Yunan tipi ‘Bizim Aile’

Geçen hafta yepyeni bir dizi Yunan televizyonlarını sallamaya başladı.

Türk berber Metin ile Yunan psikoterapist Dora’nın evlenip çocuklarıyla beraber aynı evde yaşamaya başlamasını anlatan dizinin senaryosu çok beğeniliyor. Bizdeki, Münir Özkul’lu, Adile Naşit’li efsane film ‘Bizim Aile’nin tadını veren sıcak dizi Yunan televizyonlarının yeni fenomeni

Yunan tipi ‘Bizim Aile’


Tam dokuz sene önce, takvimler 2005’i gösterirken Yunan televizyonlarında yepyeni bir döneme girildi. O sene, bir Yunan delikanlının Gaziantepli bir aileye damat olmasının çevresinde gelişen olayları anlatan ve Türkiye’de çok tutan ‘Yabancı Damat’ dizisi, komşunun televizyonlarında da bir furya başlattı. Bu yıl bu furya artık onuncu senesine girecek. ‘Aşk-ı Memnu’, ‘Ezel’, ‘Binbir Gece’, ‘Muhteşem Yüzyıl’ gibi diziler Yunanistan’da izlenme rekorları kırdı. Televizyonlarda halen ‘Karadayı’, ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ ve ‘Kuzey Güney’ devam ediyor.
Ancak, komşudaki reyting ölçümleri Türk dizileri için ‘yorgunluk belirtileri’ gösteriyor. Bunda, beş yıldır süren ekonomik kriz nedeniyle ekranlardan kaybolan yeni dönem Yunan dizilerinin ürkek de olsa geri dönme teşebbüsünün etkisi var. Tabii kilisenin, aşırı milliyetçilerin ve medyanın bir bölümünün Türk dizilerine karşı tepkilerini de göz ardı etmiyorum.


Türk’ü, Yunan’ı aynı evde


Yunan izleyiciyi, neredeyse unutmak üzere olduğu yerli dizilere döndürmek, bu dizilerin maliyeti düşük olduğu da düşünülürse kolay iş değil. Ancak bazı güvenilir formüller mevcut. Örneğin, ülkenin iki büyük televizyon kanalından birisi olan Antena “Madem Türk dizileri o kadar tuttu, biz de bu yolda yürüyelim” düşüncesiyle yeni sezona kahramanlarının Türk ve Yunan olduğu ‘Made in Greece’ bir aile komedisi ile ‘Merhaba’ dedi.
İlk bölümü geçen pazartesi günü yayınlanan dizinin adı ‘Tamam’. Yönetmenliğini Pieros Antrakakos’un yaptığı ‘Tamam’ın senaryosu pek hoş:
Atina’da yaşayan ve berberlik yapan Metin (Manolis Mavromatis) psikoterapist Dora’ya (Maria Lekaki) âşık olur. Birlikte yaşamaya karar veren iki âşık bu kararlarını çocuklarına açıklar. Güçlü bir ailenin her şeyin üstesinden gelebileceğine inanan Metin ile Dora’nın hesaba katmadıkları, ergenlik çağındaki çocuklarıdır. Yine de ilk engel aşılır. Metin’in türbanlı kızı Yağmur ve oğlu Cem ile Dora’nın aşırı modern kızı Lena ve haylaz oğlu Niko büyük tepki göstermelerine rağmen aynı evde yaşamaya başlarlar.
Okuduğum kadarıyla ilerleyen bölümlerde Cem ile Lena arasında bir ‘love story’ yaşanacak ve işler daha da karışacak. Ancak sonunda sevgi ve aile her zorluğun üstesinden gelecek.
Peki ne olacak? Yunan seyircisi bir dönemler bayıldığı Türk dizileri gibi, bu diziyi de baştacı edecek mi? Bu, yüksek bir ihtimal. Ancak dizinin birtakım sıkıntıları var. Örneğin, bütçenin epey kısıtlı olduğu her halinden anlaşılıyor. Ayrıca dizide Türkleri canlandıran Yunan sanatçılar kameranın karşısına geçmeden önce derslerini biraz daha çalışabilirlermiş. Bazı renkler eksik, tam verilememiş. Tabii bunlar benim görüşüm. Sonuçta dizinin ilk bölümünün talihi gayet açık oldu. Yunan televizyonları arasında, yüzde 25 izlenim payı ile reytinglerde ikinci sırada yer aldı. Önümüzdeki haftalarda zirveye yerleşirse hiç şaşırmam.

X

Adalarda sorunsuz tatil yapma rehberi

Nakit mi kredi kartı mı, fiş mi pazarlık mı...Tatilden alacağınız keyifin detaylarda saklı olduğuna inanlardansanız kulak verin. İşte Yunan adalarında can sıkıcı bir durumla karşılaşmamak için bilmeniz gerekenler


Yaz mevsiminde canım Ege adalarını ziyaret edecek Türk turistlere birkaç nasihat:


-Banka kartınızı Türkiye’den veya Yunanistan dışında herhangi bir ülkeden aldıysanız, 28 Haziran’da ilan edilen sermaye çıkışı denetimi tedbirleri sizi kapsamıyor.
Banka kartınızın günlük nakit limiti ne kadar ise adalardaki banka ve ATM’lerden o kadar para çekebilirsiniz.
-ATM’lerden nakit çekerken iki sorunla karşılaşabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Bir Türk, kaç Yunan’a bedel?

Hafta içi İstanbul Dostluk Derneği’nin iftar programında konuşan 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yunanistan ve Türkiye’yi karşılaştırdı ve şunları söyledi:

“Türkiye’nin fert başına geliri 10 bin doları geçtiyse de şu anda krizde olan Yunanistan’ın fert başına gelirinin 30 bin doların üstünde olduğunu düşünürsek, hâlâ Türkiye’nin yapacaklarının ne kadar çok olduğunu görürüz...” Türkiye, Yunanistan’dan geri durumda mı? Nasıl olur da yıldızı parlayan ekonomimiz yıllardır krizle boğuşan komşumuzdan hâlâ geri olabilir? Büyüme hızımız vatandaşlarımızın hayatına yansımıyor mu? Suyun öte yanındaki refaha kavuşabilmemiz, aradaki farkı kapatabilmemiz için daha kaç yıl, ne kadar yol almamız gerek? Gerçekten de Türkiye’deki bir orta direk, krizdeki komşunun ancak fakiriyle mi kıyaslanabilir? Bu soruların peşine düştük...

