GeriMehmet Barlas Yeni anayasaya CHP de, programı da katkı sağlamalıdır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yeni anayasaya CHP de, programı da katkı sağlamalıdır

Yeni anayasa hazırlama çalışmalarının sonunda “Bu TBMM anayasa yapamaz” tezinin de seslendirilmesine gelip dayanması galiba kaçınılmazdı.

Çünkü çok yakın geçmişte “Bu TBMM cumhurbaşkanı seçemez” tezinin de seslendirildiğine tanık olmuştuk. 22 Temmuz erken genel seçimi de, yeni TBMM’nin cumhurbaşkanını seçebilmesi içinyapılmadı mı?

Yeni bir anayasanın toplumun geniş kesimlerinin görüşleri alınarak ve genel destek sağlanarak yapılması, tabii ki en doğru yöntemdir. Ama işin ölçüsünün kaçırılması ve “Bu TBMM bir kurucu Meclis değil” çizgisinden gidilerek yasama yetkisinin anayasa yapımını içermediğini ileri sürülmesi, hukuk mantığını fazlaca zorlamaktır.

 

Her şey ak ve kara olmamalı

 

Acaba bu olayda da işi “ak” ve “kara” zıtlaşmasından çıkartıp, bir akıl uzlaşması sağlanması denenemez mi? Örneğin CHP, yeni anayasa yapımı çalışmalarına aktif biçimde katılıp, CHP programındaki ilkelerin anayasa metnini etkilemesi için ağırlığını koyamaz mı?

Çünkü 1994 tarihli CHP programı, 12 Eylül 1980 askeri rejiminin hukuka ve siyasete getirdiklerini en radikal biçimde eleştiren ve “değişim”e ayak uydurulması gerektiğini en somut örneklerle ifade eden bir metindir.

Bu programdan bazı satır başlarını aktaralım:

- Bütün inançlar, devlet önünde eşittir. CHP, devleti dinsel inançlara karıştırmaz, dinsel inançların da devlet işlerine karışmasına kesinlikle izin vermez. İnanç ve ibadet özgürlüğünü, kişinin kutsal ve dokunulmaz hakkı sayar. Dinin baskı unsuru olmasını da, din duygusunun ve dinsel inançların baskı altına alınmasına da karşıdır. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasıdır.

 

Farklılaşma özgürlüğü

 

- Siyasal, düşünsel, toplumsal, dinsel ve bireysel özgürlükler bir bütündür. Özgürlüklere bu bütünlüğü içinde sahip çıkmalıdır. Demokrasi, barış ve insan hakları çerçevesinde her düşünce konuşulabilmeli, yazılabilme, örgütlenebilmelidir. Sendikal, siyasal, dinsel özgürlükler ve onlara güç veren örgütlenme özgürlüğü, çağdaş demokrasilerin doğal ölçüleri içinde varolabilmelidir. İnsanların "farklılaşma" özgürlüğü, "alışılmışın dışına çıkmak, genel kabullerden ayrışmak" özgürlüğü, temel bir haktır. Bu hakkın demokrasi ve saygı kurallarında kullanımı koşuluyla, kullananların sayısı ve ayrışma nedeni ne olursa olsun, bu temel özgürlük sakınılmalı ve korunmalıdır.

- CHP döneminde, üniversiteler, en ileri ve en yüksek düzeyde eğitim ve bilimsel araştırma yapan, bilgi üreten, bilgiyi hiçbir baskı ile sınırlama olmaksızın serbestçe yapabilen, özerk, bilim, eğitim ve kültür kurumları haline getirilecektir. CHP, bu amaçla köklü bir üniversite reformu yapacak; YÖK sistemini kaldıracak; üniversitelere bilimsel ve yönetsel özerklik tanıyacaktır.

