Alo ’sahte rakıdan zehirlendim’ hattı

Zehirlenen kişi İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nin (0232) 412 39 39 numaralı Zehir Danışma Merkezi’ne müracaat edip, tedaviye hemen başlamalı.

DOKUZ Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İlaç ve Zehir Danışma Merkezi Sorumlusu Klinik Toksikoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yeşim Tunçok, kaçak içki ya da sahte alkol zehirlenmesi (Metil alkol zehirlenmesi) ile karşılaşan kişilerin en kısa zamanda üniversitenin "Zehir Danışma Merkezi"nin 0232 412 39 39 numaralı telefonunu aramaları söyledi. Prof. Tunçok, "Metil alkol zehirlenmesi öldürücüdür. Belirtileri geç başlayan bir zehirlenmenin tedavisinde başarı düşüktür. Tedavi sonucu hasta kurtulsa bile yaşam boyu körlük oluşabilir. Bu nedenle metil alkolün içkilere ve kolonyaya yasa dışı olarak katılmasının ve satışının engellenmesi için yapılacak denetim ön plana çıkarılmalıdır. Tüketicilerin içki tüketiminde, açılmamış ve bandrollü şişeleri tercih etmeleri, markalı kolonyaları kullanmaları da önem taşımaktadır" dedi.

Zehirlenme belirtileri

Metil alkollü kaçak içki ya da kolonya alındıktan ortalama 30-60 dakika sonra kanda en yüksek düzeyine ulaşır. Erken dönemde, bazen 30 saate kadar hiçbir belirti vermeyip, yalnızca sarhoşluk ve gastrit oluşturduğundan tanınması güçtür. Belirti verdiği geç dönemde de yapılan tedavi imkansız olabilir. Metil alkol vücutta formaldehit ve formik asid adlı çok zehirli maddelere dönüşerek zehirleyici etkisini yapar. Başlıca zehirlenme belirtileri, başağrısı, bulantı, kusma, baş dönmesi, tansiyon düşmesi, kanda asidoz, görme bozukluğu ve körlük ve daha ileri dönemde tedavi edilmezse koma ve ölümdür.

Nasıl tedavi edilir

Zehirlenme fark edildiği anda hasta acil olarak bir sağlık merkezine götürülmeli ve tedavisine hemen başlanmalıdır. Zehirlenmenin başka belirti vermediği dikkate alındığında, geç başlayan belirtide etkili tedavi için geç kalınmış olabilir. Hastada yapılacak destek tedavi yanı sıra antidot olarak etil alkol ya da fomepizol verilir. Hastada hemodiyaliz yapılması gerekebilir.

Yaşlılarda düşmeye dikkat

DOKUZ Eylül Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gürkan Ersoy ve İzmir Alsancak Devlet Hastanesi Acil Servis Sorumlu Hekimi Avrupa Acil Tıp Birliği Başkanvekili Uz. Dr. Ülkümen Rodoplu, yaşlıları düşme olgularına karşı uyardı. Acil uzmanları, iyi, bilinçli beslenme, antibiyotik, ensülin gibi ilaçların bulunması ve daha yoğun kullanılması, hastaların tıbbi ve evdeki bakımlarının daha bilinçli olması nedeniyle toplumun yaş ortalamasının yükseldiğini söyledi. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşlı nüfusun arttığını vurgulayan uzmanlar, bu yaş grubu sayıca artınca yaşanan düşme, yaralanma ve travmada da artış olduğunu belirtti.

Neden düşüyorlar

Yaşlılarda en sık zemin düşmeleri ile motorlu taşıt kazalarının görüldüğünü belirten Yrd. Doç. Dr. Ersoy, Uz. Dr. Rodoplu düşmenin neden olduğunu şöyle açıkladı: "Yaşlılarda duyma ve görme yetisi azalmış durumdadır. Eklem hastalıkları, ağrıları yürümelerini zorlaştırır. Refleksler zayıflamıştır. Olayları anında kavrayıp tepki veremezler. Bunama, alzheimer gibi hastalıklar söz konusudur. Kasları daha güçsüzdür. Kullandıkları idrar söktürücü, tansiyon/şeker düşürücü gibi ilaçlar ani tansiyon iniş çıkışı ve dolayısı ile kişinin düşmesine neden olabilir."

Çıkan sorunlar

Kırık, çıkık, burkulma, beyin kanaması, iç organ yaralanması. Tedavi sırasında hastalığın istenmeyen yan etkileri ortaya çıkabilir. Bu yaş hasta grubunun tedavi giderleri yüksektir. Hastanede daha uzun süre kalmaları gerekir. Tedavi sonrası iyi bakılmazlarsa ölüm oranı yüksektir.

Düştük, ne yapalım?

Önce hareket etmeyin, ayağa kalkmak için kendinizi zorlamayın. Ambulans gelmeden olay yerini terk etmeyin, araba ile götürmek isterlerse asla izin vermeyin. Hemen 112 Acil Servis’i arayıp, ambulansın olay yerine gelmesini isteyin.

Aile hekimleri tiyatro sahnesinde

İZMİRLİ aile hekimleri "Doktorlar Tiyatrosu" kurdu. İzmir Aile Hekimleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Seydi Yüce, "Stresli bir mesleğimiz var, bu stresi atmak ve negatif enerjiyi pozitife dönüştürmek için tiyatro grubu oluşturduk" dedi. İkiçeşmelik Sağlık Ocağı Aile Hekimi Dr. Levent Özkan "Yarası Olana" oyununu sergilediklerini, izleyenlerden büyük alkış aldıklarını söyledi.

Dr. Özkan, "Dokuz dernek üyemizin yer aldığı, tamamen amatör bir kadro oluşturduk. Yaklaşık dört ay önce ekibi kurduk, sağlık konusunu internetten araştırıp onun üzerinde çalıştık. Önce bir başarabilme stresi vardı. Bunu başardık. Oyunumuz sosyal amaçlı olup, ücretsizdir. Daha sonra oyunu ağaç dikme kampanyası için oynayacağız. Alkışlara göre devamına karar vereceğiz" dedi.
X

Kulaklarınıza kulak verin

ZİL ya da kulakta çınlama sesi, ağrı, baş dönmesi, zor işitme, kulak iltihabı ve denge gibi semptomlar kulaklarınızda bir sorun olduğunun habercisi olabilir. Bu semptomların erkenden fark edilip dikkate alınması gerekir. Ekol Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği’nden Prof. Dr Adnan Ünal, orta kulak iltihabını anlattı:

 

ORTA KULAK İLTİHABI NEDİR?
Otitis media, orta kulak boşluğunun iltihabını tanımlar. Bu tablo 3 aydan daha uzun süre devam ettiğinde ortaya çıkan belirti ve bulgular, kronik (uzun süren) otitis media olarak tanımlanır. Orta kulakta sıvı varlığı, kulak zarında bir delik olması veya orta kulak kemikçiklerinin hasarlanması durumlarında hastalarda işitme kaybı meydana gelir. Hastalığın ilerlemesi halinde orta kulaktaki enfeksiyon kemik yapılara ulaşabilir (mastoidit), iç kulağa yayılabilir ve bu da sensörinöral (sinirsel) işitme kaybına ve baş dönmesine (labirentit) sebep olur. Orta kulaktaki önemli yapılardan yüz siniri bu enfeksiyonlardan etkilenirse hastada yüz felci tablosu gelişir. Daha az görülen ancak ciddi ve ölümcül olabilen komplikasyonlar (istenmeyen durum) arasında beyin apsesi, menenjit, otitik hidrosefali (beyin sıvısının basıncındaki artış), petrozit (kafa tabanı enfeksiyonu), sigmoid ven trombozu (toplardamar içienfeksiyonu) yer almaktadır.
Kronik otitis media başlıca 3 şekilde karşımıza çıkabilir:
1. Enfekte olmayan kronik otitis media: Kulak zarında bir delik vardır, ancak orta kulakta enfeksiyon veya sıvı yoktur. Kulak kuru kaldığı sürece orta ve iç kulaklar bu durumdan uzun bir süre etkilenmeden kalabilir. Deliğin onarılması sadece işitmeyi iyileştirmek ya da enfeksiyonu önlemek için gereklidir.
2. Süpüratif (iltihaplı) otitis media: Bu tablo, kulak zarında bir delik ve orta kulakta bir enfeksiyon olduğunda ortaya çıkar. Antibiyotiklerle tedavi genellikle aktif enfeksiyonu temizlemeye yardımcı olur.
3. Kolestatomlu otitis media: Kulak zarındaki kalıcı bir delik bazen bir kolestatoma (orta kulakta deri hücrelerinin ve birikintilerinden oluşan bir doku) yol açabilir. Kolestatom kulak kemikçiklerinde hasar yaratabilir, beyin absesi, menenjit ya da yüz felci gibi komplikasyonlara (istenmeyen durum) sebep olabilir.

DAHA ÇOK KİMLERDE GÖRÜLÜR?

Yazının Devamını Oku

Kronik ağrı ile başa çıkma yolları

EN sık karşılaştığımız sağlık sorunlarının başında ağrılar geliyor. Ağrı çekmek ya da ağrılarla yaşamak kolay bir şey değil. Hemen herkesin yaşamının bir döneminde karşılaştığı bu tatsız duyguya tahammül etmek zor. Doğru uygulama, ağrıya neden olan şeyi bulup onu ortadan kaldırmaya çalışmak. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ağrı Kliniği’nden Prof. Dr. Meltem Uyar, kronik ağrı ile başa çıkma yollarını anlattı:


Ağrıyı diğer tıp bulgularından ayıran en önemli özellik öznel olması, yani kişiden kişiye farklılık göstermesidir. Ağrılı bir uyarana karşı her insanın yanıtı farklıdır. O yüzden bir trafik kazası sonucu ya da doğum sırasında bir kişi avazı çıktığı kadar bağırırken, diğeri sesini çıkarmayabilir. Ağrı kısa süreli ya da akut ve uzun süreli, kronik olarak iki biçimde alınabilir. Ağrı akut durumlarda alarm olarak faydalı bir görev üstlenirken, kronik ağrı ise tam tersine basit bir bulgu değil başlı başına bir hastalıktır. Kronik ağrı aynı zamanda iş gücü kaybına ve önemli ölçüde maddi zarara da sebep olur.