Yunanistan’da fakir olan devlet, insanlar değil!


İki toplumu da bilen biri olarak söyleyeyim:
Yunanistan’da yaşam seviyesi Türkiye’den hâlâ yüksek. Yunanistan’da bir fakirin yaşam standartları, Türkiye’de ancak orta direk bir vatandaşla kıyaslanabilir


Türkiye ekonomisinin son 10 yıldaki yükselişini cümle alem biliyor. Âlemin bir başka bildiği de Yunanistan ekonomisinin son 10 yıldaki çöküşü.

Yazının Devamını Oku

Türk kahvesi - Yunan kahvesi

En baştan söyliyeyim, “Bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı olur” sözü iyi de ben fanatik bir Frappe’ciyim. Fincan içindeki kaymaklı sıcak kahve yerine, büyük bardakta köpüklü, sütlü buzlu kahvenin hatırı bende daha fazla.

Gelelim konumuza. Geçenlerde gazetelerdeki bir ilan dikkatimi çekti. Yunanistan’ın en büyük ve en eski kahve firmasından olan Lumidis'in ilanında “1 Ekim’i Yunan kahvesi günü ilan ediyoruz” diye yazıyordu. Ardından da Atina’nın bir zamanlar havagazı tesisleri bulunduğundan “Gazi” adı verilen semtte düzenlenecek etkinlikte ziyaretçilere bedava “Yunan kahvesi” ikram edileceği.

Ege’nin iki yakasında da malzemeleri ve pişirme tarzı aynı olan kahvenin Türk mü Yunan mı olduğu tartışmaları, baklavanın, simidin, cacığın veya gölge oyunu Karagöz’ün "aidiyeti” ile ilgili tartışmalardan çok önce başladı.

Yunanistan’a ilk geldiğimde (1977) kafelerde turistlerin garsonlara “Turkish coffee” siparişi verildiğinde, bazılarının “No Turkish. Greeek coffee” dediklerini hatırlıyorum.

Birkaç yıl sonra gazeteciliğe ilk adımlarımı attığımda o zamanlar ender olan Türk ve Yunan siyasetçilerin buluşmalarında yemek sonrası içilen kahvenin “vatanı” havayı yumuşatmak için espri konusu olurdu:

Yazının Devamını Oku

Atatürk gerçekte hangi evde doğdu?

Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris’in “Atatürk’ün Langada’da esas doğduğu evi bulduk” açıklaması olay oldu.

Peki, gerçek ne? Danışmanı Butaris’in, yanlış anlaşıldığını söylüyor. Atatürk’ün Langada’da doğduğuna yönelik hiçbir akademik kanıt yok

Tarihçi değil sadece gazeteciyim. Baştan söyleyeyim.
Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris, 6 Şubat’ta İzmir ziyareti sırasında “Mustafa Kemal Atatürk’ün Langada’da (Selanik’e 20 kilometre mesafede) esas doğduğu evi (Langada’nın Hrisavgi köyü) bulduk. Selanik’teki ev büyüdüğü evdir” dedi.
Haber ertesi gün Hürriyet’te Selanik Başkonsolosu Tuğrul Biltekin’in “Langada’nın bir köyü olan Sarıyer’de (Hrisavgi) annesi Zübeyde Hanım’ın doğduğu bilinmektedir. Atatürk’ün burada doğduğuna yönelik bilimsel çalışmaya rastlamadım” açıklamasıyla birlikte başka bir boyuta taşındı. Aynı gün Atina Büyükelçisi Kerim Uras, Twitter hesabından “Selanik’teki ev Atamız hayatta iken hediye edilmiştir. Burada doğduğuna dair en ufak bir tereddüt bulunmamaktadır” dedi.

Yazının Devamını Oku

'Gülen maskeyi düşürmüyorum'

TC Atina Büyükelçiliği ve Başkonsolosluğu ile Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı işbirliğinde Atina’ya gelen Hülya Koçyiğit ile buluştuk. Ünlü yıldız ile sinemanın dünü bugünü, İstanbul’lu Rumları, Türkiye’deki gelişmeleri ve tabii meme kanseri teşhisi ile tedavi gören kızı Gülşah’ı.

Öncelikle, Hülya Kocyiğit’in 1950’larda ve 1970’lerde Yunanistan’da en sevilen yabancı sinema sanatçılarından biri olduğunu belirteyim. Atina’ya ve Selanik’e göçeden İstanbullu Rumlar sayesinde Koçyiğit ile tanışan Yunan halkı ona “Hulia” diye hitap etti. Pek çok filmi oynandı Yunan sinemalarında.

Yanılmıyorsam ya “Severek Ayrılalım” ya da “Kadın Asla Unutmaz” filminin galası Türkiye’de değil Yunanistan’da yapıldı. Filmin bazı sahneleri Atina’da çekilmişti. Yunan başkehtinde bir açık hava sinemasında yapılan galada izdaham yaşantı. Atlı polisler müdahale etmek zorunda kaldı.

Atina’nın Nea Smirni (Yeni İzmir) İlçesi Belediye Başkan Yardımcısı Nora Galanopulu “Bizim için romantizmin, tertemiz aşkların, hassassiyetin, göyaşıının sembolü idi. Pazarları ailelerimize bir yalan uydurup evden çıkar, mutlaka Hulia’nın filmlerini izlemeye giderdik” diye anlatıyor o dönemi.

1974 Kıbrıs olaylarından sonra Hulia’nın filmleri de gelmez oldu buralara.

Sinema dalında bu yıl Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanata Büyük Ödülü’ne layık görülen ve Akil İnsanlar Heyeti’nin Marmara Grubu’nda yeralan Koçyiğit’e Yunanistan’da bir zamanlar çok sevildiğini hatırlatıyorum: “Ne yazık ki İstanbul’dan göçeden Rumlar, Atina’ya geldikten sonra Türk filmelerinin hasretini çektiler. İlk talep de onlardan geldi. Bir süre sonra her filmimin kopyası Atina’ya da gönderiliyordu. Yunan sinemacılar çekimleri devam eden filmlerin ne zaman biteceğini soruyordu” diyor.