 

Her alanda demokratikleşme

 

- Kültür, hoşgörü ve özgürlük ortamında yeşerir, gelişir, derinlik ve çeşitlilik kazanır. Bireyler özdeşleştikleri toplumun, tarih kesitinin ve coğrafyasının değerleri ve öğretileri, paylaştıkları evrensel ülküleri çerçevesinde kendilerini özgürce tamamlayabilmeli, kimliklerini etkileyen kültür mozaiği içindeki konumlarını özgürce belirleyebilmelidirler. Bu nedenle, CHP, toplumun bugününü kavraması, geleceğini koruması için en temel kaynak olan kültürün demokratikleşmesini, özgürce serpilip gelişmesini, farklı formlar içinde ifade edilebilmesini temel ilke olarak benimsemektedir.

Ne dersiniz? CHP anayasa yapımı tartışmalarını uzaktan izlemek yerine bu sürece katılsa, ülke için daha hayırlı olmaz mıydı?

ŞAKA

Bazı haberler kafa karıştırır…

Sabah’ın haberine göre İskoçya'da katıldığı bir motosiklet yarışında kaza geçiren Çek vatandaşı 17 yaşındaki ve çok az İngilizce bilen Matj Kus, kazadan sonra inanılmaz bir şekilde çok akıcı İngilizce konuşmaya başlamış. Ülkesine döndükten sonra tedavi altına alınan delikanlının İngilizce konuşabilme yeteneği birkaç gün içinde kaybolmuş ve eski haline geri dönmüş…

- Acaba bu genç tedavi edilmeseydi daha mı doğru olurdu?

- Yahut İngilizce kurslarına motosiklet kazaları da mı eklenmeli?

X

Köşe yazarları siyasi lider ve köşeler de siyasi parti midir?

Kökten-devletçilik ekonomiyi de siyaseti de rayından çıkartır.

Kurların, faizlerin ve fiyatların arz ve talebe göre değil Ankaralı bürokratların algılamalarına göre belirlendiği uzun yıllarda, ekonominin nasıl rayından çıktığını, her çeşit krizle yüzlerce defa gördük.

Her alanda “ikincil” piyasalar oluşmadı mı?

Merkez Bankası’nın dövizi tükenince, ithalat “çifte ödemeler”le sürdürüldü. Tefecilerin ağır bastığı finansman pazarının adı “örgütlenmemiş sermaye piyasası” oldu. Gerçek fiyatlar “karaborsa”da belirlendi.

Siyasette kökten-devletçilik ise resmi ideoloji dışındaki düşüncelerin örgütlenmesini yasakladığı için, farklı görüş sahiplerinin her biri birer siyasi parti gibi görülmeye başlandı.

Komünist parti kurmak yasak olduğu için, her çeşit solcu “komünist” olarak görüldü. Milliyetçilik ile “ırkçılık”, muhafazakarlık ile “mukaddesatçılık” karıştırıldı. Her demokratın aynı zamanda “liberal” de olduğu zannedildi.

Turgut Özal’ın yeniden-yapılanma reformları ile ekonomi artık kökten-devletçi değil.

 

Tarihi yanılgılar

Yazının Devamını Oku

Siyasetçilerden nefret eden siyasi yorumcuların işi çok zor…

İnsanın ruhunu en fazla baskı altında hissettiği durumlardan biri de herhalde sevmediği bir işi yapmak zorunda olmasıdır.

Düşünün ki bir gazetede televizyon programlarını izleyip eleştirmekle görevlisiniz.

Ancak televizyondan da, televizyon programlarından da nefret ediyorsunuz.

O diziler, haber ve magazin programları ve hatta reklamlar bile size aptalca geliyor.

Mümkün olsa sadece birkaç tematik kanalı izleyecek ve genellikle evinizdeki televizyon alıcısını kapalı tutacaksınız.

Ama kader sizi “televizyon eleştirmeni” olmaya mahkum etmiş.

 

Adam ne yapıyor

 

Yazının Devamını Oku

Memleket hasretini gidermenin çeşitli yöntemleri vardır...

Avrupa kentlerinden birinde, yolun kenarına park etmiş bir aracın lastikleri başında çömelmiş, lastikleri bıçaklayan bir adam görmüş trafik polisleri.

