Paylaş
Ahmet Üzümcü, 1951 yılında İzmir’in Kemalpaşa ilçesine bağlı Armutlu Köyü’nde dünyaya geliyor. Aile, o iki yaşındayken İzmir’e taşınıyor. Çocukluğu bu sahil kentinde geçiyor. Babasının sanayi malzemeleri satan küçük bir ticarethanesi var. Mütevazı bir eğitim görmüş babanın dileği, oğlunun ileride kendisine yardım etmesi… Üzümcü anlatıyor: “İzmir Fransız Ortaokulu’nu bitirdikten sonra plan eğitimime Atatürk Lisesi’nde devam edip İzmir’de işletme okuyup babamla çalışmaktı, fakat insan hayatı tesadüflere bağlı… İzmir’de bir arkadaşıma rastladım. Onun teşvikiyle Galatasaray Lisesi sınavına girdim ve kazandım.”

ÇAVUŞESKU’YA MİHMANDARLIK
Lise son sınıfa geldiğinde artık aklında başka bir düşünce var: “Daha çok kitap okumaya başladım; seyahat etmek istiyor, dünyada ne olup bittiğini merak ediyordum. Bunun en iyi yolu Dışişleri mesleğiydi. Babam bu kararımdan pek memnun olmadı… 1971 yılında Mülkiye’yi kazandım. Mezuniyetten sonra da Dışişleri Bakanlığı’nın sınavına girdim. Babamın meslek seçimimle ilgili sorgulaması ben büyükelçi olana kadar devam etti (gülüyor). 1976’da, İhsan Sabri Çağlayangil’in Dışişleri Bakanlığı döneminde Protokol Dairesi’nde işe başladım. İlk görevlerden biri Türkiye ziyaretinde Romanya Başkanı’nın oğlu Nicu Çavuşesku’ya mihmandarlık yapmaktı.”

ASALA TEHDİDİ ALTINDAYDIK
Yurtdışı tecrübelerinin hepsinden ilginç anekdotları var. İlk görev yeri Viyana: “Vatandaşlarımızın çok sorunları vardı. Çok şey öğrendim. ASALA terör örgütünün de aktif olduğu yıllardı. Evin etrafında şüpheli şahıslar gördük. Avusturya polisine bildirdik. Polis, tehdidi ciddiye alarak evi gözetim altında tuttu. İşe polis eskortuyla gidip geliyordum. Ermeni arkadaşlarımız etrafımda koruma gibi dolaşıyordu. Bir yıl sonra tarif ettiklerimize benzer kişilerce çalışma ataşemizin arabasına bomba kondu; Erdoğan (Özen) Bey hayatını kaybetti.”

Zeynep Bilgehan - Ahmet Üzümcü
KOZMOPOLİT HALEP
Bir sonraki durak Halep: “Halep tam bir Osmanlı şehridir; Türkmenler, Ermeniler, Rum Ortodokslar, Sünni Araplar, Süryaniler, Alevi Araplar... Bu kozmopolit şehirde iki yıl geçirdik. Sene 1982-1984. Müslüman Kardeşler ve rejim arasındaki çatışmalar büyük ölçüde sonlanmıştı. Rejimin ne kadar katı ve acımasız olduğunu izleme imkânımız oldu. Siyasete karışmayanlara dokunmuyorlardı. İnsanların o yoklukta kendi işlerine odaklanıp bir şekilde geçimlerini sağlayabilmelerine şaşırmıştım.”

SENE 1975 - Mülkiye son sınıfta
KİMYASAL SİLAHLAR NASIL YASAKLANDI
“1907’de, Lahey’deki barış konferansında zehirlerin savaşlarda kullanımı yasaklanıyor. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar klor gazı kullanıyor. İlk anda beş bin asker ölüyor. 1917’de Almanya, Fransa ve İngiltere arasında hardal gazı kullanılıyor. Bu dönem bir milyon kişi üzerinde kimyasal silah kullanılıyor; 90-100 bin kişi hayatını kaybediyor. Sivilleri etkilediğinden askerler de bu silahların kullanımına karşı çıkıyor. 1925 yılında Cenevre Protokolü geliştiriliyor ama ülkeler kimyasal silah geliştirmeye devam ediyor.
İkinci Dünya Savaşı’nda kimyasal silah kullanılmıyor. Hitler’in Birinci Dünya Savaşı’nda kimyasal silaha maruz kaldığı için karşı olduğu, Churchill’in isteğine generallerinin karşı çıktığı söyleniyor. 1980’li yıllarda ABD ve SSCB, savaştaki etkinliği azaldığı, külfeti arttığı için kimyasal silahların yasaklanması için adım atıyor. İran-Irak savaşında Halepçe’de sivil halka karşı kimyasal silah kullanımı dünyada infial yaratıyor. OPCW, 1997 yılında faaliyete başlıyor. Bugün 193 ülke taraf. Deklare edilen kimyasal stokların tamamı, 97 kimyasal üretim merkezinin 74’ü imha edilmiş. Türkiye taraf olurken herhangi bir kimyasal silah deklare etmemiş.”
NOBEL BÖYLE GELDİ
OPCW, 2013 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Üzümcü: “Silahsızlanma dünya barışına ve güvenliğe önemli bir katkı. ABD, 29 bin ton stokun imhasını 2023’te, Rusya ise stoklarının imhasını 2017 yılında sona erdirdi. Tüm ülkeler bir uluslararası örgütün gözetiminde dünya barışına katkıda bulundukları düşüncesiyle bu işi yaptılar.”

