyli, 1 Mayıs Mahallesi gibi onlarca kötü inşa edilmiş yeni semt oluştu. TEM’in iki yanı tam bir felaket görünümü kazandı. 1999 depreminden sonra işin içine bir de güvenlik boyutu girdi. Çünkü “zemin yapısı riskli” alanlarda inşa edilmiş binalar, strüktür olarak sağlam bile olsalar, hasar gördü ve can kaybı yaşandı. Yaklaşık 1000 kişinin öldüğü Avcılar yöresi bunun en somut örneğidir.

KİME NİYET, KİME KISMET

Kentsel yenilenmeyi hayata geçirmek için meselenin parasal tarafı çözülmeliydi. Ben dâhil dönüşümü destekleyen herkes, yenilenmesi gereken semtlerde inşaat yoğunluğunu arttırarak “yık-yap” işinin kamuya yük getirmeden çözülmesini önerdi. Ama bu imar katsayı artırımının pahalı semtlere de uygulanması söz konusu değildi. Ancak rant avcıları kokuyu aldı ve değerli semtlerde dönüşümü “riskli yapı” başlığı altında yasaya soktular. Niyet çarpık çurpuk bir şekilde en kötü şartlarla inşa edilmiş az katlı binaların yıkılarak gariban semtlerin ihyası iken, birden en pahalı semtlerdeki sapasağlam yüksek binaların yıkılmasına dönüştü. Çürük binalarla dolu semtlere dadanan yüklenici az bulunuyor. Ama Bağdat Caddesi ve çevresi tam bir avlak alanı oldu. Evinde oturmak isteyen kat malikleri de “alırım çürük raporu, yıkarım binanı” diye tehdit ediyor.

SAĞLAM BİNA, YÖNETMELİK DEĞİŞİNCE ÇÜRÜK OLMAZ

Yeni yönetmelik, yeni yapılacak binaları ilgilendirir. 6306 “Dönüştürme” kanununda ifade açıktır. Eski binalar ancak “yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmi teknik verilere dayanılarak tespit edilmişse” riskli yapı tanımına girer. Aksini zorlamak hukuka sığmaz.

Yazının Devamını Oku

CHP için küresel ekonomik vizyon

BUGÜN İstanbul’da CHP için bir “Küresel Ekonomik Vizyon” belirleme (veya arama) toplantısı yapılıyormuş.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bulunacağı bu toplantıya Kemal Derviş başkanlık ediyormuş ve dünyanın önemli ekonomistleri ve siyasileri (düşünürleri) katılıyormuş.

HER TOPLANTI BİR PROPAGANDA VESİLESİDİR
Her gün TV ve gazetelerde yer alan etkinliklerin, etkinliğe adını veren amaç için değil, bir ticari firmanın veya siyasi hareketin veya kişinin reklam veya propagandası için yapıldığını biliyoruz. Bu bapta kimse AKP’nin eline su dökemez. Kural: “Haber yok, propaganda; olay yok, vesile var”. CHP’nin “Küresel Ekonomik Vizyon” toplantısı da belli kişileri kamuoyuna ısındırma veya bir başka partisel amaca hizmet için planlanmış olabilir. Yine de bu toplantıdan, beyan edilen amaca hizmet edecek yeni fikirler çıkmasına bir engel yoktur. Bizim gibi bu “vizyonlama-misyonlama” işlerinin esnafı hale gelmişlere bu toplantıdan çok ekmek çıkabilir. Ben, şimdiden ortaya çıkacak sonuç belgesini merak eder oldum.

EKONOMİDE MUCİZE YOKTUR AMA HATA ÇOKTURNe doğada ne de onun değişmez kanunları ile hareket alanı sınırlanmış olan ekonomilerde mucize yoktur. Ekonomide vizyon ararken mucizevî kalkınma reçeteleri peşinde koşmak çok tehlikelidir. Çünkü bu arayış, politika yapıcıları çok yanlış yollara sevk edebilir. Japonya, Kore ve Çin hariç, gelişmekte olan diğer ülkelerin giriştikleri hayalperest “hızlı kalkınma” denemeleri başarılı olamamıştır. Sonuçta ya “yüksek enflasyon” ya da “yüksek dış borç” tuzağına düşülmüştür. Buna şimdilerde “orta gelir tuzağına” düşmek diyorlar. CHP’nin vizyon toplantısında öncelikle nelerin olamayacağı saptanmalıdır. Mesela CHP’nin 4 Nisan 2011’de açıkladığı 2023’e kadar her yıl yüzde 7 büyüme hedefini gözden geçirmesi gerekir.

