Allah için ve Allah yerine

Yaşar NURİ ÖZTÜRK

Varolşçu felsefenin babalarından biri olan Sartre, insandan bahsederken ‘‘İnsan, Tanrı olmak için savaşan bir varlıktır’’ diyor. Sonsuzlukla arasına gerilen ipe çıkıyor Sartre, fakat yürüyemiyor, düşüyor. Parça varlık olduğunu, bütünün yerini alamayacağını fark edemiyor ve en büyük erişin kapısından geri dönüyor.

İpin oluş ve ölüş çizgisi haline getirilişinin kader noktasını, 19. yüzyılın büyük sufi düşünürü Kuşadalı İbrahim (ölm. 1845) çok güzel yakalamıştır. Diyor ki: ‘‘Enel Hak kelamından 'ene maal Hak' kelamı evladır.’’ Günümüz diliyle şu demek: ‘‘Ben Hak ile beraberim sözü, 'Ben Hakkım' sözünden daha değerli ve erdiricidir.’’ Kurtuluş, ‘‘Allah olmak’’ta değil, Allah ile beraber olmaktadır.

Evet, insan büyük güçlerle donatılmıştır, ama yine de ‘‘bütün’’ değildir, külli varlık değildir; parçadır, sonludur. O halde, içindeki sonsuzluk tohumunu sonlu varlığına nispet etmek yerine koptuğu bütüne bağlamayı seçmesi daha akıllı ve mutlu bir yol olacaktır. Kur'an bu noktanın altını, kendine özgü söz güzellikleriyle çizer. İnsana Allah olamayacağını, bu yolla yücelmeye kalkmasının kendini batıracağını ısrarlı bir biçimde söyler, ama insanı basit bir ‘‘şey’’ olarak da görmez. İnsana der ki; Sen ilah olamazsın ama ‘‘ilahi’’ olabilirsin ve olmalısın. (Áli İmran, 79) O halde, mahrum olduğun şeyi elde etmeye zaman harcamayı bırak da mahrem olduğun şeyi elde etmek için didin!

Kur'an, insana: ‘‘Allah'ın yardımcısı ol’’ (Saff, 14) emrini veriyor ve devam ediyor: ‘‘Eğer Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayağınızı sağlam basmanızı sağlar.’’ (Muhammed, 7) Sonsuzluk yolu yürünecektir. İnsan bunu, koptuğu bütün olan sonsuzluk sırdaşı ile yürümek yerine, onu devreden çıkararak yürümek ahmaklığına düştüğünde başına bin türlü belayı kendi eliyle sarmaktadır. Sonsuzluk sırdaşı, insana ‘‘şah damarından daha yakın’’ olduğunu söylüyor. (Kaf, 16) Yol incedir, uzundur! Aşık Veysel'in güzel deyişiyle, ‘‘gündüz-gece’’ yürümeyi gerektirir. İnsana ne oluyor da böylesine hassas dengelerin gerekli olduğu bir yolda can yoldaşını, şah damarından daha yakın dostunu dışlamak, onun yerini almak küstahlığına girişiyor! Akıl işi midir bu! Mevlana Celaleddin, bu yanılgının nelere mal olacağını iğneli bir ifadeyle şöyle duyurmuştur insana: ‘‘Efendilik hırsına düştün de kulluğun onurunu yitirdin.’’ Din dilinde ‘‘kulluk’’ (ubûdiyet) denen bu oluş tavrı, nasipsiz beyinlerin sandıkları gibi bir zavallılık değildir. Kur'an bunu, Yaratıcı dışındakilere boyun eğmemek için Yaratıcı ile sürekli ve samimi beraber olmak anlamında tanıtır. Parça bir varlık için bir boyun eğme kaçınılmaz olduğuna göre, bunun Yaratıcı'ya olmasını yeğlemek gerekmez mi?

Yolu Allah ile yürümekle Allah'ı dışlayıp onun yerine geçerek yürümeyi birbirinden ayırmanın ölçüsü de verilmiştir Kur'an'da. Sonsuzlaşmaya aday insan, bir başka deyişle ‘‘akıllı’’ insan, Allah için iş yapan insandır, Allah yerine iş yapmaya kalkan insan değil. Yola ve yoldaşa ihanettir Allah yerine iş yapmaya kalkmak. Yaratan-yapıp eden kudret sana ‘‘halifelik’’ vermiş, seni kendine ‘‘yardımcı’’ seçmiştir. Şimdi sen kalkıp onun yerini almak istiyorsun; onurla bağdaşır mı bu?

