Zamanı telaşsızca akıtan bir kum saati Göynük

Köroğlu dağlarının engebelendirdiği coğrafyada, dik vadi duvarlarına tutunmuş bir kent Göynük. Yüz yıl öncesinin mimari örnekleriyle bezeli beyaz evlerin yamaçlara serpiştirildiği özgün bir yaşam yeri. Tarihte “Diyar’ı Akşemseddin” olarak bilinen Bolu’ya bağlı bu ilçe merkezi, hala Fatih’in hocasının anısını yaşatıyor. Bu kent sokağıyla, çarşısıyla, meydanlarıyla ve zafer kulesiyle soluk alıp veren canlı bir anıt…

Zamanı telaşsızca akıtan bir kum saati Göynük
 

Son yıllarda keyifle gittiğimiz bir rotadır; Taraklı-Göynük-Mudurnu rotası.. Sonbaharı ayrı, ilkbaharı ayı güzeldir..Turizmin yavaş yavaş canlandığı çevre illerden insanların merak edip geldikleri bu Osmanlı dönemi sivil mimari örneği şirin yapıları, geleneksel yapısı, el sanatları ve mutfağı ile meşhur yerleşimler.. Göynük’ü anlatacağım size biraz bu haftasonu..
Bolu’nun ilçelerinden Göynük’ün, 100 - 150 yıllık evleri, 14. yüzyıldan kalma camileri, hamamları ile kültür turizmi denilince akla ilk gelen yerler arasında olduğunu söylemeliyim. Göynük’e yapacağınız ziyareti hersene mayıs ayında yapılan Akşemseddin Hazretleri şenliklerine denk getirebilirseniz hem unutamayacağınız bir geziye imza atmış olursunuz hemde fotoğraf açısından çok zengin bir gün geçirebilirsiniz.
Göynük çarşısında konuştuğum yaşlı teyzeler Göynük’ün adı olgun, olgunlaşmış” anlamındaki “göynemiş” den geldiğini söylerken bazıları da göynük kelimesinin orman yakılarak açılmış alan anlamına geldiğini de söylediler.
Türk-Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneklerini günümüze kadar ulaştıran yerlerden biri burası. Bakarken soluğunuzu kesen tarih, sokakları dolaşırken içine alıp sevgiyle aniden kucaklayacaktır sizi. Göynük denince akla ilk gelenler Fatih Sultan Mehmet’in Hocası Akşemseddin ve türbesi, şenlikleri, beyaz güzel evler, tepedeki saat kulesi, tarih, güzel yemekler, yöresel büyük tülbent örten kadınlar ve kendi içinde barındırdığı öyküleridir.

Zamanı telaşsızca akıtan bir kum saati Göynük

“DİYAR-I AKŞEMSETTİN”

Göynük’ün tarihsel sürecini araştırdığımızda çevresindeki diğer yerleşim birimleri gibi antik devirlerde ’Bitinya’ adıyla bilinen bölgede kurulmuştur. İskitler ve Traklar’ den sonra Roma ve Bizanslıların da yaşadığı bölgedir. Anadolu Selçuklularından sonra 14. yüzyılda kurulan Umur Bey Han Beyliğinin merkezi olmuştur. Osmanlıların kuruluşundan sonra ilk aldıkları yerlerden birisidir. İlçenin en eski ismi Koinon Gallicanon’dur.
Tarih boyunca Türbeli,Torbalı, Gölyük ve Gölnük adlarıyla anılmıştır.Göynük “Diyar-ı Akşemsettin” olarak da anılmaktadır. Bunun sebebi ise Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmet’in hocası olan ünlü bilim insanının Göynüklü oluşudur. Padişahın isteğini kırmayarak İstanbul kuşatmasına katılan Akşemsettin, Osmanlı askerine verdiği moralle “İstanbul’un manevi fatihi” unvanını kazanmıştır. Fetihten sonra Göynük’e dönerek 1459 yılında vefat etmiştir... Türbesi 5 yıl sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Göynük’te yaptırılmıştır. Anma günü her sene tam bir bayram havasında geçiyor. Mehter takımının kendine has nostaljisi ve çaldıkları ritimler, genci, yaşlısı, kadın çoluk çocuk herkesi mutlu ederken, büyük tencerelerde pilavlar, ilçe kadınları tarafından açılmış yufka ekmekler, tatlılar, meyve suları... Pilav sevmeyenler Göynük lokantalarında su böreği, yaprak sarması ve zeytinyağlılardan yiyebilir. Bu arada dere kenarındaki şömineli kahvehaneyi kaçırmayın, özellikle sonbaharda serin havalarda şömine başında kahve içmek çok keyifli.

SAAT KULESİ

Saat kulesine mutlaka çıkın, Göynük’e yukardan bakan Zafer Kulesi’ne kan ter içinde çıkanlar bayır aşağı salınarak şarkılarla güzel manzarayı fotoğraflamış olmanın hazzıyla iniyorlar. Safranbolu evlerini anımsatan güzellikteki evler, şehri kucaklayan ve nöbet tutan bir asker edasıyla tepede bulunan Zafer Kulesi ve gezerken fotoğraf çekebileceğiniz onlarca sokağıyla, tadına varamayacağınız bir yer Göynük. Fotoğrafçılar mayıs ayında yanlarına hafıza kartlarını, filmlerini ve yedek pillerini almadan gitmesin; çünkü inanın her taraf bir fotoğraf karesi.

Zamanı telaşsızca akıtan bir kum saati Göynük

PENCERELER VE ÇATILAR...

Göynük evlerinin ortak özellikleri pencereler ve çatılar. Pencerelerdeki çıkmalar birbirine benzer olup, çatılarda eski moda alaturka kiremitler tercih edilir. Binalarda, balkonlarında, kapılarda yoğun ve uyumlu olarak ahşap kullanılmıştır. Neyseki yeni yapılan binaların da eski yapıların mimari yapısına uydurularak yapıldığını görüyorum. Evlerin giriş katlarında hayat ve iki adet günlük yaşam odası, ayrıca kiler var. Üst kat bağlantıları ahşap tek kol merdivenlerdir. Üst katlarda gelin odası, kışlık odalar, yaz evi ve mutfak bulunuyor. Odalarda yatak ve yorganlarının konulduğu yüklükler var.

Zamanı telaşsızca akıtan bir kum saati Göynük

ZAFER KULESİ

Zafer Kulesi ilçenin en hakim tepesinde ve Kurtuluş Savaşı’nın tüm anılarına tepeden bakarak şahit olmuş. Göynük Milli Mücadeleye büyük destek vermiş olup, bu desteğini anıtlaştırmıştır. 1922 yılında Kaymakam Hurşit Beyin önderliğinde Sakarya Zaferi’nin anısına ilçeye hakim bir tepeye Zafer Kulesi yapılmıştır. Bu kule birçok onarımdan geçmiş ve saat kulesi olarak kullanılmıştır. Gökyüzünde bulutları kucaklayan havasını hissetmek için yanına yaklaştığınızda size güzel bir Göynük manzarası sunuyor.
Meydanda Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın 1335 yılında yaptırdığı Gazi Süleyman Paşa Camii ve Hamamı, onun yakınında Akşemsettin Hz. Türbesini gezebilirsiniz. Bu arada hamamın çevresi, açık hava müzesi olarak kullanılıyor. Burada Frigler ve Bizans dönemine ait mermer ve taş bazı buluntular sergileniyor.

ULU ÇINAR AĞAÇLARININ GÖLGESİ

Küçük ama hareketli çarşısı içinde sağlı sollu işyerlerinde ilçenin kendine has el sanatlarını yansıtan hediyelik eşyaları, oyalar, el örgüsü dantel ve benzeri el yapımı süsleri çok beğenecek, Göynük örtüsü, bakır kapkacaklar ve el yapımı tahta kaşıklardan almadan dönmeyeceksiniz.
Çarşıda gezip alışveriş yaptıktan sonra, dinlenmek için ilçeyi boydan boya ikiye bölen derenin kenarındaki ulu çınar ağaçlarının gölgesini tercih edebilirsiniz. Bu ağaçların altında çayınızı ve kahvenizi içebilir, lokantalarda ve konaklarda yemek yiyebilirsiniz. Göynük bir vadinin içinde, sessiz ama kendi halinde turizmden alacağı payı bekliyor, misafirlerini ağırlamaya hazır. Zamanı telaşsızca, adeta bir kum saati gibi akıtan bu kente yaptığınız geziden Bursa’ya huzur bulmuş ve dinlenmiş olarak döneceksiniz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Karlı kışın yıldızları

Çok özlediğimiz kar geldi.. ve şimdi bizim için kış mevsiminde yağan karla beyazlara bürünerek bir başka güzel olan Abant ve Gölcük göllerine gitme zamanı.