Koluna girip ayağa kaldırmışlar ve “Neden bu aracın lastiklerini bıçaklıyorsun?” diye sormuşlar.

Adam bir iç geçirmiş ve anlatmış yaptığının nedenini:

- Ben Türk’üm. Çalışmak için ülkenize geldim ve yıllardır memleketime gitmek imkanı bulamadım. Bu aracın plakasına bakarsanız onun Türkiye’nin bir kentinden geldiğini anlarsınız. İşte ben bu aracın lastiklerini bıçakladıktan sonra çıkan havayı içime çekiyordum. Yani memleket havası alıyordum.

Bu fıkranın devamı yok.

Trafik polislerinin bir aracın lastiklerini bıçaklayıp memleket havası alan bu Türk’e ne yaptıklarını bilmiyoruz.

Zaten sade fıkralar değil öyküler de, “sonra ne olmuş” sorusu zihninizde yoğunlaşmışken sona ermez mi?

 

Özlem çekmek kaçınılmaz

Yazının Devamını Oku

Adamı sinirlendirip, sonra ‘Bu adam çok sinirli’ demek de bir yöntemdir...

İçinde bulunduğumuz siyasal ortam, bana yine Amerikalı yazar Joseph Heller’in “Catch-22” romanını ve romanın kahramanı Yossarian’ın çarpıcı gözlemlerinden yansıyan paradoksları hatırlattı.

Yossarian 2’nci Dünya Savaşı’nda Alman cephesini bombalayan filodaki bir savaş pilotudur.

Onun için uçağını düşürmeye çalışan Almanlar ile kendisine daha fazla uçuş emri veren komutanı arasında fazla bir fark yoktur. Çünkü uçuş sayısı arttıkça, öldürülmesi ihtimali de artmaktadır.

Örneğin komutanı ile şöyle bir diyalog geçer arasında:

Yossarian: Korkuyorum.

Binbaşı: Bunda utanacak bir şey yok ki, hepimiz korkarız.

Yossarian: Utanıyorum demedim, korkuyorum.

 

İnsanlar bana düşman

Yazının Devamını Oku

Devrimcilerle karşı devrimciler mi karşı karşıyalar?

Dün söylemiştim, bugün yine tekrarlayayım.

- Türkiye’nin bütün önemli sorunları, aynı zamanda uluslararası meselelerdir.

Bir başka deyişle, eğer dış konjonktürü iyi değerlendirmezseniz, iç siyasetteki gelişmeleri de doğru gözlemleyemezsiniz.

Bu çağda “dış konjonktür” dediğimiz olguyu büyük ölçüde şekillendiren Amerika Birleşik Devletleri de, kendi oluşturduğu uluslararası dengelerin esiridir.

Örneğin başkan seçimine giden yolda Demokrat Parti’nin parlayan yıldızı Barack Obama seçimi kazanıp Beyaz Saray’da otursa, sanki Amerika eski Amerika olmaktan çıkıp, “mazlum milletler” safına mı katılacaktır.

Babası Kenyalı bir Müslüman, göbek adı Hüseyin, ilk adı Arapça’daki “bereket”in   İbranice’nin “barack”ı ve üvey babası da Endonezyalı bir Müslüman olan, çocukluğunda medrese eğitimi aldığı söylenilen Obama ABD Başkanı olursa, sanki El Kaide’nin 11 Eylül 2001 saldırısı hiç olmamış gibi, dünya siyaseti eski günlere mi dönecektir?

 

İdeolojik yapılar

 

Yazının Devamını Oku

Dış konjonktür hesap edilmeden içeride siyaset yapmak akla ziyandır

Erdoğan hükümeti sınır ötesi askeri harekata yetki veren TBMM yazısına dayanarak Silahlı Kuvvetler’i Irak’ta kara harekatına gönderseydi, bugün “türban” dolayısıyla karşısında olan medyanın da desteğini alırdı.

Hatırlamıyor musunuz o günleri?

