Şimdi yerelde seneye ülkede

GEÇTİĞİMİZ hafta bu köşeden bir çağrı yaptım: Gelin Türkiye’yi 1 günde temizleyelim!

Twitter ve Facebook sayfamdan da paylaştığım bu kampanya çağrısı milyonlarca kişiye ulaştı. Binlerce destek mesajı geldi. Sivil toplum kuruluşları, taraftar grupları, öğrenci kulüpleri ‘Biz de varız!’ dedi. Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar Hoca, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, TEMA Vakfı Başkanı Deniz Ataç bunlardan sadece birkaçı. Benim temiz bir Türkiye geleceğine olan inancım bir kat daha arttı.

BİZDEN ÇOK ÇÖPÜ OLANLAR NASIL ÇÖZDÜ
Evet, çöp modern yaşamın kaçınılmaz bir parçası. Tükettiğimiz her ürünle sonuçta ‘çöp’ diyeceğimiz bir çıktı da üretiyoruz. Türkiye’de de son dönemde bu kadar çöp olmasının nedeni işte bu tüketim alışkanlıklarındaki değişim. Eskiden suyu çeşmeden içiyorduk, şimdi pet şişeden içiyoruz. Eskiden elimizi yıkıyorduk, şimdi ıslak mendil kullanıyoruz. Eskiden bisküviyi kilo ile alıyorduk şimdi minicik ambalajlarda alıyoruz... Listeyi uzatmaya gerek yok. Sorun bu ürünlerin tüketilmesi değil elbette. Öyle olsa tüm modern ülkeler çöpten geçilmezdi. Bizdeki sorun modern yaşamın tüketim kalıplarına uygun çevre bilincinin oluşmamış olması. Geri dönüşümden söz ediyorum.

Pek çok ülke, bir taraftan tüketim artarken çöpü azaltmanın yolunu arıyor. Ücretli poşet uygulaması bunun bir örneği. Ama bu yetmez. Asıl yapılması gereken çöpü kutuya atıp oradan ekonomiye geri kazandırmak. Bakın yukarıda saydığım ürünlerin hepsini geri dönüşüm ile ekonomiye geri kazandırılabilecek ürünler.

GERİ DÖNÜŞÜMLE ÇÖPTE SERVET VAR
Rakamlarla anlatayım. Expert Market hesaplamasına göre Almanya 106 milyon metreküp çöp üreterek Avrupa’da zirvede. Ama Almanya bu çöpü dağa taşa atmayıp geri dönüşümle ekonomiye geri kazandırdığı için her sene doğaya yalnızca 169 bin metreküp çöp kontrollü bir şekilde gidiyor. Peki biz ne kadar çöpü doğaya atıyoruz? Tam 33 milyon metreküp! Almanya bizden üç kat fazla çöp üretiyor ama doğaya attığı çöpe bakarsak bizdekinin yüzde 1’i bile değil. Size bir şey daha söyleyeyim, Almanya’nın yaptığını sadece çevreyi koruma çerçevesinde değerlendirmeyin. Çöpte servet var. Geridönüşümün ekonomik getirisi büyük. Yani biz hem çevreyi mahvediyoruz hem de ekonomiyi...

CİDDİ BİR MİLLİ MESELE DEMELİYİZ
İlk yapmamız gereken karşımızda ciddi bir milli mesele olduğunu kabul etmek. Rakamları yukarıda verdim. Almanya kadar nüfusumuz var ama Almanya’nın üçte biri oranında çöp üretiyoruz. Bu şu demek, önümüzdeki yıllarda Türkiye de kalkındıkça daha çok çöp üreteceğiz. Yani şu gördüğünüz çöp dağları birkaç yıla kadar iki hatta üç katına çıkarsa şaşırmayın. Ben iş o boyuta gelmeden alarm zillerini çalıyorum. Herkesin bu sesi duyması ve elini taşın altına koyması gerekiyor. Bugün Türkiye’nin en ücra köşesinde bile çöp yığını var ama yarın bu yığınlar üç katına çıkmasın istiyorsak çöp meselesini dert etmemiz gerekiyor. Dert edersek, hepimiz dert edersek, çözüm bulmak kolay.

KAMPANYAYI TÜM YURDA YAYMAK GEREK
Kampanya ve tarihiyle ilgili birçok öneri geldi. Hatta eline çöp poşeti alıp sokağa çıkanlar, çöp toplayanlar oldu. Bazı okurlar, 15 Eylül Dünya Temizlik Günü’nü önerdi. 23 Nisan, 19 Mayıs gibi anlamlı tarihler verenler oldu. Ramazan ya da Kurban bayramlarından birinin son günü olsun diyenler oldu. Bunlar hepsi olabilir ama günü belirlemek yetmiyor. Önemli olan tüm ülkeyi bu sürece katmak ve bu süreçte çevre bilincini yediden yetmişe her yurttaşa her yerde kazandırmak. Bunu başarabilmek için öncelikle sivil toplum kuruluşlarına ve belediyelere, sonra hepimize büyük görevler düşüyor. Kampanyanın tüm yurda sistematik bir şekilde yayılması gerekiyor. Kampanya öncesi toplumsal duyarlılık arttırıcı çalışmalar da kampanyanın kendisi kadar önemli. Slovenya’da yaşayan her 6 kişiden 1’i temizliğe katılmış. Aynı şeyin bizde olduğunu hayal edin... İşte o zaman Türkiye gerçek manada temiz olur ve temiz kalır. Çünkü hayatında bir gün sokakta çöp toplayan biri bir daha etrafa çöp atınca iki defa düşünecek. Bir gün sabahtan akşama kadar yolun kenarını temizleyen bir insan eğer bir daha yola çöp atan görürse sessiz kalmayıp uyaracak. Ve tabii en önemlisi yurttaşlar temiz buldukları yeri temiz bırakma gayreti içinde olacak. Temiz bir sayfanın böyle sihirli bir tarafı var. İşte bütün bu nedenlerle ben bir tarih belirlemek istemiyorum zira benim rolüm fikri ortaya atmaktan ibaret. Umuyorum ki yakın bir zamanda bu kampanyayı yürütmek için birileri, bazı kurum ve kuruluşlar öne çıkar ve tarih dahil tüm yol haritası belirlenir. Gerekli açıklamayı bu işi sahiplenen kurumun yetkilileri zaten yapacaktır.

SENEDE BİR GÜN HERKES SOKAĞA...
Dört yıldır Hürriyet’te köşe yazısı yazıyorum ve her yıl en az bir haftayı çöp meselesine ayırıyorum. Veriler paylaştım, deneyler paylaştım ancak hiçbiri bu son yazım kadar etkili olmadı. Bunun çok basit bir nedeni var. Bu sefer sadece şikâyet değil bir de herkesin kolayca kabul edeceği bir çözüm önerdim. Başta Slovenya olmak üzere pek çok ülkede başarıyla uygulanan bir kampanya. Senenin bir günü tüm yurttaşlar sokağa çıkıp memleketi evinin içi gibi tertemiz yapıyor. Üstesinden gelinmeyecek bir sorun değil çöp meselesi. Yeter ki hepimiz dert edelim. Çöp sorununu Almanlar çözmüş, Slovaklar çözmüş, pek çok fakir ülke bile çözmüş, biz de haydi haydi çözeriz. Yeter ki temiz bir ülke hayal edelim.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Çirkin elmanın hikâyesi

Bu yazıyı Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak için geldiğim Seattle’dan yazıyorum.

Bir zamanlar Macintosh elması ile meşhur bu bölge, daha sonra sırasıyla Boeing, Microsoft, Starbucks ve Amazon gibi markalarıyla biliniyor. Tarımdan sanayiye, oradan bilgi teknolojilerine ve son olarak da Sanayi 4.0 dediğimiz yeni ekonomiye geçişin en başarılı örneklerinden birini Seattle’da görmek mümkün. Amerika’daki pek çok eyalet ekonomik çöküntü yaşarken, Silikon Vadisi’nden kilometrelerce uzakta, yağmuru ve kapalı havası ile bilinen bu bölge bir ekosistemin nasıl topyekûn kalkınma hikâyesi yazılabileceğine de güzel bir örnek.

YA ÜRETECEĞİZ YA BORÇLANACAĞIZ!
Herhangi bir ekonomiyi kalkındırmanın iki yolu var. Ya kaynaklarınızı akılcı bir şekilde kullanıp katma değeri yüksek üretime geçeceksiniz ya da dışarıdan borç alarak kalkınmanızı finanse edeceksiniz. Biz Cumhuriyet’in ilk döneminde ilk yolu tercih ettik. Tarımdan sanayiye geçişin ilk adımları o yıllarda atıldı. Sonradan özelleştirilen pek çok sanayi tesisinin temeli de o döneme dayanıyor. Ancak daha sonraki yıllarda, global sermayenin yatırım ihtiyacının artmasıyla birlikte bizim gibi ülkelerde de dışarıdan borç parayla daha hızlı kalkınma formülü devreye girdi. Son yıllarda düşük maliyetli fonların bolluğundan dolayı bu denklemi pek sorgulama ihtiyacı duymadık ama şu an içinde bulunduğumuz mali tablo karşısında, yeniden temel soruyu sormamız gerekiyor: Acaba Türkiye kendi kaynaklarıyla kalkınabilir mi?