Yazının Devamını Oku

Tasarruf düşmanı kredi kartları

Ekonominin sağlıklı işlemesi için paha biçilmez işlevleri olan kredi kartları, amaç dışı uygulamalar yüzünden yine sanık sandalyesine oturtuldu.

Tarihte ilk kredi kartı benzeri enstrümanlar 1800’li yıllarda kullanılmış. Ancak bugünkü sistem 1946’da Amerika’da “Charg-It” (Yaz Deftere) adıyla kurulmuş. Türkiye’de ise ilk kredi kartı Koç Grubu tarafından 1968’te “Diners Club” lisansıyla çıkartılmıştır.
BİLİŞİM TEKNOLOJİSİ KREDİ KARTI KULLANIMINA BOYUT KATTI

İletişim ağları ve bilgisayar yeteneklerinin inanılmaz bir hızla gelişmesi ve yaygınlaşması, kredi kartları sisteminde bir devrim yaratmıştır. Mali belge de veren “Yazar Kasa ile Satış Noktası Aygıtı” işlevlerini bir arada yapan cihazların kullanıma girmesi de ufuk açan bir gelişmedir. Bu cihazlar sayesinde vergi kaçağı azalacak, bütçe gelirleri artacak, adil rekabet ortamı oluşacak ve ekonomide verimlilik artacaktır. Nakit para ile yapılan alışveriş ne kadar azalırsa, ülkede mali disiplin o kadar artar. Polis istihbaratı açısından da kredi kartı kullanımı son derece yararlıdır.

KREDİ KARTLARININ YARATTIĞI SAKINCALAR

Kredi kartlarının sakıncaları denince akla hemen, insanların mali güçlerinin üstünde alışveriş yaparak veya nakit çekerek ödeme takatleri üstünde borçlanmaları gösterilmektedir. Bu mikro sakıncaya ilaveten makro ekonomi açısından, bu kartların taksitli ödeme uygulamaları yüzünden “tüketim eğilimini arttırıp, tasarrufu azalttığı” iddiası ortaya atılmıştır.

SAKINCALARI ORTADAN KALDIRMAK ÇOK BASİTTİR

Kredi kartlarının yukarıda sıralanan veya sıralanmayan sakıncalarını ortadan kaldırmak işten bile değildir. Yeter ki bu konuda bankalar ve maliyeciler samimi olsun. Sakıncaları gidermek istiyormuş gibi yapıp kötü uygulamalara kapılar açık bırakılmasın. Alınması gereken ilk önlem, bankaların kredi kartı borçlanma ve taksitlendirme limitlerini, kişinin mali durumuna göre ayarlamasıdır. Bankacılık zaten bunu bilmek demektir. İkincisi, bir ay içinde kapanmayan borç, tamamen ödeninceye kadar o kredi kartının ve o kişinin sahip olduğu diğer kredi kartlarının geçici olarak kullanıma kapatılmasıdır. Kredi kartı, tüketici kredisi aracı değildir. Temerrüt krediye dönüştürülemez, takibe alınır. Kredi kartıyla nakit çekmek esasen kartın amacı dışındadır. Bunun aracı “Debit” kartıdır. Bu sakınca yapaydır.

Yazının Devamını Oku

İngilizlere göre böyle Obama olmaz olsun

Çok uzun yıllardır İngiltere’de yayınlanan The Economist dergisine aboneyim.

Bu dergiyi çıkaranların “derin İngiltere’yi” temsil ettiğine inanıyorum. Dolayısıyla derginin başyazılarını bu gözle okuyor ve önemsiyorum. Bir süredir derginin hem kapağında hem de başyazılarında Amerikan Başkanı Obama acımasızca eleştiriliyor. Derginin kapağında Obama gırtlağına kadar suya batmış vaziyette resmedilip, resmin altına “bu adam bir zamanlar su üstünde yürürdü” yazılıyor.