- Barzani evinde vurulmalı!

- Irak’a vereceğimiz tek taviz Bağdat’tır!

- Gerekirse Amerika ile savaşırız!

Böyle ateşli yorumlar okumadık mı?

Ama Erdoğan bu teşvik ve tahriklere kapılmadı.

1974 Ecevit’i gibi miğferli posterlerini otobüs pencerelerinde görmek hayaline kapılmak yerine, kalktı Amerika’ya, Avrupa ülkelerine gitti.

 

Yazının Devamını Oku

Türbandan ürkenlerin de iktidarı olmayı başarmak meselesi...

Medya tabii ki sadece bir yansıtıcıdır.<br><br>Her çeşit toplumsal oluşumlar, çeşitli nedenlerle gerçekleşir. Medya da bunları belirli açılardan görüp, yansıtır.

Gazetecilik mesleğinin özünü, “tarihin taslağını yazmak” diye nitelemez miyiz zaten?

Neticede her haber ve her yorum bu taslağın bir parçasıdır.

Bütünü görmek ise, ancak “bütün”e bakarak mümkün olabilir.

Örneğin bugün bir kesim gazeteler “türban krizi” dolayısıyla, Türkiye’nin teokratik bir devlet düzenine gittiğini hem yorumlarıyla, hem haberleriyle vurgulamaktalar.

Genellikle kitle gazetesi niteliği taşıyan bu yayın organları, acaba bir gün için eklerini ana gazetelerin yerine geçirseler.

Yani Türkiye’de her alandaki müsamahakarlığı, sanat ve  gösteri dünyasındaki, sosyetedeki geniş hoşgörülü insan ilişkilerini, ekleri yerine ana gazetelerinde işleseler.

Ana gazetelerinde yansıttıkları türban endişeli haber ve yorumları da, magazin eklerine taşısalar…

Yazının Devamını Oku

Tek seslilikten çok sesliliğe geçişe alışmak kolay değil…

İstediğiniz kadar öfkelenin.

Seslendirdiğiniz düşüncelerin tartışılmaz doğrular olduğunu bağırarak söyleyin.

Hatta sizin gibi düşünmeyenleri “hain”, “gerici”, “bölücü” gibi karalamalarla da damgalayın isterseniz.

Hiç gözden kaçırmamanız gereken bir gerçek var.

Bu toplumda görüş sahibi olan tek kişi siz, sesini yükselten tek kesim de sizin içinde bulunduğunuz kamp değil artık.

Sizin görüşlerinizi manşetlerinden köşelerine kadar işleyen gazeteleriniz mi var?

Aynı şekilde sizin görüşlerinizin karşıtı olan görüşleri manşetlerinden köşelerine kadar işleyen gazeteler de var.

Siyaset de, medya da, toplum da çok sesli artık.

“Serbest rekabet”

Yazının Devamını Oku

Demokrasinin en vazgeçilmez zaman göstergesi “eşref saati”dir

Yazılı hafızası olmayan toplumları nostaljik takılmalarla gerçek-ötesi bir alemde yaşatabilirsiniz.

Böyle toplumlar bugüne dair ne varsa “kötü ve yanlış”, düne dair ne varsa “mükemmel ve güzel” olarak görürler.

Toplum bir de içe dönük yaşıyor ve bırakın dış dünyayı, komşu ülkelerde olup bitenlere karşı bile pek ilgi duymuyorsa, dünü cilalayıp parlatmak daha da kolaylaşır.

Böyle ülkelerde özellikle iktidardaki bir siyasetçi iseniz, en önemli işlerinizden birinin, size yönelik eleştirileri içerikleri ve nitelikleri ile tasnif etmek olduğunu bilmeniz gerekir.

Bu eleştirilerden bazıları, siz olsanız da olmasanız da, işgal ettiğiniz koltukta oturmuş ve oturacak  gelmiş geçmiş herkese yöneltilen tekrarlardır. Bunlara karşı sabır ve hoşgörü ile yaklaşmanız ve bunları önemsememeniz daha doğrudur.