KENDİ KAYNAĞIMIZLA KALKINABİLİR MİYİZ?
Kendi kaynağımız olarak göreceğimiz iki temel sektör var: Tarım ve turizm. Bu iki kaynağı iyi kullanıp buradan elde edilen finansmanı katma değeri yüksek yeni yatırım alanlarına, mesela Sanayi 4.0 dediğimiz yeni teknolojilere yatırmamız gerekiyor. Tıpkı Seattle’da tarımdan gelen kaynağın zamanla imalat sanayisine ve oradan da yeni ekonomiye kaydığı gibi bizim de yeni ve daha verimli üretim alanlarına kaynak aktarmamız gerekiyor. Biz transformasyonu başarıyla gerçekleştiremedik. Daha önce bu köşede tarımda fındık üzerinden, heba ettiğimiz marka yaratma fırsatını, turizmde inşaat ve çevreye duyarsızlıkla kaybettiğimiz kaynakları yazmıştım, o nedenle bugün isterseniz elma üzerinden derdimi anlatayım. Seattle’da olduğum için buradan bir hikâyeyle tarımda katma değer nasıl yaratılır sorusuna bir örnek vereyim.


Yazının Devamını Oku

Bu ödevler bir işe yaramıyor!

Bu sene ilkokuldaki çocuğuyla birlikte Türkiye’ye dönen bir arkadaşım, bu haftaki yazının konusunu belirledi.

Yurtdışında haftada en fazla dört gün ödev yapan çocuk bu yıl Türkiye’de gittiği okulda haftada 7 gün ödev yapıyormuş. Her gün saatlerce süren stres yüklü ödevler... Elbette bu bir anekdot, üzerine genelleme yapmak doğru olmaz. O nedenle gelin verilere bakalım. Türkiye gerçekten de çok ödev veren bir ülke mi? Ve bu ödevlerin çocuklara faydası var mı?

BİZDE ÖDEV ARTTIKÇA BAŞARI DÜŞÜYOR!

OECD tarafından 2014 yılında matematik ödevleri üzerinden yapılan ilginç bir çalışma var. Amaç her bir saatlik matematik ödev artışının, öğrencilerin PISA matematik puanına olan etkisini araştırmak. Tahmin edeceğiniz gibi hafta içinde her bir saatlik ödev artışı çocukların başarısını ortalama 5 puan arttırıyor. Yani ödev başarı getiriyor. Ancak bu denklemi en çok bozan OECD ülkesi biziz. Tüm OECD ülkelerinde ortalama olarak her bir saatlik ödev artışı puanları yaklaşık 5 puan arttırıyorken Türkiye’de bu durum tam tersi. Bizim çocuklarda 1 saatlik artış, 5 puanlık düşüşe denk geliyor. Oysa İtalya ve Almanya’da aynı oranda ödev, 15 puanlık artışa sebep oluyor. Japon öğrenciler için bu artış 20 puan, Çin’de ise 30 puanı geçiyor! Finlandiya ve Güney Kore’yi saymıyorum zira yıllardır eğitimde zirvede olan bu ülkelerde ödev ya hiç yok ya da çok sınırlı bir şekilde var.

FENDE EN ÇOK ÖDEV VEREN BİZİZ

Yazının Devamını Oku

Bir fikir bir ülkeyi kalkındırabilir

DIŞ kaynak olmadan bir ülkeyi kalkındırmak mümkün mü? Bu hafta Nobel Ekonomi Ödülü alan Paul Romer işte bu soruya yanıt arıyor.

İki yıl evvel bu günlerde bizim New York Üniversitesi resmi sitesinden garip bir anons yapıldı: Akademisyen arkadaşımız Paul Romer’a 2016 Nobel Ekonomi Ödülü verilmişti! Sonradan yanlış olduğu anlaşılan bu duyuru Paul’ün 20 yıldır her sene ekim ayında yaşadığı stresin üniversiteye yansımış bir haliydi elbette. Bu heyecan neyse ki bu sene bitti. Paul Romer 2018 Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı. Peki neydi ona Nobel’i getiren çalışma?

Soruya yanıt vermeden evvel bir kişisel not düşeyim. Benim Paul ile tanışmam, bundan 5-6 yıl önce, kendisi de önemli bir ekonomist olan Prof. Dr. Can Erbil aracılığıyla oldu. Aradan geçen sürede Paul Türkiye’yi birkaç kez ziyaret etti ve aynı zamanda NYU’ya gelen pek çok tanıdığımla buluştu.

 

NOBEL GETİREN FİKİR NEDİR?

Romer’ın kalkınma iktisadına yaptığı en önemli katkı bir ‘fikrin’ bir toplumu kalkındırabileceği tezini test etmiş olması. Endojen Kalkınma Kuramı olarak da bilinen bu yaklaşıma göre eğer bir ülke Ar-Ge, inovasyon ve beceri bazlı eğitime yatırım yaparsa o ülke kendi iç dinamikleriyle zenginleşebilir. Romer’a göre eski ekonomide emek, toprak ya da sermaye kalkınmanın lokomotifi ise, yeni ekonomide de fikir kalkınmanın lokomotifi. Elbette bu yaklaşımın bizi ilgilendiren bir tarafı var.

 

TÜRKİYE İÇİN ÖNEMLİ BİR FORMÜL!

Yazının Devamını Oku

Yardımseveriz ama...

Siz de son zamanlarda sayısı hızla artan yardım kampanyalarını görüyorsunuz değil mi?

Kimi çocuklar için elbise, ayakkabı topluyor, kimi okulu için kitap, kırtasiye istiyor kimi de hasta bir yakını için ilaç, tedavi parası talep ediyor. Bizim gibi yardımsever bir toplumda bu tür taleplerin karşılıksız kalmadığını görüp seviniyorum ama 80 milyonluk bir ülkede yardım faaliyetlerini el yordamıyla, denetlenmesi mümkün olmayan mekanizmalarla yürütmek elbette akıl kârı değil. Diğer modern toplumlarda olduğu gibi bizde de ‘yardımlaşmak’ artık üzerinde düşünmemiz, organize etmemiz gereken bir sektör. Peki kimilerinin 3. sektör dediği bu alanda durumumuz nedir?

VAKIFLAR MEDENİYETİ...

Bugünkü duruma dönmeden önce bizde yardım kuruluşlarının tarihine kısaca bir bakmakta yarar var. Sivil toplum kuruluşu olarak yardım vakıflarımızın geçmişi aslında Anadolu kadar eski. Selçukluların ilk yıllarından itibaren devletle birlikte sivil toplum da vakıflar etrafında örgütlenmiş... Yani devlet kadar sivil toplum örgütleri de tarihimizin asli bir parçası... Öyle ki 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde devletten bağımsız olarak yardım faaliyeti organize eden vakıf sayısı 20 bini buluyor. Daha da önemlisi bu vakıfların toplam geliri Osmanlı Devleti’nin toplam gelirinin üçte birine denk geliyor. Osmanlı vakıflarının temel faaliyet alanında da büyük bir zenginlik var. Kuşlara ev yapan da var, çeşmelere bakan da... Çoğu bugün de devam eden Darüşşafaka gibi eğitim işiyle uğraşanlar çoğunlukta... Dini yardım faaliyeti ile uğraşan vakıf oranı ise tahmin edilenden daha az, yüzde 25 dolayında. (Kaynak: TÜSEV, https://www.degisimicinbagis.org/usrfiles/turkiyedevakiflaringelisimi.pdf).

KOMŞUSU AÇKEN TOK YATAN BİZDEN DEĞİLDİR!

Vakıflar doğası gereği kentli kurumlardır. O nedenle eğer siz de benim gibi hayata kırsal kesimde başladıysanız yukarıda sıraladığım tarihsel mirasın dışında kurulan başka bir yardım geleneğinden geliyorsunuz demektir. Geniş aile, feodal bağ, hemşehrilik kültürü içinde kurulan, resmi olmayan yardımlaşma ağı saat gibi işler. Kimin neye ihtiyacı olduğu aile büyükleri tarafından tespit edilir olan, olmayana gider ve günün sonunda gerçekten de komşusu açken tok yatanın pek görülmediği bir düzen işler... Çok değil bundan 30-40 yıl evvel nüfusun yüzde 70’inden fazlası köyde yaşarken bu tarz yardımlaşma faaliyetinden dolayı sıkıntı yoktu ama bugün nüfusun yüzde 75’i kentlerde yaşıyor. Bir de bu sayıya neredeyse tamamı kentlerde yaşayan ve yardımla geçinen 4 milyona yakın mülteciyi ekleyin...

KURUMSALLAŞTIRMAK GEREKİYOR!