 

Ne zaman kar yağsa aklıma ilk önce Abant Gölü gelir. Sonbaharı da güzel ama kar belki de en çok bu göle yakışıyor. Kar da yürümekten keyif alanlar için muhteşem bir parkur. Bolu bölgesinde irili ufaklı bir çok göl var fakat Gölcük ve Abant gölleri bence kar yağdığı zaman kış mevsiminin yıldızları..
Uzun zamandır süren yağışsız, kurak kış günlerine evlerde olduğumuz bu haftasonu yağan karla nokta koyduk, belki de bu satırları okurken pencereden yağan karı izliyorsunuz..Kar herkese moral oldu, doğaya can verdi, heryeri olduğu gibi Abant’ı ve Gölcük’ü beyaz bir örtüyle kapladı.

Abant ve Gölcük’ü karlı halini merak edenlerle yaşadığımız süreçte kısıtlamalar nedeniyle haftasonu gidemiyorsak biz de hafta içi gideriz değil mi? Üstelik hafta içi çok daha güzel ve sakin olur..Günübirlikte olsa karda yürüyecek olmanın heyecanı, defalarca Abant’ı görmeme rağmen beyaz örtüye olan özlem, karlı Abant’ı yeniden görmek bu güzellikleri farklı açılardan göstermek ve paylaşmak keyif veren bir duygu. Ocak ve şubat aylarında en az 2 kere bölgeye gezimiz var, beni sosyal medya hesaplarımdan takip edin, sizi de bekleriz.

Kartpostaldan Fırlamış Gibi

Göle Bolu otobanı tarafından giriş yapıyorsanız sizi yakın zamanda yapılan bir ziyaretçi merkezi ve açık otopark karşılıyor. Göl çevresinde tek yön bir trafik var ama arabaların göl çevresinde dolaşması doğal hayata verdiği zarar nedeniyle eleştiriliyor. Gölü yaşamanın ve gezmenin en iyi yolu yürüyüş.

Yazının Devamını Oku

Turizmde ne umduk ne bulduk ne bekliyoruz

COVID-19 salgını nedeniyle turizm sektöründe 2020 yılı “kayıp yıl” olarak kayıtlara geçti. Hepimiz evlerde geçmiş yılların seyahat anılarına dair fotoğraflarla avunduk, sosyal medya hesaplarımızda eski kareleri tekrar paylaştık.

Bunaldık, gezmeyi çok özledik. Aslına bakarsanız 2019 yılı da turizm sektörü için çok zirvelerde bir yıl değildi ama ortadaki insan hareketliliği, yerli turizmin getirdiği otel dolulukları, turlar, yeme içme sektörüne yansımaları ile işler devam ediyordu. Yıllardır ülkemize gelmeyen nitelikli Amerikalı, Avrupalı ve Japon turistlerin eksikliği bu şekilde unutulmuş onların yerini almaya çalışan Ortadoğu, Rus, Endonezya, Malezya ve Çin gibi ülkelerden gelen turistlerle sektöre pansuman yapılmaya çalışılıyordu. Demek istediğim ekonomik kriz zaten vardı... Virüs salgını ile birlikte sektörün her paydaşı dibe vurdu...

ÖNCE UÇAKLAR DURDU

Yılın son günlerinde Çin’in Wuhan kentinde bir virüs çıktı, yayılmaya başladı. Çok ciddiye almadık, bize gelmez dedik. Derken uçak seferleri durdu... Rezervasyonlar iptal oldu. Hala inanamadık... İnanmak istemedik. Ta ki yasaklar başlayana kadar. Kapattık, kapandık, durduk, bekledik, ne olacak diye... Yasaklar, kurallar derken “Mayıs sonu toparlanır” diye bir ses çıktı, “Haziran daha iyi olacak” dendi, “temmuzda işler açılır” dedi öteki... Hiçbiri olmadı ve turizm sektöründe çoktan herkes kendini kurtarma derdine düşmüştü . İnsanlar virüs salgının yarattığı korku nedeniyle uçak yolculuğunu tercih etmez oldu. Havaalanlarında her türlü sosyal mesafe ve hijyen odaklı önlemler alınmasına, uçaklarda saatte 15-20 kez havayı sirküle eden hepa filtrelere vurgu yapılmasına rağmen birçok insan halen daha uçak yolculuğunu tercih etmiyor. Turist rehberleri evlerini geçindiremiyor, turizm taşımacılığında çalışan otobüsler boş arazilerde yatıyor, satılıyor. Birçok otel mart ayından bu yana açmadı bile, çalışanları kıt kanaat geçiniyor.

BİNLERCE ACENTA KAPANABİLİR

Her akşam Tv’de görüşlerini dinlediğimiz, kararları ve önerileri ile hareket ettiğimiz Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu gibi turizm sektöründe de sözüne güvenilir, tecrübeli, tarafsız insanlardan kurulu bir bilim kurulu olsaydı diye yazmıştım aylar önce... Belli ki sesimi çok az kişi duydu... Henüz bir çalışma yok.. Daha önce Türkiye turizminin gelecek beş yıl içinde karşılaşabileceği riskler üzerine çalışmalar yapılsaydı, salgın hastalık, deprem, terör vs. getirebileceği ekonomik sıkıntılara yönelik hazırlıklar yapılsaydı, en azından sektör bu kadar hazırlıksız yakalanmazdı, riskli yatırımlardan kaçınırdı. Kredi almazdı, Nakit veya hızla paraya döndürülebilir yatırımlarda kalırdı. Zorlu süreçte oteller, tur operatörleri, uçak şirketleri, turist rehberleri, ulaştırma şirketleri ve turizm ile ilgili olan diğer sektörler ilk haftalarda liderlerinden destek aradılar şimdi ise herkes kendi gücü yettiğince ayakta kalmaya çalışıyor, küçülüyor, üzülüyor.

Son otuz yılını krizlerle boğuşarak geçirmiş olan Türkiye turizmi, bu krizlerden edindiği deneyimlerle, bu krize de hazırlıklı girebilirdi. Olmadı, beceremedik..

Yazının Devamını Oku

2021’de Havacılık sektörünü neler bekliyor

Sivil havacılık salgının etkisini en derinden hisseden sektörlerin başında geliyor. Yolcu sayılarındaki ani azalma ve ülkelerin getirdiği kısıtlamalarla birlikte dünyadaki birçok havayolu şirketi iflas bayrağını çekmek üzere. İnsanlar virüs salgının yarattığı korku nedeniyle uçak yolculuğunu tercih etmez oldu. Krizden elbette sektör çalışanları da etkileniyor. Havaalanlarında her türlü sosyal mesafe ve hijyen odaklı önlemler alınmasına, uçaklarda saatte 15-20 kez havayı sirküle eden hepa filtrelere vurgu yapılmasına rağmen birçok insan halen daha uçak yolculuğunu tercih etmiyor. Süreçte bazı havayolları farkındalık oluşturmak için uçaklarına maske boyaması bile yapmaya başladı. Garuda Indonesia’yla birlikte Lüksemburglu havayolu Cargolux yakın zamanda Boeing 747-8 uçağına maske boyaması yaptı.



Havayolu maskenin haricinde uçağının gövdesine Not Without My Mask yani maskesiz olmaz boyaması da yazdırdı. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği’nin (IATA) yaptığı açıklamaya göre seyahat talepleri yüzde 75 düştü ve 4.8 milyon sektör çalışanı işini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Tüm bu uçuşlar için bilet kesen Seyahat Acentaları da sıkıntıyı yakından yaşıyor. Covid-19 riskinin artışı yeniden gözlenirken birçok havayolu hem yurt içi hem de yurt dışı uçuşlarına mümkün olduğu oranda önlemler alarak devam ediyor. ‘Bunun devamında bizi ne bekliyor?’ sorusunun cevabı kimse tarafından net bir şekilde verilemezken biz bu soruyu sizler için Bursa’da konusunda uzman her yıl binlerce insanı havayolu şirketleri ile buluşturan üç isme; Ottomantur Turizm Genel Müdürü ve Bursa Ticaret Sanayi Odası Turizm Konsey Başkanı Sibel Ölçüoğlu, Apareia Turizm Genel Müdürü Ayla Altun ve Bursa Skal International Başkanı, Plaza Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Serdal Can’ a sorduk.