KODU MU OTURTAN AMERİKA
İngilizler, dünyayı Batı’nın yönetmesi gerekir fikrinin doğruluğuna inanıyor. Bunun olmazsa olmaz şartı da Batı’nın, sözünü dinlemeyenleri hizaya getirecek bir güce sahip olduğunu her an herkese hissettirmesidir. Bu güç de Amerikan Ordusu’nda vardır. Kısaca, Amerikan Silahlı Kuvvetleri, nasihatle uslanmayan “kötü adamalara kodu mu oturtmalı” dır diyorlar. Aksi takdirde Batı kocamış bir kurt gibi köpeklerin maskarası olurmuş. Somut bir örnek vermek gerekirse, kötü adam Esad’ı indirmek için, Suriye’nin bombalanası gerektiğine inanan The Economist, Obama’ya hitaben “Hit him hard” (O’na(Esat’a) sert vur) diye başmakale şeklinde açık mektup yayımladı. Amerika daha doğrusu Obama bunu yapmadı. The Economist’i karalar bağladı. Bu yüzden eleştirinin dozunu arttırdılar.

İRAN ANLAŞMASI BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA OLDUObama, ikinci ve son başkanlık dönemi bitmeden, Amerikan dış siyasetinde “başka milletlerin iç işlerine karışmama” yönünde bir dönüşüm yapmaya niyetli gibi duruyor. Çünkü bombalamalar, müdahale edilen ülkelere “demokrasi değil teokrasi” götürdü. Bir yandan İslam’dan ürkmek, diğer yandan El Kaide’yi beslemek yaman bir çelişkiydi. Nitekim Amerika, İran’ı bombalayacak diye beklerken ortaya “ılımlı molla” ile gerçekleştirilen bir “Batı-İran” uzlaşması çıktı. Bu uzlaşmanın mimarı da ABD’dir. Obama, bir başka dönüşümü “milli gelir dağılımı değiştirecek” kararlarla iç siyasette de ortaya koyuyor. Sağlık sigortasını yaygınlaştırmak için Meclisle retleşmesi bu yüzdendir. Bu bilek güreşi henüz bitmedi.

Yazının Devamını Oku

Tasarruf düşmanı kredi kartları

EKONOMİNİN sağlıklı işlemesi için paha biçilmez işlevleri olan kredi kartları, amaç dışı uygulamalar yüzünden yine sanık sandalyesine oturtuldu.

Tarihte ilk kredi kartı benzeri enstrümanlar 1800’li yıllarda kullanılmış. Ancak bugünkü sistem 1946’da Amerika’da “Charg-It” (Yaz Deftere) adıyla kurulmuş. Türkiye’de ise ilk kredi kartı Koç Grubu tarafından 1968’te “Diners Club” lisansıyla çıkartılmıştır.

BİLİŞİM TEKNOLOJİSİ, KREDİ KARTI KULLANIMINA BOYUT KATTI

İletişim ağları ve bilgisayar yeteneklerinin inanılmaz bir hızla gelişmesi ve yaygınlaşması, kredi kartları sisteminde bir devrim yaratmıştır. Mali belge de veren “Yazar Kasa ile Satış Noktası Aygıtı” işlevlerini bir arada yapan cihazların kullanıma girmesi de ufuk açan bir gelişmedir. Bu cihazlar sayesinde vergi kaçağı azalacak, bütçe gelirleri artacak, adil rekabet ortamı oluşacak ve ekonomide verimlilik artacaktır. Nakit para ile yapılan alışveriş ne kadar azalırsa, ülkede mali disiplin o kadar artar. Polis istihbaratı açısından da kredi kartı kullanımı son derece yararlıdır.
Kredi kartlarının sakıncaları denince akla hemen, insanların mali güçlerinin üstünde alışveriş yaparak veya nakit çekerek ödeme takatleri üstünde borçlanmaları gösterilmektedir. Bu mikro sakıncaya ilaveten makro ekonomi açısından, bu kartların taksitli ödeme uygulamaları yüzünden “tüketim eğilimini arttırıp, tasarrufu azalttığı” iddiası ortaya atılmıştır.

SAKINCALARI ORTADAN KALDIRMAK ÇOK BASİTTİR

Kredi kartlarının yukarıda sıralanan veya sıralanmayan sakıncalarını ortadan kaldırmak işten bile değildir. Yeter ki bu konuda bankalar ve maliyeciler samimi olsun. Sakıncaları gidermek istiyormuş gibi yapıp kötü uygulamalara kapılar açık bırakılmasın. Alınması gereken ilk önlem, bankaların kredi kartı borçlanma ve taksitlendirme limitlerini, kişinin mali durumuna göre ayarlamasıdır. Bankacılık zaten bunu bilmek demektir. İkincisi, bir ay içinde kapanmayan borç, tamamen ödeninceye kadar o kredi kartının ve o kişinin sahip olduğu diğer kredi kartlarının geçici olarak kullanıma kapatılmasıdır. Kredi kartı, tüketici kredisi aracı değildir. Temerrüt krediye dönüştürülemez, takibe alınır. Kredi kartıyla nakit çekmek esasen kartın amacı dışındadır. Bunun aracı

Yazının Devamını Oku

Fiyat istikrarı mı yoksa mali istikrar mı?