Türk ile Yunan halkları arasında büyük benzerlikler olduğunu söylüyor. Girit, Mikonos, Santorini, Simi pek çok Yunan adasını ziyaret etmiş ve ekliyor: “Yunan halkı adalarda doğaya, kültüre bizden daha fazla saygı gösteriyor. Biz yapamıyoruz Üzülüyorum”.

Yazının Devamını Oku

“SULTAN” İLE ATİNA’DA..

İstanbul’da annesi ve ablalarıyla bir zamanlar her hafta en az bir Türk filmi izleyen bir çocuk, 50 küsür yaşına geldiğinde karşısında Türkan Şoray’ı görse, hatta onunla konuşsa ne hisseder?

Birazı siyah-beyaz, birazı renkli bir film şeridi..

İçinde hem “Sultan”ın filmlerinden sahneler hem de kendi çocukluğumdan. Karelerde, Beyoğlu’ndaki Lale Sineması, salonda yer göstericiler, araladaki buzlu frigo, gözyaşında cömert izleyiciler ve “Sultan”ın filmlerindeki kah esmer, kah sarışın, kah köylü, kah şehirli, kah zengin kah fakir halleri.

TC Atina Büyükelçiliği ve Başkonsosluğu ile Dünya Kitle İletişim ve Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen Türk Filmleri Haftası’nda gösterilen “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmi için Yunan Başkentine gelen Türkan Şoray karşımda.

Bir efsane karşımda. Gözlerimin önünden geçen o filmi hemen kestim ve ceketimi ilikledim.



Yazının Devamını Oku

Bir ‘devrimci’nin ardından

Yunanistan’da eylemlerin yıldızı, sokak köpeği Lukanikos hayatını kaybetti. Onu çok özleyeceğiz

‘Time’ dergisi 2011’de onu yılın ‘100 şahsiyeti’ arasına dahil etti. BBC, CNN ve Al Jazeera gibi haber kanalları onun için özel programlar yaptılar. Yunan ve yabancı gazetelerde geniş yer aldı. Şarkı yazıldı adına. Çizgi film kahramanı oldu. Sosyal paylaşım sitelerinde yıldızdı. Hatta İspanya’da bir restorana da adı verildi. Yunanistan’ın ‘devrimci’ köpeği Lukanikos’un yani ‘Sosisçi’den bahsediyorum. Lukanikos ‘Devrimci bayrağı’nı Kanelos’tan devraldı. Atina’nın ‘anarşist’ semti Eksarhia’da her öğrenci yürüyüşünde, hep en önde olan Kanelos’tan. Körolası bir göz yaşartıcı bomba iki ayağını sakat bırakmasına rağmen her direnişte hep orada olan Kanelos’tan. Yine Eskarhia semti doğumlu Lukanikos’un ‘karargâhı’ ise 1 kilometre ötede, parlamento binasının da bulunduğu Sintagma Medyanı’ydı.
Takvimler 2011’i gösterdiğinde ekonomik krizi protesto için sokaklara dökülen yüz binlerce insan haftalarca Sintagma’da “Hırsızlar. Çaldıklarınızı geri verin” diye haykırırken, Lukanikos da kendi dilinde slogan atıyordu.
Göstericilerin yanındaydı hep. Polis gördü mü başlıyordu havlamaya. Elbette siyasi görüşü yoktu, elbette ekonomik krizi anlamıyordu ama galiba onu kim seviyor hissediyordu. Isırmıyordu polisleri sadece havlıyordu. Belli ki sevdiklerini koruyordu. Ha bir de o günlerde parlamentoya girmek isteyen milletvekillerini yuhalayanlara ‘eşlik’ ediyordu. Haftalarca aynı tablo Sintagma’da. Bir tarafta, göstericiler, bir tarafta polis ve ortalarında Lukanikos. Molotofkokteyliymiş, biber gazıymış, göz yaşartıcı bombaymış takmıyordu. Bütün dünya işte o günlerde bu ‘direnişçi’ sokak köpeğiyle tanıştı.
Sintagma’daki kantinciler besliyordu. En çok da sosisi sevdiği için Lukanikos adını verdiler ona. Bütün gün meydanda dolaşır, sevgiyle uzanan ellerin sırtını okşamasına memnuniyetle izin verirdi. Göstericiler toplandığında aralarına karışır oynardı. Ama üniformalılar çıkınca ortaya, bambaşka bir köpek olurdu. Öfke dinip meydanda protesto gösterileri bitince, o da kayboldu ortadan. Sintagma direnişinin ‘müdavimleri’ arayıp sordular. Göstericilerden biri çok sevmiş olmalı ki yanına almış. Üç yıl hiç haber yoktu Lukanikos’tan.
Geçenlerde gazetelerde okuduk. Meğer geçen 21 Mayıs’ta ölmüş. Yaşadığı evde, kanepede uyurken vermiş son nefesini. Sessiz sedasız Atina tepelerinden birine gömüldü. Öyle fazla yaşlı değildi ama yorgundu. Doktoru “Onca zaman onca kimyasal girdi ciğerlerine, hastaydı” dedi. Önce Kanelos, şimdi de Lukanikos göçtü bu diyardan.
Direniş yasta. Sintagma Meydanı öksüz...

Yazının Devamını Oku

Bir başbakanın tatili

Estonya’nın Başbakanı Taavi Roivas 26 Ekim 1979’de doğdu. Avrupa Birliği’nde en genç lider. Üç dönem Başbakanlık yapan Adrus Ansip yeni siyasetçilerin önünü açmak için lideri olduğu Reform Partisi’nden istifa edince, hükümeti kurmakla görevlendirilen Roivas geçen 26 Mart’ta başbakanlık koltuğuna oturdu. Pop şarkıcısı Luisa Vark ile evli olan 1 kız çocuğu babası Roivas, nüfusu 1.5 milyon civarındaki bu Baltık ülkesindeki ilk seçim tecrübesini önümüzdeki yıl edinecek.