 

ÖZGÜN ELEŞTİRİLER

Bu eleştirilerin bir bölümü ise gerçekten yaptığınız hataları saptar. Bunlar  sizi kaçınılmaz hatalara karşı uyaran, önem verilmesi gerekli özgün eleştirilerdir.

Örnekler vermeye çalışalım…

Yazının Devamını Oku

Rejimi korumak için rejimi kargaşaya mı itiyoruz?

Kavramların içerikleri üzerinde herkes kendince bir yaklaşım sergilediği için, sade kavram kargaşalarını değil, gerçek kargaşaları da sık sık yaşamaktayız.

“Laiklik” bu kavramlardan sadece bir tanesi.

Laiklik batı ve Hıristiyan kökenli bir kavram olduğu için, bunun değişik formlarına bakılıp, aramızda anlaşmazlıklar doğması doğaldır. Örneğin demokrasiye örnek olarak gösterilen İngiltere’nin laikliğini (veya “seküler”liğini) bizim koşullarımıza uyarlayarak anlamamız zordur.

Son iki örnekten bu gerçeği  kolayca görebiliriz.

İngiltere’nin eski Başbakanı Blair, ancak görevi sona erince eşinin mezhebini benimseyebildi ve istifa ettikten sonra gidip Katolik oldu… Veliaht Prens Charles’ın büyük oğlunun bir Katolik kızla evlenmesi halinde tahta varis olmasının imkansızlaşacağı haberlerde işlendi.

 

Din devleti mi?

 

Kral veya kraliçenin

Yazının Devamını Oku

En tarafsız yargıç hem bekar ve hem de erkek mi olmalıdır?

Devletin de, yargının da, idarenin de tarafsız olmalarını isteriz.

Aslında kendimiz dışındaki herkesin tarafsız olmasını isteriz.

“Hakem taraf tutuyor” dediğimiz zaman bu, hakemin bizim takımımızın aleyhinde bir karar aldığı anlamına gelmez mi?

Anne ve babanız sizi karşılarına alıp, “hangimizi daha çok seviyorsun” diye sorduklarında, tarafsızlığınızı nasıl belli edersiniz?

Sevdiğimiz, saydığımız Hüsamettin Cindoruk bu “benim ve benim gibi düşünenlerin  dışındaki herkes tarafsız olmalı” beklentisinin varlığını yargıya uyarlayarak, ne güzel(!) anlattı iki gün önce televizyonda.

Cindoruk türbana ilişkin yeni mevzuatın iptal istemi ile Anayasa Mahkemesi önüne gelmesi halinde, eşlerinin başları örtülü olan üyelerin davadan çekilmeleri gerektiğini söyledi.

CNN Türk'te yayınlanan 5N1K adlı programa katılan Cindoruk AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ndeki eşi başörtülü üyelere güvendiğini ileri sürerken, eşleri başörtülü üyelerin davadan geri çekilmeleri durumunda kalan üyelerin daha objektif karar verebileceğini savundu.

 

Eşlere bikini mi?

Yazının Devamını Oku

Karamsarlığın ve endişenin kağıtları siyaset borsasında revaçta

Toplumu bölen, kamplaşmalara iten, farklılıkları kaşıyıp, ürküntüyü, öfkeyi ve hatta nefreti körükleyen görüşleri seslendirmek daha makbul bugünlerde.

Söze “çok endişeliyim” diye başlayıp arkasından “din devleti olmak tehlikesini atlatsak bile bölünme tehdidini nasıl aşacağız” diye sözlerinize devam ederseniz, sizi dinleyenleri etkilersiniz.

Eğer ailenize, topluma, ülkenize karşı sorumluluk hissetmiyorsanız karamsarlık ticareti yapmaya karar vermek hem kolaydır, hem de ilgi çekicidir.

Ama karamsarlığınızı seslendirirken, daima çerçeveyi geniş tutmaya dikkat etmelisiniz. Yani ülke ve dünya çapındaki karamsarlıkları seslendirmelisiniz.