Sibel Ölçüoğlu - Ottomantur Turizm Genel Müdürü ve
Bursa Ticaret Sanayi Odası Turizm Konsey Başkanı

Turizm deyince aklımıza ne geliyor… 54 senelik bir acentanın 2.nesil yöneticisi olarak kendim de düşündüm ve aklıma elbette ilk olarak gezmek, görmek, tanımak geldi; ama merak da ettim turizm ne demek diye ‘’bir ülkeye ya da bir bölgeye turist çekmek amacıyla alınan ekonomik, kültürel, teknik vb. önlemlerin, yapılan çalışmaların tümü’’tanımını buldum. Kısacık bir cümle; ama ne çok şeyi içeriyor. Artık, sağlık, gastronomi, inanç, spor amaçlı, doğa gibi onlarca amaca, isteğe yönelik turizm çeşidi var; ama bütün bunlara erişebilmek için turizmcilere, acentacılara ihtiyacımız var.
Ulusal havayolumuz Türk Hava Yolları gibi dünyada 800 kadar hava yolu şirketi bulunmakta. Bu şirketlerin de 290 tanesi IATA – Uluslarası Hava Yolu Taşımacılığı Birliğine bağlı.

Yazının Devamını Oku

Mevlana ile buluşma ayı

Aralık ayında tüm gözler Konya’ya çevrilir. Çünkü Şeb-i Arûs zamanıdır. Her yıl bu tarihte Mevlânâ ile buluşmak, onun vuslatına şahit olmak, onu anlamak, hissetmek için Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar akar Konya’ya..Kentin Turizm ekonomisi açısından da çok önemli bir hareketliliktir bu.

 

Maalesef bu yıl Konya’da Mevlana’nın, ölüm yıl dönümü nedeniyle düzenlenen ‘Hz. Mevlana’nın 747’nci Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Törenleri’ kapsamında gerçekleşen Şeb-i Arus töreni virüs salgını nedeniyle seyircisiz gerçekleşti. Hafta içinde düzenlenen ‘Hz. Mevlana’nın 74’üncü Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Törenleri, her zaman olduğu gibi Mevlana Müzesi’nde sandukasının başında Gülbank duasıyla başladı. Ardından Mevlana Kültür Merkezi’nde sema törenine geçildi. Salgın nedeniyle saat sınırlamasıyla seyircisiz gerçekleştirilen törene TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Konya Valisi Vahdettin Özkan, Mevlana’nın 22’nci kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru katıldı. 35 yabancı medya çalışanının da takip ettiği program, televizyon kanallarından Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nün sosyal medya hesaplarından canlı yayınlandı.

Her yıl 7-17 Aralık tarihlerinde yapılan törenlere bu yıl pandemi nedeniyle kimse katılamadı. Şeb-i Arûs, düğün gecesi anlamına gelir. Hayatını, varlığını eşi benzeri olmayan bir şekilde “Hamdım, piştim, yandım” diye özetleyen Mevlânâ, ölüm gününü hep “Hakk’a vuslat” yani Yaradan’a kavuşma olarak görür, ölüm gününü de düğün günü sayardı. “Herkes ayrılıktan bahsetti, ben ise vuslattan” diyen Mevlânâ, ölümü ilahi kaynağa, yani Allah’a dönüş olarak yorumlamıştır.

İNSANLIĞA YOL GÖSTERİYOR

Batı dünyasında “Anadolulu” anlamına gelen “Rumi” olarak anılan Hazreti Mevlana, tasavvufi öğretinin en güzel şekilde işlendiği eserleriyle insanlığa yüzyıllardır yol gösteriyor.
Mevlana, 30 Eylül 1207’de, günümüzde Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. Asıl ismi Celaleddin Muhammed olan büyük düşünürün annesi Mümine Hatun, babası “Sultanü’l-ulema” yani “Alimler sultanı” diye tanınan Bahaeddin Veled, ağabeyi Alaaddin Muhammed ve kız kardeşi Fatıma Hatun’dur. Hazreti Mevlana, Horasan’ın büyük alimlerinden olan Bahaeddin Veled ve ailesiyle, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’ten ayrıldı.

PİŞME DÖNEMİ

Yazının Devamını Oku

Turizmde umut 2021'e taşındı

Turizmde yılın son günlerindeki umutlar yavaş yavaş 2021’e taşınırken sektörün önemli isimleri ile süreci nasıl geçirdiklerini ve 2021 beklentilerini konuştuk ve bu hafta da sayfamıza taşımaya devam ediyoruz.


2021 yılının da turizm açısından gelen bilgilere, oluşan şartlara göre şekilleneceğini tahmin ediyoruz. Günlerdir, aylardır salgının yarattığı krizi ekonomik rakamlarla anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz ama belki de rakamsal kayıpların yanında virüs salgınının tüm sektörlerde olduğu gibi turizm sektöründe de bazı değişimleri getireceğini öngörmemiz ve salgın sonrası dönem için hazırlıklı olmamız gerekiyor.
Bu haftaki konuklarımız konularında uzman ve tanınmış üç isim; profesyonel turist rehberi Şerif Yenen, TUADER Turizm Akademisyenleri Derneği Başkanı Prof.Dr. Muharrem Tuna ve GÜMTOB-Güney Marmara Otelciler Birliği Başkanı Ersin Yazıcı…

ŞERİF YENEN: Profesyonel turist rehberi

Çoğunlukla serbest çalışan olarak faaliyet gösteren rehberler, iş olduğunda çalışan bir meslek dalı olduğundan, bir yıla yakın süredir adım adım duran turizm hareketi nedeniyle işssiz kaldılar. Devlet desteklerinden de kısıtlı yararlanabilen meslektaşlarımız zor günler geçiriyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kamu bankalarından rehberlere yönelik sağlanan sembolik kredilerin geri ödeme zamanı geldi çattı bile! Halen işsiz olan rehberlerin bu kredileri ödeyecek durumu yok, çünkü kriz devam ediyor. Dileğimiz bir an önce yeni desteklerin gündeme gelmesi ve bu zor günlerin hızlıca sona ermesi.

PANDEMİNİN OLUMLU YANLARI OLDU MU?

Yazının Devamını Oku

Turizm sektörü 2021'de nasıl olacak?

Turizm sadece Türkiye’nin değil tüm dünya ülkelerinin bacasız sanayisi ve sektörün her alanında milyonlarca insan ekmek yiyor, aile geçindiriyor. Yaklaşık bir senedir içinde bulunduğumuz sıkıntılı süreç tüm turizm camiasını yormuş durumda. Yılın son günle-rinde umutlar 2021’e taşınırken herkesin merakla cevap aradığı soru yeni yılda turizm sektörünün nasıl olacağı?

Dünya turizmcileri ağız birliği yapmış sabırsızca yetkililere; “Kapılarımızı turistlere hangi şartlarda ne zaman, nasıl açacağız?” diye sorarken, turizm sektörünün her kademesi kendi içinde “Yerli ve yabancı turistler ne zaman ve nasıl gelir, insanlar ne zaman gez-meye başlar?” sorusunu kıyasıya tartışıyor.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, belki de 2021 tatil özleminin yoğun bir şekilde geri döndüğü yıl olarak tarihe geçecek. Tur operatörlerinin, otellerin, uçak şirketlerinin başlattığı hijyenik hizmet anlayışı ve yeni servis modellerinin ilk defa denendiği ve fiyatlandırdığı deneyim yılı olacak. Nisan ayından itibaren müşteri talepleri şaşırtacak, bizleri sevindirecek. Son günlerde giderek artan koronavirüs ilacı ve aşısı ile ilgili haberler aynı zamanda sektöre umut aşısı olacak.