Fiyat istikrarı, düşük enflasyon demektir.

Mali istikrar ise, mali yapıda balon oluşmasıdır. Acaba hangisi daha önemlidir? Her ikisi de önemlidir diyerek, soruyu yanıtlamanın iki açıklaması vardır. 1. Kişi sorunu anlamamıştır. 2. Anlamıştır, ama kıvırtmaktır. Bugün tüm dünya ekonomileri başlıktaki bu can alıcı dilemma (iki ucu pis değnek) sorununun içinde yüzmektedir. Dolayısıyla soruyu anlamış iktisatçılar, merkez bankalarının ne yapması gerektiği konusunda tercihlerini açıkça ortaya koymalıdır. Sorunu ve soruyu anlamamış olanlar için herhangi bir sıkıntı yoktur.

FİYAT İSTİKRARI, MALİ İSTİKRARLA NİÇİN ÇELİŞİR?
Ekonomik büyümeyi, orta ve uzun vadede en fazla destekleyen “teşvik” fiyat istikrarıdır. Çünkü fiyat istikrarı, ekonomiyi yöneten görünmez
elin (fiyat mekanizmasının) doğru çalışması için elzemdir. Bu nedenle merkez bankalarının
nihai amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Ancak, bazı hallerde fiyat istikrarını sağlayan şey, mali istikrarı bozabilir. Mesela ülkemizde nispeten ulaşılmış olan fiyat istikrarını “ucuz döviz” politikası sağlamıştır. Üstelik ucuz döviz politikası, bir süre milli gelir büyümesine de yardımcı olmuştur. Ancak, bu süreçte (sürede değil, süreçte) cari açık faraş gibi açılmıştır. Cari açık yüzünden dış borç stokun büyümesi ciddi bir “mali istikrarsızlık” kaynağıdır. Bu mali istikrarsızlık, bir devalüasyon krizine dönüşebilir. Bu da “fiyat istikrarı”nın sonu demektir. Yani kısa vadede fiyat istikrarının sağlayan şey, uzun vadede onu tahrip edebilir.

Yazının Devamını Oku

Terörün maliyeti

AKP Genel Başkan Yardımcısı Profesör Numan Kurtulmuş, “Çözüm Süreci”nin iktisaden ne kadar gerekli olduğunu kanıtlamak için bir “fırsat maliyeti” hesabı yapmış.

Profesör Kurtulmuş bu hesabında “terör”ün Türkiye’nin milli gelir artış hızını (büyümeyi) yavaşlattığı kabulünden hareket ediyor. Eğer terör olmasaydı, son 28 yıl içinde Türkiye’nin milli geliri, her yıl en azından % 0,25 ve hatta % 0,5 daha hızlı artardı diyor. Bu iki varsayıma göre de “kaybedilen” milli gelir rakamını buluyor. Sonuçta bu kaçan fırsatın % 0,5 düşük büyüme şıkkında kabaca 2,4 trilyon lira olduğunu söylüyor. Ondan sonra da maliyeti halkın gözünde iyi canlandırabilmesi için, “her aileye bir ev bir araba” alınabilirdi diyerek eski Başbakan Prof. Çiller’in “iki anahtar” sloganına nazire yapıyor.

OLMASAYDI NE OLURDU VEYA OLSAYDI NE OLURDU

Hayatta hepimiz geriye dönüp kaçırdığımız fırsatların maliyetini hesaplarız. Çünkü her zaman kaçmış fırsatlar vardır. Bu bizi mutlu veya mutsuz edebilir. Amaç geçmişten ders çıkarmaksa, bu egzersiz yararlıdır. Eğer bu hesap, siyasilerce bugün uygulanan politikanın propagandası için kullanılıyorsa zararlıdır. Kendini kandırmaktır. Unutulmasın, gelecekte de bugün uygulanan politikanın tersinin daha iktisadi olduğunu gösteren varsayımsal hesaplar yapılacaktır. Çünkü ne olmadığı zaman onun yerine başka neler olmuş olabileceği de belli değildir. Yaşananlar daima gerçekken, yaşanmayanlar hep hayaldir. Fırsat maliyeti hesapları ileriye doğru yapılmalıdır. O zaman alternatif stratejilerin değerlemeleri daha isabetli olur. Bu da yararlı bir temrindir.