Bunu ailenize dönük yaparsanız sonunda ailenizi dağıtır, hem onları hem de kendinizi perişan edersiniz.

 

Aile dayanamaz

 

Koca karısına her gün

Yazının Devamını Oku

‘Liberaller kadar başınıza taş düşsün’ demek ayıp kaçar...

Bazen en karmaşık soruna bir cümlelik çözüm ararsınız ve bir özdeyiş içinde aradığınızı bulursunuz ya…

“Gaziantep ağzı”nda böyle özdeyişlerin en çarpıcı olanlarından birisi şöyledir:

- Davacının aptalı derdini mübaşire anlatır!

Türban üzerindeki tartışmalarda dilimin ucuna en sık gelen özdeyiş bu.

Eğitim sorunu çözümlenememiş.

Türkiye'de 15-29 yaş grubundaki kızların yüzde 60'ı, 25-29 yaş grubundaki kızların da yüzde 66'sı ne öğrenim görüyor ne de çalışıyor.

Eğitim görmüş azınlıktaki kızların arasından daha da küçük bir azınlık “türbanlı” olmuş. Onlara da üniversite eğitimi yasaklanmış.

“Bu yasak kalksın mı yoksa kalsın mı” konulu siyaset kavgasını yapanlar, bu büyük ve acı gerçeği nasıl değiştireceklerine değil, kendi taraftarlarının alkışlarına kilitlenmişler.

 

Yazının Devamını Oku

Nasırı ağrıyan Süleyman Efendiler sessiz çoğunluk mu?

Çocukluğumun baba evindeki bir sofrada Nurullah Ataç da vardı.

1950’li yıllardaydık ve bugün siyasetin gündeminde ne varsa, o günlerde de aynı konular tartışılıyordu.

Demokrat Parti iktidarının Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri için düzdüğü bir tekerlemeyi söylüyordu Ataç:

“İleri İleri Tevfik İleri

Atatürk yolundan sola çark geri”

Oysa Atatürk ölümünden 15 yıl sonra Anıtkabir’e Demokrat Parti döneminde taşınmıştı. Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar, “Atatürk’ün son başbakanı” olarak O’nun tabutu başında “Seni sevmek milli ibadettir” demişti. Kağıt paraların üzerine yeniden Atatürk’ün resimleri yerleştirilmiş, “Atatürk’ü Koruma Kanunu” Demokrat Parti iktidarında çıkartılmıştı.

Ama o dönemde de kamplaşmanın tarafları, birbirlerine “Sen dincisin-Sen dinsizsin” derler ve kendilerinin daha fazla Atatürkçü olduklarını iddia ederlerdi.

 

Dinciler mi komünistler mi?

Yazının Devamını Oku

Böyle bir alemde tek sesli olmanın dayanılmaz ağırlığı

Bir gerçeğin var olması mı, yoksa onu sizin bilmeniz mi daha önemlidir?

Amerika kıtası Kristof Kolomb onu keşfetmeden önce de vardı. Ama onun var olduğu bilindikten sonra, bu kıtaya dönük oluşumlar başladı.

Galiba bilmek kadar “algılamak” da önemli.

Var olup olmadıkları bilinmeyenleri ifade eden kavramları, bazen insanlar var olanlardan daha fazla benimsemez mi?

Kişiliklerinin ve kaderlerinin yıldız falında, burçlarda bulunduğuna inanlara hiç rastlamadınız mı?

Bunun gibi aynı bilgi ve bulguları elde edenlerin, bunları farklı yorumlaması olayı da var.

Bakın işte… Türbanlıların üniversite eğitimi almaları bazılarına göre eğitim hakkının kullanımında eşitliği sağlıyor, bazılarına göre de laikliği tehdit ediyor.

“Tarih”in yorumlanması da herkese göre farklı değerlendirmelere dayanmıyor mu?

Mesela

Yazının Devamını Oku

PKK konusunda ‘çözüm’ hiç de yakın görünmüyor...