Yazının Devamını Oku

Bağırsak nasıl ikinci beyin oldu?

Karın bölgemizin kafatası kadar önemli bir kontrol merkezi olduğu artık su götürmez bir gerçek.

Şimdi ‘Hocam nereden çıktı bu bağırsak muhabbeti’ diyebilirsiniz. Merakım yeni. Bu sene bizim bölümdeki araştırma seminerlerini ben yürütüyorum. Bu işin en güzel tarafı her hafta alanında çığır açmış isimleri kampusta ağırlamak, onlardan çalışmalarını doğrudan dinlemek. Bu haftaki konuğumuz Columbia Üniversitesi’nden Dr. Bridget Callaghan’dı. Kendisi son dönemin belki de en popüler konularından biri olan beyin-bağırsak eksenini çalışıyor.

BEYİN-BAĞIRSAK EKSENİ NEDİR?

Beyin-Bağırsak Ekseni sağlık bilimlerinden psikolojiye son dönemin en popüler araştırma sahalarından biri. Bu teze göre şimdiye kadar tek başına olan beynin kontrol sistemine benzer bir ikinci kontrol mekanizması daha var. Yani beyin her şeyi tek başına yapmıyor. Çoğu durumda beyin ile bağırsaklar birbirini etkiliyor. Eğitimde başarıdan depresyona, Parkinson hastalığından otizme pek çok farklı alanda beyin kadar bağırsakların da belirleyici bir rolü var. Örneğin, eskiden ruhsal sorunu olanların sindirim sisteminde zorluk yaşadığına dair veriler var iken, bugün sindirim sisteminde sıkıntı yaşayanların ruhsal sorunlar yaşadığından söz ediliyor. Yani neyin, neyi etkilediği, sebep-sonuç ilişkisi tamamen yön değiştirmiş durumda yeni verilerle. Hal böyle olunca da bağırsaklara eskiden olduğu gibi, pasif bir organ olarak değil, aktif ve belirleyici ‘ikinci beyin’ olarak bakılıyor.

TRAVMANIN ETKİSİ 3 KUŞAK SÜRÜYOR!

Bridget’in yaptığı bir deney beyin-bağırsak ekseninin ortaya çıkardığı mekanizmaları anlamamıza ışık tutuyor. Deneyin amacı erken yaşta maruz kalınan travma ve stresin beyin-bağırsak ekseni üzerindeki etkisini araştırmak. Deney düzeneği çok basit. Rasgele seçilen fare yavrularının yarısı annesinden zorla ayrılarak bir travmaya maruz bırakılıyor, diğer yarısı da aynı süreyi annesinin yanında geçiriyor. Çıkan sonuçlar tahmin ettiğiniz gibi. Annesiyle farklı kafesi paylaşan fareler hem beyin hem de sindirim sistemi bakımından diğer farelere göre daha sorunlu hareket ediyor. Ama daha önemli sonuç şu: Travmaya maruz kalmış farelerin yaşadığı tahribatın sindirim sisteminde bıraktığı etki tam üç kuşak sonra bile fark edilebiliyor. Yani doğum sonrası kritik gelişim döneminde travma yaşayan farenin torunu bile o travmanın izlerini taşıyor! Böyle bir deneyi insanlar üzerinden yapmak etik olarak mümkün değil elbette ancak Bridget’in aileleri tarafından terk edilerek bir bakımevine bırakılmış çocuklar üzerinde yaptığı çalışmalar travma izlerinin uzun vadede kalıcı olduğunu ve bunların izinin de hem zihinsel hem de sindirimsel olduğunu gösteriyor. Bu tahribatı gidermenin bir yolu var mı?

EVET, KEFİR...

Yazının Devamını Oku

Koreliler niye böyle?

BU hafta New York’ta hâkim karşısına çıktım.

Biz Türkiye’deyken evin önündeki çimler biraz uzamış, belediye de 10 gün arayla iki ayrı suç isnadı ile mahkemeye celp yazısı göndermiş. Normalde bu tür kural ihlallerinde, trafik ihlallerinde olduğu gibi gelen mektupta ‘Ya mahkemeye gel ya da suçunu kabul edip cezanı şuraya öde’ denir. Bu seferki yazıda öyle bir seçenek yoktu. Söyledikleri tarihte hâkim huzuruna çıkmazsan arama emri çıkıyor ve işin sonu 6 ay hapis cezasına kadar gidiyor. Neyse, uzatmayayım. Hâkim, savcı ve cezayı kesen belediye görevlisi hazır. Suçum yüzüme ayrı ayrı okundu: Bahçedeki çimlerin çevreye zararlı olacak kadar uzaması, evin önünde sorumluluğu bize ait olan kaldırımdaki çimlerin yangın tehlikesi arz etmesi. Sonra suçumu kabul edip etmediğim soruldu. Ellerinde fotoğraflar var. Çimler uzamış. Suçumu kabul ediyorum dedim ve 470 dolar cezayı ödeyip mahkemeden ayrıldım. Ben mahkemeyle uğraşırken, eşim de komşulara bir ‘özür mektubu’ yazıp tek tek kapılara bıraktı. Olay onları da ilgilendiriyor zira çimler uzayınca ortaya çıkan sağlık ve yangın riski onları da etkiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki ‘Hocam 20 küsur yıldır yaşadığın memlekette bu kuralları bilmiyor muydun?’ Elbette biliyordum. Bildiğim için de her yaz Türkiye’ye gitmeden burada bir şirket bulup çim işini çözüyordum. Ama bu sene memleketten bir misafir var diye işi şirkete vermekten vazgeçtim. Arkadaş da sonuçta çim deyip işi yavaştan almış. Buradaki sisteme yabancı zira sonuçta çim, uzasa çayır olacak en fazla...

KÜLTÜR DEĞİL, SİSTEM MESELESİ!

Başımdan geçen basit bir olayı bu kadar detayıyla anlatmamın önemli bir nedeni var. Çünkü geçen haftalarda tartıştığımız çöp meselesinden başlayarak pek çok konuya ışık tutan bir tarafı var yaşadığımın. Yıllardır bu köşede eğitimden ekonomiye, ahlaktan çöp meselesine tartıştığımız sorunların her birinde ben ısrarla sorun kültür değil, sistem diyorum. Ülkeler arası farkları açıklarken, kültürü bir sebep olarak koymak bana zihinsel tembellik olarak geliyor. Çünkü ‘Koreliler niçin böyle, çünkü onlar Koreli’ demek retorik olarak bahane bulmaktan başka bir şey değil. Yani anlamlı bir önerme sunmuyorsunuz. Daha da önemlisi, amacınız toplumsal dönüşümün yollarını aramak ise kültür gibi ortaya çıkması uzun erim alan bir faktör üzerine kelam etmek yerine, o kültürü de belirleyen sistem üzerine kafa yormak, adına yapısal reformlar dediğimiz adımların altını çizmek çok daha anlamlı bir seçenek. Özellikle toplumsal sözleşme gerektiren durumlarda, eğer kurallar net olarak belirlenirse, o kurallara uymayanlara müeyyide adil bir şekilde uygulanırsa sistem arzu ettiği kültürü belli bir süre sonra kendiliğinden oluşturuyor.

KORE’DEKİ 70 YILLIK DENEY!

Yazının başlığına gelince. Kore aslında kültürle sistem arasındaki ilişkiyi anlamamız için bize ilginç bir sosyal deney sunuyor. Aynı coğrafyada, aynı tarihi, dini, dili paylaşan halk 70 yıl önce iki ayrı sistem kuruyor. Bugün adanın Kuzey’i ile Güney’i arasında aklınıza gelen her göstergede büyük bir uçurum varsa bunun nedeni kültür değil sistemdir. Aynı şekilde, bizim köyden çıkan bir işçi Almanya’ya gidince BMW fabrikasında yan yana çalıştığı Alman ile aynı seviyede üretim yapabiliyor. Sorun bizim tembel, onların çalışkan olması değil, sorun bizim kurduğumuz sistemle onların kurduğu sistemin farkı. O nedenle sorunlar karşısında ‘Biz Türkler...’ diye başlayan açıklamaların hiçbir anlamlı tarafı yok. Bizim kültürel olarak kimseden eksik bir tarafımız yok. Dediğim gibi, sorun kültür sorunu değil.

OKUL MÜDÜRLERİNE SÖYLEYECEK DÖRT ŞEYİM VAR...

'ÖĞRENCİLERİN başarısını belirleyen en önemli faktör nedir?”

Yazının Devamını Oku

Bir Türkiye hayali gerçekleşiyor!

HER gün yurdun başka bir yerinden güzel haberler geliyor.

Akyaka’da bir plajda başlayan sokakları temizleme hareketi hızlıca büyüyor. Antalya’da sivil toplum kuruluşlarının, Çankırı’da gençlerin, Edirne’de belediyenin, Erciş’te eğitimcilerin, Siverek’te esnafın öncülüğünde başladı kampanya. Haluk Levent’in nevi şahsına münhasır organizasyonu Ahbap Platformu bu temizlik hareketine ilk günden destek vereceğini bildirip tüm ahbapları bulundukları yerde temizliğe çağırdı. Markalar, dernekler, okullar harekete geçti.