ABD IRAK’I PERİŞAN VE MAHV ETMESEYDİ

Yazının Devamını Oku

Ucuz krediyle yapılan yatırım pahalıya çıkar

İKİDE birde “Değişmeyen tek şey, değişmenin kendisidir” diyen çok çağdaş bir adam varmış.

Yolu bir gün, yıllar önce mezun olduğu ilkokula düşmüş. Öğretmenini görmek istemiş. Kendisi öğrenci iken çiçeği burnunda bir hoca olan sevgili öğretmeni şimdi yaşlanmış, ama hâlâ öğretmenlik yapmaktaymış. Dersine girmek için izin isteyip, arka sıraya oturmuş. Mesleğinin son yılarını yaşayan öğretmen öğrencilere “Bugün üçgenin iç açılarının toplamı her zaman 180 derecedir önermesini irdeleyeceğiz” deyince, adam dayanamamış “Hocam 30 yıl önce de üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece” diyordunuz, artık yeni bir şeyler söylemenin zamanı gelmedi mi? demiş.

DOĞRUNUN MODASI GEÇMEZ
Her iktisatçının önemsediği ve tekrarladığı sorunlar vardır. Mesela ben yıllardır dış borca dayalı kalkınma modelinin sürdürülemez olduğunu vurgulayıp duruyorum. Cumhuriyet’in ilk yılları hariç, Osmanlı’dan beri ekonomi politikamız “dış borçla kalkınmadır”. Bu fikrin şampiyonu da 80 yılda biriken dış borç stokunu 10 yılda 3’e katlayan da AKP’dir. Zannedilmesin ki; bu borç patlaması istenmeden oluşmuştur. Kesinlikle hayır. AKP’nin “el parasıyla yatırım ve kalkınma” modeli izlemesi tamamen bilinçlidir. Çünkü dış borç (yani cari açık) sayesinde, hem halkın harcanabilir geliri hızla artmış, yani popülizm yapılmış, hem de ülkede gözle görülür büyük projelere girişilmiştir. Nitekim 10 yıl önce ulusal tasarruf oranı milli gelirin % 20’si dolayında iken şimdilerde %12’lere gerilemiştir.
Bu cebirsel bir sonucudur. Çünkü tasarruf oranı azalması, cari açık artış oranına eşittir.

DEMİRYOLLARI YATIRIMLARITürkiye’de ilk demiryolunu 1856’da kendisine İmtiyaz verilen bir İngiliz şirketi İzmir-Aydın arasında inşa edilmiştir. Son demiryolu yatırımımız da Japon kredisiyle, Japon mühendisleri tarafından yapılan Boğaziçi tünel geçişidir. Bu projenin çok düşük faizli, çok uzun vadeli bir krediyle finanse edildiği söyleniyor. Doğrudur herhalde. Soru şu: Acaba bu tünel ülkenin öz kaynaklarımızla veya iç borçlanmayla finanse edilebilseydi kaça çıkardı? Aynı soru, inşa edilecek Nükleer Santraller için de sorulabilir. Eğer yabancı bir ülke, kendisinin inşa edeceği bir projeyi kredilendiriyorsa, faizi fiyatın içine gömdürür. İkinci soru şu: Ya bu dış borçları zamanında ödeyemezsek ne olur? Cevap: onu borcu verenler düşünsün gayri.

Yazının Devamını Oku

Dolarla zırvalama

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) tarafından her yıl hazırlanan ve enerji sektöründe, ortaya çıkacak değişimlerin ipuçlarını veren “World Energy Outlook” adlı rapor yayınlanmış.

Rapora göre, ham petrol fiyatları 2035 yılına kadar varil başına 128 dolara çıkacakmış. Bir önceki raporunda, ABD’nin dünyanın bir numaralı petrol üreticisi olacağını söyleyen IEA, bu görüşünden vazgeçmiş. Bazıları(kimse onlar), IEA’nın dediğini abartmışlar. Suudi Arabistan’ın “petrol krallığı” sürecekmiş.