“Taraf” gazetesi, tek gündemli medyanın dışındaki farklı ses olmayı sürdürüyor.

Dün “Taraf”ta Ahmet Altan’la Yasemin Çongar’ın, Kandil Dağı’nda PKK’lılarla yaptıkları söyleşiler vardı.

Bu söyleşiyi ve Kandil Dağı notlarını okurken, terör örgütünün söylemlerine bakarak “çözüm”ün hâlâ uzakta olduğu izlenimini edindik. Örneğin örgüt adına konuşanlar, ancak “Öcalan’ı da kapsayan” bir topluma katılım yasası çıkarsa, evlerine döneceklerini söylüyorlardı.

En fazla dikkati çeken söylem ise PKK’lıların çözümü, Filistin’deki veya İRA’daki gibi uluslararası zemine taşıma niyetleri olmalıydı. “Oslo Barış Konferansı”na atıfta bulunan bir PKK’lı, “Akil İnsanlar Komitesi”ni hatırlatıyor, Marti Ahtisari’nin, Yaşar Kemal’in, Talabani ve Barzani’nin içinde bulunabilecekleri bir kuruldan söz ediyor ve Birleşmiş Milletler’i, Avrupa Birliği’ni devreye sokma gereğinden hareket ediyordu.

Türkiye’nin bir iç sorununu uluslararası bir zemine taşımayı ifade eden bu yaklaşım da, çözümün uzakta bulunduğunun bir diğer kanıtı olabilir.

 

AK Parti’ye güvensizlik

 

Bu arada Yasemin Çongar’ın notlarından anladığımıza göre, PKK’nın AK Parti’den duyduğu rahatsızlığın kaynağında, “tezkere” ile ertesindeki hava bombardımanları ve uluslar arası zeminde PKK’nın izole edilmesine dönük

Yazının Devamını Oku

Türban sorun olmaktan çıkarsa siyasetçiler işsiz mi kalır?

Mutlaka siz de karşılaşmışsınızdır.

Mauritus’da bir markete girdiğimde, karşıma raflardaki Ülker markasını taşıyan bisküviler, gofretler çıkmıştı.

Teksas-Houston’daki bir mağazada Şişe-Cam etiketi taşıyan ürünler görmüştüm.

Fransa’da beğenip aldığım bir gömleğin ambalajını otelde açınca bu gömleğin “Türk Malı” olduğunu anlamıştım.

Muğla’nın mermeri Çin’de işlenip Amerika’ya ihraç ediliyor.

Çocuklukta evden okula giderken ayağınızın ucuna bir küçük taş parçası rast gelir. Bunu tekmeleye tekmeleye sokaklarca öteye sürürsünüz.

Bir taş parçasının bile bulunduğu yerde durmadığını düşünürsünüz sonra.

Anadolu’nun kumu cam, pamuğu kumaş, buğdayı bisküvi olup kıtalar arası yolculuklar yapıyor.

Yazının Devamını Oku

İktidarı eleştirirken mutlaka “Medya susturulmuş” da demelisiniz …

Rahmetli Ahmet Ertegün anlatmıştı…<br><br>Yıllar önce Amerikalı arkadaşlarına Türkiye’yi tanıtmak istiyor. Onlardan bir grubu davet ediyor. Bir Land Rover cipe binip, Karadeniz kıyılarını geziyorlar. Son durak olan Trabzon’da bir köyde duruyorlar.

Amerikalı konuklar hem susamış, hem de acıkmıştırlar.

Cipin direksiyonundaki Ertegün pencereyi açıp, yolda yürüyen bir Trabzon köylüsüne “kardeşim buralarda karnımızı doyurabileceğimiz bir yer var mı” diye soruyor.

Bu sırada araçtaki Amerikalılar aralarında İngilizce konuşup, tartışmaktadırlar.

Trabzon köylüsü kendisine Türkçe “kardeşim buralarda karnımızı doyuracak yer var mı” diye soran Ahmet Ertegün’ün söylediklerine değil, içeride kendi dillerinde konuşan Amerikalılara takılıyor.