KADINLARDA DAHA YAYGIN
Kronik ağrı merkezi sinir sisteminde, periferik sinir sisteminde, beynin çeşitli bölgelerinde değişikliğe yol açan ciddi bir olaydır. Bir ağrının kronik ağrı olarak nitelendirilebilmesi için 3-6 aylık zaman dilimin geçmesi gerekir. Bu dönemde vücudunuzda ağrının yanı sıra başka bozukluklar da baş göstermeye başlar. Bu dönemde hastanın çok yönlü değerlendirilmesinin yanı sıra o dönemde hangi hekime başvuracağının belirlenmesinde de yarar vardır.
Kronik ağrı da bir hastalık olarak aynı tansiyon yüksekliği, diyabet-şeker gibi genetik özelliklere sahiptir. Anne ve babasında migren olan bir kişide migren görülme olasılığı yüksektir. Cinsiyet de kronik ağrının ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Kadınlarda kronik ağrı olasılığı erkeklere göre daha yüksektir. Hormonlar, duygular, sosyal ve kültürel inançlar ağrıyı etkiler.

BU GERÇEĞİ KABUL EDİN
Kronik ağrı ile kendi kendinize başa çıkma yollarından en önemlileri şunlardır: * Kronik ağrınız olduğu gerçeğini kabul edin. * Kendinize hedefler tayin edin, hobi ve toplumsal etkinliklerinizi artırın. * Kronik ağrı yüzünden kendinize ve ailenize kızmayın, ağrınıza kızın. * Ağrı kesicileri hekimin tavsiyesine göre düzenli olarak alın. İhtiyaç azaldığında yavaş yavaş kesmeye çalışın. * Fiziksel durumunuzu en iyiye getirmeye çalışın. * Kondisyonunuzu artırın. * Gevşemeyi öğrenin, gevşeme egzersizlerini düzenli olarak uygulayın. * Kendinizi sürekli meşgul edin, aktivitelerinizi artırın. * Aile ve yakınlarınızla sağlıklı ilişkiler kurun. * Diğer ağrı çeken insanlarla bir araya gelin, onlarla dertlerinizi paylaşın. * Umudunuzu yitirmeyin.

KAMPANYA BAŞLATILMIŞTI

Yazının Devamını Oku

Hayata olumlu bak, dengeli beslen, sağlıklı yaşlan

HAYATIN ne zaman zorlaşacağı bilinmez. İyi günlerin yerini ansızın alıverir kötü günler. Kötü günleri atlatmanın yolu ise moralini yükseltmek için doğru yöntemi bulmaktan geçiyor. İşte size hayata daha mutlu bakmak için Ege Üniversitesi Dahiliye Kliniği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fehmi Akçiçek’ten “Hayata olumlu bak, dengeli beslen ve sağlıklı yaşlan” reçetesi...

 

Son yüzyıl içinde yaşam beklentisi dramatik olarak arttı. Nüfus öngörüleri önümüzdeki on yıllarda da bu artışın devam edeceğini yansıtıyor. Avrupa ülkelerinde 1990-2010 arasında 65 yaş ve üzeri nüfusun oranı yüzde 13.9’dan yüzde 17.4’e yükseldi. 2060’da bunun yüzde 30 olacağı öngörülüyor. Türkiye’de de 65 yaş üzeri nüfus yüzde 8.3’e ulaştı. 2050’de bu oranın yüzde 20.8’e ulaşacağı hesaplanmış bulunuyor.
Söz konusu hızlı artışta doğum oranlarının giderek düşmesinin yanı sıra yaşam beklentisinin uzaması da rol oynuyor. Üzerinde pek çok çalışmanın yapıldığı sağlıklı yaşlanmanın üç temel özelliği dikkat çekiyor: Hastalıklardan korunabilme, bilişsel ve fiziki işlevselliği en üst düzeyde sürdürebilme. Birbiriyle etkileşim içinde bu üç özelliğin birlikteliği sağlıklı yaşam beklentisini artırıyor.

GENLER YÜZDE 25 SORUMLU
Çalışmalara göre yaşlanma sürecimizi etkileyen genlerimiz, yaşam süremizin belirlenmesinden yüzde 25 oranında sorumlu. Geriye kalan yüzde 75’i ise hayat tarzımız (yani kendimiz) ve sosyal çevremiz belirliyor. Hayat tarzı ifadesi, tuz kısıtlı dengeli bir beslenmeyi, tütünden uzak durmayı, düzenli egzersiz yapmayı ve kirli çevrelerden olabildiğince kaçınmayı tanımlıyor. 90 yaşını aşan kişilerin en önemli özelliği, yaşamı olduğu gibi kabul eden olumlu bir bakışa sahip olmaları. Bu insanların aile fertleri, dostları ve içinde yaşadıkları toplumla olan bağlarını korudukları dikkat çekiyor.
Öte yandan, yaşlısına değer veren, sağlık eşitsizliklerini gideren; uygun barınma, çevre ve emeklilik şartları hazırlayan toplumlarda artan yaşam kalitesine bağlı olarak ömür de uzuyor. Ottawa Sözleşmesi de sağlığın insan hakları, eşitlik, sosyal adalet, topluma katılım, kişisel yeterliliğinin artırılması, destekleyici çevre ve kurumların yaratılması ile korunabileceğini ifade etmiş bulunuyor.

AŞILAMA TAKVİMİ ŞÖYLE

Yazının Devamını Oku

Varis ve selülite karşı düzenli egzersiz

CİLT sorunları sadece karışıklık ve sarkma ile sınırlı değil... Ayaklardaki varisler de sevilmez. Ama özellikle iki şey kadınların sağlık gündeminden hiç düşmez: Varisler ve selülitler! Selülit sorununu başka bir yazıya bırakıp bugün varis konusunu masaya yatıracağız. Kalp damar cerrahı Doç. Dr. İlker Kiriş, kısa ama öz bir varis notu hazırladı. Bakın neler anlatıyor...

 

Varisler, toplumda sıkça görülen ve yaşam kalitesini belirgin şekilde azaltan bir sağlık sorunudur. Genellikle toplardamar yetmezliği sonucunda oluşurlar. Varis oluşumundan korunmak amacıyla ve yakınmaları azaltmak için bazı yaşam tarzı değişiklikleri önerilir. Bu önerileri özetleyecek olursak:
1. Düzenli egzersiz: Düzenli egzersiz yapmak önemlidir. Haftanın 5–7 günü 20-30 dakika süreyle yürümeniz önerilir. Yürüyüş, yüzme ya da bisiklete binmek gibi baldır kaslarınızı çalıştıran egzersizler yakınmalarınızı azaltmaya yardımcı olur. Egzersiz yapmak varislerinizin hızla kötüleşmesini önler.
2. Varis çorabı: Varis çorabı kullanmak yakınmalarınızı azaltır. Eğer ağrı, bacak şişliği, bacakta dolgunluk hissi gibi yakınmalarınız varsa varis çorabı giydiğiniz günün sonunda daha iyi hissedersiniz. Varis çorabını medikal ürün satan firmalardan alabilirsiniz. Varis çorabı almaya mutlaka kendiniz gidin. Çünkü ayak bileği, baldır ve dizüstü seviyesinde bacağınızın ölçüsü alınarak size en uygun varis çorabı belirlenecektir. İlk birkaç gün alışmakta zorlanabilirsiniz. Ancak sabrederseniz kısa sürede alışır ve ileride çok rahat edersiniz. Varis çorabınızı sabah saatlerinde ve işe başlamadan önce giyin. Akşam saatlerinde ve işten eve döndüğünüzde ise çıkartabilirsiniz.
3. Bacaklarınızı sıkça hareket ettirin: Eğer işyerinde ya da seyahat ederken uzun süre hareketsiz oturuyorsanız sık sık hareket etmek önemlidir. Baldır kaslarınız toplardamarlar içinde biriken kanı yukarıya, kalbe doğru pompalamaya yardım eder. Eğer uzun süre hareketsiz oturur ya da ayakta durursanız yerçekimi etkisiyle kan bacaklarınızda göllenir. Bu da bacaklarda şişliğe yol açar. Ayrıca, hareketsiz durmak derin toplardamarlarda pıhtı oluşması riskini de artırır. Bu nedenlerle örneğin ayakta iken parmak uçlarınızda yükselmek ve ardından topuklarınızı yere basmak şeklinde basit bir egzersizi işyerinizde yapabilirsiniz. Bu egzersizi 10 kez yapmak bacaklardaki toplardamarlarda kan akımını destekler. Özellikle işiniz uzun süre ayakta hareketsiz durmayı gerektiriyorsa (öğretmen, güvenlik görevlisi, berber vb.) bu egzersizi yapmak bacaklarınızı rahatlatacaktır. İdeal olarak, eğer yapabiliyorsanız 30-60 dakikada bir en az 2 dakika süreyle yürümek önerilir.
4. Bacaklarınızı kaldırın: Fırsat bulabilirseniz gün içinde 2-3 kez 10-15 dakika boyunca bacaklarınızı kalp seviyesi üzerine kaldırın. Bunu yapmak için sırtüstü düz yatın ve bacaklarınızın altına koyacağınız yastıklarla bacaklarınızı destekleyerek kalp seviyesinden 20-30 cm yükseltin.
5. Yüksek topuklu ayakkabı kullanmayın: Yüksek topuklu ayakkabı giydiğinizde ayak ve baldır kaslarınız toplardamarlardaki kan akışına ideal pompa katkısında bulunamaz. Bu yüzden günlük kullanım için 5 cm’den fazla olacak şekilde yüksek topuklu ayakkabı tercih etmeyin. Bu ayakkabılar ağrı ve bacaklarda kramp gibi yakınmalarınızı artıracaktır.