2021 yılında yaşadığımız yaşam korkusundan kaynaklanan travmatik süreç müşterilerin ruhunda ve beyninde çözülecek, sosyal yaşama hızlı ancak dikkatli geri dönüş başlayacak. Daha farklı, daha hassas, daha az tüketen- çevreyi kirleten, daha az yok eden bir toplum olma süreci turizmde israfı azaltacak. Belki de verdiğimiz hizmete karşılık veren daha saygılı bir müşteri kitlesi oluşa-cak. İşte bu noktada, bugün turizm sektöründe konusunda uzman isimleri sayfamıza davet ettik, ve değerli görüşlerini sayfamıza taşıdık. Bu hafta ki konuklarımız TÜRSAB-Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Eker, yurtdışından bir göz, New York Universitesi (NYU) Turizm ve Otelcilik Yönetimi Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Karaburun ve Kültür ve Turizm Bakanlığı profesyonel turist rehberlerinden Adnan Düvenci…

Hasan Eker: TÜRSAB-Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi BTSO-Bursa Ticaret Sanayi Odası Meclis Üyesi

2021 TURİZM BEKLENTİLERİ

Yapılan akademik çalışmalara göre, salgının Dünyadaki pik tarihinin 2021 Ocak ayı olacağı ön görülmektedir. Bu tarihten sonra salgında düşüş beklenmektedir. Ayrıca yüzde 90 etkili aşıların üretime geçtiği ve nisan ayından itibaren piyasaya sürüleceği artık büyük oranda gerçekleşmesi muhtemel görünmektedir. Nisanda başlayan aşının dünya genelinde belli bir orana ulaşması en az 2-3 ay kadar süreceği açıktır.

Yazının Devamını Oku

Göbeklitepe ve insanları

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2019 yılının Türkiye’de “Göbeklitepe Yılı” ilan edilmesinin ardından Güney Doğu Anadolu’nun en mistik yerlerinden biri olan Şanlıurfa, Göbeklitepe ile anılmaya başladı. Efsanelerin gerçekle iç içe olduğu peygamberler şehri Şanlıurfa, elbette ki sadece Göbeklitepe’den ibaret değil. Şanlıurfa’da yapılacak şeyler oldukça fazla. Balıklı Göl’ü, Halfeti’yi, Harran’ı ve Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret edebilir, sıra gecesi eğlencesine katılarak yörenin kültürünü yakından tanıyabilirsiniz. Damak tadınıza ve ruhunuza hitap edecek unutamayacağınız bir haftasonu için Şanlıurfa sizi bekliyor.

 

İnsanlık tarihi adına şimdiye kadar bildiğimiz tüm bilgileri tekrar gözden geçirmemize sebep olacak, dünyanın ilk tapınağı Göbeklitepe, Şanlıurfa’ya 15 km uzaklıkta, yakınında bir köy ve etrafında koyunlar otlatılan küçük bir tepe. Başlığa “insanları da” eklememin sebebi Göbeklitepe kazı alanı yakınındaki köyde yaşayan, tarlası- koyunu olan bir çok insanın Göbeklitepe’den değil ama gelen ziyaretçilerden hayli memnun olmaları. Sakin, kendi halinde bu topraklarda ortaya çıkan, insanlık tarihi açısından çok önemli bu alanın ne olduğunu halen daha anlamış değiller ama gelen ziyaretçiler en azından şimdlik onların dikkatini çekiyor ve utanarak da olsa poz vermekten kaçınmıyorlar.
Sözün özü ; Güneydoğu Anadolu’da ücra bir tepede sessizliği bozanlar otobüsler dolusu turistler. Genellikle Türkler, bazen de Avrupalılar. Son teknoloji otobüsler virajlı, özensizce asfaltlanmış yoldan bayıra kadar zorla ilerleyip, taştan bir girişin önüne savaş gemileri gibi yanaşıyor. Ellerinde plastik su şişeleri ve fotoğraf makinalarıyla ziyaretçiler dışarı akın ediyor ve insanlık tarihini, günümüzden tam 12.000 yıl önce inşa edilmiş Göbeklitepe’yi beyin kıvrımlarında çözmeye çalışıyorlar.

Arkeolojik olarak Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A Dönemine (M.Ö 9.600 – 7.300) ait olan Göbeklitepe’de, bir tepe üzerine inşa edilmiş çok sayıda yuvarlak biçimli yapı bulundu. 1995 yılında arkeolog Prof. Klaus Schmidt tarafından Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün desteğiyle başlayan kazılar sonucu elde edilen verilere göre bu yapılar yerleşim amaçlı kullanılmamışlar. Göbeklitepe’de bulunan henüz sadece altı tanesi gün ışığına çıkarılmış, toplam 20 adet olduğu belirlenen bu üzeri açık yapıların dini amaçlı yapılmış olduğu biliniyor, yani bu yapılar dünyanın ilk tapınakları. Taş devrinden kalma bu tapınakların yapılış biçiminde ortak bir özellik göze çarpıyor, T biçiminde sütunlar ile çevrilmiş bu tapınakların merkezinde iki T biçiminde sütun karşılıklı olarak yer alıyorlar.

SOYUT SEMBOLLER DE VAR

Arkeologlar boyları 3 ila 6 metre arasında değişen bu T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğunu düşünüyorlar. Bunun sebebi T biçimindeki sütunlarda görülen kol ve el tasvirleri. Ayrıca bu sütunlar üzerine işlenmiş hayvan tasvirleri ve soyut semboller var.

Yazının Devamını Oku

Longoz ormanları ömre ömür katar

Bundan onbeş-yirmi sene önce hiç kimsenin adını duymadığı, sadece bataklık ve çamurluk alan olarak gördüğü longoz ormanlarının aslında doğal denge açısından ne kadar kıymetli, zengin oldukları bilincinin yerleşmesi çok güzel . Buna bağlı olarak son yıllarda insanların merak ederek imkanlar ölçüsünde ükemizdeki az sayıda longoz alanlarına ilgi göstermesi, geziler düzenlemesi de güzel. Ülkemizde; Kırklareli’de İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı, Sakarya’da Acarlar Longoz Ormanı, Sinop’ta Sarıkum Longozu ve Bursa sınırları içinde Karacabey Longoz Ormanı bulunuyor.

Sonbahar renklerinin en iyi yaşandığı yerlerden olan Longoz ormanlarından İğneada’yı gündeme taşıyacağım bu hafta.. Türkiye’nin ve Avrupa’nın kayın ve meşe ağırlıklı ağaçlardan oluşan en büyük longozu olan İğneada, göller ile Karadeniz’in birleştiği eşsiz manzarası, yürüyüş parkurları ve barındırdığı hayvan popülasyonuyla doğaseverleri kendine hayran bırakan bir yer. Bölgede yapacağınız yürüyüşler ömrünüze ömür katar, bu yüzden en az 1-2 gece konaklamalı bir program yapmalı ve bence sonbaharda gitmeli. İğneada Longozu tam 4 göl, 544 tür bitki, 46 tür canlı, 25 tür sürüngen, 50 tür memeli, 30 tür tatlı su balığı, 20 tür deniz balığı, 219 tür kuşa ev sahipliği yapıyor.

DERENİN AĞZI KAPANINCA...

Bir çeşit orman ekosistemi olan longozlar, subasar olarak da tanımlanıyor. Buralar, çok özet olarak yazarsak, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akarsuyun biriktiği yerde oluşan özel sulak bölgeler.
Dünya’nın ender eko sistemlerinden olan İğneada Longoz Ormanları ve gölleri ziyaretçilerine muhteşem doğa içinde huzurlu saatler vadediyor.
İğneada’da Longoz Ormanları; Karadeniz sahili boyunca Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz’e doğru akan derelerin, denize ulaşmadan göllerde ve bu göllerin bataklık alanlarında son bulması ile oluşmuş. Ancak önlerindeki kumul barikatı nedeniyle denizle irtibatları kesilen göl ve bataklıklar, ilkbaharda fazla gelen sularla şişerek geriye doğru taşıyor ve düz araziyi kaplıyor. Bu taşkın alanlar Longoz (su basar) alanlarını ve birbirinden farklı deniz, göl ve orman eko sistemlerini oluşturuyorlar. Her mevsimde taban suyu seviyesi oldukça yüksek, organik madde bakımından zengin olan bu asidik topraklar, üzerinde gelişen ormanları tropikal ormanlara benzer bir şekilde süsleyerek, biyolojik zenginliği artırıyor.

SONBAHAR İDEAL

Yazının Devamını Oku

Yedigöller’de yaprak yaprak sonbahar

Yedigöller’de renk renk doğayı seyrederken “Bütün renklerde kırmızı hâkim. Sarıyla sarmaş dolaş bir kırmızı. Sonbahar, renk evlilikleri için düzenlenmiş bir mevsim. Tek renge yer yok. Yorgun renklerin dinlenme ayı da diyebilir miyiz sonbahara? “ diye düşünüyorum...