Kur'an bize şunu da göstermiştir: Allah yerine iş yapmaya kalkma ihaneti sadece Allah'ı kabul etmeyenlerin tavrı değildir. Tam aksine, bu ihanetin en zehirlisini sergileyenler, din paravanı kullanan maskeli yolvurucular içinden çıkar. Bunun içindir ki Kur'an'ın yaklaşık dörtte biri din temsilcilerinden şikâyetten oluşur. Din, mutluluk ve güzelliğini, Allah için iş yapanlara sunar. Tarih içinde dini kahır, karanlık, kan ve didişmenin motor kurumu haline getirenlerse, Allah'a yaranmak yaftası altında Allah yerine iş yapmaya kalkan engizisyon zebanileridir. Bunlar her dinde değişik adlarla tezgâhlar kurarlar. Onun bunun dinini-imanını yargılayanlar, işte bunlardır.

Nihayet, Kur'an şu noktaya geliyor: Allah yerine iş yapmaya kalkmanın belirgin şekli, Allah'ın tekelindeki dinde, nefsini veya putlaştırdığı birini hüküm sahibi yapmaktır. Bunun daha açık ifadesi şudur: Allah için iş yapmak, yani gerçek din, vahyin sunduğu ‘‘kutsal’’a saygıyı esas alır; Allah yerine iş yapma küstahlığı ise din adına sürekli ‘‘kutsal’’ üretir. Bu kutsal üretimidir ki, rahmet ve mutluluk kaynağı olan dini, sonsuzluk yolunu tıkayan bir engel haline getirerek kitleleri perişan eder.

Konumuzun, Müslüman vicdanlar için pratik anlam ifade edecek ölçüsünü de verelim: Allah için iş yapmak, dini, Allah'ın kitabına yani Kur'an'a teslim etmektir. Din ve dindarla Allah'ın kitabı arasına bir yığın kavram, kurum ve kişi putunu sokanlarsa, Allah yerine iş görmeye kalkan örtülü şirk bezirgânlarıdır.













X

Cehennem unsuru olarak teknoloji

Kur’an’daki ‘sınâat’ kökünden kelimeler her türlü hüner ve sanat anlamında kullanıldığı gibi, endüstri-teknoloji anlamında da kullanılır.

Sınâat sözcüğü bugünkü Arapça’da da aynı anlamda kullanılmaktadır. (Bu kullanımlar için bk. Hans Wehr, A Dictionary of Modern Written Arabic, sınâat mad.)

Sınâatın (teknolojinin) hâkim özelliği, doğanın dengelerini bozması, doğayı yaşanmaz hale getirmesidir. Dünyaya tapmanın, azmanın, şiddet, zorbalık ve işkencenin temsilcileri olan kişi, toplum ve medeniyetler sınâata dayanan bir şımarıklık illeti içinde gösterilmektedir.

Teknoloji, insan hayatının mutluluk paydasını düşürmekte, doğal hayatı bozarak insanın bunalım ve karmaşaya düşmesine yol açmaktadır. Çare, teknolojinin yok edilmesi değil, rant ve egemenlik aracı olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun ölçüsü ise teknolojinin doğayı ve uzayı kirletmeyen bir yapıda ve kıvamda tutulmasıdır.

Kısacası, teknolojinin arkasından insanın başkaları üzerindeki egemenlik hırsının ve rant doymazlığını çıkarmak gerekmektedir.

İğretiye, zulme, acımasızlığa öncelik tanıyıp Allah'a ters düşenlerin sığındıkları teknoloji insanı yıkan yanı, aldanışa sürüklemesidir. Allah ve insanın üstünde bir kudret olarak düşünülen teknoloji, sonunda sahiplerini korkunç bir hüsranla yüz yüze bırakmaktadır. (11/14-16; 18/103-105)

Muhammed ümmeti döneminde teknolojiyle azıp zulme ve kavgaya meydan verme, Ehlikitap zümresi tarafından, özellikle Hıristiyanlar tarafından sergilenecektir. Ehlikitap'ın saptırıcı sözleri, haksız ve zalim yollarla elde ettikleri nimetleri yemeleri ve teknolojiyle azıp şımarmaları büyük ölçüde, din temsilcilerinin görevlerini yapmamalarından, çıkarlarını, ceplerini düşünmelerinden kaynaklanmıştır. (Mâide, 59-64. Ayrıca bk. Tevbe, 34-35)

Üzerinde olduğumuz bu noktaya değinen ayetler, teknolojiyle gelen denge bozukluğu ve tahribi, teknolojik üretimi temsil ettikleri için Hıristiyanlara mal ederken, tahribi simgeleyen harpleri ‘alevlendirme’ işini Yahudilerin eseri olarak gösteriyor. (Mâide, 69)

TOKMAK GİBİ İNEN MUSİBET

Yazının Devamını Oku

Cehennem veya tahrip edilmiş doğa

Bitki örtüsünden tamamen yoksun bırakılıp kavruk bir toprağa dönüştürülen yeryüzü, kutsal metinlerdeki cehennemin ta kendisidir.

