Namus belası

Kadın, zavallı erkeklerin kendi egolarını tatmin etme aracı değildir ki namus kavramı bir tek onunla ilgili olsun.

Haberin Devamı

Namus belası

Namus Belası'nın olduğu 45'li

Yazıya bu başlığı atınca, rahmetli Cem Karaca’nın o çok bildik şarkısını hatırlamadan geçmek olmaz. Önce ona bir bakalım ama yerimizi idareli kullanmak adına, keserek vereyim izninizle.
*
Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur
Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur
(.....)
Kız gelinim suna boylum doyamadan biz bize
Besmeleyle yüzün açıp oturmadan diz dize
Almış kaçırmışlar seni çökertmişler ıssıza
Namus belasına kardaş kıydığımız can bizim
Ağam kurban beyim kurban hallarımı neyledim
Ne bir eksik ne bir fazla hepsi tamam söyledim
Kır kalemi kes cezamı yaşamayı neyledim
Namus belasına kardaş verdiğimiz can bizim
*
Şarkı sözlerinin rivayet edilen öyküsüne göre, askerdeyken yavuklusu kötü birilerince kaçırılıp tecavüze uğrayan bir genç, firar edip bu kötülüğü edenleri öldürmüş ve sonra da gidip adalete teslim olmuş. Kim bilir yeryüzünde tarih boyu kaç milyon defa yaşanmış bir öyküdür. Cem Karaca ve Moğollar da alıp bunu güzel bir şarkıya çevirmiş. Lakin kulaklarımla duymadığım fakat okuduğum bir anekdota göre Karaca bu parçayı yazmaktan pişmanlık duymuş. Büyük olasılıkla birazdan üzerinde duracağımız nedenlerle... Hemen ekleyelim, şarkı sözlerini can almak, vermek, cana kıymak falan gibi eylemlere övgü olsun diye değil, konuyu anlamak için aldım buraya. Ayrıca şarkıyı da, Cem Karaca’nın muazzam sesinin yanında, iyi bir alt yapıya ve güzel bir ezgiye sahip olduğu için severim, sözlerinden dolayı değil.

Haberin Devamı

TEVRAT’TAN BİR NAMUS ÖYKÜSÜ

Dostlar, namus üzerinde duralım bugün biraz. Yukarıdaki şiirde de geçtiği gibi “bir zamanlar” namus, ona saldıranları hedef aldıran bir kavrammış. Yani, örneğin tecavüze uğrayanın değil, tecavüz edenin cezalandırıldığı bir yapı varmış. Bakınız mesela Tevrat’ta da böyle bir öykü vardır. Kısaca anlatalım.
Sonradan adı İsrail olarak değiştirilecek olan Yakub’un güzel bir kızı var, adı Dina. Bir gün gezerken Dina’yı, o memleketin beyi olan Hamor’un oğlu Şekem görür ve kıza âşık olur. Beraber olurlar. “Yaratılış” ya da “Tekvin” isimli kitap olayı biraz değişik söyler:
“Şekem onu gördü ve onu alıp kendisiyle yattı ve onu alçalttı.”(34:2) Ama arkasından da şöyle devam eder: “Yakub’un kızı Dina’ya gönül verdi ve genç kadını sevdi ve genç kadının yüreğine hitap etti.”
Tecavüzden ziyade karşılıklı bir durum varmış gibi görünüyor. Fakat metin yazarının bakış açısı, cinselliğin kadını alçaltan bir şey olduğu konusunda ısrarcı. Zira bu olay için sonraki bir cümlede Dina’nın “murdar edildiği” de geçiyor. Fakat delikanlı Şekem kıza gerçekten âşık. Babasına gidip kızı istemesini ve onunla evlenmek istediğini söylüyor. Babası oğlunu kırmıyor, gidiyor Yakub’a. Derken Dina’nın erkek kardeşleri de geliyor. Herkes durumu öğrenmiş, Hamor kızı istiyor. Şekem de gelip, “Ben bu kızı çok seviyorum, ne isterseniz veririm. Yeter ki bizi evlendirin” diyor. Dina’nın erkek kardeşleri, Şekem’e ve babası Hamor’a (Tevrat’ın kendi ifadesiyle) “hile ile cevap” veriyorlar. (34:13) “Siz sünnetli değilsiniz. Kız kardeşimizi sünnetli olmayan bir adama vermek bizim için utanç olur. Bütün erkekleriniz sünnet olursa o zaman kızlarımızı veririz, sizden de kızlarınızı alırız” diyorlar. İlk sünnet olan Şekem oluyor. Gerçekten sevmiş kızı belli ki. Babası da oluyor. Sonra baba oğul bütün kavmi ikna ediyorlar, kavmin tüm erkekleri sünnet oluyor! Fakat sonra ne oluyor biliyor musunuz, Yakub’un iki oğlu, kılıçlarını çekip Hamor ve Şekem’i öldürüyorlar, onların bütün mallarını, mülklerini yağmalıyor, kadınlarını ve çocuklarını, büyük ve küçükbaş hayvanlarını, her şeylerini alıp gidiyorlar. Yakub bunu duyunca isyan ediyor, “Beni rezil ettiniz. Bu insanlar bizden kalabalık, üzerimize gelip beni helak edecekler” diyor. Hileci iki kardeşin cevapları, işte o meşhur bakış açısını anlatıyor: “Kız kardeşimize bir fahişe gibi mi davranmalıydı?” (34:31)