Yazının Devamını Oku

Çocuğunuz öksürüyorsa

ÖKSÜRÜK 7’den 77’ye herkesin sıkıntı çektiği bir problem olarak görülse de aslında öksürük boğaza takılan yabancı cisimleri dışarı atmaya yarayan bir reflekstir. Öksürük neden olur? Belirtileri nelerdir? Nasıl geçer? Ne iyi gelir? Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Yılmaz Bay, öksürükle ilgili merak edileleri anlattı:


Öksürük solunum yollarını zararlı etkilerden koruyan vücudun en önemli savunma refleksidir. Bazen çocuğunuzun kendi ağız salgısının solunum yollarına kaçması gibi basit bir nedenden olabileceği gibi, çoğunlukla solunum yollarının bakteri ya da virüs denilen mikroplar tarafından tutulması gibi daha önemli bir nedenle olur.
Mikroplar solunum yollarına girdiğinde vücudun savunma hücreleri onlara karşı koymakta ve solunum yollarında ilerlemelerine engel olmaktadır. Öksürük, solunum yollarında ilerleyen bu mikropları ve mikroplarla vücut hücrelerinin savaşı sonucu ortaya çıkan artıkları dışarıya atan vücudun en önemli savunma mekanizmasıdır. Solunum yollarının bir çeşit süpürgesidir.
Eğer çocuğunuzun neşesi ve canlılığı yerindeyse, sizi emiyor ya da mamasını yiyorsa bırakın öksürsün. Çünkü öksürerek solunum yollarını temizler. Çocuklar, erişkinler gibi öksürük sıvısını öksürerek dışarı çıkartamayabilir. Çoğunlukla yutarlar. Bunun hiçbir sakıncası yoktur. Bazen kusmalarında öksürük sıvısı olabilir. Bu da önemli değildir. Çocuk öksürüyor diye hemen öksürük kesici ilaçlar kullanmayın. Hastalığını daha da ağırlaştırırsınız. Çocuğunuzu huzursuz eden, uykusunu bölen şiddetli bir öksürük varsa doktorunuzun önerileri doğrultusunda solunum yollarındaki koyu yapışkan salgıları yumuşatıcı, balgam söktürücü ilaçlar ya da uykuyu etkileyen aşırı öksürükte kısa süreli öksürük kesici ilaçlar kullanabilirsiniz.

EN ÖNEMLİ İLAÇ SU
Öksürükte öncelikle çocuğunuzun aldığı sıvı miktarını artırın. Anne sütü, su ve sulu besinleri sık sık çocuğunuza sunun. Ayrıca, solunum salgılarını yumuşatmak için geleneksel yöntemlerden de yararlanabilirsiniz. Bunlar; ıhlamur, papatya, rezene çayı, zencefil, nane-limon, limonata, 4 yaş üzerinde de adaçayı gibi sıvı besinlerdir. Bal, etkinliği kanıtlanmış tek öksürük kesicidir. 1 yaş üzerinde doğrudan verilebildiği gibi ekmek üzerine sürülüp yağlı ballı ekmek ya da ballı limonlu çaylar şeklinde de verilebilir. Geleneksel olarak kullandığımız çorbalar da öksürüğün gerilemesine yardımcı olur. Et ve tavuk suyu ile yapılan pirinç, un, şehriye çorbaları, tarhana çorbası, havuçlu, patatesli, kerevizli, soğanlı, sarımsaklı, maydanozlu çorbalar da öksürüğün gerilemesine yardımcı olurlar.
Çocuğunuzun bulunduğu odayı havalandırın. Odadaki havanın nemli olmasını sağlayın. Öksürükte burun yolunun açık tutulması da çok önemlidir. Eczaneden alacağınız, halk arasında tuzlu su olarak adlandırılan serum fizyolojik içeren burun damlalarını kullanabilirsiniz. Küçük çocuklarda damla damlattıktan 2-3 dakika sonra burundaki fazla sıvıyı almak için ağızla çekilen aspiratörleri de kullanabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

İşte sihirli vitaminler M1 ve M2: Mizah ve müzik

HERKESİN kendine göre bir pembe gözlüğü, moralini yükseltmek için bir yöntemi var. Ama başarılı olur, ama olmaz. Olumlu yönlerinizin altını çizin, zenginliklerinizi, potansiyelinizi fark edin.

 

Kaliforniya Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmaya göre mutluluğumuzun ve huzurumuzun yüzde 40’ı tercihlerimizin ve hayata bakışımızın sonucu. Kendi kendinizi telkin edin, gaza getirin: Önemli değil, iyiyim, aslan gibiyim... Doktor Sibel Akkol’un moralinizi yükseltmek için bir yöntemi var: Bilinmeyen vitaminler. Mizah ve müzik. Akkol’la M1 ve M2’yi konuştuk.


Fakültede halk sağlığı derslerine gelindiğinde hastalıkları teşhis ve tedavi etmek için hekim olacağımızı sanan biz öğrenciler asıl görevimizin korumak ve hatta geliştirmek olduğunu öğrenirdik. ‘Sağlık’ tanımını herkes öğrendi artık! “Sağlık sadece hasta olmamak hali değil, bedenen, ruhen, sosyal, çevresel, hatta ekonomik ve politik tam bir iyilik halidir” diye tanımı genişletmek gerekiyor. Burada, “Koruyacağımız ve geliştireceğimiz sağlık durumumuzdaki faktörlere nasıl etkili olacağız?” sorusu hemen aklımıza takılıyor. İşte tam bu noktada, “Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır, ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ver” cümlesini hatırlayalım. Kendimizden başka hiçbir şeyde tam kontrolü sağlayamayacağımıza göre, gelelim kendimiz için neler yapabiliriz konusuna...


BIRAKMAK İSTEYENE METOT VAR
Yıllardır bağımlılıktan uzak yaşamın önemine dikkat çekiyorum. Alkol ve merkezi sinir siteminde geçici-kalıcı değişiklikler yapan sigara başta olmak üzere kimyasal maddeler ve şimdilerde teknoloji gibi farklı bağımlılıklar ciddi uzmanlık alanları oldu. İçlerinde sigara, nikotinik etkiye bağlı fizyolojik ve psikolojik bağımlılık yarattığı, ayrıca sosyal çevrede kabul gören, ikram edilen bir madde olduğu için çok ciddi yaygın ve sağlık bozucu bir ajan olarak içen-içmeyen herkesin mücadele vermesi gereken bir savaş! Muayenehane açmama ve sonrasında da gönüllü olarak okullara-işyerlerine eğitime gitmeme, savaşta aktif nefer olmama yol açan bu konuya ilgim doktor olmadan önce anne-babamın sıkı içiciler olması nedeniyle hem kendi hayatlarını erkenden kaybetmelerinden, hem de benim pasif içici olarak çok kez hastanelerde yatarak tedaviye mecbur olmamdan kaynaklandı. Sigara bırakmak için metodları burada anlatmak istemiyorum. Zira, öğrendiğim şu oldu: Bırakmak isteyen herhangi bir yardımcı metodla bırakabiliyor, bırakmak istemeyene bıraktıracak metot halen bulunmadı.


Yazının Devamını Oku

Pandemide kalp sağlığı

EĞER kalbiniz yorulup bıkmadan, durup dinlenmeden hep aynı güçle kan pompalayabilirse hücrelerinize ihtiyacı kadar oksijen ve besin maddesi ulaşır. Günün 24 saati, haftanın 7 günü bıkmadan size sonsuz bir sadakatle hizmet eden bu küçücük ve duygusal organın kendisinin de oksijene ve enerji kaynağı besinlere ihtiyaç duyduğunu sakın unutmayın! Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Güngör, pandemi döneminde bakın kalp sağlığını nasıl anlattı:

 


Kalbimiz günde yaklaşık 100 bin defa atarak bütün vücudumuza temiz kanı gönderen en önemli hayati organlarımızdan biridir. Bu kadar çok çalışan bir organın zamanla yorulması ve bazı hastalıklara yakalanması da kaçınılmazdır. Hepimizin bildiği gibi dünyadaki ölümlerin en sık sebebi kalp ve damar sistemi kökenli hastalıklardır. Bununla beraber hipertansiyon, kalp yetersizliği, kapak hastalıkları, kolesterol yüksekliği, ritim bozuklukları, şeker hastalığı ve stres de kalbimizin hem direkt yaşadığı, hem de zarar gördüğü sıkıntılardandır.
Bütün bu istenmeyen durumların yanında 2019’da ortaya çıkan koronavirüs enfeksiyonu kalp damar sistemimize büyük zararlar vermiştir. Koronavirüs enfeksiyonunun kalp kaslarımıza direkt saldıran, kalp krizini tetikleyen, ritim bozukluklarına neden olan, toplardamar pıhtısını artıran ve ani ölüme sebep olan bir enfeksiyon olduğu artık çok iyi bilinmektedir.