Yani kutsal metinlerin tanıttığı cehennemin bir anlamı da, tahrip edilip yaşanamaz hale getirilmiş yerküre veya doğadır.

<#comment> 

Zaten cennet de yeşillikler, sularla dolu toprak parçası demektir. İşte o cennete layık olmasını bilmeyen insanoğlu, bu son tasvirdeki cehenneme yuvarlanacaktır.

 

Ne ilginçtir ki, kıyametten söz eden bir ayet, bu müthiş olayı ‘yeryüzünün bir başka yeryüzüne dönüştürülmesi’ olarak tanıtmaktadır. (İbrahim, 48) Ardından gelen ayetlerde ise cehennemi hak edenlerin karşılaşacakları âkıbet anlatılmaktadır.

 

İnsanlığın hesabı görüldükten ve iyilerle kötüler ayrıldıktan sonra neler olacağını gösteren ayetler de ibret vericidir. Bu ayetlere göre, iyiler cennete sevk edilecek ve şu duayı yapacaklar:

 

Yazının Devamını Oku

Kıyamet alâmeti olarak Dabbetül Arz

Kur’an, bir kıyamet alâmeti olarak Dabbetül Arz’ın çıkışı üzerinde de durmaktadır.

 Neml suresi 80-85. ayetler insanoğlunun, kötülükleri yüzünden uğrayacağı sonu (kıyameti) anlatırken, bu sonun geldiğini gösteren belirtilerden biri olarak yeryüzünden bir dabbenin çıkacağına dikkat çekmektedir. 82. ayet şöyle diyor:

 

“O söz, tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir dabbe çıkarırız da o onlara, insanların bizim ayetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.”

 

İnsanlığın sonunun geldiğine, azap ve hesap döneminin başladığına işaret sayılan ve insanlığı Allah’ın ve evrenin yasalarına aykırı davranmakla itham edip uyaran bu dabbe nedir?

 

Dabbe kelimesinin sözlük anlamı debelenen şey demektir. Kur’an bunu her türlü canlı için kullanır.  Daha çok hayvanlar için kullanılır. Elmalılı’nın deyişiyle, “Hayvan lafzıyla eşanlamlı gibidir.” Nûr 45. ayete göre, sürüngen, dört veya iki ayaklı tüm hayvanlar dabbedir. Ancak Kur’an’ın bu sözcüğü kullandığı ayetlere baktığımızda (Örneğin, Hûd, 6; Nahl, 49, 61) dabbenin insanı da kapsayacak bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Elmalılı bu noktaya değinirken haklı olarak, “Hayvan gibi, insan için de kullanılır” demektedir.

 

Yazının Devamını Oku

Kıyamet alâmetleri (1)

Kıyametin yaklaşık vaktini tahminde Kur'an'ın bize verdiği ipuçları nelerdir?

Burada yapabileceğimiz, insanın toparlanma vaktinin geldiğini gösteren bazı Kur'ansal işaretlere dikkat çekmek olacaktır. Şu temel göstergelerden söz edeceğiz:

1. Peygamberliğin Sona Erişi:

Peygamberlik Hz. Muhammed'le sona erdirilmiştir. Hz. Muhammed'in sıfatlarından biri de 'Âhir Zaman Peygamberi'dir.

Ne demek âhir zaman?

Âhir zaman, insana verdiği kredilerin sona erdirildiği zaman dilimidir. Peygamberler eliyle insana ulaştırılan mesajların sona erdirilmesinin anlamı da budur.

Kredi dönemi bitirilmişse bunun zorunlu sonucu, hesap döneminin başlamasıdır.

2. Hesap Döneminin Yaklaştığının Bildirilmiş Olması:

Kur'an, insanlığın kredi alma döneminin bitip hesap döneminin başladığını açık ve net biçimde ifade etmektedir.

Yazının Devamını Oku

Yerkürenin kıyameti

Kur’an’ın yerkürenin kıyametine ilişkin beyanları dikkatle incelendiğinde bu sembolik ifadelerin, küresel âfetlerle mahvolup yaşanamaz hale gelmiş bir yeryüzüne dikkat çekmek istediği anlaşılır.

Bu noktada, küresel âfetlerin yeryüzünü yaşanılmaz bir mekâna çevirmesi meselesinde bilimin verileriyle Kur’an’ın verilerinin örtüştüğünü dikkatlere sunalım.

ZEHİRLİ GAZLAR MESELESİ:  

Zehirli gazların atmosferi kuşatması ve yaşamı zorlaştırması Kur’an açısından bir kıyamet alâmetidir. 

Dühan Suresi 10-12. ayetlerde:  

“Artık sen, o göğün açıkça izlenen bir duman getireceği günü gözle! İnsanları kuşatıp sarar. İnletici bir azaptır bu!  ‘Ey rabbimiz! Kaldır bizden bu azabı. Biz gerçekten müminleriz.” 