Haberin Devamı

DEĞİŞEN BİRŞEYLER

Bu pasajda anlatılan öyküde hoşumuza gitmeyen şeyler üzerinde durmayacağız. Bu, nereden baksanız 3500 yıllık bir öykü bu. Bugünkü değer yargılarımızla dünü anlayamayız. Burada vurgulayabileceğimiz tek şey, Dina’nın değil, onu “murdar eden” kişinin öldürülmüş olması. Tıpkı Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi. Övmek ya da desteklemek değil bu, sadece tespit.
Ama sonra, ne olduysa, en azından bizim topraklarımızda, böylesi durumlarda Dina’lar öldürülmeye başlandı. Cinsellik gibi, bütün canlıların hayatında var olan, hatta hayatın var olmasına sebep olan bir eylemin, farklı bir bakış açısıyla farklı bir kavrama dönüşerek “namus” adını almasıdır olan. Dikkat edin, olayın içinde cinsellik yoksa kimse namustan söz etmez oldu artık. (Mesela aynı öykü, şimdi yazılsa, “Şekem kızı aldı, onunla yattı” denmez de “Dina gitti adamla yattı” diye anlatılır. Sonra da Şekem değil, Dina öldürülür!)

Haberin Devamı

NAMUS NEDEN SADECE KADINLARLA İLGİLİ?

Namus belası

Kadın, zavallı erkeklerin kendi egolarını tatmin etme aracı değildir ki namus kavramı bir tek onunla ilgili olsun. Foto Mika Baumeister - Unsplash