Hemen “Ya bu adam Atina’dan bildirmiyor muydu? Atina’da haber kalmadı da Estonya’ya mı merak sardı” demeyin. Konumuz Estonya Başbakanı Roivas’ın Yunanistan’daki tatili.

Roivas, eşini, kızını ve yeğenini alıp geçen hafta Girit adasına geldi. Birkaç gün sonra Yunanistan Başbakanı Andonis Samaras kendisi ile görüşmek için başbakanlık uçağı ile Atina’dan Girit’e gidene kadar Estonya Başbakanı’nın tatilinden kimsenin haberi olmadı.

Bir ucundan bir ucuna 500 kilometre civarında olan Girit’te VİP ziyaretçiler için popüler tatil beldeleri Elunda, Sudas, Pelagia, Aya Nikola, Rethimo, Mallia ve Hanya’dır.

Adanın Lasithi bölgesinde bulunan Kalo Horio’nun (İyi Köy) adını hiç duymamıştım. Roivas’ın tatil yeri olarak bu sahili seçtiğini okuyunca internette şöyle bir dolaştım. Beş hatta dört yıldızlı otele rastlamadım. “Muhtemelen o köyde villası olan biri tarafından ağırlanıyor” diye düşünmem ile yanıldığımı anlamam birkaç dakika aldı.
Meğer Başbakan Roivas, günlüğü sadece evet sadece 40 euro olan bir pansiyon odasında kalıyormuş.

Meğer yanında koruma filan yokmuş,

Meğer makam aracı da yokmuş.

Estonya Başbakanı bir hafta kaldığı Girit’te her sabah ailesi ile birlikte pansiyondan çıktı plaja gitti. Akşama kadar da orada kaldı. Köyün salaş lokantalarında yemek yedi.

Yazının Devamını Oku

“KEŞKE OLMASAYDI”

Geçen yıl bu zamanlar, sokağa pencereden değil de balkondan bakabilen üç hemşerime, üç İstanbullu Ruma 6-7 Eylül 1955 olaylarını sormuştum. “Rumlar ne kaybetti? İstanbul ne kaybetti?” diyerek.

HEYBELİADA NASIL KURTULDU?Kitapları Türkiye’de de yayınlanan (Gece Bülteni, Che İntihar Etti, Alan Savunması v.s) Petros Markaris 18 yaşındaydı o zaman. Ailesiyle beraber Heybeliada’daki yazlık evindeydi. Rumlar ve Ermeniler ile birlikte büyüyen adadaki askeri okul komutanı amiralin, karakol komiserine “Eğer vapurlardan kişi bile inerse seni Şark hizmetine yollarım” demesi ve komiserin de tabancasını çekip iskeleye kimseyi yaklaştırmaması sayesinde kurtulmuş Heybeliada. Felaketin boyutlarını ertesi gün İstanbul’a gittiğinde görmüş:

KIBRIS’IN BEDELİNİ RUMLAR ÖDEDİ
“İstanbul büyük bir felaket yaşadı. Kimliğini yitirdi. Çok kültürlü, kozmopolit özelliğini yitirdi. Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarı yerle bir oldu” diyor.
Ve ilginç bir tespitte bulunuyor: “İstanbullu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler bu şehri memleketleri, ülkeleri sayarlardı. Dünyanın başka bir şehrinde böyle bir şey yoktur".
Markaris, 6-7 Eylül olaylarından sonra İstanbul’dan giden çok Rum olmadığı gerçeğini vurguluyor. “Hayatlarını memleketleri İstanbul’da yeniden kurmayı başardılar. Ancak, yara çok büyüktü. Ne yapsanız ne etseniz kapanamıyordu, iz kalmıştı” diyor.

6-7 Eylül olaylarını Kıbrıs sorununun bir parçası olarak görüyor yazar: “Türkiye, Yunanistan’ın Kıbrıs’ta taviz vermesi için İstanbul’daki Rumları gözden çıkardı. Yunanistan da bu insanları Kıbrıs davasının tali hasarları gibi gördü. Rumlar, Kıbrıs’ın bedelini çok ağır ödedi”.

Yazının Devamını Oku

Bu kadın için savaşmaya da değer barışmaya da

Yunanistan’da onun için ‘Parlamento’nun Barbie’si’ de ‘Siyasetin Güzellik Kraliçesi’ de deniyor...

Geçen mayıs Avrupa Parlamentosu’na girmesiyle ‘Avrupa’nın en seksi siyasetçisi’ unvanına kavuştu. Yunan parlamenter Eva Kaili’yle Brüksel’de buluştuk: “Kadınlar politikada daha sistemli, sabırlı ve ısrarcı”

Sarı saçları, havalı tarzı ve gösterişli fiziğiyle giridiği her ortamda dikkat çeken Eva Kaili’den model ya da stil ikonu olmasını bekleyebilirsiniz. Ancak o, ülkesinde 11 yıldır aktif olarak siyasette yer alan, çevre konularına duyarlı Türk-Yunan ilişkilerinde de yeni bir döneme girilmesi için çaba sarfeden bir parlamenter.
Ondan bahsedilirken ‘Yunan siyasetinin parlak yıldızı’ deniyor. Ancak Kaili’nin başka pek çok lakabı var: ‘Barbie’den ‘Parlamento Güzeli’ne liste uzayıp gidiyor. Bu yakıştırmalar sadece ülkesi Yunanistan’da yapılmıyor. Geçen Mayıs ayında sosyalist PASOK partisinden Avrupa Parlamenteri seçildiğinde İngiliz The Sun gazetesinde hakkında çıkan haberin başlığı ‘Avrupa Parlamentosu’na seks bombası’ şeklindeydi. Ancak o, kendisine yakıştırılan bu sıfatları ne seviyor, ne de benimsiyor. Görünüşüyle ilgili belaltı saldırıları sertlikle bertaraf etmeyi de başarıyor. Hemen bir örnek: 2011’de Parlamento’da konuşurken kendisine “jartiyer giyip de konuşmak kolay” diyen iki meslektaşının disiplin kuruluna sevk edilmelerini sağladı.
Kökleri İstanbul’a dayanan Kaili’nin siyasete ilgisi 14 yaşında başladı. PASOK partisinin gençlik kollarına katılan Kaili, Aristo Üniversitesi’nde mimarlık okurken de öğrenci birliği başkanı oldu. 2002 yılında mezun olunca yine PASOK partisinden yerel seçimlere katılan Kaili, Selanik belediye başkanı seçildi. 2004-2007 yılları arasında aktif siyasette yer almaya devam ederken MEGA Channel adlı bir televizyon kanalında haber spikerliği rolünü üstlenmeyi de ihmal etmedi. Bu, ülkesinde geniş kitlelerce tanınmasına neden oldu.