Kur’an’ın bu beyanına, günümüz bilim çevrelerinin ekledikleri şunlardır:  

Zehirli gazların atmosferi tahribi sonucu kirlenen hava yüzünden doğal kaynaklar tahrip olacak, yaşam alabildiğine zorlaşacak.  

Hepimiz bilmekteyiz ki, havanın zehirlenmesi ozonu delmiş ve bu delik, Stephen Hawking’in deyimiyle Amerika kıtasının üç katı bir büyüklüğe ulaşmıştır. Bu delik yüzünden dünya korkunç bir radyasyon ve ultraviyole yağmurunun tehdidi altındadır.

Yazının Devamını Oku

Kıyamet kavramının boyutları

Kıyamet kelimesi Kur'an'da 70 yerde geçmektedir. Deyi­min kökü olan kıyamdan türemiş kelimelerin sayısı ise 200 civarındadır.

Kıyamet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesin­de yer aldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların hesap vermek üzere Yaratıcı'nın huzurunda, ma­hiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde kıyam etmesi olarak bilinir. O gün Allah bütün tartışmaları sonuçlandıracak, çelişmeleri bitire­cek ve hayat serüveninden herkesi hesaba çekerek iyilikle kötülüğün karşılıklarını verecektir. (Örnek olarak bk. Baka­ra, 113; Âli İmran, 185; Nisa, 87; Enbiya, 47; Hac, 9)

 Kur'an bugüne din günü demekte ve onun tek yargıcının Allah ol­duğunu belirtmektedir. (Fâtiha, 3)  

Buraya kadar anlattıklarımız, kıyametin akla ilk gelen anlamlarıdır.  

Bu anlamdaki kıyamete ‘büyük kıyamet’ diyebiliriz.  

Kur'an incelendiğinde görülür ki, bu büyük ve genel kıyametten başka sayısız küçük kıyametler vardır.

Hayat sahnesinde her an milyonlar ve milyonlarca kıya­met yaşanmaktadır. Evrende bir hiç denecek ka­dar küçük bir yer tutan insan vücudunda da, her an bin­lerce kıyamet yaşanmaktadır. 

Kur’an’a göre, her varlık bir âlemdir ve her âlem birçok kıyamete sahnedir.

TOPLUMLARIN KIYAMETİ

Yazının Devamını Oku

Varlığın yapısal parçaları olarak hayvanlar

Ünlü bir Kızılderili atasözü şöyle demektedir:

“Son ağaç kesildiğinde, son nehir kirletildiğinde, son balık tutulduğunda beyaz adam, paranın yenmeyeceğini anlayacak.”

Beyaz adam ve onun geliştirdiği doğa düşmanı kapitalizm bu gerçeği bir gün elbette anlayacak.

Anlayacak ama o gün iş işten geçmiş olacak.

Yartıcının mülkü olan doğa yahut yerküre emanetinin ayrılmaz, yadırganamaz ve olmazsa olmaz sakinleri hayvanlardır.

Kur’an-ı Kerim bu yerküre sakinlerinin bir kısmının adını, birçoğunun da varlığını bildirmekte, doğayı onlarla paylaşmamızın hem emanete saygı hem de mutluluğa katkı olacağına vurgu yapmaktadır.

Bu yerküre sakini ortaklarımız, aynen bizim topluluklarımız gibi birer ‘ümmet’ olarak nitelendirilmektedir.

Adı, ‘hayvanlar’ anlamına gelen suredeki şu tanrısal beyana bakın:

“Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu kitapta, herhangi bir şeyi gereğinden fazla yapmadık/ gereğinden eksik bırakmadık. Onlar, sonunda, Rableri önünde haşredilirler.” (En’am, 38)

Yazının Devamını Oku

Varlık insana emanettir

İnsanın üstün varlık oluşu, varlığın insana emanet edilişinin ifadesidir; varlığın insanın egoizmine, sadizmine terk edilmesinin ifadesi değildir.

Varlığı insana emanet eden Yaratıcı kudret, varlıktan vazgeçmiş değildir. İnsanın emanete hıyanetini, nankörlüğünü, varlık ve oluşun tahribine yönelik zalimliğini cezasız da bırakacak değildir. <#comment>

Allah mülkün sahibidir. Onu dilediğine verir. Ve mülkü, insanın emrine vermiştir. Ancak insan mülkün gerçek sahibi değil, emanetçisidir. Emanete hıyanet ettiğinde mülkün sahibine hesap vermek zorunda kalacaktır.

 

Emanet sözcüğü, Kur'an-ı Kerim'de tekil ve çoğul olarak 6 yerde geçmektedir. Bu kelimenin kökü olan emn (iman da bu köktendir) ruhun sükûnet bulması ve korkudan kurtulmak anlamındadır.