Ülkemizin en büyük değerlerinden Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” romanını okumuş veya aynı adlı uyarlama filmi izlemiş olabilirsiniz. (Bunlardan birini yapmadıysanız da tez yapınız lütfen.) Mağdurun (ki genellikle kadındır) kurban ilan edilmesi ne zaman başladı bilmiyorum. Öyle bir hal aldı ki, aile için cinsel tacize uğrayan genç kızlar, kadınlar bile el üstünde tutulacakları, onları üzenlerden uzaklaştırılacakları yerde kurban ediliyor, öldürülüyorlar. Bakınız Tevrat’taki öykü bir Ortadoğu öyküsü. Onaylıyor değilim ama orada bile tacizci cezalandırılıyorken, ne oldu da Ortadoğu’nun bir uzantısı olan ülkemiz topraklarında tacize uğrayanın kendisi cezalandırılır hale geldi? “Namus temizlemek” ne ara mağdurun veya tek günahı âşık olmak olan kadınların ortadan kaldırıldığı bir (neredeyse organize) suça dönüştü? Bu namus denen şey, neden sadece kadınların kurban rolünde zorla arenaya itildiği kanlı Roma gladyatör oyununa dönüştü? Namusu kadınlar üzerinden evirip çevirip öte tarafta yemediği nane kalmayan erkeklerin kendilerine uygun gördüğü kavram hangisi acaba? En fazla “şerefsiz” falan der erkekler birbirlerine, o kadar. Ama namus bu değil, namus, çok başka bir şey. Ve cinsiyet ayrımı olmadan herkesi bağlar.

Haberin Devamı

YASADIR, TÖREDİR

Namus, dilimize Arapçadan girmiştir, oraya da Aramca “numusa” sözcüğünden. Anlamı yasa, töre, onur demektir. Arapça ve Aramca, Sami dil ailesindendir ve kökleri, Sami dilinin en eski üyelerinden Akkadcaya uzanır. İbranice de buradan çıkmıştır, Akdeniz boyunca yelken açıp farklı uygarlıklarla temas eden Fenikelilerin dili de. Birazdan şaşıracağınızı umduğum başka bir bağlantıya değineceğiz ama sözcüğün anlamını kavramak lazım. Neymiş? Yasa, töre, onur. Mesela, bir topluluk düşünelim ki hiç çiçek kopartılmıyor, kopartanlar ayıplanıyor. Orada çiçek kopartma yasağı, namustur mesela. Yazılı olmayabilir ama yerleşik bir kural olmuştur. Misafirperverlik Türk töresidir değil mi? İşte namustur o. Ülkene gelen turiste tecavüz etmek, bir insana karşı işlenen suçun ötesinde, ülkene karşı işlenen bir namussuzluktur mesela. Gibi... Uzatmayalım.
Dedik ya İbranice, Akkadca vs., işte o bağlantılar, genellikle doğudan batıya doğrudur. Yani Akdeniz’in doğusundan yola çıkan sözcük, soluğu Avrupa’da alır, İngiltere’ye kadar bile gidebilir, bu köşenin okurları çok örneğine tanık oldu. Fakat bu sefer durum farklı. Bu kez sözcük batıdan doğuya gelmiş gibi görünüyor. Zira sözcük, antik dönemde kullanılmış ve yazının ortaya çıkmasından sonra da kayda geçmiş. Anlatalım.

Haberin Devamı

YAZILI OLMAYAN KURALLAR

Namus belası

Hellen kültürünün pek çok moderniteyle bağlantılı olduğu malum ama hukuk onlardan biri değil. Hukuk, sonraki kültür olan Roma'nın işiydi. Hellenlerin nomosları vardı. Foto Darryl Low - Unsplash

Bizim, Pers dilinin etkisiyle “Yunan” (İyonyan) dediğimiz Hellenler’de “din” kavramının tam karşılığı yoktu. Dinleri vardı ama bu kavram için bir sözcük üretmemişlerdi çünkü buna gerek duymamışlardı. Hayat, onlar için din ile iç içeydi. Yani “kutsal” ve “kutsal olmayan” diye iki ayrı anlayış yoktu. Hayattaki her şey hem insanları hem de tanrıları ilgilendiriyordu. MÖ 7. yüzyıla kadar Hellenlerin yazılı yasaları yoktu. Buna karşın dinle bir arada yürüyen günlük hayatı düzenleyen bazı kurallar vardı. Bugün Türkçede “Biz babamızdan böyle gördük” diye açıkladığımız, yazılı olmayan ve durmuş oturmuş bazı kalıplar, toplumsal kurallar gibi düşünebileceğimiz bu kuralların adı “nomos”tu. Âdet, gelenek veya yasa/kanun anlamına gelirdi bu sözcük. Yunanların “nomos belası” diye bir kavramları var mıydı bilemiyorum ama bizim “namus”, işte bu “nomos”tan gelir ve bu sözcük, çoğu kavram ve terminolojinin aksine batıdan doğuya hareket etmiş sözcüklerden birdir. Cinsiyet tanımaz, herkesi ilgilendirir. Erkeği de, kadını da!..