İstanbul’u babamdan çok dinledim

Kaili için Türkiye’nin yeri ayrı, ne de olsa kökleri İstanbul’a dayanıyor. Beyoğlu’ndaki Zoğrafyon Lisesi’nden mezun elektrik mühendisi İstanbullu Aleksandros Kailos ile Selanikli şair-şazar Maria İgnatiadu’nun kızı o. Brüksel’de buluştuğumuz Kaili, kendi İstanbul’unu anlattı.

Yazının Devamını Oku

Adalarda karides, Selanik'te kalamar, orfos ve midye

Dünyanın belki de en güzel denizi Ege’de yine “altın çağ” başladı, yine yaz geldi. Canım Rodos, Meis ve Simi adaları Marmaris’in, Kaş’ın yanıbaşında. Üstelik son yıllarda da Türk turistler bu adaların esnafı için “baştacı”. Eğer bu yaz, bu üç adadan birine uğramayı planlıyorsanız, damağınızın en azından kışın bile hatırlayacağı bir lezzeti tatmanızı öneriyorum: Simi karidesi...

Rodos-Simi (Sömbeki)-Kastellorizo (Meis) üçgeninde avlanıyor bu karides türü. Meis’liler “Simi Karidesi” denmesinden hoşlanmıyorlar. "İlk kez Simi'de avlandığı için o isim kalmış. Gerçekte Kastellorizo Karidesi o" diyorlar.

“Lezzet” 4 ile 900 metre arası derinlikte kayalık “mekanları” tercih ediyor. Bilimsel adı “Plesionika narval”. Çiğ iken de piştikten sonra tabakta da göz zevkine pek hitap etmiyor. Minnacık. Ortalama üç, irisi beş santim. Rengi kırmızı. Çiğ tatsanız bile başka hiçbir karides türünde kolay rastlayamayacağınız kadar “şekerli”, yani basbayağı tatlı.

Avlanma mevsimi nisan-ekim arası. Simi ve Rodos’daki balıkçılar günde 10 kilo Simi Karidesi toplayabildiklerinde kendilerini çok şanslı sayıyarlar. Fiyatı balık pazarlarında kilosu 30 euroya kadar çıkıyor. Yani ıstakozun fiyatına yakın.

Pişirilmesi hiç de zor değil. Kafası koparılmış az miktarda Simi karidesi tavada kızarmaya başlayan az miktardaki zeytinyağı ile buluşuyor. Hepsi o kadar. Kızarma süresi bir buçuk dakika civarında. Kırmızı, turuncu-pembe arası bir renge dönüştü mü tamam.

Yazının Devamını Oku

“Leblebici Horhor” Atina'da

Türk dizilerinin, sekiz yıl önce “Yabancı damat” ile başlayan Yunan televizyonlarındaki serüveni aralıksız devam ediyor. Bu sezon “Muhteşem yüzyıl” , “Öyle bir geçer zaman ki”, “Fatmagül’ün suçu ne?” ve “Karadayı” büyük beğeni topladı.

Kilisenin ve aşırı milliyetçilerin “Türk propagandası yapılıyor” gibi abuk subuk iddialarına ve medyanın bir bölümünün de “Bu dizileri izlemeyin” şeklindeki yayınlarına rağmen, Türk dizileri “modası” geçmek bilmiyor buralarda.

Soru eğer “Türk dizileri neden seviliyor?” ise cevap çok ve çeşitli. Yunanistan’daki ekonomik kriz nedeniyle hemen hiç yerli dizinin çekilmemesi, Türk dizilerinin hem kaliteli hem de Yunan televizyonları için maliyetlerinin düşük olması ve Yunan izleyicinin tercihlerine-taleplerine-beklentilerine uyması cevaplardan bazıları.

“ATİNA’YI ESİR ALACAK”
Gerçekte Yunan halkı, Türk dizilerinden, hatta televizyonun buralara gelmesinden çok ama önce Türk sinemasını da seviyordu.

Geçenlerde 1930’lu yılların gazetelerinden üç ilan ilişti gözüme:

Birincisi şöyle diyor: “Büyük eğlence yarın başlıyor... Ünlü Türk opereti Lebleci Horhor Ağa’nın filmi tüm Atina’yı esir alacak. Avrupa’dakilerden daha iyi bir operet. 1934 Türkiye Güzeli’nin ve Türk Devlet Tiyatrosu sanatçılarının rol aldığı, Boğaziçi’nde, dillere destan İstanbul’da çekilmiş filmi kaçırmayın. Patheon Sineması.”

İkinci ilanda “Lebleci Horhor Ağa filmi dünden itibaren sinemamızda gösteriliyor. İlk gün seanslarına Atina’nın elit sınıfı büyük ilgi gösterdi. Filmin yanı sıra Fox News haberlerini ve Miki Fare çizgi filmini de izleyebilirsiniz. Splendit Sineması” diye yazıyor.

Üçüncüsünde ise “İstanbul dilencisi ” (İstanbul Sokaklarında) filminin müthiş başarısından sonra bütün dünya Türk sinemasının yeni zaferini izleyecek. “İstanbul Kaçakçıları” ‘’ (Orijinal adı acaba ne?) filminde yine Galip bey, Hasım bey ve Talat bey oynuyor. Ayrıca Türkiye Güzeli Feriha Tevfik Hanım da başrolde. İlk seans yarın saat 14.00’de . İdeal Sineması”.

Yazının Devamını Oku

Berkin, yani Türk Aleksis

Berkin’in ölüm haberi Yunanlılara Aleksis’i hatırlattı. Son nefesini bıraktığı sokağa adı verilen, her yıl 6 Aralık’ta adına protesto gösterileri düzenlenen ve insanların kalbinde yaşayan Aleksis’i...