 

Emanet, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle bir başkasına teslim etmek veya aynı şartlarla teslim almaktır. O halde, emanette teslim edenle teslim alanın karşılıklı güven ve rahatlıkları esastır. Ve bu da gösterir ki, emanet olgusu şuurlu ve kararlı iki benliğin varlığını gerektirir.

 

Bu anlamda alındığında, emanet insan dışında hiçbir varlığın taşıyamayacağı bir

Yazının Devamını Oku

İnsanın azması ve doğanın tahribi

Bugünkü zulüm imparatorluğu ABD’nin Amerika kıtasına ilk musallat olan ataları o toprağı sömürmeye ve kirletmeye başladığında bir kızılıderili reisi şöyle diyordu:

“Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alınıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirası toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. İşte o gün, insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını sürdürebilme savaşının başlangıcı gelip çatmış olacaktır.”

Doğanın güzellikleri, temizliği, ahengi ve dengeleri sadece ve sadece insan tarafından ihlal edilmektedir. Buna sebep olan olumsuzluk ise insanın doymazlığı, sınır tanımazlığı, kudurganlığıdır.

Kur’an burada, ‘tuğyan’ kökünden sözcükler kullanmaktadır.

Tuğyan, Kur’an’da, türevleriyle birlikte 40 civarında yerde geçer.

Tuğyan, Yaratan’a isyan, yaratılmışlara musallat olmaktır. Kur’an bu sözcüğü, azgınlıkta sınır tanımayacak kadar ileri gitmek anlamında kullanıyor. (bk. Râgıb Isfahanî, Müfredât, tuğyan mad.)

Kur’an’da, tabiat güçlerinin azması da tuğyan kökünden sözcüklerle ifade edilmektedir. Örneğin, Kur'an, Nuh Tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyan kökünden bir fiille ifade etmiştir. (Hakka, 11) Ne ilginçtir ki, suların tuğyanı ile boğulan Nuh devri zalimlerini Kur'an, ‘Zulme sapıp azan, yani tuğyan eden’ bir kavim olarak anmaktadır. (bk. Necm, 52)

Demek ki, temel varlık yasası şudur:

Yazının Devamını Oku

Kur’an’a göre arz (Yerküre)

Arz kelimesi Kur’an’da 460 küsur yerde geçmektedir. Bu demektir ki, arz Kur’an’ın en kavramlarından biridir.

Kur’an’ın arz hakkındaki anlayışını şu başlıklar altında verebiliriz:

 

 

Arz, Bir Gerçeklikler Alanıdır, Boşuna, Oyun-Eğlence Olsun Diye Yaratılmamıştır:

 

“Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenenler/eğlendirenler olarak yaratmadık.” (Enbiya, 16; Dühan, 38)

 

“Allah gökleri de yeri de hak olarak yaratmıştır. Kuşkusuz, bunda, iman sahipleri için kesin bir mucize vardır.”

Yazının Devamını Oku

Zulüm

Zulüm, Kur’an’da, tü­revleri ile birlikte 300'e yakın yerde geçer. Kelimenin kökdaşı olan ve karanlık mânasına gelen zulmet kelimesini de ek­lersek, bu rakam yaklaşık 350 olur.

Işıksızlık anlamındaki zulmetle ayın kökten gelen zulüm kelimesi Kur'an bünyesinde küfür, şirk, kötülük, baskı, iş­kence, haksızlık anlamlarında kullanılmıştır. Dil bilgin­lerinin büyük çoğunluğu zulmün Kur'an dilindeki anlamını şöyle vermekteler:

“Bir şeyi ait ol­duğu yerin dışında bir yere koymak” 

Bundan da anlaşılır ki zulüm, yaradılış düzeninde yozlaşma ve yabancılaşmaya sebep olmaktadır. Ve bu anlamda en büyük zalim, insandır. Çünkü yaradılış düzenini ve ta­biattaki denge ve ahengi bozan tek varlık insandır.  

Kur'an, açık bir şekilde göstermektedir ki, bü­tün zulümler insan elinin ürünüdür. Tanrı asla zulmetmez. (4/40; 10/44; 18/49).  

Doğal düzen korunduğu sürece zulüm söz konusu olmaz. (4/34; 3/182; 8/51; 22/10; 50/29) 

Zulmün karşıtı adalettir ki, o da ‘her şeyi yerli yerinde yapmak, yerli yerine koymak’ anlamında­dır. 

Zulümle ilgili ayetlerin incelenmesi 3 tür zulümden bah­sedebileceğimizi göstermektedir. 

1. İnsanla Tanrı arasında zulüm:

Yazının Devamını Oku

Ölçü ve dengeyi bozan tek varlık: İnsan

Varlık ve oluşta her boyutta ve her seviyede ölçü ve ahengi, dengeleri bozan tek varlık insandır.