DOLAR, PLATİNDEN YAPILMA METRE DEĞİLDİR
Nedense, bir fiyat veya değer daha geniş kapsamda herhangi bir iktisadi ölçüm, dolarla ifade edilince sabitleşiyor. Yani Amerikan Doları’nın, ne Amerika içindeki satın alma gücü ne de ABD Dolarının diğer paralar karşısındaki ederi hiç değişmiyor sanılıyor. Hâlbuki doların, satın alama gücü kendi ülkesinde sürekli azalıyor. Yabancı paralar karşısındaki ederi de sürekli dalgalanıyor. Yakın tarihten bir örnek vereyim, 2001 Ocak ayında 1 EURO, 0,81 ABD Doları’na kadar düşmüştü. 2008’in başlarında ise 1 Euro neredeyse 1,60 Dolar ediyordu.

SABİT DOLARLA PETROL FİYATLARIÖnümde, Doların Mart 2013 tarihindeki değerine dönüştürülmüş, yani ABD’deki enflasyonuna göre düzeltilmiş fiyatlarla 1 Varil ham petrolün 1946’dan itibaren kaç dolara satıldığını gösteren bir tablo duruyor. Uzun yıllar 1 varil petrol 2,5 dolardan, işlem görmüş. Bu 2,5 doların 2013 doları cinsinden karşılığı 20 doların üstüne oluyor. Ortalama olarak en yüksek fiyat 105 dolarla 1980’de oluşmuş. 1980’den sonra petrol fiyatları reel olarak sürekli düşmüş. En düşük fiyat 29 dolarla 1988’de görülmüş. Petrol fiyatları tekrar yükselmiş. 2008’de ortalama 98 dolara çıkmış. Ama 30 yıl önceki 105 doları bulmamış.

Yazının Devamını Oku

Safi milli gelir

Milli gelir ölçümü “gayri safi”dir. Bu yüzden adı GSMH (Gayri Safi Milli Hâsıla)dır. Gayri safi, amortisman düşülmemiş demektir.

Burada amortismandan kasıt, “insan yapması” fizik milli servetin aşınma payıdır. Yani, altyapı (yolar, barajlar, limanlar) ve üst yapı (binalar, fabrikalar, makineler, donanımlar) hiç yıpranmamış, değerinden bir şey kaybetmemiş kabul edilir. Bu yıpranmanın parasal karşılığı, hesaplanan
milli gelir rakamından düşülmez. Daha da önemlisi “Tanrı yapması” yerüstü ve yeraltı zenginliklerinin eksilmesi de hesaplanan mili gelirden düşülmez. Bir ekleme daha yapayım: ileride temizlemesi çok pahalıya mal olacak çevre kirlenmesi de milli gelir hesabında “sıfır” kabul edilir.

BÜYÜME ŞART MİDUR?

Mesleğin raconu gereği “hüzünlü” olan iktisatçılar, dünya ekonomisinin durumu çok kötü diye homurdanıp duruyorlar. Bu hükümlerine gerekçe olarak da son yıllarda (ve görünen gelecekte) Gayri Safi Dünya (Milli) Hâsılası’nın düşük oranda artmamasını gösteriyorlar. İnsan ve Tanrı yapması “Dünya Serveti”nin yıpranmasını ve çevreyi kirletmenin maliyetini, hesaba katmadan bulunan bir “Dünya Geliri (GSMH)” az artıyor diye üzülmek bana doğru gelmiyor. Önce “Safi Dünya Geliri” hesabı yapmaya başlayalım, eğer o hesaba göre bir gelir düşmesi varsa, işte o zaman dertlenelim.

SERVET AZALMASI, GELİR DEĞİLDİR

Dünya ekonomisi dört çeker bir arabadır. Bu arabanın sağ ön tekerleği ABD ile Kanada, sol ön tekerleği AB ve saz arkadaşları, sol arka tekerleği Çin-Japonya ve diğer pasifik kaplanları, sağ arka tekerleği de Hindistan ve Brezilya dâhil geri kalan az gelişmiş veya fakir ülkelerdir. Yavaşlama, çapı büyük ön tekerleklerinde görülüyor. Arka tekerlekler daha hızlı dönüyor. Ama arka tekerleklerin çapı küçük olduğundan, bir turda kat edilen mesafe düşük kalıyor. İşin iyi tarafı milli geliri yavaş artan ülkelerin zaten zengin olmasıdır. Üstelik bu ülkeler, akıllı olduklarından, insan ve Tanrı yapması milli servetlerini daha az aşındırıyorlar. Onların “net milli hâsıla” artışı, doğaya hoyrat davranan fakirlere göre muhtemelen daha yüksektir. Eğer zenginlerin gelirleri hızı artarsa, doğal kaynakları tükenen ve çevresi kirlenen fakirlerin milli serveti daha çok azalır. Fakir ülkeler, zenginler niye hızlı kalkınmıyor diye değil, biz milli servetimizi niçin daha iyi koruyamıyoruz diye derlensinler.
Son Söz: Fakir ülkede, Yeşiller partisi olmaz.