Berkin Elvan’ın ölümü, dünyanın belki de biri hariç tüm ülkelerinde ‘15 yaşındaki bir çocuğun Gezi Parkı olayları esnasında biber gazı fişeğiyle vurulması sonucu 269 gün sonra hayatını kaybetmesi’ olarak duyuruldu.
Yunanistan için bu ölüm farklı bir anlam taşıyordu. Çünkü, Berkin “tanıdık” biriydi. Çünkü Berkin “Türkiye’nin Aleksis”i idi.
Karakaşlı çocuk, beş buçuk yıl öncesine götürdü bu diyarın insanlarını. Takvimler 6 Aralık 2008’i, saatler de 21.00’i gösterdiğinde Atina’da ‘anarşistlerin semti’ olarak bilinen Eksarhia’da arkadaşlarıyla dolaşan 15 yaşındaki Aleksis Grigoropulos, polis memurları Epaminontas Korkoneas ve Vasilis Saraliotis ile tartıştı. Sonra kavga başladı. Memur Korkoneas silahı çekti, ateşledi. Mermilerden biri Aleksis’in tam kalbine isabet etti. Oracıkta verdi son nefesini.
6 Aralık gecesi iki polis görevden alındı ve savcı cinayet suçlamasıyla soruşturma açtı. 7 Aralık sabahı dönemin Başbakanı Kostas Karamanlis, Grigoropulos ailesine gönderdiği başsağlığı telgrafında “Oğlunuzun haksız ölümü için lütfen samimi başsağlığı duygularımı kabul edin. Tüm Yunanlılar gibi derin üzüntü duyuyorum. Biliyorum ki şu anda hiçbir şey acınızı yumuşatamaz ama emin olun ki sorumluların cezalandırılmasında en ufak hoşgörü sözkonusu değildir. Devlet, görevi olduğu üzere bu trajedinin tekrarlanmaması için elinden geleni yapacaktır” diyordu. Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas ise “Oğlunuzun ölümü hukuk devleti için yaradır” diyecekti.

Şimdi 21 olacaktım

Ancak, insanları vicdanları Aleksis’in daha 16’ncı baharını bile göremeden, bir polis kurşunuyla göçüp gitmesine razı olmadı. Yüzbinler sokaklara döküldü. Aleksis’in ölümü ta Dedeağaç’tan Girit adasına kadar adeta ‘devlet terörüne karşı isyana’ dönüştü.
Hatırlıyorum da, Atina Ekonomi ve İşletme Fakültesi (ASOEE) öğrencilerinin fakülte binasını işgal ettiklerinde yayınladıkları bildiri, Nazım Hikmet’in mısralarıyla başlıyordu: Sen yanmasan / Ben yanmasam / Biz yanmasak / Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...

Yazının Devamını Oku

Atina’nın 800 milyon euro’luk cennet koyu nasıl adım adım Türkleşiyor?

St.Tropez’yi, Monako’yu boş verin. Dünya jet sosyetesinin yeni merkezi Atina’nın meşhur Asteras Koyu’nda kuruluyor.

Hem de Ferit Şahenk önderliğinde! Atina’nın en ‘cennet’ bölgesi her an Türk istilasına maruz kalabilir
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yanı sıra, iki yıldır Yunanistan’ın gündeminden hiç düşmeyen bir Türk daha var: Ferit Şahenk.
Yunan ortaklarıyla birlikte Atina’da Flisvos, Pire’de Zea, Korfu Adası’nda Guva, Lefkada Adası’nda da Lefka marinalarının patronu Doğuş Grubu, çoğu Birleşik Arap Emirlikleri’nden olan ortaklarıyla birlikte Yunan başkentinin tartışılmaz en güzel koyunun artık yeni sahibi.
İstanbul’un güzelliğinde Boğaz’ın önemi neyse Atina’nın güzelliğinde, İstanbullu Rumların yaşadığı Paleon Faliron semtinden Varkiza’ya kadar uzayan yaklaşık 20 kilometrelik sahil şeridinin önemi de aynı!
Peki ya Boğaz’ın en güzel noktası? İstinyeli olarak “memleketim” desem Arnavutköy ile Bebek arasındaki Akıntıburnu’na, Yeniköy ile Tarabya arasındaki Kalender’e haksızlık etmiş olurum. Buna karşı, Atina sahilinin en güzel yerini kimseye haksızlık ve tereddüt bile etmeden rahatlıkla söyleyebilirim: Vuliagmeni semtinde Astir Palas otellerinin bulunduğu, sahil şeridinde adeta gizli bir yarımada şeklindeki Asteras Koyu.
Bu cennet parçasının Yunan halkında yaygın adı ‘Fransız Rivierası’dır. Apayrı bir dünya sanki. Güneşin batışı da açık denizin manzarası da bir başka buradan.
Devletin işlettiği ve hisselerinin büyük bir bölümü Türkiye’de Finansbank’ın sahibi National Bank Of Greece’in (NBG) portföyündeki 112 bin metrekarelik alanda üç ayrı binadan oluşan Astir Palas otelleri, bungalovları ve küçük marinasıyla birlikte, malum ekonomik kriz nedeniyle, özelleştirme programı çerçevesinde satışa çıkarıldı.

Yazının Devamını Oku

Yunanistan’da kış da güzel

Yunanistan sadece Atina, Selanik, Mikonos, Santorini, Rodos, Midilli ve Simi değil.