-Sen yok anlamak beni… Çok zor senin işin, diyor.

Ertegün üsteleyip, “Kardeşim beni dinlesene, ben Türkçe konuşuyorum” dediyse de, kabul ettiremiyor bunu karşısındakine.

-Yok sen anlamak… Yemek var ama uzak… Ben var sana yol göstermek, benzeri devrik cümleler kuruyor Trabzon köylüsü.

Yazının Devamını Oku

Bir ülkede her kesim kendisini azınlık olarak görebilir mi?

Kendimi bildim bileli kendi düşüncelerinden ve içinde bulundukları sosyal çevrenin düşüncelerinden farklı olan düşüncelerin yüksek tonda seslendirildiğini duyanların “azınlık sendromu” sergilediklerine tanık olurum.

Türban tartışmalarının yine tırmandığı bugünlerde “Çok endişeliyim. Biz bu ülkede azınlıktayız. Onlar çoğunlukta” diyenlere sık sık rastlıyorum.

Aslında türbanlılar da eğitim hakları ellerinden alındığı zaman “Biz bu ülkede azınlıktayız. Onlar çoğunlukta” diye çok endişeli olduklarını anlatıyorlardı kendi çevrelerine.

Veya “sol”un güçlendiği ve Ecevit CHP’sinin iktidar olduğu dönemlerde de sade varlıklı kesimlerin değil, kentli küçük burjuvaların da zaman zaman çok endişelendiklerine ve kendilerini azınlık hissettiklerine tanık olmamış mıydık.

Oysa Türkiye’de “gerçekten azınlık” olanların yaşadıklarını kendilerini dönemlere göre azınlık hisseden çoğunluklar hiç yaşamadılar. “Mübadele”, “Varlık Vergisi”, “6-7 Eylül Pogromu”, “1964-65 Zorunlu Göçü” gibi olayları, bu toplumun insanları uzaktan izledi.

 

Hangi darbe iyidir

 

Demokrasinin rafa kaldırıldığı geçiş dönemlerinde ise, kendilerini azınlık olarak hisseden birbirlerinden farklı siyasal eğilimlere ve düşüncelere sahip insanlar, hep birden azınlık durumuna düştüklerini pek göremediler.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar ve toplumlar metallerden daha fazla yorulur

Metaller bile yorulurken insanlar ve toplumlar yorulmaz mı?

Bu “metal yorulması” olgusu Ana Britannica’da şöyle anlatılmış:

-Metal yorulması, makinelerde, taşıtlarda ya da yapılardaki metal parçaların yinelenen gerilimlerin ya da yüklerin altında giderek dayanımını yitirmesi ve aslında dayanabileceğinden çok daha zayıf son bir gerilimin etkisiyle çatlayabilecek ya da kırılacak duruma gelmesidir..

-Metal yorulması daha 19. yüzyılın başlarından beri bilinmekle birlikte bu olguya ilişkin ilk ciddi araştırmalar 20 yüzyılın ortalarına doğru başladı ve özellikle 1954'te İngiliz “Comet” jet yolcu uçağının basınç kabinlerinin yarılması üzerine hızlandı. 1970'lerde, olayın nasıl geliştiği henüz tam olarak anlaşılamamışsa da, deneysel yollarla yorulmanın üstesinden gelecek teknikler geliştirildi. Yorulmaya dayanıklı metaller bulundu ve çeşitli yeni yüzey işlemleriyle bunların dayanımı daha da artırıldı. Bu arada uçak vb taşıtlarda yorulmaya yol açan gerilimleri en aza indirgeyecek yeni tasarımlara geçildi.

 

Bazı çıkarsamalar

 

Bu tanımlamadan ,insanlar ve toplumlar için çıkarsama yapılabilecek öğeleri sıralayalım:

-Metal parçaları yinelenen gerilimlerin ya da yüklerin altında giderek dayanımlarını yitiriyorlar.

Yazının Devamını Oku