Yazının Devamını Oku

Din, sadece dindarları ilgilendirmez

Ben, genelde tüm dinlerle ve özellikle İslam’la çok ilgiliyim.

Halkı Müslüman olan bir ülkede, dedesi, babası iki halasının kocaları doktor olan laik bir ailede yetiştim. Din yani İslam aile kültürümüzün bir parçasıydı ama asla referansımız değildi. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verirken bilimi yol gösterici olarak aldık. Bilim de sadece fizik kimya değildi pek tabii. Sosyal bilimler ve hukuk yol göstericiydi. Genç yaşımdan itibaren, iş yönetimi ve iktisat gibi sosyal konularında makale yazamaya başladım. Bu konulara girdikçe, milletlerin davranış/ahlak kodlarının oluşmasında birinci derece etkisi olan dini, esaslı bir şekilde kavramanın şart olduğuna anladım. Bu sebeple binlerce sayfa kitap ve makale okudum. TV ve radyo programları izledim. Hüseyin Atay’ın sohbetlerine katıldım. Yaşar Nuri’nin tele-öğrencisi oldum.

ATEİSTLERİN TANRISI VARDIR
Nedense, bir dine kalben bağlı olmayanların, Tanrı’sız olduğu gibi külliyen yanlış bir kanaat vardır. A-teist denilen kişiler, dinlerin tarif ettiği “dışta” tanrıya inanmazlar. Aslında onlar “deist” yani “Tanrıcı” dır. Bağlanmadıkları şey, dindir. Yoktur dedikleri Tanrı, dinlerin betimlediği evren dışı tanrıdır. Onlar, “evren içi” Tanrının varlığına iman etmişlerdir. Tek bir işaret, mesela “yer çekimi kanunu” deistlere, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya yeter.

LAİKLİK VE ATEİSTLİK

Yazının Devamını Oku

Net ihracat ve net devalüasyon

Ekim ayı enflasyonu (Tüketici Fiyat Endeksi) belli oldu. Aylık enflasyon % 1,8 artış ile geçen yıl Ekim ayının % 1,96’lık artışının altında kaldı.

Yıllık enflasyon da % 7,71 ile geçen yılki düzeyini korudu. Ancak geçen yılın sonuna doğru enflasyon düşme eğilimdeydi, bu yıl tersi bir gidişat var. Düşen değil artan bir enflasyon rüzgârı esiyor. Bunun en önemli sebebi döviz fiyatlarının artmasıdır.
NET İHRACAT

Bir ülkenin yaptığı 100 dolarlık ihracatın içinden o malın üretiminde doğrudan veya dolaylı olarak kullanılan enerji dâhil tüm ithal girdilerin dolar cinsinden maliyeti düşülürse, geriye kalan rakama net ihracat denir. Son 11 yılda Türkiye’nin brüt ihracatı hızla arttı. Ama net ihracatı aynı oranda yükselmedi. Bu yüzden dış ticaret açığımız azalmadı arttı. Net ihracatın yani ulusal katma değerin artmamasının sebebi, maliyetinin yükselmesidir. Enflasyon ise, ulusal katma değerin (net ihracatın) yerel para cinsinden maliyet artışı demektir. Eğer enflasyon kadar devalüasyon olursa, bu maliyet artışı, dış satış fiyatına aynen yansıtılmış olur. İhracatçı firmanın rekabet gücü düşmez. Devalüasyon, enflasyondan düşükse, katma değerin maliyet artışının bir kısmı, eğer ürününün döviz cinsinden fiyatı artmamışsa, firmanın sırtında kalır. Bu durumda firma yöneticileri, ayakta kalabilmek için, maliyet içindeki ithal payını arttırır. Bu da ticaret açığını büyütür. İhracatın, ithalatı karşılama oranı düşer.