Sadece yaz mevsiminde hatırlanacak bir diyar da değil. Kışı da güzel bu ülkenin. Taş evler, daracık sokaklar, kaldırımlar, sıcacık samimi mekânlar ve turistik adalara kıyasla çok daha misafirperver insanlar

Kışın Mikonos’u sayılan Arahova’dan başlayayım. Atina’ya 155 kilometre mesafede son derece sosyetik bir dağ köyü. Yunanistan’ın en organize kayak merkezlerinden Parnasos’a (19 pisti var) uzaklığı sekiz kilometre. Mitolojide dünyanın tam ortası sayılan; müziğin, sanatın, güneşin tanrısı Apollon Tapınağı’nın bulunduğu Delfi kasabasına mesafesi de yine o kadar. “Madem bu ülkeye geldim illa da deniz” diyorsanız sahil beldeleri İtea ve Galaksidi’ye sadece 25 kilometre uzaktasınız.
Hafta içi neyse de hafta sonları iğne atsanız düşecek yer yoktur Arahova’da. Sosyete, kayak sevdalılarıyla buluşur çünkü. Mikonos’ta ya da Santorini’de villası olanın mutlaka Arahova’da da evi vardır. Çarşısında bir tur atmanız bile nasıl bir yere geldiğiniz konusunda size bir fikir verecektir.
Nerede mi kalacaksınız? Paraya kıyacaksanız, Mikonos’taki ünlü Santa Marina’nın Arahova’daki oteli diyeceğim. Anemolia oteli de son derece lüks. Likoria daha hesaplı. Çok sayıda pansiyon da var. Yemek için Arhondiko, Agnandio ve Kaplanis favorim. Et ve baklagil yemekleriyle binbir çeşit otlu börekler harika. Geceler Emporiko, Flox, Snow Me ve İambia barlarında sabahla buluşur Arahova’da.
Başkentten 180 kilometre mesafede, Poloponez (Mora) Yarımadası’nın şirin bir kasabasadır Kalavrita. Kayak merkezi Helmos dağının eteklerinde bir diyar işte. İkinci Dünya Savaşı’nda büyük zarar gören Kalavrita’da evler ‘eski Rum evi’ zihniyetiyle yeniden inşa edildi.
Dev ağaçların derelerle buluştuğu eşsiz gezintiler sunması bir yana, dünyanın çok az yerinde rastlayacağınız güzellikte sadece iki vagonlu bir tren yolculuğu da bekliyor sizi.
‘Odondotos’ yani ‘dişli’ tren bir saat süren yolculukta ‘medeniyetin’ ulaşmadığı bakir doğanın içinde ilerleyip sahil kasabası Diakofto’ya iniyor. Diakofto’da balık sevdalıları mükâfatlandırılır.

Yazının Devamını Oku

Avrupa'nın tek camisiz başkenti

Atina’da bayram namazları stadyum ya da kapalı spor salonlarında kılınıyor. Cumaları ise Pakistanlısı, Afganı, Iraklısı şehrin varoş semtlerinde ibadethanelere dönüştürülmeye çalışılmış depolarda ya da apartmanların bodrum katlarında toplanıyor.

Atina’da bir cami inşa edilmesi ile ilgili söylemlerin başlaması bir asır öncesine dayanır. Sözgelimi konu 1913-1914 Balkan Savaşları’ndan sonra ya da 1922’deki Kurtuluş Savaşı’nın ardından Atatürk-Venizelos yakınlaşması döneminde gündeme geldi. Ancak hep söylemde kaldı.
Yunanistan’da Albaylar Cuntası iktidarından sonra (1967-1974) demokrasiye geçiş döneminde Arap ülkeleriyle ilişkiler yeniden tesis edilirken Suudi Arabistan ve Mısır cami inşası konusunu gündeme getirdiler. Yine “He” dendi ama hiçbir şey yapılmadı.
Atina 2004 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yaptı. İslam ülkelerinden sporcuların ve turistlerin bir ibadethanesi olmasına karar kılındı. 2000 yılında yasa çıkarıldı. Caminin yeri bile tespit edildi. Atina Havaalanı’nın yakınında Peania kasabasında olacaktı. Bazı din adamları “Uçaklar havaalanına inerken yolcular minare mi görecek?”, Peania sakinleri de “Güvenliğimiz kalmayacak. İstemeyiz” diyerek karşı çıktılar. Sonuçta tek çivi bile çakılmadı ve olimpiyat oyunları camisiz yapıldı.

ESKİ HANGARDAN MİNARESİZ CAMİ

2011’de yeni bir yasa çıkarıldı. Bu kez cami için semt değiştirildi. Ekonomik kriz gerekçesiyle yeni cami inşâsı başka bahara bırakılıp, geçici bir ibadethane oluşturulması kararlaştırıldı. Proje ve maketler hazırlandı. Varoş semtlerden Votanikos’ta Yunan Deniz Kuvvetleri’ne ait eski bir hangar, minaresiz ibadethaneye dönüştürülecekti.
Toplam 946 bin euro’ya mal olacak ‘hangar cami’ için ihale açıldı. Birinci ve ikinci tura hiçbir inşaat firması katılmadı. Üçüncü tura katılmak isteyenler oldu ama aşırı milliyetçiler ve aşırı dindarlardan oluşan bir kalabalık, firma temsilcilerinin ilgili daireye girip başvurularını sunmalarına izin vermedi.

Yazının Devamını Oku

Fokas kararı gibi 130 dava daha yolda

AİHM’nin İstanbul’daki üç gayrimenkule usulsüz el koyduğu gerekçesiyle Türkiye’yi 5 milyon euro tazminata mahkûm etmesi yeni davaları da gündeme getirdi.

Yunanistan’ın kuzeyindeki Katerini ve Kavala şehirlerinde yaşayan Yiannis ve Vangelis Fokas kardeşler, Türkiye’den alacakları 5 milyon euro ile neler yapacaklarının planlarını şimdiden kuruyorlar.
Fokas kardeşlerin, 2000 yılında başlayan hukuk mücadeleleri geçen hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) tazminat miktarını belirleyen kararı ile noktalandı.
Türkiye, biri 65 diğeri 68 yaşındaki iki kardeşe 5 milyon euro tazminat ödeyecek. AİHM kararı, Yunan vatandaşlarının, kendileri ya da yakın akrabalarının Türkiye’deki gayrimenkulleri için “içtihat” teşkil edebilir.

MİRAS ABLALARINDAN

Yiannis ve Vangelis Fokas’ın bir de ablaları vardı. İstanbullu Rum Apostolos ve Elisavet Pistika tarafından 11 yaşındayken evlatlık edinilen ve Türkiye’ye göç eden Polikseni.
Üvey babası 1981, üvey annesi de 1987 yılında ölünce kendisine Beyoğlu’nda 3 bina miras kalan Polikseni, 1991’de akli dengesini kaybettiği teşhisiyle Zeytinburnu’daki Balıklı Rum Hastanesi’nin Psikiyatri Bölümü’ne yatırıldı. Yunanistan’daki kardeşlerinin vasi tayin edilmeleri başvurusu o zamanlar Türk adli makamlarınca kabul edilmedi.