PEKİ, ONA NASIL BAKALIM?
Peki; özellikle 2019’da koronavirüs, ekonomik nedenler, stres, kötü beslenme, karantinaya bağlı hareketsizlik, hastaneye gitme korkusu ile şikayetlerin ötelenmesi gibi sebeplerle de çok yorulan kalbimize yeni yılda nasıl bakalım?
Kalp damar sağlığı kavramı aslında doğuştan itibaren çocuklara öğretilmesi ve ona göre baştan tedbirlerin alınması gereken bir durumdur. Öncelikle çocukluktan itibaren sağlıklı beslenme, tuz kısıtlaması, kilo kontrolü, egzersiz ve kötü alışkanlıktan sakınma gibi durumların çok iyi oturtulması gerekir.

Yazının Devamını Oku

İdrar kaçırmada erken tedavi gerekir

TOPLUMDA ‘alt ıslatma’ olarak da bilinen idrar kaçırma sorununa özellikle çocuklarda çok sık rastlanıyor.

Üstelik bu durum bazı çocuklarda hem gece, hem gündüz meydana gelebiliyor. İdrar kaçırmada erken tedavinin önemine değinen pediatrik nefrolog Prof. Dr. İpek Özunan, çocuklarda idrar kaçırmayı şöyle anlattı:
Gelişimi olağan seyreden bir çocuğun 5 yaşından sonra gündüz ve/veya gece idrar kaçırması normalin dışında bir durumdur. İdrar kaçırma bazen damla damla olabileceği gibi bazı durumlarda kıyafeti ve bulunduğu yeri ıslatacak sıklık ve fazlalıkta olabilmektedir. Gece uykuda idrar kaçırma (enürezis) daha çok erkeklerde görülmekte olup 5 yaştakilerin yüzde 15-20’si, 7 yaştakilerin yüzde 10’u, 10 yaştakilerin yüzde 5’i, ergenlik dönemi ve sonrasının yüzde1’i gece idrar kaçırmaktadır. Gündüz idrar kaçırma ise kızlarda daha fazla olup okul çağı çocuklarının yüzde 10 civarını etkilemektedir.

BU SORUN PSİKOLOJİK Mİ?
Önemli bir sorun ise genellikle idrar kaçırmanın zamanla düzeleceği inancıdır ki, bu kalender yaklaşıma çok sık rastlamaktayız. Evet, idrar kaçırmanın zamanla düzelme potansiyeli elbette ki vardır. Ancak düzelmesi için bazen uzun yıllar beklenmekte, bu süre zarfında çocuk ve ailenin yaşam kalitesi ve konforunda önemli bozulmalar olabilmektedir. Aileler gece kaçırmanın önüne geçebilmek için bazen çocuğu iki saatte bir uyandırmaya çalışmakta, bu ise sağlıklı gece uykusu olmaması nedeniyle okul başarısında düşmeye dahi neden olabilmektedir. Yine ilk bakım veren kişinin (çoğunlukla annenin) psikolojik olarak yıpranması ve istenmeden de olsa bunun çocuğa yansıması durumun kısır döngüye girmesine sebep olabilmektedir.
Aile tarafından bazen çocuğun tembel olduğu, annenin çok yorulmasına rağmen halen gece idrar kaçırmaya devam etmesinin inat nedeniyle olduğu bile öne sürülmektedir. Çocukta ise öz saygıda azalma, vücut imajının hatalı gelişimi söz konusu olmaktadır. Özellikle gece ev dışında kalma dönemleri büyük bir gerginliğe yol açabilmektedir. Aslında idrar kaçırmanın çoğunlukla psikolojik olduğu düşünülse de yaklaşık yüzde 10’u psikolojik kökenlidir. Daha çok gördüğümüz ise idrar kaçırma devam ettikçe çocuğun psikolojisinin bozulmasıdır. İdrar kaçırmanın daha çok görülen nedenlerinin başında genetik faktörler ve bunlara bağlı uykudan uyanma eşiğinin olgunlaşmasında gecikme, idrar kesesine (mesane) bağlı sebepler yer almaktadır.

NEDEN TEDAVİ EDİLMELİ?
Bu çocuklarda benlik saygısında azalma, endişe, öz güven kaybı, utangaçlık ve içe kapanıklık gibi problemler ortaya çıkabilmektedir. İdrar kaçırmanın zamanla düzeleceğinin beklenmesi özellikle çocukların büyüme çağında sosyal aktivitelerden uzak durmalarına ve akranlarıyla kaliteli zaman geçirmelerine engel olacağı için tedavide gecikme olmamasında fayda vardır. İdrar kaçırma problemleri olan çocuklarda çok yönlü ve ayrıntılı bir öykü alma ve fizik değerlendirme yapılması gerekiyor. Hasta ve ailenin doğru bilgilendirilip rahatlatılması tedavinin ilk ve önemli basamağını oluşturmaktadır. Tedavide işeme ve dışkılamadaki problemlerin düzeltilmesi, mesane ve bağırsak sağlığı için önemli olan besin düzenlemeleri, uyku hijyeni ile ilgili öneriler ve altta yatan nedene bağlı gereken ilaç ve rehabilitasyon programları eklenip sorun kalıcı olarak çözülmektedir.

Yazının Devamını Oku

Aşılar vücudun virüse karşı bir bakıma ön antrenmanı

DÜNYA dört gözle aşı olarak Kovid’den kurtulmayı bekliyor.

Bu noktada aşının insanlık için ne anlama geldiğini Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji İmmünoloji Uzmanı, Bulaşıcı Hastalıkları Önleme Derneği Başkanı Prof.Dr. Şükran Köse, anlatıyor...
Şüphesiz bütün dünyayı etkileyen Kovid-19 salgınında önemli bir yere sahip olacak aşı çalışmaları son hızla devam ediyor. Bir aşı piyasaya çıkmadan önce defalarca kontrol ediliyor, oluşabilecek yan etkiler ve etkililiği aylarca araştırılıyor. Bu nedenle bu salgının çözümünde de aşının anahtar role sahip olduğu açık.
Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) da bu salgından çıkışın tek yolunun aşı olduğuna vurgu yapıyor. Farklı ülkelerde farklı metotlarla üretilen bütün aşı çeşitleri tek bir amaca hizmet etmek üzere yapılıyor: İnsanları hastalanmadan korumak, virüs bulaşsa dahi çok daha hafif, hatta anlamadan geçirmesini sağlamak. Binlerce kişinin katılımı ile çeşitli ülkelerde üretilen 11 aşının üçüncü aşama çalışmaları bugünlerde hala sürdürülüyor. Ara sonuçlar etkinliklerinin yüzde 90’ın üzerinde olduğunu gösteriyor, bu da oldukça umut verici bir durum. Şimdiye kadar hiçbir aşıda ciddi bir yan etki de gözlenmiş değil.
WHO her ne kadar milyarlarca insana uygulama kolaylığı nedeniyle tek doz aşıları tercih etse de geliştirilen aşıların şimdilik iki doz uygulanması gerekiyor. Hastalığı geçirmiş kişilere şimdilik aşı uygulaması yapılmayacak. Bu kişilere aşı yapılması durumunda nasıl cevap alınacağı elbette yine bilimsel çalışmalarla ortaya konulacak.
Çocukluğumuzdan itibaren birçok aşı oluyoruz. Aşı olmak aslında bizim için yeni bir kavram değil, tam aksine yıllarca uygulanan ve bizi güvende hissettiren bir kavram. Aslında artık hayatımızın bir parçası bile denilebilir. Çok hızlı ve kolayca yayılan bulaş oranı yüksek bir virüsün yol açtığı bu hastalıktan korunmak için devletimizin de gayretiyle ülkemize getirilecek olan aşının en yüksek yararı sağlaması adına şu günlerde halkımızın aşıya özendirilmesi gerekiyor. Aşılama ile bir an önce normal yaşantımıza dönmek, eski dünyamızı geri kazanmak her yaş grubu için büyük önem taşıyor.
Sağlık, tarafsız ve oldukça kontrollü bir sistemdir. Sağlıkta hiçbir şeyin şakası olmaz. Dünya, ülkemiz, bilim insanlarımız ve doktorlarımız da bu durumun bilincinde. Doktorunuza güvenin, aşı olun.

Yazının Devamını Oku

Renkli beslenin sağlıklı olun

FONKSİYONEL tıp, rahatsızlıkların nasıl ve neden oluştuğunu belirler, her birey için hastalığın temel nedenlerini ele alarak sağlığa kavuşturur. IFM sertifikalı fonksiyonel tıp uzmanı Dr. İrem Ergün, konuyla ilgili önemli bilgiler verdi.


Fonksiyonel tıp modeli, hastaları ve hekimleri, hastalığın altında yatan nedenleri ele almak ve en uygun sağlığa, iyileşmeye kavuşmak için birlikte çalışmaya teşvik eden bireyselleştirilmiş, hasta merkezli, bilim temelli bir yaklaşımdır. Her kişinin genetik, biyokimyasal ve yaşam tarzı faktörlerinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını gerektirir ve bu bulguları kişiye özel tedavileri planlamak ve en iyi sonuçları almak için kullanır. Bu yaklaşımda semptomlardan, şikayetlerden ziyade, kök nedenini ele alarak hastalığın karmaşıklığını tanımlamaya yönelmişlerdir. Bir durumun birçok farklı sebebi olduğunu ve aynı şekilde bir nedenin birçok farklı soruna yol açabileceğini görebiliriz. Sonuç olarak, fonksiyonel tıp tedavileri her bir bireydeki hastalığın spesifik belirtilerini hedeflerken, sistemlerin ve tüm bedenin sürekli sağlıklı olmasını da sağlar. Özellikle kronikleşmiş sağlık sorunlarının altında yatan beslenme, yaşam şekli, duygusal, genetik yapı bir arada değerlendirilir ve tümü için kişi desteklenerek sağlığına kavuşur. En önemlisi de bu sağlığı sürdürmeyi öğrenir.

YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİN
Besinler ve beslenme, fonksiyonel tıbbın ana konusudur. Sağlıklı bir hayatın sürdürülmesinin merkezinde yer alır. Fonksiyonel tıp, genel tıbbın hastalık merkezli yaklaşımından daha ileriye giderek, kişi merkezli bir yaklaşımla 21’inci Yüzyıl’ın sağlık ihtiyaçlarına cevap verecek bir metotla çalışır. Fonksiyonel tıpta esas olan, kişinin bütünüdür ve hekim topladığı detaylı bilgilerle genetik, çevresel, yaşam tarzına bağlı faktörlerin kişinin sağlığı üzerindeki etkilerini ve o kişi için kompleks-kronik hastalıkları nasıl tetikleyebildiğini değerlendirir. Bu analizin sonunda kişi için uzun vadeli olarak sağlığın korunabileceği bir plan, hayat tarzı programı oluşturulur.
Beslenme alışkanlıklarımızdaki yanlışların yaşam boyu süren hemen bütün sorunlarda karşımıza çıktığını artık biliyoruz. Biyolojimizi ve dolayısıyla psikolojimizi de beslenmemizi değiştirerek istediğimiz iyilik haline dönüştürebilir ya da hiç istemediğimiz sorunlara yol açabiliriz. Fonksiyonel beslenmede temel kurallar geçerli olduğu gibi daha önemlisi kişinin sağlık sorunları ve yaşam şekline göre de planlama yapılır. Bu konudaki çalışmalar ve sonuçlar sadece sağlıklı yaşam için değil, çok önemli hastalıkların tedavisi için de şaşırtıcı ve umut vericidir.
Örneğin, bağışıklık sistemimiz ve zihinsel faaliyetlerimizin de bağırsak floramızla ne kadar yakın ilişkili olduğunu biliyor musunuz? Dolayısıyla yediklerimiz burada da çok önemli. Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamız hem akut, hem de kronik hastalıklarımız için çok önemli. Bunun için günlük beslenme şeklimizi ve yediklerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu değişiklikler aynı zamanda zihinsel faaliyetlerimizi de kuvvetlendirir.

YARARLARI SAYMAKLA BİTMİYOR

Yazının Devamını Oku

Yaşamak için 112

 İnsanın en önemli beklentilerinden birisi sağlıklı yaşama isteğidir. Bunun için elinden geleni yapar. Hatta mucize reçeteler arar, araştırır ve okur. Tüm dünyada bu konuda her gün sayısız deneyler yapılır, makale ve kitap basılır. Tek bir amaç vardır: İnsanın hayatta kalması ve sağlıklı olması.

 

İşte bu noktada ülke ve de özellikle İzmir ile çevresi çok şanslı. Devletimizin acil vakalarda vatandaşın sağlığı için tüm gücü ile emek sarf edip kurduğu ülkemizin medarı iftiharı bir sağlık kuruluşu var: 112 Ambulans Servisi. Düşünün ki trafik kazası geçirdiniz ve yaralısınız ya da kalp krizi, beyin kanaması veya solunum sıkıntısı geçiriyorsunuz. Acilen uygun şartlarda, ilk tedaviniz düzenlendikten, acil hayati tehlikeniz kontrol altına alındıktan sonra, en uygun tıbbi şartlarda ve hızlı ama güvenilir bir şekilde en yakın ve uygun sağlık kuruluşuna nakledilmek ister misiniz? Evet, işte o zaman karşımıza devletimizin güçlü ve güvenilir hizmeti 112 Ambulans Servisi çıkıyor.

PEK ÇOK İLK İZMİR’DE BAŞLADI

1994 yılında Ankara ve İstanbul ile birlikte İzmir’de bu hizmetin kurucusu Dr. Turhan Sofuoğlu’nun sorumluluğunda hizmet vermeye başlayan İzmir 112 Ambulans Servisi, ülkemizdeki birçok yenilik ve ilklerinde öncüsü. Erken doğan, düşük doğum ağırlıklı bebeklerin kuvöz içerisinde güvenle taşındığı yenidoğan ambulansı ilk kez 2002 yılında İzmir’de hayata geçirildi. Yine askeri ambulanslar 112 sistemine ilk kez İzmir’de entegre edildi. 2005 yılında düzenlenen Dünya Üniversitelerarası Atletizm Oyunları’nda ilk motosikletli 112 ekipleri İzmir’de görev yaptı. Hastaneler ile 112 ambulans sisteminin işbirliğini düzenleyen Acil Sağlık Hizmetleri Koordinasyon Komisyonu (ASKOM) ilk kez İzmir’de uygulandı. 2005 yılında ilk uluslararası ambulans rallisi İzmir’de düzenlendi. Bu açıdan İzmir çok şanslı bir il ve deneyimli, işini iyi bilen, uluslararası gelişmeleri takip eden bir ekip hizmet ediyor.

BİN 460 KİŞİ GÖREV YAPIYOR

İl Sağlık Müdürlüğü yetkililerinden aldığım son bilgilere göre İzmir 112’de toplam bin 460 kişi görev yapıyor. Aralarında hekimler, paramedikler, acil tıp teknisyenleri, deneyimli, sürücüler var ve her ambulans ekibi üç kişiden oluşuyor. İzmir 112 Acil Sağlık Hizmetleri’nde toplam 163 ambulans hizmet veriyor. Bunlarınn, 148’i kara ambulansı, 10’u motosiklet ambulansı, 3’ü yoğun bakım ambulansı, biri 4 sedyeli özellikli ambulans ve biri kar paletli ambulans. İzmir 112’nin il genelinde 107 tane istasyonu bulunuyor ve 107 aktif ambulansı ile acil hastalara sağlık hizmeti dağıtmaya devam ediyor. İzmir 112 Acil Sağlık Hizmetleri, kadın istihdamında da fark yaratıyor. Örneğin ambulans sürücüsü olarak 48 kadın strese karşı, sağlık için direksiyon sallıyor. Ayrıca Ege Bölgesi’ne hizmet veren helikopter ambulans da 2009 yılından bu yana İzmir’de görev yapıyor.

KOVİD-19’DA DA İŞBAŞINDALAR

Peki sizce 112 Acil Çağrı Merkezi’ni her gün ortalama kaç kişi acil sağlık sorunları için arıyor? Çağrı merkezinde her gün bıkmadan usanmadan ortalama 3 bin 200 kişinin derdine çözüm aranıyor. Bunların içinden her gün ortalama 850 kişiye de acil yardım ambulansı görevlendiriliyor. İzmir’de 2020 yılının ilk 8 ayında tam 219 bin kişiye ulaşılmış. Bu sayı bazı ilçelerimizin, hatta bir çok Anadolu kentinin nüfusundan daha fazla kişiye denk geliyor.

Yazının Devamını Oku

Depremle tetiklenen ağrılar için Manuel tedavi

İzmir’de 30 Ekim günü yaşadığımız depremin acılarını ve zorluklarını sarmakla meşgul olduğumuz şu dönemde, depremde tetiklenen ağrılar için uzmanlar manuel tedaviyi öneriyor.

Tıbbın insanlık tarihi kadar eski ve klasik uygulamalarından olan ellerden gelen şifa olarak adlandırılan ameliyatsız, iğnesiz ve ilaçsız tedavi yöntemi manuel terapi, sağlık sorunu yaşayan kişiler tarafından özellikle bu dönemde büyük ilgi görüyor. Dr. Halil Akşit, çok eskilere dayanan bu yöntemi ve deneyimlerini anlattı...

ANİ HAREKETLE OLUŞUYOR

“Ağrı ve deprem ilişkisine baktığımızda, depremin kişilerin önceden var olan kronik rahatsızlıkları ve bunların sonucu oluşan ağrılarının artmasına, sarsıntının yarattığı fiziksel etkiye maruz kalan kişilerde bu durumda ani hareketlerle oluşan kaçma uzaklaşma güdüsü ile yaptıkları eylemler ile başta bel, kalça olmak üzere omurgaya ani ve şiddetli yükün binmesinde etken olmaktadır. Bu etkileri bedenimizin yük taşıyan diğer eklemlerinde de görmekteyiz. Bu durum eskiden var olan rahatsızlıkları artırdığı gibi bel, boyun, sırt ve kalça gibi omurganın farklı bölgelerinde yeni fonksiyon bozukluklarına da neden olabilmektedir.”

BEDEN VE RUH SAĞLIĞI

“Doğal afetler, kazalar ve benzeri durumlar kişilerde akut stres bozukluğu durumunun oluşmasına etken olmaktadır. Bu tablonun bir aydan daha fazla sürdüğü durumlarda post travmatik stres bozukluğu bulguları ortaya çıkabilmektedir. Bu tablo kişinin yaşam konforunu ve ağrı algısını oldukça olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun sonucunda da depreme maruz kalan insanların beden ve ruh sağlığı bütünlüğü ile yakından ilgisi olan sırt, bel, boyun ağrıları ve fibromiyalji gibi sağlık sorunlarının hem şiddetinde hem de oluşan ağrının algılanmasında artış olmasında etkili olabilmektedir.”