EVİN NAMUSU

Bu “nomos”u biz bugün farklı şekillerde kullanmayı sürdürüyoruz. Mesela son zamanlarda hayatımızın önemli ve ürkütücü bir kavramı haline gelen “ekonomi”de. Oradaki “nomi”, “nomos”tur. Başka pek çok örnek var. Astronomi, gastronomi, fizyonomi, ergonomi, otonomi... Biz ekonomiye bakalım. Ekonomi, sonunda olduğu gibi başında da Hellen dillini taşıyor. “Eko” değil o aslında. Eko hali, Batı’ya gittikten sonra uğradığı ses değişimi. Orijinal hali, “oikos”. Oikos, “ev” demek. Oikos ve nomos sözcükleri birleşince karşımıza “ev” ve “yasa” çıkıyor. Yani evin yasası. Doğal olarak evi çekip çevirmek, ayın sonunu getirmek vs. gibi durumlardan türemiş bir terim.
Eğer biz “nomos”u tutar, kimi erkek egemen ve baskıcı topluluklarda olduğu gibi sözcüğü sadece kadınla ilişkilendiren çirkin “namus”a çevirecek olursak, ekonomi olur bize “evin namusu”. Doğrusunu isterseniz hayat pahalılığı ve enflasyonun etkilerini göz önünde bulunduracak olursak, evin namusunun tehlikede olduğunu söylemek pek de yanlış sayılmaz ama konumuz başka. Nomos başka şeydir, erkek baskıcılığı ile sonradan üzerine kondurulmuş namus, başka. Kimse bir tarafından “nomos” uydurmamalı.
Bu yeni model “namus”u, kadınlara baskı uygulamak ve hatta onları katletmek için bahane olarak kullanan erkeklerin sığınabileceği tek şey, yukarıda da sözünü ettiğimiz “biz babadan böyle gördük” düşüncesi olabilir. Onlara sadece şunu sormak isterim: Hiç mi düşünmüyorsun babanın yanlış yaptığını kardeşim ya da babanın yanlışını tekrarlamak sana ne kazandırıyor? Unutma lütfen: Sen baban değilsin!

İKİ ÖNEMLİ NOT

Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü. Tüm şehitlerimizi ve bize zaferi getiren tüm yüce kişilikleri saygı ve rahmetle anıyorum. Huzurla uyusunlar.
Marmara Denizi’nin içler acısı ve bir türlü iyileştirilemeyen hali, sonunda şarkı da oldu. Türk Pop Müziğinin duayenlerinden Coşkun Demir’in seslendirdiği “Marmara Denizi’ne Ağıt” adlı parçanın sözleri, hidrobiyolog Levent Artüz’e, bestesi de Cenk Taşkan’a ait. Şarkı, bugünden itibaren tüm dijital platformlardan dinlenebilir.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

SERT POYRAZ VE KAR

Hava sıcaklıkları mevsim normallerinin altında seyrediyor. Biraz daha böyle. Şu sıralar güçlü poyraz, soğuk havayı daha da soğutuyor ve üşütüyor. Eh, Marmara’da kar da var. Kazma kürek de kalmadı, sapı da ama biraz daha sabır, çoğu gitti, azı kaldı. Soğuk bir mart ayı oldu, umarım bereketiyle tez vakitte uğurlarız, meyvelerini yeriz ardından. Kalın sağlıcakla.

Yazarın Tüm Yazıları