Everest dağının tepesine tırmanan dağcıların, o tepeyi bile çöp yığınına döndürmeleri dünya basınında hayretler yaratan bir haber olmuştu.

 

Kanada hükûmeti, yıllardır sürdürdüğü fok balığı avlama yasağını 2007 yılında kaldırdığında birkaç ay içinde telef edilen fok balığı sayısı 275 bine ulaştı.

 

Ne için öldürüldü bu hayvanlar? Derilerinden kürk yapılsın diye.

 

Nasıl öldürüldüler? Sopalarla. Ve kürklerin kalitesi bozulmasın diye, bu masum hayvanların derileri daha canları çıkmadan yüzüldü.

 

Yazının Devamını Oku

Hz. Peygamber’in çevreciliği

Din yobazının, esas kişiliğinin tam tersi bir imajla tanıttığı Hz. Muhammed’in en hayatî sünnetlerinden biri doğayı korumak, ekolojik dengelerin zedelenmemesi için gayret göstermekti.

Şöyle buyuruyor:

“Sizden biriniz elinde bir hurma fidanı varken kıyametin kopma vakti gelirse ve o kıyamet kopmadan o fidanı dikme imkânı varsa, o kişi o fidanı hemen dikiversin!” (İbn Hanbel, Müsned, III 183, 184, 191 

“Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever, biz de onu severiz.” (Buharî, Cihad 71; Müslim, Hac 504) 

Askerlerine verdiği şaşmaz emirlerin başında şu vardı:  

“Yaş ağaçları, yaş ekinleri kesmeyin, nehir ve ırmaklardan su kullanırken israf etmeyin.” 

İslam tarihçilerinin en ünlülerinden biri olan Belâzürî (ölm. 279/892), ünlü eseri Fütûhu’l-Büldân’ın’da  Hz. Peygamber’in bitki ve ağaçları koruma, sit alanları yaratma ve ağaç kesenleri takibe alma gibi konulardaki sünnetini çeşitli vesilelerle gündeme getirip belgelemiştir. Ne yazık ki, Peygamberimizin bu sünnetinden İslam dünyasında hemen hemen hiç bahsedilmemiştir.  

Her halde sakal, sarık ve Arap fistanından bu tür sünnetlere yer kalmamıştır.  

Dahası var: 

Yazının Devamını Oku

Üç kitap gerçeği

Kur’an kendisini defalarca, ‘kitap’ diye anmaktadır. Kur’an, bütün peygamberlere gelen vahyin genel adı olarak da kitap kelimesini kullanmaktadır.

Yani,  kitap Kur’anın adlarından biri olduğu gibi vahyin de genel adıdır.

 

Yine Kur’an’a göre, kitap ayetlerle doludur. Bütün kutsal kitapların belli söz kümeleri ayettir.

 

Fakat işin esas hayranlık uyandıran kısmı bundan sonrasıdır: Kur’an, kendine kitap dediği gibi, insana ve evrene de kitap gözüyle bakmaktadır. Çünkü tıpkı Kur’an gibi, insan ve evren de ayetlerle doludur.

 

Dahası: Ayetin üç kitapta yer alanı da kutsaldır, korunasıdır.

 

Yazının Devamını Oku

Tanrısal ışık ve Tanrı’nın yüzü olan evren

Kur’an’ın bize tanıttığı evren sonsuz değildir ama, sınırlı da değildir. O her an büyümekte, olmakta ve yenilenmektedir.

Evren, bütünüyle Tanrı’nın ışığıdır. Şöyle de diyebiliriz: Tanrı evrendeki tüm ışıktır.

 

Işık anlamındaki ‘Nûr’ sözcüğü, Tanrı’nın isim-sıfatlarından biridir. Ve Kur’an’ın surelerinden birinin de adıdır. Kur’an Tanrı-ışık gerçeğini, kendine özgü muhteşem üslûbu içinde şöyle ifade etmektedir:

 

“Allah, göklerin ve yerin nûrudur.” (Nûr, 35)

 

Dahası var:

 

Yazının Devamını Oku

Kader alın yazısı mı, tabiat kanunları mı?

‘Kader’; ölçü, ilke, kural, düzen, takdir, ahenk demektir. Kur’an kader kelimesini hep bu anlamda kullanır.

Elimizdeki geleneksel akait kitaplarındaki kader anlayışının Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşınan ve bizlere öğretilen kader, Bakara suresi 104. ayetin tam tersine giden, sürüleşmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır.

Bu anlayışla Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir:

1. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez.
2. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın.
3. Dünya, müslümanın cehennemi, kâfirin cennetidir.
4. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, varlıklar âlemi yaratılmadan çok önce belirlenmiştir.

İnanç manifestosunun içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevî yalanıdır. Kur’an’dan hiçbir dayanakları yoktur. Kur’an bunların tümünün tersini söylemektedir.