Ahşap bir bankta yatıyorum şimdi. Ellerimi başımın arkasında kavuşturdum ve doğayı dinliyorum. Gözlerim gökyüzünün mavisini arıyor ama o kadar sık ağaç ve o kadar çok yaprak var ki maviye ulaşmak imkansız. Mavi harici bütün renkler burada, sonbaharın renkleri bunlar. Hafif bir esinti ağaçları sallıyor, şimdi lapa lapa yaprak yağmaya başladı işte. Bir tanesi omzuma bir tanesi göğsüme, bir tanesi ayağıma kondu. Birbirinden ayrılan dallar gökyüzünün mavisini taşıdı bütün toprağı halı gibi kaplamış binlerce yaprağın üstüne. Sonbahar gezmek için en ideal zamandır ve sonbahar renklerine yolculuk dendiğinde Bolu Yedigölleri her güz mevsiminde listenin başına koyarız.

Gözlerimi kapadım. Serin ve puslu bir kasım sabahı Bursa’dan yola çıktığımızda güneş yolumuzu aydınlatıyor, içimizi ısıtıyordu. İznik gölü kenarında verdiğimiz mola da sabah çayımı yudumlarken Bolu’daki havanın nasıl olabileceğini kestirmeye çalıştım. İznik gölü sakin, güneşli bir güne uyanmıştı. Gölün kuzey yolunu kullanarak Lefke kapıyı geride bırakarak Bilecik-Adapazarı yoluna çıkmış, Düzce’ye doğru devam edip Bolu dağını tırmanmıştık. Bulutlanan hava bizi biraz endişelendirmiş, ilerleyen saatlerde yine güneşin bizimle olacağını tahmin etmiştik. Bolu civarındaki doğa harikası gölleri ziyaret için en iyi zamanın kasımın ilk yarısı olduğunu biliyordum. Bolu’yu geride bırakıp Yedigöller yoluna dönerken bulutların arasından bize göz kırpan güneş bizi gülümsetmeye yetmişti çünkü şimdi hava serin, ışık ideal ve sonbaharın renkleri kusursuzdu.

MEVSİMİN İLK KARI


Toprak yol üzerindeki yolculuğumuzda çevremizdeki doğayı hayranlıkla seyrederken havanın neden serin olduğunu anlayacağımız bir noktaya geldik. Belki de mevsimin ilk karı olmalıydı bu. Bütün ağaçlar ve yapraklar birer kristal heykele dönmüş, sonbahar renkleri ile karşılaşmayı umduğumuz yolculuğumuzda bize kış mevsiminin en büyük sembolü karı hatırlatmıştı. Kristal ağaçlarla baş başa geçirdiğimiz ve fotoğraf çektiğimiz kısa molanın ardından yolumuza devam ettik. Az sonra güneş ve sonbaharın renkleri yine bizimleydi. Kapankaya tepesinde durup, seyir terasından Yedigöller bölgesini kuşbakışı seyretmenin keyfine vardık. Renk renk doğayı seyrederken “Bütün renklerde kırmızı hâkim. Sarıyla sarmaş dolaş bir kırmızı. Sonbahar, renk evlilikleri için düzenlenmiş bir mevsim. Tek renge yer yok. Yorgun renklerin dinlenme ayı da diyebilir miyiz sonbahara? “ diye düşündüm kendi kendime.

YAPRAKLAR YİTİP GİTMİYOR


Yazının Devamını Oku

Mutlu huzurlu ve Avrupalı

Edirne’ye ilk gidişinizse kendinizi bir Osmanlı başkentinde mi yoksa bir Avrupa kentin de mi hissedeceğinize karar veremezsiniz bir türlü. Sokaklarında yürürken onca yağmaya, yangına, işgale rağmen, bu kentin gerginlik kat sayısının sıfır olduğunu hissedersiniz.


Büyük yıkımlar yaşamış savaşlar işgaller görmüş geçirmiş kentler acının ağırlığını taşır. Taşımakla da yetinmez, ziyaretine gelenlere de dayatır... Edirne öyle değil, Hele Edirneli hiç! Daha önce ‘Nerelisiniz?’ diye sorduğumda ‘Edirneliyim’ diyen çok az insana rastladığımı farkettim hayatımda. Bursa’da hiç Edirneli yaşamıyor demek istemiyorum elbette; ama Edirnelilerin bana ‘Nerelisiniz’ diye sorma ihtiyacını yaşatmadıklarını kanaat getirdim bu şehre gelince. Edirne’ye meslek icabı uğrayıp da bir daha kendi yaşadığı şehre dönme ihtiyacı duymayan, Edirne’ye yerleşen birçok büyük kentliyle tanıştım aynı zamanda. Edirne benim de yaşanacak kentler listemde..

MEMLEKETİN BATI UCU

Nereden gelirseniz gelin, ne olursanız olun Edirne’ye geldiğinizde kendinizi rahat hissedersiniz. Edirneliler sizi cesaretlendirir. Memleketin batı ucu, Avrupa bir adım ötesi, fark ettirir kendini...
Edirne’ye konaklamak üzere gidecek olursanız, ilk yürüyeceğiniz cadde muhtemelen Saraçoğlu Caddesi olacaktır. Bu cadde Edirneliyi bir anda ‘Tanımaya başlıyorum galiba’ dedirtecek derecede insan malzemesiyle yüklü bir bölge. iki tarafında dükkanlar dizili ve inanın yok, yok. Birahaneden kitapçıya, kuaförden ciğerciye, badem ezmecisinden elektronikçisine ve balıkçılara kadar her şey bu caddede. Bir sahil kasabasında göreceğinizden daha fazla taze balık satılır burada. Çoğu Karadeniz’den, İğneada’dan gelir.

SOKAKLARDA ÜÇ DİL

Edirnelinin ev tekstiline verdiği önemden, hatta mobilyacı dükkânlarının çokluğundan da bahsetmek isterim; ama sanırım mobilyacıların sayısı sınır şehri olmasından kaynaklanan bir ticari canlılığın işareti. Bu dükkânların kapılarında genellikle sınır kapısı bulunan Yunanistan ve Bulgaristan ‘dan gelen küçük ticaret erbabının konforsuz olduğu her halinden belli, gösterişsiz arabaları park ediliyor. Sokaklarında çarşısında Bulgarca, Yunanca konuşanlara günün her saatinde rastlamak mümkün.

Yazının Devamını Oku

Kerpe’den Ağva’ya Sonbahar güneşinin izinde

Yazdan kalma günler yaşıyoruz, önümüz yine sonbahar güneşiyle keyifleneceğimiz haftalarla dolu. Ekim, kasım gezmek için en ideal aylar.. Karadeniz’i sevenler için çok yol katetmeden günübirlik ulaşılabilecek, üstelik taze palamut yenebilecek yerler var. Kerpe ve Ağva bu yerlerden ikisi...

 


Çocukluk yıllarımda Altıparmak’ta oturduğumuz cadde bize gökyüzü olaylarını çok fazla takip etme şansı vermiyordu. Çocuk yaşlarımızda “kar yağması” bizim için çok güzel bir olay olduğundan “hava durumu” özellikle kış aylarında en çok takip ettiğimiz TV programlarından biriydi. Öyle ya, yoğun ders programı arasında umulmadık bir “Kar tatili” öğrencilerin bayıldığı bir molaydı. 1980’li yıllarda meteoroloji günümüzdeki kadar net tahminlerde bulunamayabiliyordu. Günümüzde meteorolojinin tahminleri başarılı ve net fakat görsel ve yazılı basının bu tahminler üzerinden yaptığı değerlendirmeler tam anlamıyla bir facia.

BURSA’DAN ÇIKTIK YOLA

Yazdan kalma günler yaşıyoruz, önümüz yine sonbahar güneşiyle keyifleneceğimiz haftalarla dolu..Ekim Kasım ayları gezmek için en ideal aylar..Karadeniz’i sevenler için çok yol katetmeden günübirlik ulaşılabilecek, üstelik taze palamut yenebilecek yerler var. Kerpe ve Ağva bu yerlerden ikisi... Geçtiğimiz pazar günü Bursa’dan çıktık yola, kırdık direksiyonu Karadeniz kıyısına doğru. Bursa’dan bizi gülen yüzüyle uğurlayan güneş Yalova-Gölcük arası biraz yüzünü buruşturdu. İzmit’i geçerken bulutladı; ama Kandıra’ya göz kırptıktan sonra yaklaşık 20 km kuzeyde Karadeniz kıyısında ilginç kayalıkları ve sakin koyu ile meşhur Kerpe’de güneşi tekrar yakaladık .