GÜVENLİ VE ETKİN TEDAVİ

“Böyle durumlarda beden ve ruh bütünlüğünü olumsuz etkileyen, bireylerin yaşam kalitesinin yükseltilmesinde ve oluşan ağrılı fonksiyon bozukluklarının düzeltilmesinde eğitimli hekim tarafından uygulanan manuel terapi sorunların anlaşılması ve çözülmesinde son derece etkin rol oynamaktadır. Hekim tarafından yapılan muayene ve ayırıcı tanı sonucu, uygulanan manuel terapi ağrılı bölgeye ellerle bastırma, çekme ve döndürme gibi tekniklerle uygulanan, omurga ve eklem sorunlarının giderilmesinde uygulaması güvenli ve son derece etkili bir tedavi şeklidir. Dünya genelinde çok yaygın ve etkin olarak kullanılmasına rağmen ne yazık ki, ülkemizde manuel tedaviyi yeterli uygulayabilen, eğitimli hekim sayısı oldukça sınırlıdır. Bu tedaviyi almak isteyen kişilerin tanı koyma ve tedaviyi düzenleme yetkisi ve yeterliliğinin sadece hekimde olduğunu göz önünde bulundurmalarında fayda vardır.”

Yazının Devamını Oku

Kovid-19’dan korunma ve tedavide akapunktur

TÜM dünyayı sarsan koronavirüs, diğer adıyla Kovid-19 salgınındaki tedavi yöntemlerinde Çin’in uyguladığı ve bağışıklık sistemine katkı sağlayan akupunktur uygulamalarını, DEÜ Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Funda Aksu’dan dinledik. Modern batı tıbbı ile bu uygulamanın harmanlanması sayesinde Çin’in başarı elde ettiğini dile getiren Aksu, “Geleneksel Çin tıbbına göre akupunktur, Kovid-19 için hem korunma hem de tedavi sürecini yönetmede ve iyileşmede etkin rol oynuyor” dedi.

TAMAMLAYICI OLDUĞU UNUTULMAMALI

Şu an için virüse özgü bir ilaç bulunmadığını, ancak antiviral ilaçlar, sıtma tedavisinde kullanılan hidroksiklorokin ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan azitromisinin hastalığın tedavisinde kullanıldığını ifade eden Aksu, ‘iğnelemek’ anlamına gelen ve binlerce yıllık tarihiyle Çin tıbbının önemli bir parçasını oluşturan akupunkturun bağışıklık sisteminin düzenlenmesine yardımcı olduğunu kaydetti. Akupunkturun immün sistem üzerindeki etkisini ortaya koyan birçok çalışma bulunduğunu ifade eden Aksu, şu bilgileri verdi: “2003’te Pekin Hastanesi araştırmacılarının yaptıkları çalışmaya göre, SARS hastalığında akupunktur tedavide etkili olmuştur. Yine Çin Tıp Bilimleri Akademisi araştırmacıları akupunktur tedavisiyle SARS hastalarında radyografik iyileşmeleri ve hastalık etkeniyle savaşan CD4+T hücre yüzdesinin hastaların yarısında arttığını göstermişlerdir. Çin’de Kovid-19 tedavisinde akupunktur, modern tedavilerle birlikte entegre olarak kullanılmıştır ve bu hastalarda daha etkili sonuçlar alındığı yapılan çalışmalarla anlaşılmıştır. Kovid-19 tedavisinde akupunkturun tek başına değil, mevcut tıbbi tedavilere destekleyici olarak uygulanması gerektiği unutulmamalıdır. Akupunktur, Kovid-19 hastalarının iştahsızlık, öksürük, uykusuzluk, baş ağrısı gibi semptomlarını etkin bir şekilde iyileştirmektedir. Hastalığın tedavisinde akupunktur uygulanabilmesi için Dünya Akupunktur Dernekleri Federasyonu (WFAS) ‘Kovid-19 için Akupunktur Uygulama Rehberi’ yayınlamıştır.”

HASTALIĞIN OLUMSUZ ETKİLERİ AZALTILABİLİR

Modern klinik ve deneysel çalışmaların akupunkturun bağışıklık fonksiyonunu, antienflamatuvar ve antienfeksiyöz etkileriyle düzenleyebileceğini gösterdiğini aktaran Aksu, uygulama hakkında ise şunları söyledi: “Kovid-19 akupunktur tedavi yaklaşımında yapılacak uygulama hastanın genel durumuna uygun olarak değerlendirilir ve Sağlık Bakanlığı Kovid-19 Bilimsel Danışma Kurulu rehberlerine uygun önlemler alınarak yapılır. Akupunktur tedavisi uygulaması sırasında kesinlikle Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmiş olan karantina ve dezenfeksiyon şartlarına uyulmaktadır. Kovid-19 için yapılacak akupunktur tedavisi öncesinde geleneksel Çin tıbbına göre hastada görülen semptomlar tespit edilir, sendromlar ayırt edilerek klinik evreleme yapılır. Akupunktur tedavisindeki amaç, vücuttaki akupunktur noktalarını uyararak meridyen boyunca iç organları uyarmaktır. Bu doğrultuda akupunktur noktalarının uyarılmasıyla iç organları ve vücuttaki ‘çi’yi uyarmış ve güçlendirmiş oluruz. Geleneksel Çin tıbbına göre ‘çi’, yaşam enerjisi anlamına gelir. Bu enerji akışı bozulduğunda, arttığında ya da azaldığında hastalıklar oluşur. Akupunktur, Kovid-19 salgınına neden olan patojeni vücuttan ayırıp uzaklaştırabilir, organlarda meydana gelen hasarı azaltabilir, immün sistemin düzenlenmesini ve semptomların gerilemesini sağlayabilir. Risk grubu altındaki bireylere profilaktik olarak uygulama yapılarak olası hastalığın olumsuz etkileri azaltılabilir.”

GÖZ, AĞIZ VE BURUN
MUKOZASI ÖNCELİKLİ

KOVİD-19 pandemisinde koruyucu önlemlerin her geçen gün önem kazandığını da vurgulayan Doç. Dr. Funda Aksu, “Kovid-19’un bulaşma yolları düşünülerek göz, ağız ve burun mukozası ile ilgili lokal akupunktur noktaları ilk olarak tercih edilir” dedi. Aksu, Çin’de hastaların neredeyse tamamına modern tedavilerle birlikte akupunkturun da uygulandığını hatırlatarak, şöyle devam etti: “Akupunktur esas etkisini olası vaka ve ilk evre hastalarda göstermekte, hastalığın ileri evrelere geçişini önlemeye ve iyileşme evresinde de hastalığa ait olası bozuklukların azaltılmasına önemli derecede katkı sağlamaktadır. Buna karşın, orta ve kritik evredeki hastaların tedavisine katkısının daha sınırlı olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle ilk evrelerdeki ve iyileşme dönemindeki her hastaya, mevcut tedaviye mutlaka akupunktur ilave edilerek bütünsel anlayışla uygulanması gerekmektedir.”

Yazının Devamını Oku

Doğal yaşa sağlıklı kal

Günlük hayatınızda yapacağınız küçük değişikliklerle hastalıklardan korunup sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür yaşamanız mümkün. Sağlıklı ve uzun bir ömür, herkesin en büyük dileği. Ama bunun için çaba göstermek gerekiyor. Kalp damar cerrahı Dr. Suat Buket ile sağlıklı bir yaşam için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

 


Hastalıksız sağlıklı yaşam dendiğinde Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımını hatırlatan ve sadece bedence değil, ruhça ve sosyal yönden sağlığın da bulunması gerektiğine dikkat çeken Buket, eskiden hastalıkların eldeki yöntemlerle fiziksel olarak saptanabilen, damar sertliği, ülser gibi hastalıklar ve fiziksel yollarla lezyon saptanamayan depresyon fonksiyonel hastalıklar olarak ikiye ayrıldığını anımsattı. Buket, tıpta sağlanan ilerlemelerle fonksiyonel olarak adlandırılan bu hastalıkların da biyokimyasal sorunlarla yakından bağlantılı olduğunu, örneğin depresyonun temelde beyin kimyası ile ilgili bir sorun olmadan ortaya çıkmadığının anlaşıldığına dikkat çekti.

RUHSAL SAĞLIK, SOSYAL UYUM

Buket, bu yüzden hastalıklara yaklaşımda ana ilkenin, temelde yatan kimyasal sorunun tespiti olduğunu belirterek, şöyle dedi: “Ben bir kalp damar cerrahı olarak en sık kalp damar hastalıkları ile karşılaşmaktayım ve onların tedavisi benim ilgi alanım. İnsanla uğraştığım için ve insanın kalp damar sitemi diğer vücut sistemlerinden ve psikososyal yapısından ayrılamıyacağı ve bir bütün olarak ele alınması gerektiği için, önerilerim sadece kalp damar sistemine kısıtlı olmayacak. İnsan, kalp damar ve diğer sistemler açısından ne kadar sağlıklı olursa olsun, psikososyal sorunlar yaşıyorsa mutlu olabilmesi mümkün değil. Bu nedenle tüm sistemlerin sağlığının ötesinde ruhsal sağlık ve sosyal uyum da çağımız insanı için çok önemli ve gerekli. Özellikle içinde bulunduğumuz çağda insanlar arası ilişkilerin giderek kopuklaştığı ve maddesel hale geldiği günümüzde. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki sosyal olan ve diğer insanlar ile iyi ve yapıcı ilişkide bulunan insanlarda yaşam süresi, izole yaşıyan ve iyi sosyal ilişkileri olmayan insanlara göre daha uzun. Uzun olmasının ötesinde, daha da mutlu.”

EN ÖNEMLİLERİNDEN BİRİ BESLENME

Yazının Devamını Oku

Osteoporozdan korunmak için 5 önlem

OSTEOPOROZ ilerleyen yaşlarda sık rastlanan sağlık problemlerinden biri.