Yazının Devamını Oku

Altın Şafak kapatılamaz ama içi boşaltılır

Altın Şafak’ın bir üyesi ırkçılık aleyhtarı şarkıları ile tanınan bir hip-hop sanatçısını öldürünce bardak taştı. Parti kapatmanın mümkün olmadığı Yunanistan’da farklı bir operasyon başladı

Geçen cumartesi sabahı Yunanistan bomba bir haberle uyandı. Irkçı-faşist Altın Şafak partisinin lideri ‘Führer’ lakaplı Nikos Mihaliolakos, beş milletvekili, 20’den fazla parti üyesi ve dört polis Amerikan filmlerini hatırlatan bir operasyonla yakalanarak gözaltına alındılar. Yüksek Mahkeme (Yargıtay) savcılarının hazırladığı suç dosyaları kabarık. Organize suç örgütü kurmak, iki cinayet, üç cinayete teşebbüs, çok sayıda yabancı göçmeni dövmek, bombalı saldırı vs. Bir buçuk yıl önce yapılan seçimlerde 441 bin oy toplayarak (yüzde 6.9) 18 milletvekili seçen ve bir ay öncesine kadar tüm anketlerin “gücü yüzde 10’un üzerinde” diye birleştiği bir siyasi parti, mafya kanunlarıyla çalışan suç makinesi bir şebekeymiş gibi gösteriliyor dosyalarda. Medyadaki iddialar da tüyler ürpertici. Altın Şafak’ın genç üyelerinin gizli eğitim kamplarında polis ve askerler tarafından silah eğitimi aldıkları, kendilerine verilecek herhangi bir emri yerine getirmeye hazır 3 bin ‘fedai’nin olduğu ve bilinmeyen hücre evlerinde çok sayıda silahın bulundurulduğu ileri sürüldü.



HİTLER HAYRANI LİDER

Gözaltına alınanlardan bazılarını ‘tanıtmaya’ çalışayım. ‘Führer’ Mihaliolakos’un geçmişinde, gazeteci dövmekten gözaltına alınmak (1976), bombalı saldırı yüzünden 13 ay hapis yatmak (1978) var. Cuntacı ve Hitler hayranı. Evinde ruhsatsız üç silah bulundu.

Yazının Devamını Oku

Siyasetçi tamam da ya gazeteci kızarsa?

Politikacıların stüdyo terk etmesine alışığız da kovulması ilk kez oluyor.

Siyasetçinin, dahası bir parti liderinin canlı yayında gazetecinin sorularını beğenmemesi, tepki göstermesi, hatta kalkıp gitmesi televizyonlar için çok da alışılmamış bir durum değil.
Ancak, Yunanistan’da ilk kez bir gazetecinin bir siyasi parti liderini canlı yayında stüdyodan kovmasına şahit olduk.

Geçen salı günü bu diyarda 300 üyeli Yunan Parlamentosu’nda halen 14 milletvekili ile temsil edilen ve ekonomik krizin doğurduğu ‘tepki partileri’nden olan milliyetçi söylemli ‘Bağımsız Yunanlılar’ın (ANEL) lideri Panayotis Kamenos ‘günün adamı’ idi.
Anketlerin sürekli düşüşte olduğunda birleştiği Kamenos “oy toplarım” hevesiyle, ülkenin kuzeyindeki cennet parçalarından Halkidiki Yarımadası’nın Skuries mevkiinde bulunan ve Kanadalı bir şirketin işlettiği altın madenine karşı aylardır devam eden protesto gösterilerine destek vermek istedi.

“Gidin Halkidiki Belediye Başkanı’nı (Hristos Pahtas) linç edin. Suç onda. Ruhsatı veren o” diye konuştu. Bu sözler kameralara yansıdı. Savcılık müdahale etti. ANEL lideri kopan gürültü karşısında havayı yumuşatabilmek için deneyimli gazeteci Popi Çapaniu’nun Yunan Star televizyonunda sunduğu haber programına katıldı. Kendini “Resmi açıklamam bu değil. Ben birkaç kişiyle sohbet ederken gayrı ihtiyarı söyledim” diye savundu ama Çapaniu kaçın kurası, soru üstüne soru ile Kamenos’u çok sıkıştırdı. Gazeteci, parti liderinin “Bu nasıl soru?” , “Niye aynı şeyi tekrarlıyorsunuz?” tarzı çıkışlarına aldırmadı. “Ben görevimi yapıyorum. Kamuoyunun görüşleri doğrultusunda soruyorum” dedi.

Kızarmaya başladı Kamenos: “Bana patronlarınızın dikte ettirdiği soruları soruyorsunuz. Üstelik de yalancısınız”.

O ana kadar sakin Popi Çapaniu’da da ipler koptu: “Aaaa yeter. Yalancısın diyorsunuz. Soruları başkaları dikte ettirdi diye hakaret ediyorsunuz. Soğukkanlılığımı koruyorum. Yoksa sizi kapı dışarı ederdim”.

Kamenos şokta. Canlı yayında bir gazeteci tarafından kovulan ilk siyasi parti lideri olarak tarihe geçiyor. “Beni mi kapı dışarı edeceksiniz?” diyebildi ancak. Birbirine karışan adımlarla stüdyoyu terk etti. Medyanın tümü Çapaniu’nun yanında yer aldı. Gazeteci sorar, beğensin beğenmesin siyasetçi yanıtlar geleneği var buralarda. Altın Şafak örgütünün bir üyesi Pire’deki Keratsini semtinde ırkçılık aleyhtarı bir hip-hop sanatçısını bıçaklayarak öldürdü. Kamenos bozulan imajı düzeltirim düşüncesiyle cinayeti protesto gösterilerine katılmayı denedi. Can havliyle koşarak kaçmasa az kalsın linç edilecekti. Üstü başı dağınık halde kameralara konuştu “Şahsıma yönelik saldırıların manevi sorumlusu medyadır” diyerekten. Ha unutmadan..

Yazının Devamını Oku