Kur’an’da, bu şekliyle bir kader kavramı olmadığı gibi, ‘kadere iman’ diye bir tâbir de yoktur. Bu tâbiri de, Peygamberimizden yıllar sonra, Emevî idaresi din kitaplarına sokturmuştur.

Yazının Devamını Oku

Geleneksel fıkıh açısından doğum kontrolü

Konuya İslam din bilginleri, özellikle dört mezhep imamı açısından değerlendirirsek neler söylenebilir?

İslam dünyasında bugün sünnî mezheplerin tamamı azlin serbestliğine hükmederler. Ayrıldıkları nokta eşin rızasının gerekli olup olmadığıdır. Bazıları bu rızayı gerekli görür, bazıları bunun lüzumunda ısrar etmez.

İslam düşünürleri, döllenmenin önlenmesi anlamında bir kontrol ve tedbirin fertlere bir hak olarak tanınmasını İslam’ın serbest gördüğünde ittifak etmişlerdir. Tartışılan, bunun uygulama şeklidir.

İttifak noktalarından biri de meninin döl yatağına gitmesini önlemede her türlü tedbirin (bunlar ister kadın, ister erkek tarafından alınmış tıbbî ya da doğal tedbirler olsun) azil cümlesinden olduğu yani serbest olduğudur.

Bir başka ittifak noktası da şudur:

Doğum kontrolü yalnız sağlık sebepleriyle değil, ekonomik, pedagojik, hatta estetik gerekçelerle de yapılabilir.

İmam Gazâlî (ölm. 505/1111), ana eseri İhya’da kadınlarla ilişkinin İslam açısından değerlendirmesini yaparken azil konusuna da geniş yer vermiş ve çocuk yapmayı sınırlandırmada kadının güzelliğinin bozulması endişesinin de haklı bir gerekçe olduğunu savunmuştur. (bk. Gazâlî; İhya, 2/51-52)

 

GÜNÜMÜZ BİLİM ÇEVRELERİNE GÖRE DOĞUM KONTROLÜ

Yazının Devamını Oku

Doğum kontrolü İslam'a aykırı mı?

Biz, bu meseleyi bireyler için kullanıma açık bir imkânı dile getirmek anlamında olmak üzere ele alıyor ve diyoruz ki, İslam doğum kontrolüne izin vermektedir. Dahası var: İslam doğum kontrolünü teşvik etmektedir.

Burada öncellikle bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor. Bizim sözünü ettiğimiz doğum kontrolü döllenmeden önce ele alınacak tedbirler anlamındadır. Döllenme vuku bulduktan sonra yapılacak müdahaleler, bizim inceleme ve değerlendirme alanımız dışındadır. O alan tıp otoritelerinin alanıdır. Çünkü ortada bir canlı vardır ve bunun hayatına müdahale söz konusudur. O halde, doğum kontrolü ile, bazı hallerde örtülü cinayet manzarası arz edebilen kürtajı birbirinden ayırmak gerekir. Biz, kürtajın, daha geniş bir ifadeyle döllenme sonrası bütün müdahalelerin-hayatî zorunluluklar hariç- insanlık suçu olduğu kanaatindeyiz.

KUR’AN AÇISINDAN DOĞUM KONTROLÜ

Kur’an’da, doğrudan doğruya doğum kontrolü ile ilgili olumlu veya olumsuz hiç bir beyana rastlamıyoruz. Ancak yukarıda ele aldığımız ‘nitelikli nüfus talebi’ dikkate alındığında şunu söyleyebiliriz:

Kur’an, doğum kontrolünü dolaylı bir biçimde istemekte ve özendirmektedir.

“Rızık endişesi ile çocuklarınızı öldürmeyin. Biz, sizi de onları da rızıklandırırız. Onları öldürmeniz büyük bir günahtır.” (İsra, 31) ayetinin doğum kontrolünü yasaklayıcı bir beyan olarak öne sürülmesi katı bir cehalet ve açık bir saptırmadır. Bu ve benzeri ayetlerin konumuzla hiçbir ilgisi yoktur. Bu ayet, İslam öncesi Araplarının çocuklarını öldürme, diri diri gömme vahşet ve zulümlerini dile getirmektedir. Yani burada doğmuş bir varlık söz konusudur. Dolayısıyla, bu ayeti doğum kontrolü ile irtibatlandırmak dine yalan söyletmek ve halkı Allah ile aldatmaktır.