TEMİZ BİR ÜLKE ÖZLEMİ!

Bütün bunlar oldu, oluyor çünkü herkesin üzerinde uzlaştığı ortak bir hayal var: Temiz bir ülke! İnsanlar etraftaki pislikten bıkmış durumda. O nedenle ben bu sene binlerce yurttaşın paylaştığı bu hayalin gelecek sene iyi bir planlama yapılırsa katbekat artacağına, milyonların katılacağı bir ortaklığa dönüşeceğine inanıyorum. Düşünsenize, başka ülkelerde olduğu gibi bizde de her 6 kişiden birinin sokağa çıktığını... Merkezde ilgili bakanlıkların, yerelde belediyelerin, STK’ların altyapı desteğiyle bir gün sokağa çıkıyoruz ve ülkeyi tepeden tırnağa temizliyoruz. Bu hafta Alibaba’yı bir profesyonele devredip kendisini vakıf işlerine adayan Jack Ma’nın dediği gibi: ‘Ya hayallerimiz gerçek olursa?’. Neden olmasın!

NEREDE HATA YAPIYORUZ

BU sene fındık ihracatı 1.7 milyar dolara düşmüş! Bu köşede fındıkta hamallık yapıyoruz diye şikâyet ettiğimde ihracatımız 3 milyar dolar civarındaydı. Aradan geçen birkaç yılda bırakın fındıkta katma değer yaratmayı, elimizdeki fındığı doğru dürüst pazara çıkarmayı bile becerememişiz. Bu rakamın düşmesinin temel nedenlerinden biri kur farkı, diğeri de kuraklık olsa gerek. Ancak sorun şu ki fındıktan bu sene iki kat para kazansak bile ortada ciddi bir sorun var. Biz fındık üretiminde tekel bir ülkeyiz. Her yıl oranımız biraz azalsa da hâlâ dünyada bizden çok fındık üreten başka bir ülke yok. Üstelik son yıllarda dünyada fındıklı çikolatalara büyük bir rağbet var. Bütün bu faktörlere rağmen biz elimizdeki altın değerindeki bu üründen bile para kazanamıyorsak oturup ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. Neden biz milyonlarca kişiyle çalışıp çabalayıp ancak 1.7 milyar dolar kazanırken, bizden bu fındığı alıp dünyaya satan şirketler birkaç yüz çalışanıyla bizden 10-15 milyar dolar fazla kazanıyor? Nerede hata yapıyoruz?

AKIL VE TASARIM!

Bugün dünyada işlenmemiş ürün satarak zengin olan ülke yok. Eğer bu mümkün olsaydı petrol yataklarının üstünde duran Venezuela’da halk açlıktan ölmez, yine petrol zengini Nijerya’da yoksulluk alıp başını gitmezdi. Petrol bedduası da denilen bu durum neyse ki bize uymuyor, zira bizim petrolümüz yok. Ama elimizde petrolden daha kıymetli pek çok değerimiz var. Turizm ve fındık bunlardan en önemli ikisi. Geçen haftalarda yazdığım gibi, nasıl turizm sektöründe hamallık yapmaya talip oluyorsak fındık konusunda da görünen o ki tercihimiz hammadde satmak yönünde. Oysa böyle olmak zorunda değil. Biz de pekâlâ fındıkta, turizmde ve başka sektörlerde inovasyon yarışına girebiliriz. Bunun için formül hazır: Yaptığımız her işe, ürettiğimiz her ürüne, sunduğumuz her hizmete hem daha çok akıl ve hem de tasarım katmak zorundayız. Bunu da sözde değil, özde yapacağız. Yani, bu çağda dünya ile rekabet etmek istiyorsak bilim ve sanatla uğraşan yurttaşlarımızın sayısını arttırmak zorundayız. Bu insanları el üstünde tutmak zorundayız. Çünkü bu çağda hammadde üreterek talip olacağımız tek bir iş var: Hamallık!

7 BECERİYİ ÖĞRENMİYORSA GELECEKTE İŞLERİ ZOR!

Yazının Devamını Oku

Bir şeye inanın!

Siyasi nedenlerle sahalar ona yasak ama en büyük reklam kampanyasında onun yüzü var!

Nike’ın son reklamını gördünüz mü? Polis şiddetine dikkat çekmek için maç öncesi okunan milli marş sırasında herkes hazır ola geçerken o diz üstü yere çöktü. Milyonlarca dolarlık kontratını sonlandıran hikâye o kararıyla başladı. Amerikan futbolunun zirvesindeyken işsiz kaldı. Trump dahil tüm Amerikan sağının hedefi oldu. Küfredenler, tehdit edenler... Her şeye rağmen ayakta kalmayı başardı. Pek çok meslektaşının desteğiyle eskisinden daha da güçlü bir şekilde Amerika’nın kronik problemi olan ırkçılığı gündeme taşımak için çaba harcadı. Ve bu sezonun başında Nike ayakkabı markası pek çok futbol yıldızı yerine onu en büyük reklam kampanyasının yüzü yaptı. İşsiz futbolcu, sezon açılışında en çok görünen, en çok posteri satılan futbolcu oldu. Kampanya sloganı da ilginç: Bir şeye inanın! Her şeyi onun uğruna kurban etmek pahasına da olsa!

POLİS ŞİDDETİ VE IRKÇILIK

Amerika’daki şiddet kültürünü en belirgin olarak göreceğiniz yerlerden biri polis şiddeti. Geçen sene polis tarafından silahla öldürülen sivil insan sayısı 987! Bu sene ilk 8 ayda 694 insan polis kurşunuyla can vermiş durumda. Öldürülenlerin yarıya yakını beyaz ki bu onların nüfustaki oranının altında. Ama siyahlara gelince durum tam tersi. Polis tarafından öldürülen sivillerin dörtte biri siyah ve bu oran siyahların Amerikan nüfusu içindeki oranının tam iki katı. İşte bu şiddet ve adaletsizliğe dikkat çekmek için 2016 sezon açılışında sahanın ortasında protesto eylemini başlatmıştı Colin Kaepernick.


Yazının Devamını Oku

Gelin Türkiye'yi bir günde temizleyelim

BU yaz görüp dolaştığınız yerler temiz miydi?

Dağlar, plajlar, yol kenarları, parklar, tarihi ören yerleri... Kısacası bu memleketin dört bir yanında gördüğünüz çöpler sizi de rahatsız etti mi? Peki bu her sene giderek büyüyen milli çöp sorununa çare olmak geçti mi aklınızdan? Bir şeyler yapmak, çözüm bulmak istediniz mi? Yanıtlarınız ‘Evet’ ise okumaya devam edin. Bu bir sorun yazısı değil, çare çağrısı. Milli çöp meselesine akılcı, uygulanabilir bir çözüm önermek istiyorum.

Bayram tatilinde bir kere daha fark ettim. Evlerin için pırıl pırıl ama dışarısı pislikten geçilmiyor. İster bir dağ doruğunu seçin ister bir plaja gidin, çöp her yeri istila etmiş durumda. Ne yazık ki değişen tüketim kalıpları artık çevreyi tehdit eder boyuta ulaştı. Artık herkes ambalajlı ürün tüketiyor, herkes bu ürünlere ulaşabiliyor. En basiti pet şişeler ve ıslak mendil.

KÜLTÜR YA DA EĞİTİM SORUNU YOK!
Daha evvel de yazmıştım. Sorun eğitim ya da kültür sorunu değil. Biz temizliği bilen, hijyene önem veren bir kültüre sahibiz. ‘Temizlik imandan gelir’ düsturunu çok benimseriz. Mundar kavramı bile tek başına pek çok şeyi açıklamaya yeter. Dünyanın pek çok bölgesinde sağlık hizmeti sunmuş çocuk doktoru bir arkadaşım söylemişti. Türkiye evini barkını en temiz tutan ülkelerden biri. Öyle olduğu için mikrobik hastalıklar bizde kendi gelir grubumuzdaki ülkelere göre çok düşük. Onlarca ülkeyi gezmiş biri olarak ben de şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Türkiye’deki kadar temiz ev ortamı olan çok az ülke gördüm. O halde sorun kültür ya da bilgi sorunu değil. İstesek, ülkemizin her karış toprağını evimizin içi gibi tertemiz yapabiliriz.


Yazının Devamını Oku

Bacasız sanayide katma değer dönemi

BU sene bir turist olarak başta İstanbul olmak üzere Şanlıurfa, Ankara, Alaçatı, Kuşadası, Bodrum ve Gökova koylarını gezdim.

Tatil hâlâ devam ediyor. Ama herkes gibi benim de aklımın bir köşesinde hep döviz krizi var. Ne yapmalı? Ülke olarak en çok döviz kazandığımız sektör turizm! O halde ülkeye gelen turist sayısını arttırmak sorunu çözer mi? Maalesef hayır!