SENE 2013 - Oslo’da OPCW adına Nobel Barış Ödülü madalyasını alırken
NATO’DA ÖĞRENDİKLERİM
Üzümcü, 1986 yılında NATO Daimi Temsilciliği’ne atanıyor: “Silahsızlanma konuları ön plandaydı. NATO Uluslararası Sekreteryası Siyasi İşler Bölümü’nde geçirdiğim beş yılda meselelere sadece ulusal perspektiften bakarak değil, çok taraflı görüşlerle ortak çıkarların nasıl gözetildiğini, biraz tavizle ne kadar kolay karar birliğine ulaşılabildiğini gördüm. Uzlaşı kültürüyle, meselelere daha geniş perspektiften ve uzun vadeli bakılırsa, ülkeler empati yaparlarsa çok taraflı diplomasi mekanizması pekâlâ işleyebilir”

SENE 2010 - BM Genel Sekreteri Ban KiMoon ile
ZOR YILLAR
Üzümcü, 1999-2002 yıllarını Tel Aviv’de büyükelçi olarak geçiriyor: “İkinci intifada yıllarıydı ama iki ülke arasındaki ilişkiler iyiydi. İki devletli çözüm ümidi vardı. Biz de bunu destekliyorduk. Sonra maalesef Ariel Şaron geldi, Arafat’ı Ramallah’ta ev hapsine koydular. Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin iyi olması süreçte etki imkânı yaratıyordu.” 2002 yılında NATO Daimi Temsilciliği’ne atandı. Yine zor yıllar; ABD Irak’a harekât yapmaya hazırlanıyor… Üzümcü: “1 Mart Tezkeresi olayı ABD ile ilişkileri zedelediyse de müzakerelerle istediğimiz gibi Patriotlar Türkiye’ye yerleştirildi. 2004 yılında NATO zirvesi İstanbul’da yapıldı. Bu, bize gösterilen önemin bir işaretiydi.”
SEÇİLECEĞİMİ AZ KİŞİ BEKLİYORDU
Üzümcü, 2006 yılında Daimi Temsilci olarak Cenevre’ye gitti. Bu arada Lahey’deki ‘Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne (OPCW) bir direktör aranıyordu: “Aday olmaya karar verdim. Dışişleri Bakanlığı da beni destekledi. Direktörler 41 üyeli icra konseyinde gizli oylamayla seçiliyor. Yoğun bir kampanyadan sonra İngiliz, İsviçreli, Finlandiyalı, Alman ve Cezayirli adaylar arasından her turda en çok oyu olan kişi olarak 2010 yılında genel direktörlüğe seçildim. İlk aday olduğumda çok az kişi seçilebileceğimi düşünüyordu.”
Üzümcü, OPCW’nin üçüncü Genel Direktörü oldu.

SENE 2013 - “Papa Francis kimyagerdi. Bu özelliğiyle çalışmalarımızla ilgileneceğini düşünerek görüşme talep etmiştik…”
SURİYE DOSYASI KAPANMADI
Üzümcü, “OPCW’nin önem kazanması 2011 yılında Suriye iç savaşıyla oldu” diye anlatıyor: “Suriye’de önemli miktarda kimyasal silah bulunduğunu biliyorduk. 2013 yılında rejimin kimyasal silah kullandığına dair ciddi iddialar oldu. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon soruşturma için desteğimizi istedi. 2013’te Guta saldırısı oldu. Orada sarin gazını tespit ettik ama kimin kullandığı misyonun görev yönergesi dışındaydı. Askeri müdahale beklentisi varken Ruslar sahneye çıktı ve Suriye’nin OPCW’ye taraf olup silahlardan arınması şartıyla bir çerçeve anlaşma imzalandı. BM Güvenlik Konseyi’nin de onayıyla, OPCW denetiminde kimyasal silah stoklar ülke dışına çıkarılarak imha edildi. Kullanım iddiaları ve deklare edilmeyen kimyasal silahlarla ilgili sorunlar yıllardır devam ediyor. Rejim değişikliğinden sonra gerekli evraklara ulaşılabilirse Suriye dosyası kapatılabilir.”
NÜKLEER HALEN CAYDIRICI GÜÇ
Nükleer silahlar konusunda neden aynı irade gösterilmiyor? Yanıtı: “Nükleer daha karmaşık bir konu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgesel çatışmalar dışında yeni bir topyekûn savaş çıkmaması, nükleer caydırıcılığa bağlanıyor. ABD ve Rusya ikili anlaşmayla 1980’lerde başlık sayısını önemli ölçüde azalttıysa da şimdi modernizasyon programlarıyla nükleere milyarlarca dolar harcanıyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) göre yalnız BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin nükleer silah bulundurma hakkı var: ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ama Hindistan ve Pakistan da nükleer silah üretti ve denedi. Kuzey Kore de deneme yaptı, İsrail nükleer silahının varlığını ne kabul ediyor ne reddediyor. İran nükleer programında yeterince şeffaf değil.”
NETANYAHU VE PUTİN’DE SİYASİ İRADE YOK
Nobel Barış Ödülü’nü elinde tutmuş bir diplomat olarak Üzümcü’ye göre barış nasıl gelir? Diyor ki: “Rusya’ya karşı izlenen yumuşak tutum Ukrayna’nın işgaliyle sonuçlandı. Bugünün teknolojik imkânlarıyla savaşlarda kazanan taraf olmuyor. Ortadoğu da çok karmaşık hal aldı. Gazze ile kalsaydı Netenyahu hükümeti düşebilirdi ama Lübnan ve İran saldırılarıyla iç cephede güçlendi. Uzlaşma siyasi iradeyle oluyor. Netanyahu ve Putin’de bu yok. Amerika liderliğinde yeni çabalar, uluslararası baskı gerekiyor.”
Paylaş