Kur’an’da temas edilmeyen her konuda işleyen temel ilke, serbestliktir. Çünkü “Eşyada esas olan ibahadır” ilkesi İslam’ın temel kabullerinden birini çerçeveler. Yani, bir konuda vahyin getirdiği bir yasak yoksa, o konu doğrudan doğruya serbestlik alanına girer. O konuda serbestliğin olup olmadığını gösteren başka bir kanıt veya işaret aranmaz. Hiç kimse çıkıp “Bunun serbest olduğuna ilişkin hüküm var mı?” diye soramaz. Başka bir ifadeyle, yasaklığına ilişkin hüküm bulunmayan bütün konuların serbestliğine dair hüküm var demektir.  

SÜNNET ZEMİNİNDE DOĞUM KONTROLÜ

Meseleye

Yazının Devamını Oku

Düzensiz nüfus artışı ve Türkiye

Türkiye'nin en hayatî meselelerinden biri niteliksiz nüfus artışıdır.

Dinci siyasetlerin Türkiye'ye yaptıkları kötülüklerin belki de birincisi, bu nüfus artışı konusunda sergilenmiştir. “Allah ne verdiyse doğurun, Allah rızkını vermekten âciz mi ki!” diyerek Müslüman halkı sürekli doğurmaya iten bu siyasetler kalkınmaya büyük darbe vurmuş, nüfusun nitelik kazanmasını engellemiştir. Yani bu dinci siyasetler dine yalan söyleterek siyasal çıkarlar uğruna halkı Allah ile aldatmıştır.

Halk bunlara şunu soramamıştır:

“Allah'ın rızkı vermesi, insan konusunda beklenenin elde edilmesine yetiyor mu? Allah, tüm canlıların rızkını veriyor. İnsan olmak için bu yeterli mi?”

Dinden maksat eğer İslam ise bilelim ki, İslam, dinci siyasetlerin iddialarının tam tersini söylüyor.

Kur'an, nüfusun sayısını öne çıkarmayı, bununla övünmeyi, bunu yarış konusu yapmayı putperestliğin bir görünümü olarak tanıtmakta ve açıkça kötülemektedir. İnsan meselesinde önemli ve güvenilir olan, değerli, üretken insana sahip olmaktır, kelle çokluğuna değil.

Nüfusun niteliğini dikkate almadan sayıyı artırma hatası, insanlığı çok zor durumda bırakmıştır.

Gerçek şu ki, dünyanın mâruz bulunduğu en büyük tehlikelerden biri, belki de birincisi nüfusun hızlı artışıdır. Tabloya bakalım:

1900 yılında bir milyar dokuz yüz milyon olan dünya nüfusu, 1950'de 2.5 milyara, 1995 yılında 5.5 milyara yükseldi. 2020 yılı için tahmin 10 milyardır.

Yazının Devamını Oku

Kur’an’ın istediği nüfus

Kur’an, mal ve nüfus çokluğuna karşı nitelik zenginliğini önermekte, mutlu ve başarılı bir hayatın garantisi olarak nitelikleri, değerleri öne çıkarmaktadır.

Tekâsür ve kevser sözcükleri Kur’ansal sözcüklerdir ve ikisi de çokluk anlamındaki ‘kesret’ kökünden türemiştir. Bunların ilki (tekâsür), kelle sayısı ve madde ile övünmeyi, ikincisi (kevser) ise ölümsüz değerlerin bolluğuyla yücelmeyi ifade etmektedir.

Tekâsürü putperest bir tutku sayan Kur’an, kevseri yüceltmektedir. Kevser, ölümsüz değerlerin bol bol verileni veya verilmesidir.

Kur’an’ın insanı, tekâsür ile değil, kevser ile mutluluk ve onur arayacaktır. 108. sure (Kevser Suresi) bize göstermektedir ki, kelle sayısı bakımından öne çıkamayan insanlar, kevser değerleriyle yücelebilmektedirler.

Kevser değerlerinde gerilemeye sebep olan bir nüfus artışının bir tekasür sergilemeye başladığının bilinmesi gerekir. Kur’an bu noktada bir uyarı yapmaktadır:

Dünyayı felakete götüren denge bozukluğunun temelinde de nüfus çokluğu ve bunun yarattığı kaos ve korkunun saptırmaları vardır. Nitelikli nüfus, hiçbir zaman çok olmaz. O daima, azlığından yakınılan bir nüfustur. Nüfusun fazlalığından yakınma başladığı anda niteliksiz nüfus var demektir. Bunun diğer anlamı ise kaos ve felaketin başlamış olduğudur.

Kur’an, insanı en büyük emaneti taşıyan varlık olarak gördüğünden yetenekli, üretken, yapıp-eden insan aramaktadır. Sadece fotoğraf ve nüfus kağıdıyla ‘insan’ olan yığınların Kur’an’ın idealindeki ‘emanet taşıyıcı’ sorumlu varlık olmaları söz konusu edilemez.

Nüfus çokluğu yerine nüfusun niteliğini hem de sayısal örnekler vererek öne çıkaran ayetler vardır. Bazılarını görelim:

Yazının Devamını Oku