NET DEVALÜASYON

Devalüasyon, net katma değerin TL cinsinden satış fiyatını arttırır. Bu sayede “net ihracat” artar. Ama devalüasyonun da net olması gerekir. Geçen yıl bugünlerde Dolar 1,80 TL dolayındaydı. Bu bugünlerde Dolar 2 TL’nin üstünde seyrediyor. Kabaca bir yıl içinde % 12 devalüasyon olmuş. Enflasyon ise % 8. Amerika’da enflasyon % 1,5. Demek ki, Türkiye ile Amerika arasında %6,5’lık bir enflasyon farkı var. TL’nin %12’lik devalüasyon oranı, enflasyon farkı ile düzeltilirse geriye %5,3’lik “net devalüasyon” kalır. Bu hesabı, devalüasyonun brütü ile neti arasındaki farkı göstermek için anlattım. Net devalüasyon var mı, yok mu sorusunun cevabı, Merkez Bankası tarafından yapılan “Reel Efektif Döviz Kuru” hesabında vardır. Eğer TL “net” devalüasyona uğrarsa, bir süre sonra dış açık azalır. Net devalüasyon yoksa, sonuç değişmez.
SON SÖZ: Sonuç, sebebi gecikmeyle izler.

Yazının Devamını Oku

Mühendisin adı yok!

İstanbul’un çok önemli bir raylı ulaşım sisteminin, en önemli bölümü, uzun bir gecikmeden sonra, alelacele işletmeye alındı.

Hayırlı olsun. Bu açılış da Başbakan’a Atatürk’ü sevenlerin başına balyoz indirmesi için bir vesile oldu. Bu yüzden işin tam tadına varılamadı. Ulaşım sistemleri, ekonominin kan damarlarıdır. Ulaşım olmadan değer yaratılamaz. Köprü, tünel veya viyadük gibi “geçilmezi, geçilir kılan” yapılar, insanları hep heyecanlandırmıştır. Her köprü, her tünel bir “sanat eseri”dir. Muhtemelen Dünyada birbirinin tıpatıp aynı iki tünel yoktur. Her tünel, her köprü her viyadük eşsizdir. Çünkü arazinin yapısı, geçilen mesafe ve eserden beklenen işlev her projede birbirinden farklıdır. Her sanat eserinin olduğu gibi, bunların da yaratıcıları vardır. Eserin sahibi öncelikle tasarım başmühendisidir. Hemen sonra, eseri fiilen meydana getiren ekibin başındaki proje müdürü gelir. Marmaray’ı yaratan bu büyük ustaları kutluyorum.

KAMU YÖNETİCİSİ HALKIN PARASINI HARCAR İster seçilmiş, ister atanmış olsun, icraat/inşaat yapan bir kamu yöneticisi, “halkın parasını” harcar. Bu kişinin rütbe-i aklı, eserin görkeminden değil, millet parasının harcanmasında gösterdiği isabet, basiret ve iktisattan belli olur. Seçilmiş veya atanmış yöneticilerin cebinden bir kuruş çıkmadığına göre, meydana getirilen eser onların halka verdiği bir hediye değildir. Böyle gösterilmemelidir. Kamu yöneticisinin mühendis gibi konuşmasına hiç gerek yoktur. Ama eserin “fayda-maliyet” hesabını verme sorumluluğu vardır. En berbat yönetici bile halkın parasını sorumsuzca harcayarak, iki misli maliyetle iki misli zamanda, çok büyük bir eserin meydana getirilmesine
vesile olabilir. Yapılmış, yapılmıştır; üzümü ye bağını sorma denemez. Eserin bitiminde yönetici, işin faturasını ödeyecek olan millete, yani bağ sahibine hesap verir. Demokrasilerde bu hesap, ahrette Allah’a değil, dünyada millete verilmelidir.

GÖSTERİŞ YATIRIMLARIİktisatta “gösteriş tüketiminden kötüsü, gösteriş yatırımıdır” diye bir kural vardır. Gösteriş yatırımlarına “beyaz fil” de denir. Beyaz filler, çok yem yiyip az çalışan ama görkemli hayvanlardır. Hiçbir gösteriş tüketimi, ülke ekonomisine bir gösteriş yatırımı kadar zarar veremez. Tüketim, para tahsisi durunca durur. Ama yanlış yapılan bir yatırım, uzun yıllar ülkenin kıt kaynaklarının çarçur olmasına ve yeniden ilave yanlış yatırımların yapılmasına sebep olur.
SON SÖZ: Yanlış yatırım, sıfır yatırımdan kötüdür.

Yazının Devamını Oku