SAYIYA DEĞİL GELİRE BAKIN!

Aşağıda yıllara göre yabancı ziyaretçi sayısı, turizm geliri ve yapılan ortalama harcama istatistikleri var (Kaynak: dogrulukpayi.com). Rakamların da gösterdiği gibi Türkiye’ye hatırı sayılır bir turist girişi var. 2015’te 42 milyonla tavan yapan sektör, o yılın kasım ayında Rus uçağının düşmesi ve çeşitli AB ülkeleriyle yaşanan eşzamanlı diplomatik krizlerden dolayı 2016’da 10 milyonluk kayıp yaşadı. Rusya ile ilişkilerin düzelmesiyle ülkeye gelen turist sayısı yeniden yükselişe geçti. 2017’de 39 milyona yaklaştı. Bu sene turizm sektöründe yine rekor bekleniyor.

ÖNEMLİ OLAN TURİSTİN YAPTIĞI HARCAMA

Ancak bu rakamlar turizmi anlamak için tek başına anlamlı değil zira önemli olan gelen turist sayısı değil, gelen turistin bırakacağı para. Tablodan da göreceğiniz gibi turizm geliri neredeyse rakamlardan bağımsız bir çizgi izliyor. 2013’te 39 milyonu ağırlayıp 32 milyar dolar kazanırken, 2017’de benzer sayıda turisti ağırlayıp 6 milyar dolar daha az kazanç elde etmişiz.

Yukarıdaki tabloda turist sayısı kadar önemli olan bir diğer veri turist başı harcama ortalaması. Bu anlamda 2017 endişe verici bir yıl zira son yıllarda turist başı harcamanın en düşük olduğu yıl geçen seneydi. Bunun da temel nedeni TL’deki değer kaybı. O nedenle bu sene turist sayısının rekor kırması sektörde gelirlerin de artacağı anlamına gelmiyor. TL’deki değer kaybı bu sene geçen senenin çok üstünde seyrediyor. Doların 6 lirayı bulduğu bir ortamda turist başı gelirin trendini tahmin etmek zor değil. Yani turist geliyor ama az harcıyor. Peki Neden?

İSTANBUL ÖRNEĞİ

Yazının Devamını Oku

Tarladaki taşların dolar kriziyle ne alakası var?

HOCAM memlekete dolar krizi varken oturup iki tarlanın hikâyesi mi yazılır demeyin. Konunun dolarla alakası var...

Bu yaz uzun yıllardır hayalini kurduğum bir şey yaptım. Geçtiğimiz 10 gün içinde biri İngiltere’nin Wiltshire şehrinde, diğeri ise Urfa’nın 21 km dışında bulunan iki tarlayı ziyaret ettim. Bir köy çocuğu olarak tarlaları gezmeyi severim ama bu sefer derdim bu iki tarlanın nasıl markalaştığını anlamak, zira uzaktan bakınca ikisi de dediğim gibi tarla. Etraflarında yerleşim yeri yok. Pek öyle ağaç falan da yok. Zaten her ikisinde de bin yıllardır köylüler ekin ekmiş, hayvan gütmüş... İşte tam da bu yüzden her iki tarlada da binlerce yıllık kalıntılar var. Birinin adı Stonehenge, diğerinin adı Göbeklitepe. Biri dünyaca ünlü bir marka, diğeri ise hikâyesini arıyor. Ümidim Göbeklitepe’nin de hak ettiği marka değerine ulaşması. Tabii bu ancak işin içine bilim ve sanat katarsak, dünyada hatırı sayılan sanatçılarımızı, bilim insanlarımızı dahil edersek olabilir. Anlatayım...

STONEHENGE

Çok değil bundan 100 yıl evvel devasa taşların bulunduğu tarla, sahibi 1. Dünya Savaşı’nda öldüğü için satışa çıkar. Sir Cecil Chubb başka köye geçmesin diye tarlayı 6 bin 600 pound’a satın alır ve birkaç yıl sonra da millet gelip bu taşları görsün diye tarlayı halka bağışlar. Bir yuvarlak çemberin etrafında dikilmiş devasa taşlardan oluşan bu tarlaya ilk ayak bastığımda aklıma gelen sorular her insanın merak edeceği türden: Kimler yaptı? Ne zaman yaptılar? Niçin yaptılar? Nasıl yaptılar? İşte bu sorulara verilen yanıtlar Londra’nın 140 km uzağındaki bir ovada öylece duran bu ‘taş yığınını’ bugün dünyanın en önemli kalıntılarından biri yapan gizli sos. Bir tarla nasıl oldu da her yıl neredeyse 2 milyon turistin akın ettiği, giriş biletinin 160 TL olduğu bir ‘marka’ oldu?

GÖBEKLİTEPE

Göbeklitepe’ye defalarca geldim. Her geldiğimde aynı duygularla ayrıldım. Burası bir hazine. Burada da bir çember etrafına dikili 12 taş var. Burada da T şeklindeki taşların üstüne aynı Stonehenge’de olduğu gibi bir sal taşı konmuş. Ama Stonehenge’den ve dünyadaki benzer kalıntılardan ayrılan çok ciddi bir farkı var Göbeklitepe’nin. Burası yapılan karbon testi analizinde 12 bin yıllık olduğu tarihlenen bir kalıntı. Yani Stonehenge’den 7 bin yıl evvel yapılmış bir yapı var karşımızda. Dünyanın ilk ibadet merkezi olması ve tüm semavi dinlerden binlerce yıl evvel yapılmış olması söz konusu...

URFALI BİR KÖYLÜ...

Yazının Devamını Oku

Beyin kaçağı...

BİR hayalin peşinde Türkiye’yi bir uçtan diğerine arşınlıyorum bu yaz. Adına şimdilik ‘Hayaliks’ dediğim bir yolculuk bu... ‘İks’ malum matematikteki bilinmeyen X’in Türkçe okunuşu. Hayaliks de bilinmeyeni hayal etmek...

Projenin odağında kodlama ve dijital oyunlar gibi benim hiç bilmediğim bir alan var. Öyle olduğu için de bu işten anlayan dostların ayağına gidip bir şeyler kapmaya çalışıyorum. Ankara, İstanbul, İzmir’de görüşmeler yaptım. Hindistan’dan Silicon Vadisi’ne online görüşmeler gerçekleştirdim. İki ay sürecek bu arama turunun tam ortasındayken sizinle iki gözlemimi paylaşmak istiyorum. İlki bana ne kadar umut veriyorsa ikincisi de beni o kadar kaygılandırıyor. Önce güzel haber.

GLOBAL MARKALARIMIZ VAR!

Kaç sektörde global markamız var diyebiliriz bilmiyorum ancak dijital oyun sektörü bunlardan biri. Türkiye’de yazılım ve özellikle dijital oyun sektöründe oldukça donanımlı bir insan sermayesi var ve öyle olduğu için de bu alanda pek çok başarı hikâyemiz mevcut. Bu köşede hikâyesini yazdığım Gramgames, Peakgames yüzlerce milyon dolar değere ulaşmış markalar. Almanya’daki üçüncü kuşak Türklerin kurduğu Crytek’i de bu listeye koyabiliriz zira onlar da Türkiye’de faaliyetlerini arttırıyor. Biraz da bu başarı hikâyelerinin etkisiyle sadece büyük kentlerde değil, Kayseri’de, Trabzon’da, Mersin’de oyun geliştiren, Hindistan’da yazılımcı istihdam eden şirketlerimiz var. Geleceği parlak bir sektörde böylesine bir hareketlilik bana ülkem adına umut veriyor.

YAZILIMCILARI KAPTIRIYORUZ!

İkinci gözlemim ise o kadar pozitif değil. Evet oyun ve yazılım sektöründe çok iyiyiz ama bu henüz istediğimiz yerde olduğumuz anlamına gelmiyor. Türkiye dünyanın en büyük 18. oyun marketine sahip. Her sene 30 milyonu aşkın tüketici bilgisayar oyunları için neredeyse 1 milyar dolarlık harcama yapıyor. Bu paranın çok önemli bir kısmı yurtdışına gidiyor. İşin tüketim tarafı bu boyutta olunca üretim tarafında da geleceğe yönelik bir planlama yapmamız gerekiyor zira bu sektör hızla büyüyecek. İşte bu noktada benim kaygılarım artıyor çünkü günlerdir yaptığım görüşmelerde hemen herkesin ortak fikri şu: Elimizdeki yetişmiş yazılımcıları Türkiye’de tutamıyoruz!

GİDENLERİN 3’TE 1’İ

Sonuçta sadece bir gözlem olduğu için biraz araştırdım. Benzer gözlemler yazılım sektöründe oldukça yaygın. Hatta Ekşi Sözlük’te ‘Yazılımcıların Türkiye’yi terk etmesi’ başlığı altında son aylarda yazılan yüzlerce hikâye var. T24’te aynı başlıklı yazısında Barış Soydan’ın aktardığı şu rakamlar meselenin boyutlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Yurtdışına giden beyaz yakalıların sektörel dağılımında yazılım ilk sırada. Hatta bir hesaba göre yurtdışına giden her üç beyaz yakalıdan biri yazılım sektöründe!