 Vücudumuzdaki kemiklerin sertliklerinin azalıp kalitelerinin bozulması sonucunda daha zayıf ve kırılabilir hale gelmeleriyle ortaya çıkar. Tüm iskeletimizi etkileyen sistemik bir hastalıktır. Osteoporoz ortalama yaşam süresinin uzaması ve yaşlı nüfusun artmasıyla günümüzde en sık görülen hastalıklardan biri haline geldi. Bu yazımızda, “Osteoporoz nedir ve niçin bu kadar günceldir?” sorusunun yanıtını arayacağız.

KADINLARIN KORKULU RÜYASI
Bu konuda uzman bilgisini bizimle paylaşan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortapedi Kliniği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Aktuğlu, osteoporozun özellikle menopoz çağı kadınlarının korkulu rüyası haline geldiğini ancak bunun biraz da gereğinden çok büyütüldüğünü savunuyor. Bu rahatsızlığın menopoz döneminde arttığının doğru olduğunu ancak bunun her kadında ağır bir osteoporozun çıkacağı anlamına gelmediğini belirten Prof. Dr. Aktuğlu, risk erken belirlenirse koruyucu ve tedavi edici yöntemlerin de erken uygulanabileceğini kaydetti.
Prof. Dr. Kemal Aktuğlu, “Osteoporoz, düşük kemik kütlesi ve kemik mikromimarisinde bozulma sonucu kemik kırıkganlığında ve kırığa yatkınlıkta artışla karakterize sistemik bir iskelet sistemi hastalığıdır” diyerek, bu rahatsızlığın günümüzde artan yaşlı nüfusla birlikte arttığını, kırık tedavisi açısından bakıldığında ortopedi kliniğinde yatakların önemli bir kısmında osteoporotic kalça kırıklı hastaların yattığını dile getirdi.

KEMİK DANSİMETRESİ YAPTIRIN
Kemik dansimetresinin herkes tarafından yaptırılmaması gerektiğini, hekimin gerekli göreceği özel durumlar dışında menopoz sonrasında 10’uncu yılda yapılmasının uygun olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aktuğlu, cihaz farklılıklarının da yanıltıcı olabileceğini, hep aynı cihazla yapılmasının daha doğru olduğunu söyledi. Prof. Dr. Kemal Aktuğlu, osteoporozun bel ve sırt ağrıları, boy kısalması, kamburlaşma, takma dişlerde uyumsuzluk, halsizlik gibi belirtiler gösterdiğini ifade ederek, osteoporozu önlemek için beslenme ve harekete büyük önem düştüğünü, güneş ışığı ile D vitamininin aktive edilmesinin de önemli olduğunu vurguladı.


Yazının Devamını Oku

Sağlığın bel kemiği

 GİDEREK uzayan insan ömrü, çevrenin sağlık üzerinde artan olumsuz etkileri ve daha pek çok nedenden dolayı omurga sağlığı en önemli konulardan biri haline geldi.


İzmir’de 30 yıllık geçmişe sahip EMOT, haziran ayında Dr. Nuri Erel, Dr. Murat Aydın, Dr. Hüseyin Öztürk ile Omurga Sağlığı Merkezi’ni hizmete soktu. İzmir’de ilk defa çok branşlı yaklaşımla tedavi imkanı sunan merkez, doğru teşhis ve ona göre cerrahi veya cerrahi dışı tedavileri odağa alıyor. Çok branşlılıktan kasıt, omurgayı ilgilendiren kim varsa; yani ortopedi ve travmatoloji, beyin ve sinir cerrahisi ile fizyoterapistler ortak çalışma yürütüyor, değerlendirmeler de bu çerçevede yapılıyor. Eğer rahatsızlığın omurga dışı kaynaklı olduğu düşünülürse de omuz ve kalça konusunda uzmanlaşmış bir hekimce değerlendiriliyor. Uygulanan tedavi seçeneklerinden sonuç alınmazsa ameliyat planlaması da hasta açısından “maksimum fayda- minimun travma” ilkesine göre yapılıyor.

CERRAHİ VE CERRAHİ DIŞI
EMOT yetkilileri, “Son zamanlarda güncel olan bel ve boyuna yapılan enjeksiyonlar ağrının tanısında bir rolü olması yanında, ağrının uzun süreli olarak ortadan kalkmasına da olanak sağlayabilmektedir. Merkezimizde ultrason, skopi (röntgen) eşliğinde bel, boyun ve kuyruk sokumuna enjeksiyonlar yapılabilmekte, bu işlemlere ek olarak tamamlayıcı fizik tedavi uygulanmakta ve bazı durumlarda ameliyata gerek kalmadan hastaların günlük yaşama dönmeleri sağlanmaktadır. Benzer şekilde omurga eğriliklerinin (skolyoz) fizik tedavi ve korse ile tedavisi, kuyruk sokumu ağrılarında (koksidinya) manipülasyon merkezimizde yapılan diğer cerrahi dışı tedaviler olarak sayılabilir” bilgilerini verdi.

OMURGA OKULU GELİYOR
Hastanenin mikrocerrahi tedavisi için de donanıma sahip olduğunu, aynı zamanda ekibin kapalı (Endoskopik) bel fıtığı ameliyatlarına başladığını, yine kapalı yöntemle özellikle kemik erimesine bağlı omurga kırıklarının da başarıyla tedavi edilebildiğini söyleyen yetkililer, “Çağımızın en önemli sorunları olan bel ve boyun ağrılarının önlenmesi hepimizin dileğidir. Hipokrat yüzyıllar önce ‘Hastalığın en güzel ilacı, o hastalıktan korunmanın çarelerini öğrenmektir’ demiş. Bu sözden yola çıkarak merkezimizde hastaların günlük hayatta omurgalarını doğru kullanmayı öğrenmelerini sağlayacak ‘Omurga Okulu’, deneyimli fizyoterapistler eşliğinde izmet vermeye başlayacaktır” dedi.

Yazının Devamını Oku

Acilci gözüyle Kovid-19

ONLAR pandemi başladığında görevinin başında olan, bütün acı kayıplara rağmen şifa dağıtmaya devam eden kahramanlar...

Ne yaşadıklarını masanın öbür tarafından görebilelim diye Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Herkes İçin Acil Sağlık Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Gürkan Ersoy’la konuyu tüm detaylarıyla ele aldık.
***
Kovid- 19’un en büyük sorununun bulaşıcılığının çok fazla olması ve etkin tedavisi ile aşısının olmaması olarak tanımlayan Prof. Dr. Ersoy, koronavirüse karşı risk grubundaki insanların daha dikkatli olması gerektiğini belirterek, “Herkes ölmüyor, sakat kalmıyor” sözleriyle paniğe de mahal olmadığına işaret etti.
Virüs bulaşanların yüzde 80’inin hafif, yüzde 15’inin ağır atlattığını, yüzde 5’lik kısmın yoğun bakımda tedavi gördüğünü, ölüm oranının ise yüzde 2-4 arası seyrettiğini aktaran Prof. Dr. Gürkan Ersoy, hastalığın toplumlarda kaygı, kaybetme, gerginlik gibi psikolojik hasarlar yarattığına da dikkat çekti. Prof. Dr. Ersoy, 65 yaş üzeri kişiler, kronik hastalığı olanlar, hamileler, aşırı kilolular, sigara kullananlar ve yüksek tansiyon hastalarının risk grubunda olduğunu belirterek, “Ateş, halsizlik, karın ağrısı, ishal, öksürük, nefes darlığı, tat ve koku almada azalma gibi şikayetlerimiz varsa hemen en yakın sağlık kuruluşuna müracaat edelim” dedi.
***
Hastalıktan korunmak için neler yapılması gerektiğine de değinen Prof. Dr. Gürkan Ersoy, “Bunun için davranış şeklimizi değiştirmek ve bazı çok basit uygulanabilir kurallara uymamız gerekir. Davranış şekli olarak önerim ofansif değil, defansif olalım” diye konuştu. Maske, mesafe ve hijyen gibi temel kuralların yanı sıra kaliteli uyku, meyve tüketimi, alkol ve sigara kullanımını kısıtlamanın da fayda sağlayacağını dile getiren Prof. Dr. Ersoy, ikinci dalga söylentilerine ilişkin ise, “Hayır, ikinci dalga gelmeyecek. Çünkü halen azalıp çoğalarak devam eden birinci dalganın etkisindeyiz” ifadelerini kullandı.
Kovid-19’un tamamen bitmeyeceğini, dünyadaki onlarca bulaşıcı hastalığın yüzyıllardır varlığını sürdürdüğünü anımsatan Prof. Dr. Ersoy, çalıştığı acil serviste pandeminin ilk günlerinde hasta sayısının ciddi oranda düştüğünü, gerçekten acil olan vakaların da gelmekten kaçınarak başka sağlık sorunları yaşayabildiğini, dünyada da durumun böyle olduğuna dair makalelerin yayınlandığını paylaştı.