HAVADA IZGARA ALIK KOKUSU


Yazının Devamını Oku

Gökçeada’da bitmeyen yaz 

Ülkemizde güneşin son battığı yer, yeşilin ve mavinin özgür dünyası Gökçeada Eylül ve Ekim aylarında Ege’de yazdan kalma günleri yaşamak için ideal adres. Gökçeada - İmroz son yıllarda “Kuzey Ege turizminde ben de varım“ diyor ve sakin doğayla içiçe bir tatil kaçamağı için ziyaretçilerini bekliyor.


Adaların en canlı görüntüsü genellikle liman bölgesinde belirir ama Gökçeada öyle değil. Gökçeada’ya yaklaşırken sizi hareketli bir liman bölgesi yerine yüksek, ağacı az çorak tepeler karşılayacak. Gökçeada’ya ilk gelişinizse, ona ilk ve son bakışınız arasında çok fark olacak. Gemiden el sallarken, ada sizi durgun görüntüsünün ardındaki gizli cazibelerini kanıtlamış bir aşık gibi göz kırparak uğurlayacak. 

Çanakkale veya Kabatepe limanından bindiğiniz gemi Gökçeada Kuzu Limanına yanaşırken “Ben bildiğiniz adalardan değilim” diye kıs kıs gülmeye başlar, Gökçeada. Burada ne bildik ada iskelesi hareketliliği, ne de küçücük dünyası “gemi geldi, gemi gitti” üzerine kurulu alışıldık ada halkı var. Çorak düz bir alan, birkaç yeni yapı ve gemiden müşteri almaya gelen taksiler, minibüsler. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi adayla aşkınızın “ilk görüşte” türünden olması pek de mümkün değil.Hayal kırıklığı kelimesini kullanmak için sakın acele etmeyin. Gökçeada konuklarını insanın içini açan “cennet ada” görüntüleriyle karşılamıyor, ama kendisine bağlamış olarak uğurluyor, belki de önemli olan bu…

TÜRKİYE TOPRAKLARINDA GÜNEŞİN SON BATTIĞI YER

Gökçeada ‘da Türkiye’nin en batı köşesindesiniz. Bu demektir ki güneş en son buradan batıyor. Bu yüzden gün batımını izlemek, güneşin Türkiye’ye günlük vedasına şahit olmak isterseniz günbatımını izlemek için en güzel yerler Yukarı Kaleköy veya Bademli köyü. Gurubu izlemenin en gözde mekânı olan Yukarı Kaleköy ve Bademli köylerinden kuşbakışı görünen muhteşem manzarayı kızıla boyayan güneş, adayla aşkınızın ilk kıvılcımlarını yakıyor. Uzakta gizemli duruşu ile merak uyandıran etkileyici Semadirek Adası da manzarayı tamamlıyor. Güneş kaybolup gittiğinde, biliyoruz ki bugün artık Türkiye’de gurup seyretme zevkine erişebilecek kimse kalmadı. 

TÜRK VE RUM KÜLTÜRLERİ BİR ARADA

Yazının Devamını Oku

Kuzey Kıbrıs’ın mucize burnu Dipkarpaz

Bu yazıyı okumadan önce gözünüzün önüne Kıbrıs haritasını getirmeli, getiremiyorsanız hemen oturduğunuz yerden kalkarak bir Akdeniz haritası bulmalı ve Kıbrıs adasının sivri burnunu kağıt üzerinde göz atmalısınız. Buldunuz mu? Evet işte bu yazıda o gittikçe sivrilen ve belki de adanın coğrafi şeklinin zihinlerde yer etmesine neden olan uzantısına gideceğiz.

Bellapais’te kaldığım küçük otelin terasından denize bakıyorum. Akdeniz dalgalı, öfkeli, köpük köpük... Akdeniz, okyanuslara has bir hırçınlıkla çalkalanıyor, insanı bazen korkutuyor bazen de dinlendiriyor.. ‘Türkiye bu derin, tuzlu suların ötesinde diyorum’ kendime. Türkiye sadece bir fikir, bir harita bilgisi buradan bakanlar için. Burada okuyan Türkiyeli öğrencilerin özlem dolu bakışları kim bilir kaç gece kaç gündüz bu kıyılardan karşılara doğru dikilmiştir. Karşılar dediğim yine gökyüzü yine deniz ve sonsuz gibi görünen ufuk. Kültürünü ve değerini anlayabilirlerse çok güzel bir yer öğrencilik yapmak için diyorum kendi kendime.
Kıbrıs’ta araç kiralamak çok ekonomik, küçük bir arabanın deposu 100-150 TL’ye dolabiliyor. Ege ve Akdeniz’de adaları keşfetmenin en güzel yolu küçük bir araç kiralamaktır, ben de öyle yaptım ve şimdi adanın en uç noktasına doğru gaza basıyorum. Mesarya Ovası’nı boydan boya geçerken yarı açık camdan içeri dolan sıcak Akdeniz esintisi doyumsuz, saçlarım karmakarışık olmuş kimin umurunda?

KASABA BÜYÜKLÜĞÜNDE İSKELE

Dipkarpaz yolu üzerinde İskele şehri var. İskele şehirden çok kasaba büyüklüğünde bir yerleşim yeri. Dar sokakları, tek katlı, bahçeli evleriyle İskele; tipik bir Akdeniz yerleşimi. Bir kahve içmek için İskele’deki bir kahvehaneye uğruyorum. Küçük kahvehanede, dört beş masada oyun oynayan onbeş yirmi kadar insan. Selamlaşıp bir köşeye oturduğumda yabancı olduğumu anlayan birkaç kişi yanıma geliyor. Kahve içmemi öneriyorlar, zaten canıma minnet. Bol köpüklü bir “Con kahve “ geliyor masaya, kokusu davetkar. Kahve aynı Yunanistan’da olduğu gibi daha çok tüketiliyor Kıbrıs’ta. Kahvelerimizden yudumlayıp Kıbrıs üzerine konuşuyoruz. Uzun yıllar önce Trabzon’dan, Adana’dan, Gaziantep’ten gelenler var aralarında. Şivelerinde, geldikleri yerin gırtlağına ilişkin çok az ses kalmış. Belki kelimeler değil ama arada bir kimi harfler uzun yılların öncesine ait bir telaffuzla dökülüyor dudaklarından.

NÜFUS YOĞUNLUĞU AZ

Yazının Devamını Oku

Misiköy Etnografya Evi, kültürümüzü solumaya bekliyor

Yaz aylarında serin ve temiz havası, yeşil doğası, otantik evleri ve Nilüfer deresi ile günübirlik ziyaretçilere ev sahipliği yapan Misiköy’e götürmek istiyorum sizi bu pazar ve köyde bulunan bir küçük etnografya evinden bahsedeceğim öncelikle.

 

Köyde bulunan Bursa’nın tek Etnografya evi; “Misiköy Etnografya Evi” yaklaşık on senedir köye gelen ziyaretçileri ağırlıyor. Bursalı halk kültürü ve folklor araştırmacısı, Karagöz sanatçısı R. Şinasi Çelikkol Çekirge Caddesi üzerindeki Karagöz Evi ‘nden sonra, tarih ve doğa güzellikleriyle meşhur Misiköy’de de kendi imkanlarıyla küçük bir müze projesine imza attı ve sizleri kültürümüzü solumaya, Misiköy Etnoğrafya Evine bekliyor.. Nefis üzüm bağları, şırıl şırıl akan deresi, yemyeşil çam ormanları ve koruma altına alınmış, restore edilen eski ahşap evleriyle ünlü Misiköy’e giderseniz “Etnografya Evi’ni de ziyaret etmelisiniz.

Turizmde gün geçtikçe adını daha fazla duyurarak Bursa ‘ya gelen ziyaretçilerin “görülecekler listesi”ne girmeyi başaran Misiköy’de bulunan “Etnografya Evi” başta Misiköy olmak üzere Bursa yöresi el işlemeleri, ev eşyaları, dokuma tezgahları, yöresel orijinal kıyafetler ve küçük Karagöz perdesi ile gelenleri karşılıyor. Bursa’da 90’lı yılların başında unutulmaya yüz tutmuş Karagöz’ü yeniden canlandıran, yeni sanatçılar yetiştiren, adına festivaller düzenleyen ve Çekirge Caddesi üzerinde, Karagöz anıtı karşısında bulunan Karagöz evinin kurulmasına vesile olan R. Şinasi Çelikkol uzun süredir eşi Aysel Hanım’la birlikte Misiköy Etnografya Evini ayakta tutmak için mücadele veriyor.
Çelikkol “Misi Köyündeki müzemiz, bizim aynı zamanda yaz aylarında yaşadığımız evimiz, Bursa köylerinden derlediğim kıyafetler ve etnografik eşyalar, Karagöz figürleri sergimiz var. Buraya da bir küçük Karagöz perdesi kurduk, her yaştan insana, gösteri yapabiliyoruz, 25 koltuk kapasitemiz var , Sosyal medya hesaplarımızdan etkinliklerimiz ve evimiz hakkında bilgileri insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz” diyor ve ekliyor “Bursalılardan ve yerel yönetimlerden, belediyelerden bugüne kadar destek için defalarca yazı yazıp, dosya verdiğimiz halde beklediğimiz yeterli ilgiyi göremedik “ diyor. Yolunuz Misiköy’e düşerse, kendi imkanlarıyla ayakta durmaya çalışan, gelişmeye çalışan ve sizlerin desteği ile büyüyecek Misiköy Etnografya eyini ziyaret etmeyi unutmayın !