LOKOMOTİFSİZ VAGON

Yazının Devamını Oku

Hayatımın fırsatını nasıl kaçırdım?

HOCAM çok şanslısın! Hayatının fırsatı çıkmış karşına...

Geçen hafta, 30 yıl evvel bana dünyanın kapılarını açan Anthony ve Philippa hikâyesini yazınca gelen tepkiler genelde böyleydi. Oysa o yazıda da dediğim gibi başarıda şansın rolüne inanmıyorum ben. Bir hikâye ile derdimi anlatayım.

25 yaşımdayım. Üniversiteyi bitirince maaşı iyi diye bankada işe girmişim ama ne işimi seviyorum ne de bankacılıkta kendime bir gelecek görüyorum. En büyük kâbusum masa başında bir bankacı olarak emekli olmak. Hayalim ise akademi... 1990’ların ortasında böyle bir hayali gerçekleştirmek için önünüzde birkaç devlet üniversitesinden başka bir seçenek yok. Köşeler tutulmuş... ODTÜ’de kadro yok dediler. Bir taşra üniversitesinde de İngilizce sınavında elediler... Tam umudumun tükendiği bir anda karşıma hayatımın fırsatı çıktı: Bankalar Birliği ve British Council İngiltere’ye yüksek lisans bursu veriyor!

LİSTENİN BAŞINDA Burs sınavının koşulları tam bana göre zira sınavı British Council yapıyor ve değerlendirme son derece objektif. Hemen başvurdum ve sınava hazırlanmaya başladım... İngiltere’nin en iyi üniversitelerinden birinde tam burslu olarak yüksek lisans yapma hayalleri kuruyorum... Binlerce kişi arasından yalnızca birkaç kişiyi göndereceklerini duyunca bile keyfim kaçmadı; ne sınav ne de mülakat gözümü korkuttu. Yıllardır böyle bir fırsat kolluyorum... Nitekim yazılı sınav sonuçları açıklandığında mülakata çağrılanlar arasında adımı görünce hiç şaşırmadım. Hayallerim gerçek oluyordu...

DENİZİ GEÇİP DEREDE BOĞULMAK!Mülakat günü evden heyecanla çıkmıştım... Her şey tam istediğim gibi gidiyordu... Ama işte hayatta zorlukları aşmak, kolaylıklara takılmaya engel değil. Evet, tahmin ettiğiniz gibi o gün o mülakata giremedim. Her şeyi hesaba kattım ama Meclis’te çıkan bir krizin Ankara trafiğini altüst edebileceğini hesaba katamadım. Normalde yarım saatte varacağım Bankalar Birliği binasına o gün Meclis’te çıkan olaylar nedeniyle 3 saatte gidemedim... Dolmuştan inip kan ter içinde koşarak ulaştığım Bankalar Birliği binasında bir tek bekçi kalmıştı beni karşılayan.... Hayatımın fırsatını kaçırmıştım...

BİR KAPI KAPANIR BİR KAPI AÇILIR!İngiltere hayallerimi rafa kaldırıp bunalıma girdiğim günlerden birinde dediler ki, YÖK Başkanı geliyor, kapıda karşılayıp genel müdür katına kadar eşlik et! Asansörde çıkarken dedim ki ‘Hocam ODTÜ’de yüksek lisansım da bitiyor ama akademik kadro olmadığı için bankacı oldum!’ Hoca’nın bu sözlerime verdiği karşılık hayatımın yönünü değiştirdi: Yurtdışında master ve doktora için bir burs sınavı açtık ama başvuru için bugün son gün! İşte ‘hayatımın fırsatı’ yeniden karşıma çıkmıştı... Sonrasını biliyorsunuz!

ŞANS DEĞİL!Şimdi bu hikâyeyi geçen haftaki hikâyeyle bağlayınca aklınıza ne geliyor? Sizce ben çok şanslı olduğum için mi karşıma bu kadar çok fırsat çıkıyor? Bu soruya sizin vereceğiniz yanıtı bilmem ama Türkiye ortalamasını biliyorum. Pew Araştırma Merkezi tarafından tüm dünyada toplanan verilere göre ‘Başarı benim elimde olmayan sebeplere bağlıdır’ cümlesine katılanların oranı bizde yüzde 75. Tahmin ettiğiniz gibi başarıyı en çok şans ve tesadüfe bağlayan ülke Türkiye! Gelişmiş ülkelerde insanlar başarıyı çok çalışma ve eğitimle açıklarken bizim de aralarında olduğumuz gelişmekte olan ülkelerde başarı, şans ve kimi tanıdığınla açıklanıyor... Öyle olduğu için de benim anlattığım hikâyeden geriye ‘Hoca da çok şanslıymış!’ cümlesi kalıyor.

10 BİN SAAT KURALI!Daha evvel bu köşede detaylarıyla aktardığım gibi yüzlerce çalışma gösteriyor ki hiçbir başarı tesadüfle gelmiyor. Hiçbir başarılı insan da geldiği yere şansla gelmiyor. Tıpkı detayını anlattığım 10 bin saat kuralında olduğu gibi çalışmadan, çok çalışmadan hiçbir başarı ortaya çıkmıyor... Eğer ben bankada çalışmaya başladığım dönemde akşamları ve hafta sonları yüksek lisans derslerine girmeseydim, burs sınavlarını her taraftan takip etmeseydim, girdiğim sınavlara geceli gündüzlü çalışmasaydım elbette tüm bu tesadüflerin hiçbir kıymeti olmayacaktı...

 

Yazının Devamını Oku

30 yıl evvelki o borcu nasıl öderim!

YURTDIŞINA çıkmalısın, dünyayı keşfetmelisin! Böyle demiş ve bir uçak bileti ile 300 pound’luk çek göndermişlerdi. Daha 18 yaşında, köyden yeni çıktığım yıllar... 30 yıl evvelki bir borcun hikâyesini anlatacağım size bu pazar...

Çaresizlik insana her şeyi daha çabuk öğretiyor...

Sene 1988.

İngilizceyi ODTÜ hazırlıkta daha yeni öğrenmişim. Dediler ki turizm patladı, dil bilene sahillerde iş çok... O yaz köye dönmek için ayırdığım, cebimdeki son kuruşu verip bir otobüse atladım. 5 yıl sürecek Didim’deki amelelik yıllarım işte böyle başladı... İlk gittiğimde ne bir tanıdık var, ne de geri dönüş parası... Sabahtan akşama kadar Altınkum Plajı’nın etrafını saran otel ve restoranların kapısını tek tek çaldım. İş arıyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum... Çaresizlik insana her şeyi daha çabuk öğretiyor zira dedim ya cebimde geri dönüş param bile yok... Sonunda İngiltere’den gelen turistlere hizmet veren bir otelde garson oldum o günün akşamı. Anthony ve Philippa Rowlands ile işte orada bir mesainin sonunda tanıştım. Şansa inansam, hayatımın yönünü değiştiren an işte buydu derdim...

EDEBİYATIN GÜCÜ...

İçinde edebiyat ve sanat geçen muhabbetlerin insanlar arasındaki mesafeyi kısalttığına inanırım hep. O gün de öyle oldu. James Joyce romanları, Dylan Thomas şiirleri, Bruce Springsteen şarkıları üzerine konuştuğumuzu hatırlıyorum... Ardahan köylerinin hikâyesi, Galler’in köylerindeki masallara karıştı... Yazın tatillerde kışın mektuplarda ve üç kıtada 30 yıldır devam eden dostluğumuz işte böyle bir Ege akşamında başladı...

DÜNYAYI GÖRMELİSİN!

Anthony

Yazının Devamını Oku

İdam isteriz!

KAYIP çocuk... Tecavüz... Cinayet... İdam isteriz! Her hafta bu korkunç döngüyü yeniden yaşıyoruz.

Anlamak mümkün değil. Ama derdimiz bu döngüyü kırmak ise anlamaktan başka da çaremiz yok. O halde başlayalım. Neredeyse her gün ayrı bir istismar haberiyle sarsılıyoruz. Adları değişiyor ama döngü ortak. Peki bu haberlerin artması gerçekte bu vakaların arttığına mı işaret ediyor? İstismar, özellikle çocuk ve kadınlara yönelik cinsel istismarla ilgili istatistikler çok tutarlı ve güvenilir değil. Bunun iki ana sebebi var:

İSTİSMARIN TARİFİ

Birincisi istismarın tarifi zamana ve topluma göre büyük değişiklikler gösteriyor. Bugün normal kabul edilen bir davranış, yarın istismar olarak raporlanabiliyor. Aynı şekilde bir toplumun olağan kabul ettiği bir davranış, başka bir toplumda istismar olarak kayıtlara geçebiliyor. İstismar istatistiklerine dair önümüzdeki bir diğer sıkıntı ise toplumların var olan vakaları kayıt altına almada gösterdiği farklılık. Bazı toplumlar mağdurların vakaları gün yüzüne çıkarması için kapıları sonuna kadar açarken, bazı toplumlar vakaların kayıt altına alınmasına engel olmak için pek çok engel koyuyor. Hal böyle olunca çocuk ve kadınlara yönelik cinsel istismar istatistiklerini gerek yıllar gerek de ülkeler arasında karşılaştırmak epey sorunlu oluyor. İşte bütün bu nedenlerle, bu konuyla ilgili ancak şunu söylemek mümkün olabiliyor: Şu sıralar medyada daha fazla istismar haberleri olması bu olayların artmasının değil, toplumun (ve medyanın) bu olaylara olan duyarlılığının artmasının bir sonucu olabilir.