Yazının Devamını Oku

120 yıl yaşamak hayal değil

 SAĞLIKLI ve uzun yaşamın sırlarını veren Acil Afet Ambulans Hekimleri Derneği Başkanı Dr. M. Turan Sofuoğlu’na göre, stresi hayatından kovan, dengeli beslenip spor yapan herkes uzun ömürlü olabilir. 120 yıl yaşamak hayal değil! Dr. Sofuoğlu, şunları paylaştı:


Sağlıklı olmak insan yaşamının belki de en önemli öğesidir. İnsanın mutlu bir yaşam sürmesinde öncelikli bir unsurdur. Ancak sanılanın aksine sağlık kendiliğinden ortaya çıkan bir durum değildir. Sağlıklı olmak amacıyla bireylerin çaba göstermesi gerekmektedir. Bu çabalar genellikle günlük yaşamımızda uygulamamız gereken küçük ve kolay çabalardır. Bunlardan en temel olanları temizlik, sağlıklı beslenme, düzenli yaşam, bağımlılık yapıcı maddelerden uzak durma ve sorunlarla başa çıkmada doğru ve uygun yöntemler kullanarak stresten uzak kalabilmektir.
Bütün bunlar hepimiz tarafından gayet iyi bilinmesine rağmen bilgilerimizi eyleme dökmek noktasında sıkıntı yaşamaktayız. Örneğin, el hijyeni ve el yıkama alışkanlığı olarak dünyanın birçok ülkesine göre en ön sıralarda yer almamıza rağmen, sigara gibi sağlığa ciddi zararları kanıtlanmış bir maddenin bağımlılık oranı hala toplumumuzda çok yüksek oranlardadır. Toplumun küçük bir kesimi sağlıklı yaşamın gerekliliklerini gündelik hayatının bir parçası haline getirmiştir. Bu nedenle bence sağlıklı yaşam, hastalıklardan korunmayı içerdiği gibi hastalıkların erken tedavisini de içermektedir.

DÜZENLİ CHECK-UP YAPTIRIN
Düzenli sağlık kontrolü yaptırmak, henüz erken dönemde iken belirti vermeyen hastalıkları saptamaya ve bunlara karşı erken önlem almaya olanak sağlar. Düzenli sağlık kontrolleri hem yaşam süresi, hem de yaşam kalitesi açısından son derece önemlidir. Basit bir check-up muayenesi ile yüksek tansiyon, şeker hastalığı, damar sertliği, kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklar; hepatit, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar ve birçok kanser türünün erken dönemde tanısı konulabilir. Bu hastalıklarda erken tanı ile vücutta herhangi bir organ hasarı oluşmadan tedavi sağlanabilir. Son yıllarda ülkemizde sayıca artan sağlık kuruluşları ve yine artmış sağlık hizmet kalitesi nedeniyle çoğu hastalığa eskisine göre daha erken dönemde tanı konulup tedavisi sağlanabilmektedir.

BESİNLERİ ÇİĞNEYEREK TÜKETİN
Bir kulak burun boğaz uzmanı olarak kendi alanımla ilgili bir uyarıda bulunmak isterim. Bizlerin beslenmesinin ilk ve en önemli aşamalarından biri çiğnemedir. Aldığımız besinleri iyice çiğneyip tüketmeliyiz. Maalesef sosyal yaşam biçimimiz, gıdaları hızlı tüketme alışkanlığımız bizi çiğneme davranışından uzaklaştırdı. Çiğneme bizim için biyomekanik bir olaydır ve vücuttaki bazı sistemleri harekete geçirir. Parçalanan gıdalar daha kolay hazmedilir. Gıdaları iyi çiğnememek hazımsızlık gibi birçok mide ve barsak rahatsızlığına yol açar. Bunun yanında hızlı yemek alışkanlığı obeziteye ve bunun yanında getirdiği birçok sağlık sorununa davetiye çıkarmaktadır. Yemek yemeye vakit ayırmalı ve gıdaları iyice çiğneyerek tüketmeliyiz. Bunun sayesinde tokluk hissi ortaya çıkacak ve kişiyi ölçüsüz yemek yeme alışkanlığından ve obeziteden uzak tutmaya yardımcı olacaktır. Son yıllarda gerek görsel, gerek yazılı basın, gerekse internet daha sağlıklı bir yaşama ulaşabilmek adına yol gösterici rol oynamaktadır. Ancak bu çabalar toplumda farklı nedenlere bağlı olarak gerektiği ölçüde henüz karşılık bulamamıştır. Dileğimiz tüm toplumda bu yöndeki farkındalığın hızlıca artması ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının nesiller boyunca iletilmesidir.

Yazının Devamını Oku

Vücuduna iyi bak, mutlu ol!

UZUN yaşamın sırlarını orada burada aramak, mucize haplar, iksirler, otlar, çöpler peşinde koşmak yerine işe kendinize iyi bakmakla başlayın.

 

Hayatınızı, doğrularınızı ve yanlışlarınızı, yaşam tarzı seçimlerinizi, aileniz, işiniz, dostlarınız ve yaşadığınız çevreyle ilişkilerinizi samimiyetle sorgulayıp doğru ve kalıcı çözümler arayın. “Kendinize iyi bakın, bu şansı kullanın” diyor, kardiyolog ve fitoterapi uzmanı Doç. Dr. Zehra İlke Akyıldız ve ekliyor...
Kalp, damar yaşlanması ve damar sertliği süreci hayatın en erken safhası olan ana rahminde başlar. Yıllar geçtikçe de damarlarımız ve kalbimiz esnekliğini kaybeder. Ancak yaşlanma tek başına hastalıklara yol açmaz. Yüksek kalori alımı, yetersiz besin, hareketsiz hayat, psikolojik stres ve sigara kullanımı gibi sağlıksız yaşam tarzına uzun süreli ve devamlı maruz kalma da kalp, damar, beyin, böbrek gibi organlarda dramatik şekilde hasara neden olur.
Uzun yaşam artık bir gerçeklik. İnsanlar daha uzun yaşıyor. Bilimsel veriler, 2015-2050 yılları arasında 60 yaş üstü dünya nüfusunun yüzde 12’den yüzde 22’e yükseleceğini ve 2020 itibariyle 60 yaş üstü nüfusun 5 yaş altı çocuk sayısını aşacağını söylüyor. Peki, uzun yaşam bizlere sağlıklı yaşamın garantisini verebiliyor mu?
Dünya Sağlık Örgütü, sağlıklı yaşlanmayı, “çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin devam ettirilebilmesi” olarak tanımlıyor. Sağlıklı, uzun ve aktif bir yaş alma süreci için ne yapılmalı? Hayatın uzaması ile gelişecek olanakların derecesi yoğun olarak tek bir anahtara bağlı: Sağlık... Fiziksel ve zihinsel sağlığın devamlılığı için birey olarak üstümüze düşenler ise şunlar:
* Hareket et, egzersiz yap, hayat kaliteni artır.
* Güzel ve dengeli besinle buluş.

Yazının Devamını Oku

Bebek bezi yerine tuvalet iletişimi

 ÇOĞU kişi tanık olmuştur. ‘Bebek’ dediğinizde en masraflı kısım bezidir. Bu konu pek çok esprinin de odağındadır.

Size bugün tam da bu noktada çığır açacak bir kitaptan söz edeceğim. Evren Bay Şengül’ün Kuraldışı Yayınları’ndan çıkan ‘Tuvalet İletişimi’, bebeklerin doğumdan itibaren tuvalet ihtiyacını anlamak ve buna cevap vermek için hazırlanmış rehber niteliğinde bir kitap. Şengül’e göre, normal koşullarda 2 yaşından sonra başlayan klasik tuvalet eğitiminin aksine doğumdan itibaren başlayan tuvalet iletişiminde temel vurgu, anne-bebek arasındaki karşılıklı iletişim üzerine dayanıyor.
Kitabında, “Bebeklerin dünyaya geldikleri ilk günden itibaren konuştuğunu biliyor muydunuz?” diye soran Evren Bay Şengül, çocukların acıktığını, uykusunun geldiğini, tuvalet ihtiyacı olduğunu, kucaklanmak istediğini daha ilk günden çeşitli sesler ve beden dilini kullanarak size ilettiğini savunuyor. Şengül, Priscilla Dunstan isimli bir müzisyenin, oğlunun çıkardığı seslerin döngüselliğini fark ettikten sonra 8 bin bebek üzerinde yaptığı çalışma sonucu bebeklerin 3 aylık olana kadar doğdukları ailenin dilinden bağımsız olarak aynı ses sinyallerini çıkardığını gördüğünü aktarıyor.


EZBER BOZAN TESPİTLER
Bebeklerin diğer ihtiyaçları gibi tuvalet ihtiyaçlarını da anlattığını, sanılanın aksine altını kirlettikleri için değil, ihtiyacını karşılamakta geciktikleri için ağladıklarını söyleyen Evren Bay Şengül, “Özellikle ilk 3 ay bebeklerin refleksleriyle yaşadığı, henüz bilinçli öğrenmeye geçmediği için bezlerini tuvalet olarak kullanabilecekleri modern hayat bilgisine vakıf olmadıkları bu dönemde, tuvalet ihtiyacı sinyalleri çok kuvvetlidir. Çünkü diğer memeli hayvanların yavruları gibi kendilerini kirletmek istemezler ve bu ihtiyaçlarını tek başlarına karşılayamayacakları için ebeveynlerine haber verirler. Kucağınıza alıp tuvalete tuttuğunuzda rahatlayıp huzurlu bir şekilde günlerine devam ederler. Eğer yenidoğan bir bebeğin bezini birkaç kereden fazla değiştirme teşebbüsünde bulunduysanız siz de bunu fark etmişsinizdir” diyor.
Bebekle doğumdan itibaren tuvalet iletişimi kurulabileceğini kaydeden Şengül, bu sayede sebepsiz sanılan ağlamaların birçoğunun biteceğini, gazını daha kolay çıkaracağı için geceleri de daha uzun uyuyacağını, pişik ve mantar gibi risklerin de azalacağını dile getiriyor. Evren Bay Şengül, tuvalet iletişimi sayesinde doğaya ve bütçeye fayda sağlanacağını, ihtiyaçları doğru karşılanan bebeklerin mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde büyüyeceğine dikkat çekiyor.

Yazının Devamını Oku