KARAGÖZ EVİNİ DE KURMUŞTU

Yazının Devamını Oku

Bozkır ortasında muhteşem hava gösterileri

Bir eylül sabah erken saatte yola koyuluyorum, Bursa yağmurlu, rotamız İç Anadolu. Daha önce tarihi ve kültürü için geldiğim Sivrihisar’a bu yıl 5.'si düzenlenecek Sivrihisar Hava Gösterileri için gidiyorum.

Sivrihisar deyip geçmeyin, Eskişehir -Ankara yolundan biraz saparsanız sizi ilginç hikayeler karşılıyor, Sivrihisar Havacılık Merkezi de bunlardan biri. Sayfamız turizm gündemi üzerine olduğu için gezdiğim yerleri size biraz da turizmci gözlüğüyle geziyorum, anlatıyorum. Hani derler ya Vaha ortasında bir Cennet, işte bu havacılık merkezi de öyle; Bozkır ortasında bir Cennet, çelik kanatların cenneti ! Sivrihisar’dan Afyon istikametine dönüp biraz ilerledikten sonra sola dönerek bir kaç km bir köy yolunda ilerliyorsunuz. Gözleriniz Havacılık merkezine dair izler ararken Yeşilköy adlı bir köy sizi karşılıyor, yolunuzu kesen koyun sürüsü, mütevazi evler, yoldan geçen arabaya merakla bakan gözler... Doğa o kadar kuru ki ağaç sayısı bir elin parmakları kadar...

HER YAŞA HİTAP EDİYOR

Sonunda karşınıza etkileyici şekilde çıkan, müze bölümününde olduğu Batı apronu ve Sivrihisar havacılık Merkezi. Bu yıl virüs salgını nedeniyle sadece Spotter (Havacılık fotoğrafçılığı- Gözlemcileri) ve basın mensuplarının katılımına izin verilen etkinlik için biz M kapısının olduğu doğu apronu tarafından giriş yapıyoruz. Giriş kapısına kadar piste paralel yaptığım kısa yolculuk bana hava alanı ve tesis hakkında da bilgi veriyor. Burası Necati Artan Tesisleri, ve uluslararası boyutta düzenlenen, “Sivrihisar Hava Gösterileri” / “SHG Airshow”, her yaştan havacılık sevdalısına hitap eden bir organizasyon. Gösteriler havacılığın önemini vurgularken, özellikle gençlere ve çocuklara havacılık hakkında bilgi edinmek için önemli fırsat sunuyor. İlk kez 2015 yılında düzenlenen ve ilgi çeken organizasyon, her yıl daha da büyüyerek uluslararası alanda adını duyurmuş. Bugün Uluslararası Hava Gösterilerinin bulunduğu uluslararası takvimlerde de “SHG Airshows” adıyla yer alıyor, üstelik ülkemizde alanında tek. İşte size alternatif bir turizm hareketi. Bu yılı virüs kısıtlamaları nedeniyle saymazsak yurt içi ve yurt dışından meraklılarının her yıl buluşacağı, turizm hareketi oluşturacağı güzel bir organizasyon. Gösteride yer alacak uçak ve helikopterlerin park ettiği alanı gezerken büyük emek verilmiş tesisin iyi organize olduğunu, burada çalışan insanların işlerini heyecanla ve duygularını katarak yaptıklarını hissetmek mümkün.

HAVA SPORLARININ ÖNEMİ

Destinasyonlardaki konaklama sürelerinin uzatılması, turistik ürünün çeşitlendirilmesi ve mevcut kaynakların korunması için alternatif turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi, turizm endüstrisinde büyük önem arz ediyor. Bugün size aktardığım “Sivrihisar Havacılık Merkezi ve etkinlikleri” dolayısıyla Havacılık turizmi de bunlardan biri. Sivrihisar Hava Gösterilerinin ilerleyen yıllarda ülkemizin adını daha da fazla duyuracağı, meraklısı için başlı başına bir turizm destinasyonu olacağı inancındayım. Emeği geçenlere teşekkürler!

Yazının Devamını Oku

Her gecesi mehtaplı Heybeliada

Yalova’dan sabah erken saatte kalkan adalar vapuru ile Sirkeci’ye kadar gidip işlerini hallettikten sonra akşamüzeri de aynı vapurla geri dönmüş yüzlerce Bursalı vardır. Her nedense bu güzelim vapur hattı son yıllarda iptal edildi. İstanbul’un adalarına ulaşmanın tek yolu artık İstanbul’a gitmek. Bir zamanlar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bisikletiyle gezdiği huzurlu sokakları, ince zevklerin ürünü tarihi köşkleri, dünyaca ünlü dini yapıları, sakin kır kahveleri, sahile sıralanmış balık lokantaları ve yemyeşil doğasının yanı sıra, şarkılara konu olmuş mehtaplı geceleriyle Heybeliada güneşli ama esintili bir sonbahar gününü sizinle paylaşmayı bekliyor.

Hava ne kadar sıcak ve nemli olsa da ada vapuruna bindiğinizde yüzünüze çarpan esinti her şeyi geride bırakmanıza yardımcı oluyor. Demli çay, çıtır simit ve peynirle nefis bir kahvaltı yaparken karşımda bir öbek deniz kuşu yediğim simitten bir parça nasiplenebilmek için türlü oyunlara girişiyor. Şehir artık geride kaldı. Kalabalığın iç bunaltan gürültüsü yerini martı seslerine bıraktığında sanki bir ses Orhan Veli’nin dizelerini fısıldıyor kulağıma...
“Gün olur alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra...”
İstanbul’da Büyükada’dan sonra en büyük ikinci ada olan Heybeliada, Anadolu’ya yani Maltepe kıyılarına 2.5 mil uzaktadır. Geçmişte Demonisos ve Halki gibi isimlerle de anılan ada; Heybeliada ismini, uzaktan bakıldığı zaman yere bırakılmış bir heybe görünümünde olması dolayısıyla almıştır.

Adalar kümesinin merkezinde bulunan Heybeliada’da 19 yy.a değin bir balıkçı kasabası ve üç manastır dışında pek yerleşim olmamıştır. 1846 yılında adalara vapur seferlerinin başlaması ile birlikte kademeli olarak ada nüfusunda artış gözlenmiş; vapur seferlerinden önce 800 civarında olan nüfus, vapur seferleri sonrası 2000’e kadar çıkmıştır. Aynı yüzyıl içinde birbirine yakın tarihlerde inşa ettirilen Ortodoksların tek yüksek okulu olan Ruhban Mektebi, Türkiye’nin ilk özel ticaret okulu olan Helen Ticaret Okulu ve Bahriye Mektebi adanın canlanmasında büyük rol oynamıştır. İstanbul’un varlıklı Rumları özellikle bu gelişmelerden sonra adada köşkler ve konaklar inşa ettirmiş, Rum nüfusunun artmasıyla adanın eğlenceye dönük yüzü kendini iyice hissettirmeye başlamıştır.

Yazının Devamını Oku

Troya Müzesi

Yakın zamanda ziyarete açılan Troya Müzesi, Tevfikiye Köyü sınırları içinde yer alan, UNESCO’nun 1998 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldığı, Troya Antik Kenti girişinde yer alıyor. 3.000 m2 sergi salonu, 11.200 m2 kapalı alana sahip müze antik kent ziyareti ile birleştiğinde insanda duygusal bir etki, bırakıyor. Meşhur Troya savaşları, tahta at efsanesi, Helen- Paris Achilleus ve Hector hepsi sizi bekliyor.