ÖFKE PATLAMASI

Çocuk istismarı ve ensest gibi korkunç vakalar karşısında ilk tepkimiz doğal olarak büyük bir öfke patlaması oluyor. Bir insan başka bir insana bunu nasıl yapar? Bu sorunun bizi tatmin eden bir yanıtı olmadığı için öfkeleniyoruz ve bu istismarı yapan sapıkların her türlü cezayı almasını istiyoruz. ‘İdam isteriz!’ işte böyle bir tepkinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Çocuğumun başına böyle bir şey gelse ne yapardım diye sorduğumuzda aklımıza idam olmasa da benzer bir intikam duygusunun gelmesi gayet insani bir durum. Fakat cezayı mağdurun duygusal tepkisi değil, devletin aklıselimi belirlediğine göre şu soruları sormamız gerekiyor: İdam cezası bu tür suçlarda ne derece caydırıcı? İdam cezası uygulanan ülkelerde bu tarz suçlar artıyor mu azalıyor mu? İdam başka mağduriyetler doğuruyor mu?

İDAM ÇARE Mİ?

İdamın etkilerini anlamak için ABD ideal bir örnek, zira eyaletlerin bir kısmında idam cezası varken bir kısmında yok. Bu eyaletleri karşılaştıran Amerikan Barolar Birliği’nin hazırladığı raporun 4 önemli sonucu var. İlk olarak, idam olan yerlerde daha fazla cinayet işleniyor! İkinci olarak, idam edilenlerin ezici çoğunluğu ya bir azınlık mensubu ya da iyi bir avukat tutmak için gerekli parası olmayan yoksul kişiler... Gücü ve parası olanlar idamdan kurtuluyor ve olan yoksul mahkûmlara oluyor. Üçüncü önemli nokta ise şu: İdam kararı hata affetmeyen ve geri dönüşü olmayan bir karar. Son yıllarda DNA ile yapılan analizler sonucu idam sırasını bekleyen tam 186 ‘mahkûm’ son anda idam sehpasından kurtarılmış durumda. Bir an kendi çocuğumuzun masum olduğu halde idam sehpasına gittiğini düşünün. Tam da bu nedenlerle Amerika hariç tüm modern dünya idamı yasaklamış durumda. ABD de idamın kısmen serbest olduğu eyaletler bile bir bir idamı yasaklıyor. Sadece 2000’lerde 7 eyalet idamı yasakladı. Peki idamın yasaklandığı eyaletlerde durum ne diye merak ediyorsanız hemen onu da ekleyeyim: İdamı yasaklayan eyaletlerde cinayet dahil idamlık suçlarda hiçbir artış yok! (Kaynak: İdam Cezası Bilgi Merkezi, ABD (2017)) Özetle idam ne iddia edildiği gibi caydırıcı ne de beklendiği gibi hatasız işleyen bir cezalandırma yöntemi. Bir mağduriyetten kurtulmaya çalışırken başka mağduriyetler doğurma olasılığı çok yüksek.

MASAYA YATIRALIM

Yazının Devamını Oku

Tercih yapacak genç arkadaşa mektubum var: Rahat ol

TERCİH zamanı geldi.

Her sene olduğu gibi bu sene de tercih yapan genç arkadaşlara bir mektup yazdım. Elden ele... Son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Öncelikle rahat ol! Biliyorum bu aralar herkes tepene üşüşüyor, sana bu tercihin ne kadar kritik bir tercih olduğunu anlatıyor. Bence hepsi yanılıyor. Bu tercih hayati bir seçim değil. Çünkü hayat çoktan seçmeli bir sınav değil! Verdiğimiz kararların hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu yıllar sonra değişebiliyor. Bu tercih sizin geleceğinize dair verdiğiniz son karar da değil. İleriki yıllarda daha pek çok tercih yapacaksınız. O tercihler içinde bugün yaptığınız tercihin yeri giderek azalacak. Ayrıca bu karar geri dönülmeyecek bir karar değil. O nedenle benim size bu tercih dönemindeki ilk tavsiyem çok basit: Rahat olun!

PUANA DEĞİL AYNAYA BAKIN!

Açık yazayım: Tercih yaparken taban puanlarına, sıralamalara bakmayın. Bütün bu veriler geçen sene sınava girenlerin belirlediği bir referans noktası. Başkalarının tercihleri yani. Yıllardır taban puanda zirvede olan öyle bölümler var ki eski halinden hemen her şeyi kaybetmiş, hocalar gitmiş, okul geriye gitmiş ama sıra hep aynı yerde kalmış... Konumuz bu değil ama diyeceğim şu: Sadece taban puan ya da sıralama ile tercihlerinizi belirliyorsanız geçmişte takılı kalmış bir pusulayla yönünüzü arıyorsunuz demektir. Bu sıralamaları bir kenara bırakın ve aynaya bakın. Tutkunuz nedir? Hayattan en büyük beklentiniz nedir? Ya hayalleriniz?

ZAMANI UNUTTUĞUN UĞRAŞ NEDİR?

Sevgili kardeşim, biliyorum hayal, tutku, beklenti falan soyut kavramlar. Aynaya bak deyince belki ne demek istediğim çok açık değil. O nedenle biraz daha somut olarak şu basit soruya yanıt vermeni isterim: Yaparken saate hiç bakmadığın, yemek yemeyi, nerede olduğunu unuttuğun şey nedir? Nedir ayağını yerden kesen uğraş? Bu soruya bulduğunuz yanıt her ne ise o alanda bir tercih yapın. Etrafınızda o alanda aç kalırsınız diyenlere de pek kulak asmayın. Çünkü bu çağda artık yaptığınız işin ne olduğu önemli değil. Yaptığınız işte zirveye çıkıp çıkmadığınız önemli. Zirveye çıkmanın formülü de yukarıdaki soruda saklı. İşine tutkuyla bağlı olmayanın zirveye çıktığı görülmedi zira... Unutmayın ki sıradan bir tıp doktoru olacağınıza mesleğine tutkuyla bağlı bir hemşire olmak hem sizi daha çok mutlu edecek hem de size daha iyi bir gelecek sunacak. Sıradan bir gıda mühendisi olacağınıza, işine tutkuyla bağlı bir şef olun. Hem daha başarılı hem de daha zengin olursunuz.

MESLEK DEĞİL DİSİPLİNİ SEÇİN!

Eskiden, ebeveynleriniz tercih yaptığı zamanlarda üniversite tercihi demek meslek tercihi demekti. Artık böyle bir dünya yok. Doktor, mühendis ya da öğretmen olarak mezun olanların bir ömür bu mesleği yaptığı devir bitti. Çünkü hem bireylerin beklentileri hem de meslekler hızla değişiyor. Hesap şu ki sizin kuşak en az üç, belki daha çok kariyer değiştirecek! Pek çoğunuz mezun olduğunuz işi yapmayacaksınız. Muhtemelen mezun olduğunuzda şu an size tercih olarak sunulan mesleklerin tamamen dışında bir iş yapacaksınız. Açın bugün bir iş ilanları sayfasını inceleyin. Aranan elemanların çoğu üniversite tercih rehberinde olmayan ‘mesleklerden’ oluşuyor. O nedenle tercih yaparken mesleği değil, okuyacağınız disiplini seçin. Bu ne demek diye merak ediyorsanız, bir örnekle açayım: Özel bir gerekçeniz yoksa, işletme yerine ekonomiyi seçin. İlki meslek, ikincisi disiplin!

BÖLÜM DEĞİL ÜNİVERSİTE SEÇİN!

Yazının Devamını Oku

Pazarlama biliminin Nobel’i Tülin Hoca’ya!

ÜLKEMİZİN marka değerini dert edenlere, Türkiye’den bir dünya markası çıkarma hayali kuranlara bir müjdem var: Pazarlama alanının Nobel’i kabul edilen INFORMS Society for Marketing Science (ISMS) Fellow ödülü bu sene bizden birine verildi.

Şimdiye kadar 24 kişiye verilmiş olan bu ödülü alanların tamamı erkek. New York Üniversitesi’nden meslektaşım Prof. Dr. Tülin Erdem bu seçkin listeye katılan ilk kadın olarak ödülünü geçen hafta aldı.