Bu muhteşem müze ziyareti rampadan inerken başlıyor. Rampanın duvarlarında bulunan nişlerde Troya’nın farklı katmanları; mezar taşları, büyük boy heykeller, sahne canlandırmaları ve büyük boy fotoğraflarla anlatılıyor. Müzenin giriş alanı olan, Troas ve çevresini konu alan sirkülasyon bandında ise devam eden sergi katları öncesinde ziyaretçiye bir oryantasyon sağlamak amacıyla arkeoloji bilimi; arkeolojik ve arkeometrik tarihleme yöntemleri, “neolitik, kalkolitik, tunç çağı, demir çağı, höyük, restorasyon, konservasyon” gibi terimler şemalar, çizimler, metinler ve interaktif yöntemlerle ziyaretçiye aktarılıyor.



Müzede ayrıca görsel grafik tasarımlarla birlikte diorama (anın veya hikâyenin ışık oyunlarının da yardımıyla üç boyutlu olarak modellenmesi) dokunmatik ekran ve animasyonlarla sergi ile anlatımlar da yapılıyor.
Troya, dünyadaki en ünlü antik kentlerden birisi ve Troya’da görülen 9 katman, kesintisiz olarak 3000 yıldan fazla bir zamanı göstermekte ve Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu bu benzersiz coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlamaktadır. Troya’daki en erken yerleşim katı M.Ö. 3000-2500 ile erken Tunç Çağı’na tarihlenmektedir, daha sonra sürekli yerleşim gören Troya katmanları M.Ö. 85 – M.S. 8. yüzyıla tarihlenen Roma Dönemi ile sona ermektedir. Troya, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle burada hüküm süren uygarlıkların diğer bölgelerle ticari ve kültürel bağlantıları açısından daima çok önemli bir rol üstlenmiştir. Troya ayrıca gösterdiği kesintisiz katmanlaşma ile Avrupa ve Ege’deki diğer arkeolojik alanlar için referans görevi görmektedir. Bu muhteşem antik kenti müzeyi, ve yakın zamanda tüm evlerinin ve meydanının restore edildiği yanıbaşındaki “arkeoköy” Tevfikiye köyünü gezdikten sonra size tavsiyem dönüş yolunuzda arabanızı park ederek Lapseki’den gemiyle Gelibolu’ya geçerek belki de daha önce gezme fırsatı bulamadığınız bu kentin merkezinin biraz keyfini çıkarmanız, akşamüzeri küçük liman bölgesinde balık keyfi yapmanız.

TROYA EFSANESİ

Troya’yı, Troya Savaşı’nı, tahta atı, dünyanın en güzel kadını Helena’yı duymuşsunuzdur. Ancak, antik Troya efsanesinde bunlardan çok daha fazlası var. Gelin hep birlikte şu ana kadar anlatılmış en büyük hikâyelerden birine göz atalım.

Yazının Devamını Oku

Bursalı turist rehberleri zor durumda

Basında ve sosyal medyada münferit turizm canlılığına dair paylaşımlar yapılıyor olsa da; önce yerli, sonra yabancı turistte hareketliliğin virüs salgını nedeniyle öngörülerin çok altında kalması hem sektörü hem de desteklediği yaklaşık 60 sektörü vurmuş durumda.


Ülke turizmine yön verenler Turizmde hareketlilik Haziran gibi başlayacak dedi olmadı, Temmuz dendi olmadı, umutlar Ağustos hatta sonbahar aylarına kaldı. Turizm sektöründe en çok sıkıntı çeken emekçilerin başında turist rehberleri geliyor. Rehberler sessiz sedasız ama bir o kadar da endişe içinde başına gelecekleri bekliyor.

1992 yılından beri aktif olarak sahada çalışan, ömrünü yollarda geçiren, Bursa ve İstanbul Rehber Oda ve Derneklerinde yıllarca emek vermiş, İRO-İstanbul Rehberler Odası Delegesi olduğum süreçte dönemin TUREB (Türkiye Rehberler Birliği) Başkanı Şerif Yenen önderliğinde yürütülen çalışmalarda yıllarca beklenen Rehberlik Meslek Yasası’nın çıkarılmasında Ankara yollarını defalarca aşındırarak çorbada tuzu olan biri olarak süreci ve yaşananları çok iyi biliyor, yaşıyor ve yakından takip ediyorum.

TURİST REHBERLERİ KORONAVİRÜSE KARŞI

Koronavirüs salgınının, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birçok iş alanını olumsuz etkilediği bir gerçek. Her yıl milyonlarca liralık ekonominin kaynağı turizm sektörü de salgının en çok vurduğu iş alanlarından biri oldu. Peki ya her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin geldiği, ülke turizm pastasından payını arttırmaya çalışan Bursa’da gelen ziyaretçileri karşılayarak onları gezdiren Bursalı Kültür ve Turizm Bakanlığı kokartına sahip turist rehberleri bugünlerde ne yapıyor? Şehirde bulunan BURO-Bursa Turist Rehberleri Odası Başkanı Denizhan Sezgin ve Profesyonel Turist Rehberleri Bilal Çağatay Erentürk (Buro Bşk yrdcısı), Kürşat Özen (Buro Yön. Kur. üyesi), Nuri Arslan (Buro Yön. Kur. üyesi) ve Hatice Şen ile salgının turizme etkisini ve turist rehberlerinin zorlu süreçteki durumlarını konuştuk. Turizm Bakanlığı, turizm faaliyetlerinin güvenli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla, turist rehberliği hizmetinde hangi önlemlerin alınması ve sürekliliğinin sağlanmasıyla ilgili bir genelge yayımlasa da gezdirecek grup bulamayan rehberler için süreç sıkıntılı geçiyor. Başka işlere yönelen rehberler, ailelerini geçindirme noktasında zorlanıyor.

DESTEK KREDİSİ GELDİ AMA

Sezonluk çalışma ve yevmiye sistemi dolayısıyla düzensiz geliri olan profesyonel turist rehberleri, Türkiye’de Mart ayında başlayan virüs-karantina sürecine hazırlıksız yakalandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı virüs salgını sürecinde 10 bin liralık düşük faizli, altı ayı ödemesiz 30 ay taksit ödemeli- kredi olanağı sunarak, rehberlerin bir kısmına can suyu olmuştu ancak bu destek binlerce çalışanın yer aldığı sektör için yeterli olmadı. Profesyonel olarak turist rehberliği yapan pek çok kişi bu süreçte sektör dışı iş arayışlarına başladı.

Yazının Devamını Oku

Üç bin yılın birikimi Gelibolu

Gelibolu Yarımadası, Çanakkale Boğazı ile Saros Körfezi arasında, güneye doğru genişleyerek uzanır ve çok ilginç bir kara parçasıdır. 3 bin yılı aşan yerleşim tarihi ve Büyük Çanakkale Zaferinin yaşandığı Gelibolu yarımadasına adını veren kentten bahsetmek istiyorum size bu pazar.

 

Lapseki-Gelibolu feribot geçişi sonrası çok vakit harcamadığınız, karşıya geçecekseniz yoğun iskele meydanından sıkıldığınız için ve biraz da feribot kuyruğunda beklediyseniz bir an önce kaçmak istediğiniz şehirden; Gelibolu’dan bahsedeceğim. Ben birkaç gün önce oradaydım. Sizlerin kalabalık, yüksek sesli müziklerin çalındığı popüler sahil kasabalarına gittiğiniz dönemde ben kendimi Gelibolu’nun esintisine teslim ettim.. Evet biliyorum belki de artık Çanakkale Boğazı’na köprü şart oldu. Gelibolu sahilinde yürürken deniz içinde yükselen köprü ayaklarına bakıyorum uzaktan.. Tek endişem o güzel coğrafyanın, günebakanların süslediği tepelerin bundan birkaç yıl sonra binalarla dolma ihtimali... Dolmaz değil mi?
İyi ve güzel şehir anlamına gelen Galli Polis adıyla anılan Gelibolu’nun tarihte ilk kez Hitit İmparatorluğunun M.Ö. 1200’de parçalanmasından sonra, Frigler ve onları izleyen Lidyalıların Anadolu’ya geçişleri sırasında önem kazandığı görülüyor. Stratejik bir nokta da bulunan şehrin neden bu kadar çok taliplisi olduğuna şaşırmamak lazım. Gelibolu Spartalıların, Makedonyalıların, Bergamalıların, Romalıların, Bizanslıların ve en son da Türklerin şehri olmuş.

TÜRKLERİN RUMELİ’YE GEÇTİĞİ NOKTA

Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçişi ile ilgili birçok rivayet olsa da Gelibolu’nun fethinde

Yazının Devamını Oku