APPLE’I TİTRETEN TÜRK!

Bir dönem Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti’nde de görev yapan Tülin Hoca’yı Türkiye, Apple-Samsung davasındaki kritik rolü nedeniyle bir gazetenin attığı, yukarıdaki manşetle tanıdı. Doktora sonrası başta MIT ve Yale olmak üzere dünyanın en iyi üniversitelerinin öğretim üyeliğine davet ettiği nadir isimlerden biri olan Tülin Hoca, uzunca bir süre UC Berkeley’in en yüksek maaşlı akademisyenleri arasında yer almasıyla biliniyor (UC Berkeley devlet üniversitesi olduğu için bu verileri kamuya açık). Halen NYU Stern İşletme Fakültesi’nde Pazarlama Bölüm Başkanlığı yapan Tülin Hoca, pazarlama biliminin en önemli dergisi Journal of Marketing Research’ün de ilk kadın editörü. Türkiye’de de Özyeğin, Bahçeşehir, Sabancı ve Koç üniversiteleri ve Hamdi Ulukaya Girişimi’nde markalaşma stratejileri üzerine pek çok seminer veren hoca, aynı zamanda Nobel ekonomi ödüllerini belirleyen uluslararası jüride de yer alıyor.

SİNYAL ETKİSİ NEDİR?

Tülin Hoca ödülü iki farklı çalışmasıyla almış. İlki ‘Sinyalleme Etkisi’ (Signaling Effect), ikincisi ise ‘Yapısal Modelleme’. Bu iki teknik kavramı hocaya sordum. Literatürde Tülin Erdem ismi ile anılan sinyalleme etkisi, bir markanın temel işlevinin hedef kitleye verilen sözlerin tutulacağı sinyalini vermek olduğunu ifade ediyor. Güçlü bir marka bir nevi garanti belgesi işlevi görüyor. Yani marka, müşteriye ‘Riskini ben alıyorum’ diyor. Marka, verdiği bu garanti sinyalini yerine getirdiği sürece değer kazanıyor, getirmediği sürece de değer kaybediyor.

NASIL KARAR VERİYORUZ?

Tülin Hoca’

Yazının Devamını Oku

Dâhi olmak ister misiniz?

MALUM, gündem yoğun.

Fakat ben gündemden bağımsız yazacağım bugün. Çünkü her şey geçiyor ama kendinize yaptığınız yatırım bir ömür boyu heybenizde kalıyor.

Akademide, sporda veya sanatta bir deha olmanın yolu nedir? Sınıfta ya da işte performansınızı nasıl zirveye çıkarabiliriz? Bu konuyla ilgili size 4 aşamalı bir formül sunmak istiyorum. Ama önce şu soruyu sorayım: Üstün yetenek sizce doğuştan mı geliyor yoksa sonradan mı elde ediliyor? Bu basit soruya vereceğiniz yanıt çok önemli. Çünkü bu yanıt, öğrenmeye yaklaşımınızı da belirliyor. Nobel ödüllerinden satranç şampiyonlarına, matematikten yüzmeye pek çok alanda yapılan çalışmalar zekânın tek başına başarıyı belirleyen bir faktör olmadığını gösteriyor. Pratiğin, öğrenmenin temel değişken olduğu giderek daha net bir şekilde açığa çıkıyor. Her ne kadar popüler başarı hikâyeleri başarıyı tesadüflere ya da doğuştan gelen faktörlere bağlasa da gerçekler hiç de öyle değil.

Bill Gates bu anlamda çok iyi bir örnek. Herkes onun üniversiteyi bırakıp birden zengin olduğunu düşünse de o başarısını gittiği lisedeki o dönemin en gelişmiş bilgisayar laboratuvarlarından birine borçlu. Tabii başarı için çevresel koşulların uygun olması da yetmiyor. Bill Gates, lise hayatını bu laboratuvarda daha pratik bilgisayar çözümleri hayal ederek geçiriyor.

Peki bu hikâye bize ne anlatıyor? Yani başarılı olmak ve alanımızda fark yaratmak için ne yapmalıyız?

K. Anders Ericssonbu soruya hayatını adamış bir psikolog. Yaptığı onlarca araştırma ile “zirve performans” konusunda uzman biri. Ericsson ve arkadaşlarının pek çok kültürde ve farklı sahada zirve performansı yapanlar üzerinde yaptıkları çalışmaların sonucunda vardıkları bir formül var. Herhangi bir alanda zirveye çıkmak için şu 4 koşulu yerine getirmek gerekiyor: Tahayyül, durum tespiti, sürekli geri besleme (geri dönüt) ve pratik!

ÖNCE TAHAYYÜL!Herhangi bir alanda zirveye çıkmak için önce başarı motivasyonunuzun olması gerekiyor. Hayali olmayan kişinin başarması mümkün değil. Ancak büyük hayalleri olanlar, bu hayallere sıkı sıkıya bağlı olanlar zirveye çıkabiliyor.

REALİST DURUM TESPİTİ ŞART!Bir alanda zirveye çıkmanın ikinci koşulu gerçekçi bir durum tespiti yapmak. Yani uzmanlaşmak istediğiniz sahadaki becerilerinizin bir bilançosunu çıkarmak. Zayıf noktalarım neler? Nerelerde daha çok çalışmam gerek? Bu sorulara gerçekçi bir yanıt vermeden hedefe yaklaşmak imkânsız.

SÜREKLİ GERİ BESLEME (GERİ DÖNÜT)

Yazının Devamını Oku

Seçmenler neye göre oy veriyor?

BU seçim döneminde en çok merak edilen sorulardan biri ekonomik gidişatın sonuçları ne kadar etkileyeceği sorusu.

Ancak bu etkiyi anlamak için önce seçmenlerin neye göre ve nasıl karar verdiğine bakmamız gerekiyor.

 

3 GRUP SEÇMEN VAR!
Bu bağlamda seçmenleri oy verme biçimlerine göre kabaca üç gruba ayırabiliyoruz: İdeolojik seçmenler, lider seçmenleri ve ekonomik gidişat seçmenleri. Türkiye’de yapılan pek çok araştırmada seçmenlerin ezici bir çoğunluğunun ya ideolojik ya da lider seçmeni olduğunu biliyoruz. Bu oran kimi araştırmalarda yüzde 80’leri buluyor. Geriye kalan yüzde 15-20’lik seçmen kitlesi ise benim ‘gidişat seçmeni’ dediğim kesimi oluşturuyor.

İDEOLOJİK SEÇMENLERSiyasal seçimlerde, insanların ideolojik bir tercih yapması eşyanın tabiatına uygun olan bir durum. Öyle olduğu için de seçmenlerin önemli bir kısmı sağcıysa sağ bir partiye, milliyetçiyse milliyetçi bir partiye, solcuysa sol bir partiye oy veriyor. Seçim dönemindeki kampanyalar ya da vaatler bu seçmenler için çok bir anlam ifade etmiyor. Aynı şekilde ekonomik gidişat da bu seçmenlerin oyunu değiştirmiyor. İdeolojik seçmenler oylarını kimliklerine bakarak kullanıyor. Seçim dönemi başlamadan oylarını belirlemiş seçmenlerden söz ediyoruz. Türkiye’de CHP, MHP ve HDP kendi içinde en çok ideolojik seçmene sahip partiler ancak AK Parti içinde de belli oranda ideolojik seçmen var.

LİDER SEÇMENLERİİkinci grup ise lider seçmenleri. Bu seçmenler oylarını ideolojik saiklerin ötesinde, gidişattan da biraz bağımsız olarak liderin kimliğine göre veriyor. Adayın hal ve hareketleri, lider karizması, hikâyesi, estirdiği rüzgâr seçmenlerin oy verme tercihini belirliyor. Dünyada son dönemde yapılan, başta Trump olmak üzere pek çok lideri iktidara bu lider seçmenleri taşıdı. Aynı şekilde Türkiye’de de AK Parti zaferlerini bu seçmen grubuna borçlu.

GİDİŞAT SEÇMENLERİÜçüncü grup seçmenler ise oylarını ideolojiye ya da lidere göre değil gidişata göre belirliyor. Bu seçmen grubu için seçimler daha ziyade rasyonel bir tercih. Kim benim için daha iyi bir gelecek sunuyor? Kim başta ekonomik ve güvenlik olmak üzere temel ihtiyaçlarıma daha iyi çözüm sunuyor? Bu sorulara verilen yanıtlar seçmenin oyunu bir partiden alıp başka bir partiye taşıyabiliyor. Zaten yüzergezer oy ifadesi de buradan geliyor. Öyle olduğu için de seçim kampanyaları, vaatler bu grup için tasarlanıyor. Bu seçmen grubunun boyutu da adı üstünde gidişata göre belirleniyor. Kriz olmayan dönemlerde bu grubun oranı tek haneli rakamlara gerilerken kriz anlarında 15-20 puanı buluyor.

HANGİ GRUP BELİRLER?

Yazının Devamını Oku